Öykü

Kâbus

Gözlerini açtı. Tahta kurularıyla dolu gıcırdayan yatağından kalktı. Sonsuzluktan beridir süregelen korkunç bir kâbusu görüyormuş gibi nefes nefeseydi. Korkuyordu. Ne görmüştü? Bulanık şekiller, insanlıktan çıkmış suratlar, tanrısızlığın diyarlarında tanımsız dehşetlerle sarılı zindanlar… Birden fark etti ki bulunduğu yeri tanımıyordu. Neredeydi? Etrafına bakındı.  Virane bir evdeydi. Çatlamış ahşap duvarlar, toz içinde zeminler, yıkık dökük birkaç sandalye ve masa vardı. Köşeleri örümcek ağları bağlamıştı. Evin içinde ağır bir koku vardı. Tek katlı, küçük bir kulübeydi. Pencere niyetine açılmış tek açıklıktan dışarı baktı. İstemsiz bir çığlık attı.

Koşa koşa dışarı çıktı. Menteşelerinden biri çıkmış tahta kapının yanından geçerken paslı bir çiviye sürten kolundan kan akmaya başlamıştı. Evin dışına adım attığında  soluklarını düzenlemeye çalıştı. Kaotik hiçliğin ortasındaydı. Ayağını bastığı yer bir zemin bile değildi. Sürekli dalgalanan, buharlı, serap gibi yanıp sönen bir düzlemdeydi. Sanki yürümüyor da süzülüyor gibiydi. Zemin gibi görünen çamurlu değişken tabakadan sürekli buharlar yükseliyor, tuhaf bir parıltısı olan karanlık gökyüzüne doğru gözden kayboluyordu. Attığı her adımda kulağına iniltiler, çığlıklar, boğulmaya benzer acı dolu sesler geliyordu. Gözlerini korka korka aşağı indirdiğinde, uğursuz atmosferde yankılanan boğuk bir homurtuya dönüşen tiz bir çığlık attı. Adımını attığı her yerde insan suratları vardı. Her basışında suratları acıyla çarpılan, büzülen, dokuları bozulup çarpılarak grotesk şekillere bürünen, ağlayan insan yüzleri ona bakıyordu. Buharlı çamurun içine oyulmuş, canlı ve sonsuza dek işkencede olanların yüzleri…

Yaşadığı dehşetten dolayı gözleri kararıyordu. Aşağıya bakmamaya çalışarak koşmaya başladı. Nasıl bir kâbusun içindeydi? Neredeydi? Peki ya kendisi kimdi? Daha kendi ismini bile bilmiyordu? Ama bir şekilde hayattaydı ve burada belki de çok uzun süredir kapana kısıldığını biliyordu. Varoluşun en karanlık köşelerinden birinde kapana kısılmıştı.

Adımlarını hızlandırdı. Nefes nefese koşuyordu. Nereye gittiğini bile bilmeden. Duygusal dalgalanmaları arttıkça gökyüzündeki karanlık hiçliğin içinde girdaplar oluşmaya başladığını gördü. Her bir duyusal tepkisinde, boğumlu gökyüzünde kendi nefsani hislerine uygun bükülmeler, boğulmalar, hayvan kafalı insan vücutları, kötücül bakan burnu hızmalı domuz suratları görülüyordu. Keçi kafalı toynaklı şeytan tanrı Baphomet, devasa gölgesiyle uzaktaki uğursuz dağların arasından göründüğünde artık akli dengesini yitirme noktasına gelmişti.

Bağırdı, çığlık attı, ağladı, haykırdı. Hiçbiri fayda etmiyordu. Olanca öfkesini toplayıp önündeki girdap gibi dönen, mor renkli mide bulandırıcı tuhaflıktaki ışıkların olduğu vakum gibi çeken tünele doğru ilerledi. Koştukça ayağının altındaki çamurlu zemindeki insanların suratları acıyla buruşmaya, yüzlerinin biçimleri kayıp grotesk figürler almaya devam etti.

Vakumlu tünele yaklaştıkça etrafını  kanatları yırtılmış, zincirle bağlanmış üzgün suratlı melekler yaklaştı. Yüzlerinde perişanlığın , sonsuz ümitsizliğin ve şeytani bir hasarın izleri görülüyordu. Boyunları mor, giysileri yırtık, vücutları kan içindeydi. Ondan yardım istiyordu. Kendilerini kurtarması için yalvarıyorlardı.

Gözlerini kaçırdı. Onlara birkaç saniyeden fazla bakmanın anında kalan son akıl zerrelerini de yitirteceğini biliyordu.

Tünele çok yaklaşmıştı. O ucundaki aldatıcı ışığın çektiği vakumla içindeki titrek umuda tutundu. Belki çıkış oradaydı. Belki çevresindeki tüm bu şeytani delilik, onun kurtulmasını engelleyip kendi sonsuz cehennemlerine çekmek için bir tuzaktı. Acaba çoktan ölmüş müydü?

Cevabı tünelin sonunda bulacaktı.

Son metrelerdeyken yerin altından aniden fırlayan son zebani numarasını gördüğünde artık her şey için çok geçti. Yüzlerce bebek, çarpılmış suratlarıyla ona bakıp kırık dökük dişlerini göstererek alayla gülüyordu. Derileri kaymış, bazılarının gözlerinin olduğu yerlerde boş çukurlar olan, altlarında ironik bir sinir bozuculukla eğri büğrü duran bebek bezleriyle birlikte onlarca zebani çocuk kahkahalarla ona yaklaşıyordu. Bir ellerinde çatallı mızrakları vardı. Diğer ellerinde ise fena bir uğursuzlukla kafirce parıldayan Matruşka bebekleri…

O ince işlemeleri ve renkli boyalarıyla göze hoş gözükmesi gereken minik Matruşkalar, bu zebani bebeklerin elinde olası tüm küfürleri, yabani vahşilikleri ve ifritin deliliğini aciz ölümlünün ruhuna doldurup onu karartıyordu. Ölümlü, artık daha fazla dayanamamıştı. Bunları kaldıracak kapasite çoktan aşılmış, tüm mental savunma mekanizmaları yerle bir edilmişti.

Zebani bebekler matruşkaları üç çatallı mızraklarını ölümlüye fırlattılar. Yapışkan atmosferin içinden yavaşlamış şekilde uçan paslı iğne mızraklar teker teker leş buharlarıyla kavrulmuş bedenine saplandı. Çığlığı boğuk bir mırıltıya dönüştü. Ufuktaki yabani Baphomet’in dehşetli ilahisi göklerden gelen kozmik bir küfür gibi kulaklarını dövüyor ve tüm sinir sistemini felç ediyordu.

Çıplak tepelerde dans eden küçük boynuzlu figürler, kafalarını tam bir tur döndürerek çatallı dillerini ölümlüye uzatarak salyalarını akıtıyorlardı. Ateşin etrafında kurban verilmek üzere bekleyen bakire rahibelerin çığlıkları, vahşice söylenen çılgın şeytan ilahilerine karışmıştı.

Mızrakların deştiği yaralardan çift kafalı solucanlar çıkan Ölümlü, aklını yitirmeden evvel son gördüğü, birbirinin içinden sonsuza dek çıkan, asla bitmeyen döngüsel kâbusu niteleyen Satanik Matruşka bebeklerinin, sonsuz hiçliğin içinden şeytanın tek gözüyle kendisine baktığıydı.