Öykü

Kafdağında Demir Boru

Siktiğimin sigarasının bittiğinin farkına, yanan filtrenin dudaklarımdaki acısıyla uyandım. Küçükken ateşle oynama dediklerinde inanmalıydım. Biraz da ondan yandım. Herkesin yuva kurduğu dönemlerde zamanımı fahişelerle düzüşüp, alkol almakla öldürmesem şimdi on yıllık ev kredisinin büyük kısmı ödenmiş olurdu. Kondomların bittiği bir gecede zamanlama hatasından içine boşalınca çocuğumuz da olurdu belki. Dış kapıdan gelen tıkırtıları duyunca sigarayı apartmanı çevreleyen duvarın dışına doğru fırlattım. Güneşin yüzünü yavaş yavaş gösteren ışığına aldırmadan bir ağacın dallarına takıldı ve yediği darbelerden iyice dağılarak toprak üstünde yerini buldu. Usulca bir süre daha yandıktan sonra kendini sonsuz soğukluğa bırakacak. Karıncaların kafayı bulması için benden bir ikram…

Ayakkabılığın kenarında duran paslı demir boruyu elime aldım. İlk taşındığımda banyoda bulmuştum. Atarım diye bıraktığım yerdeydi şimdiye dek. Kısmet bugüneymiş. Şimdi evime girmeye çalışan beceriksizin suratında biraz kanlandıktan sonra çürümeye çöplükte devam edecek. Tek gözümü kapayıp kapı deliğinden bakmak istiyorum ama şu filmlerdeki gibi kapının diğer tarafından doğrultulmuş ucuz bir silahla beynimin parçalanması aklımı kurcalıyor. İşe yeni başlamış bir hırsız olmalı ya da bu zamana kadar şansı yerindeymiş. Bu kadar ses çıkarmanın birilerini uyandıracağını düşünmüş olmalıydı. Yarım saat önce uyuyamadığım için yataktan fırlayıp sigara yakmaya balkona çıkmasam da yine aynı şekilde burada bekliyor olurdum. Belki demir çubuğu almak aklıma gelmezdi ama. O yönden yırtabilirdi bu yavşak.

Yavaşça uzaklaşan ayak sesleri duyuyorum. Ne tip bir hırsız bu? Merakla kapı deliğinden apartman boşluğuna baktım. Tam karşımdaki dairenin kapısı tam o sırada kapandı. Demek karşı komşum olan şu ibneymiş. Peki benim kapımın önünde, karga bokunu yemediği bu saatte ne işi vardı? Kapıyı açtığımda yavaşça süzülerek bir kâğıt parçası iki ayağımın ortasına düştü.

“Sevgili apartıman sakini

Ailelerin yaşadığı bu nezih apartımanda haftada bir kaç kez farklı bayanların evinize girip çıkması bizleri rahatsız etmektedir. Lütfen apartımanımızın bir aile apartımanı olduğunun bilincinde olun.

İmza: apartıman sakinleri”

Karısının vurma, etme diyen haykırışlarının apartmanda yankılandığı bir orospu çocuğundan ne de güzel bir günaydın mesajı. Sana da günaydın sayın orospu çocuğu. İki hafta kadar önce sabah işe giderken çöpü kapının dışına koyuyordu . Suratındaki morluklar henüz tazeydi. Beni görünce ürkek bir fare gibi içeri kaçıp sertçe çarptı kapıyı. Demek bu kadınmış o sürekli ağlayan demiştim kendi kendime.

Kapıyı kapatmadan içeri, banyoya doğru gittim. Çöpün içini biraz karıştırdıktan sonra hediyemi kaptım. Odadan bir kalem buldum. Bıraktığı notun arka tarafını karalayıp notu , küçük hediyemi kapatacak şekilde kapı eşiğine bıraktım. Hızlıca üç kez vurdum götün kapısına. Kendi daireme dönüp kapı deliğinden izlemeye başladım. Umarım uykuya dalmamıştır diye içimden geçirdim.

Evet! Tam da planladığım gibi gelişti her şey. Korkuyla kapıyı araladı ve orada olup olmadığımı yokladı. Sonra merakla kapıyı tamamen açıp merdivenlere doğru adım attığında notun ve prezervatif in tam üstüne bastı göt. Ayağına bulaşanın ne olduğunu kavrayamadan notla birlikte eline aldı ve birden irkildi. Notu okumadı bile saygısız herif. Tek ayağı üzerinde içeri doğru sekerek süzülürken kapıyı kapattı. Oysa notta “apartıman değil apartman” yazıyordu. İyilik de yaramıyor kimseye. Hem şu demir boruyu atmasam iyi olacak.

Güne güzel başlamış olduğumu düşünüyorum. Ama hâlâ eksik kalan bir şeyler var. Hangi pazarlama yöntemine göre devam etmeliyim? Güne dinç bir şekilde başlamak için hazır kahve mi içsem? Hayır o yoğun iş günlerinin olduğu hafta içine göre. Bu mutlu cumartesi sabahında kahvemden hızlı bir son yudum alıp, aynada kravatımı düzeltip, sevgili karıma tatlı bir buse kondurduktan sonra işe gidemem. Belki de şu ekmek kızartmaktan başka bir boka yaramayan makineden çıkmış kare biçimli ekmeğin üzerine çikolata sürerken oğlumun sarı saçlarını okşarım. O da bana dünyanın en iyi babası olduğumu hatırlatan tatlı bir gülümseme gönderir. En tatlı sabahlar şu çikolatalarla başlar. İyi de kömür karası saçlarımdan nasıl oluyor da sarı saçlı bir oğlan çıkıyor? Karım da siyah saçlı olmalı. Kim bulmuş burada gerçek bir sarışını? Kesin bu çocuk gayrimeşru. Benim olamaz! Beni başkasıyla aldatıp sonra da mutlu aile yuvası kurmaya çalışan şu sürtüğe haddini bildirmeliyim. Çocuğa odana git diye bağırırım. Sonra da sevgili karımla tartışır ve çocuğun kimden olduğunu öğrenirim. Boşandıktan sonra çocuğu ona bırakmam yine de. Ne de olsa benim oğlum. Gülerken sesini bastırmaya çalışıyor. Aynı ben…

Dolabı açıyorum. Konserve ton balığı var, ne zaman aldığımı unuttuğum üç tane patates… yeşil yeşil tomurcuklar çıkmış üzerlerinde. Utanmasalar patates ağacına çevirecekler buzdolabını. Patates ağaçta mı yetişiyordu? Yetişmiyorsa bile yetişmeli. Ağaca çok yakışırdı doğrusu. Ey genetik mühendisleri! Bu konuyla ilgilenseniz fena olmazdı hani. Köşeden bira bana bakıyor. Ben de biraya bakıyorum. “Sabahın bu saatinde biraz ağır olmaz mı?” diyorum. “Saçmalama salak herif.” diyor. “İyi o zaman seni yavşak” deyip sabah kahvaltımı belirliyorum. Ton balığını biraz ısıtıp yanına patates kızartırım. Birayı dolapta tutuyorum henüz. Dışarda ısınmasın zavallıcık. Biraz İngiliz işi oldu bu. Ama onlar akşam yemeğine yapıyorlardı. Allah’tan İngiliz değilim. Güneşin batmadığı imparatorluğa saygısızlık etmiyorum böylece.

Kahvaltıların vazgeçilmezi bir müzik bulmak için Youtube’a göz gezdirdim. Şu yeni nesil piçleri seviyorum. “Babama Dünya’nın En Acı Biberini Yedirdim” demiş. Bunu ben yapsam babam ağzıma sıçardı. Ben de öyle video atardım o zaman. “Babam Ağzıma Sıçtı” gerçi hiçbir şey yapmasam da babam ağzıma sıçacak bir konuyu gündeme getirirdi mutlaka. Yani fenomen olurdum her türlü. Her hafta babamın bana attığı dayakların bir tanesini videoya alsam bir aya kalmaz bir sürü abonem olurdu. Videoların tamamen kurgu olduğunu sallardım altına ki yasaklamazlardı böylece. Seviyorlar böyle aşırılıkları insanlar. Karısına misyoner yaklaşan adam bile ters ilişkinin hayalini kuruyor. “Karıcığım bugün altmış dokuz yapalım mı?” diye soramıyorlar ama… Çocuklarının anasına yakıştıramıyor. Karısının o küçük aletini kaldırmak için ağzının içinde sağa sola döndürdüğünü düşünmek istemiyor belki. Hoş bir slow parça buluyorum. Patatesler kızarmaya yakınken alıyorum ocaktan. Biraz da ısısıyla pişsin istiyorum.

Sigaranın özellikle güzel olduğu zamanlar vardır. Saatlerdir aç kalmış mideye hak ettiğini verdikten sonra ziyafeti bir sigara ile sonlandırmak vücudumun gevşemekle verdiği bir teşekkür oluyor. Neredeyse öğlen olmasına rağmen apartmanımızın güzide sakinlerinden hiçbiri kapımı çalmadı. Bugünlerde çok gerginim zaten. Son sevişmemin üzerinden baya bir zaman geçti. Birisiyle tartışmak şu dumandan kafası yanmış mistik düşünceli dangalakların dediği gibi negatif enerjimi boşaltmama yardımcı olabilirdi.

Telefonunun masanın üzerinde ufak bir deprem yaratma çabasıyla kendime geldim. Şu bacaksız arıyor. Genç kızlardaki olgun erkek merakını hiç çözemedim zaten. Kendi yaşında sevişmek için can atan binlercesi dururken benim gibi kart birisiyle neden hâlâ konuşuyor anlamıyorum. Gerçi öyle bir kız değil. Evlenmeden olmaz mıydı o klişe? İşte onlardan. Evlenmeden olmazcıgillerden. Şimdilerde her şeyin bir “-izm”i var. Bunun da olmalı. Evlenmeden olmazizm. Annemin arkadaşının kızı… Üniversiteyi burada tutturunca annem arayıp anlattı durumu. Hemşehricilik denen şu sikik mevzu umrumda değil ama bu şehrin ne boktan yerlere gittiğinin farkındayım. Arada bir göz kulak olurum dedim. Aslında güzel kız. Gözlerinin içine bakınca insan bir garip hissediyor. Yüksek lisansın son senesinde. Aramızda beş yaş kadar anca vardır. Benim gibi bir boka bağlanamamış götler için mükemmel bir fırsat. Bu sikik hayattan memnun olmadığım açık. Hem kızın saçları siyah da değil. Koyu sarı garip bir rengi var. Oğlumuz sarışın olursa aldatmış sayılmaz.

Bugün buluşalım diyor. İlk geldiğinde abi derdi. Zamanla bıraktı onu. Yanımda olduğunda kendini güvende hissettiği açık. Gerçi o barda sarhoş olduğu gece eve getirip yatağa yatırırken dudaklarıma yapıştığında kendime engel olup da bırakmasaydım çoktan içimdeki pisliği görürdü. O gece kafası güzeldi. Bu nedenle evlenmeden olmazizmin dışına çıkmış sayılmaz. Anneme dua etsin bence. Şu filmlerdeki gibi içimde annemin sesi yankılı bir tonda “Kız sana emanet oğlum lum lum.” dedi de kendime geldim. Ertesi gün utançtan kıpkırmızı kesilmiş odadan çıktı. Kahvaltı yaparken de konuşmamıştı. İçimden muzip bir ses “N’oldu kız?” demek istese de sigaramı yaktım. Sessizce yumurta salatasından birkaç çatal yedi ve gitmem lazım deyip aceleyle evden çıktı. Epey bir süre ne aradı ne de mesaj attı. Bir gün yine buluşalım deyince kaldığı yerden devam ettik. Utangaçlığını ilk birkaç buluşmada belli etmemeye çalışsa da anlıyordum. O gece yapmadıklarım için saygı duydu bana anlaşılan. Bu nedenle bağlandı. Ne beyefendi götün tekiyim ama…

Akşama doğru buluşuyoruz. Bar macerasından sonra onunla bir daha alkollü ortamlara gitmemek üzere kendime büyük yeminler ettiğimden sıradan bir cafe arayışındayız. Bir dahaki sarhoşluğunda ne yapacağımı kestiremiyorum. Yeni açılan şu sikik Osmanlı cafelerin önünden geçiyoruz. İçeriye doğru göz gezdiriyorum. Her yere altın kaplama süsü verilmiş anasını satayım. Girişte bekleyen hafif uzamış kirli sakallı, saçlarını iğrenç bir halde geriye yatırmış dangalak yüzüme bakıp sarı dişlerini sergilercesine gülümsüyor. Dişler de altından sanacağım tutuyor ama sonra kirden olduğunu bildiğimden kafamı dönüyorum. Bu kız da iyice alıştı bana. Koluma giriyor son dört seferdir. Ses de çıkaramıyorum. İçten içe hoşuma gidiyor. Kafamdan hayaller geçiriyorum. Saadet yuvamıza gittiğimizi falan düşlüyorum. Bir film koyup izliyoruz. Ben oturuyorum o ise bacağıma kafasını koymuş uykusuna direnmeye çalışıyor. Arada bana şiir falan okuyor. Edebiyat bitirdi bu tatlı şey. Süslü cümleler sarf ediyor bazen. Anlamasam da hoşuma gidiyor dedikleri. Arapları, Farsları saçıyor ortalığa. Şu Araplar üreyip durmanın ötesinde güzel şeyler de becerebilmiş zamanında yani. Sürekli bir şeyler anlatıyor. Sesini duyuyorum ama aklımda bambaşka düşünceler var. Eli yüzü düzgün bir yer bulup oturuyoruz.

Burası gözlerimi yormuyor işte. Kendimi bilmem kaçıncı Osmanlı padişahının attırdığı bir veliaht gibi hissetmiyorum. Hafif bir müzik sakince konuşan insanların arasından süzülüyor. Eskilerden seçilmiş tınılar hoşuma gidiyor. Kenarda mahsun bakışlı bir masada yerimizi kapıyoruz. Bizden sonra gelen bir çift oraya yöneldiğimizi görünce ortalardan bir masaya oturuveriyor. Üzgünüm aşk kuşları. Sizin el ele tutuşup büyüyen göz bebeklerinizin keyfi için orta yere oturacak değilim. O gün belki bininci kez hoş geldiniz diyen garson kız mesaisinin son saatlerinden birkaç dakikasını bize ayırıyor. Kız çok güzel sayılmaz ama göğüsleri bu durumu telafi ediyor. Siparişi verdikten sonra kız ekrandan bir şeylere tıklıyor. O sırada “hemşehrim” karşıma geçip çantasını diğer sandalyeye yerleştiriyor. Montunu çıkarırken Kafdağı’ndan bahsediyor. Yolda gelirken anlattığı şey de bununla ilgiliydi sanırım. Koca yeşil bir dağ diyor. Zümrütten falan… madenlerden çok anlamam ama annem severdi garip renkli saçma sapan taşları evin sağına soluna koymayı. “Evin içine pozitif enerji yayıyor.” derdi. Babam gelince siker atardı tüm enerjiyi. Öyle manyak bir adamın olduğu evde o kadar taşın bulunması hiç akıllıca bir hareket değildi anne. Babamı rahatlıyordu gerçi. Darmadağın olmuş taşları toplarken sen de ağlayıp rahatlıyordun sanırım. “Kafdağı’nın ardında türlü garip yaratıkların yaşadığına inanılır.” diyor kendimden kurtulduğum bir anda. Gözlerim birden iki masa arkamda oturan hatuna ilişiyor. Karşısındaki sünepenin teki belli. Kız onu takmıyor bile. Beni görünce o da bana kitleniyor sanki. Üzerine giydiği daracık elbise göğüslerini birer zafer madalyası gibi öne çıkarıyor. Aşağıya doğru kayınca bacaklarını görüyorum. “Cinler, periler ve daha bir sürü garip canlıdan bahsedilir.” diyor benim kız. Kendime gelip dikkatimi ona vermek istiyorum ama başarısızım. Şu hatun gözlerini benden çekse belki rahatlar ve mutlu yuvamın tatlı kadınıyla hoş bir sohbet ederdim ama yakamı bırakacak gibi değil. Karşısında oturan da tam bir mal anlaşılan. Kaç dakikadır buraya bakıyor be adam! Dönüp bir baksana kim bu diye. Gelecekteki eşim sözlerinin ihtişamı içinde kaybolmuş. Farkında bile değil ne yaptığımın. Oysa fark edip bir tokat atsa hallicesinden. “Seni göt herif!” deyip çantasını kapıp gitse. Belki kendime gelirim. Hâlâ Kafdağı’ndan bahsediyor. Kahvelerimiz geliyor o sırada. Garson kıza son bir kez bakıyorum. Güzel değil ama göğüsleri telafi ediyor durumu. Kahve fincanının üzerinde markası yazıyor. Bisküvi getirmişler. Onun da üzerinde bir marka var. Her şey reklamdan ibaret bu dünyada.

Kafamın içinde her şey birbirine girmeye başladı. Kafdağının ardına uzanıyoruz hep beraber. Periler var, cinler var, şu karşımdaki kadın yanıbaşıma uzanmış bana bakıyor. Tüm vücudunu sergiliyor gözümün önünde. Periler etrafımızda uçuşuyor. Ellerinde reklam afişleri var. “Güne güzel başlamak istemez misin?” diye soruyorlar. “Mutlu sabahların vazgeçilmez lezzeti şimdi yüzde yirmi beş daha uygun fiyata!” Kadına doğru yaklaşırken elimle kovalıyorum onları. Bir başkası daha geliyor ve bira sunuyor bana. “Mutluluk bir şişe uzağında!” Teşekkür edip alıyorum. Birazını içip kadının üzerine çıkıyorum. Cinler dans ederek dönüyorlar etrafımızda. Prezervatif dağıtıyorlar. Bir tanesini havada yakalıyorum. “Şimdi uyarıcı etkisiyle…” diyerek tanıtmaya başlıyor. Kadının göğüsleri elimin içinde kayarken dudaklarına yapışıyorum. Kendi bana bırakıyor. “Sigara içmek cinsel performansınızı düşürür.” Kravat takmış bir cin kulağıma böyle fısıldıyor. Ne olduğunu anlamadığım garip canlılar bir otobüsün üzerinde tıkış tıkış geliyorlar. Yüksek sesli bir müzik çalıyor. Zurnalar, davullar birbirine girmiş halde. Yaklaşan seçimi haber veriyorlar. “Kafdağı’nın selameti için! Aydınlık yarınlar için! Oylar Asil Memleket Partisine!” diyen bir dangalakla göz göze geliyorum. Cinlerin, perilerin bir kısmı hızla yanına doluşuyor otobüsün. Alkış tutanlar, yuhalayanlar arasında kalıyoruz. Üzerimize basıp geçiyorlar. Destekçilerden bir kaçı muhaliflere sataşıyor. İtişip kakışanlar bizi umursamıyor bile. Müzik kargaşayı bastırmak için daha da artıyor. Tam içine girecekken başka bir garip mahluk “Beklenmeyen ihtiyaçlarınız için banka kredisi mi lazım?” diyerek başucuma dikildi. Daha fazla sabredemiyorum. Ayağa kalkıp sıkı bir yumruk indiriyorum suratına. Öfkeyle etrafıma bakınırken Anka kuşunun dağın tepesinden aşağı son süratle indiğini görüyorum. Onu görünce hepsi korkuya kapılıyor. Ne var ne yok bırakıp kaçıyorlar. Korku ve hazzın çığlıkları birbirine karışıyor bu saçma sapan yerde. Bizim gibi bir sürü insanın olduğunu görüyorum. Anka kuşunun gelmesiyle benim gibi onlar da rahatlıyorlar. Anka kuşunu selamlıyorum. Hıçkırarak ağlamak istiyorum birden. O yüce kuşa derin bir sevgi oluşuyor kalbimin köhne yerlerinde. Kadın yüzüme dokunuyor hafifçe “Ne oldu daldın?” diyor.

Kafamı sallayıp kendime geliyorum. Karşımda oturan kadın hâlâ orada. Benim kız da bir arkasına dönüyor, bir yüzüme bakıyor olayı anlayabilmek için. Kahvemden bir yudum almak istiyorum. Soğumuş… garson kız yaklaştı. Artık iyice yorgun, belli… “On beş dakika içinde kapatıyoruz beyefendi.” diyor. Gelecekteki huzur evimin sesi değişmiş. “Kalkalım artık. Geç oldu.” diyerek bozuk atıyor bana. Arabada da hiç konuşmuyor. Evin önünde kısa bir iyi geceler deyip fırladı arabadan. Geçen sefer sarılmıştı oysa ki. Sıçtığımı anlıyorum.

Kafamı sikeyim. Daha uçkuruma sahip olamıyorum. Küçük çocuklar gibi merakımı cezbeden bir şey görünce yapışıp kalıyorum oraya. Hatun da tam zamanını buldu hani. Karşısındaki öküz yüzünden hep. Kadınla ilgilenmiyordu anlaşılan. Neyse ne… sonuç olarak kısa evlilik hayallerimin cenazesini omuzlamış şehrin sessizleşen yollarında kendimi arıyorum. Saat on ikiyi devirmek üzere. Eve gitmem, duş almam, atıştırmam ve saire iki saati bulur. İşte şu kızla evlensem şimdi evde hazır bir yemek olurdu ve boktan gecenin içinde aptal aptal dolanmazdım. Her şeyi batırıyorum. Babam senden bir bok olmaz derken haklıydı. Olmuyor işte amına koyayım. Kesin benim ölümü kokudan rahatsız olan komşular bulacak.

Arabayı park ederken saate bakıyorum. İki olmuş. Apartmanın karşısındaki dükkandan iki bira, bir kaç konserve alıyorum. Bir sabah balık olarak uyanacağım bu gidişle. Sarhoş bir balık… keskin bir kokum olacak. Kimse beslemez de beni. Asansör benim kata yaklaştıkça artan bir sese kulak kesildim. Asansör kapısı açılınca sesler belirginleşiyor. Çığlıkların apartman boşluğundaki korkunç uzayışları içinde dairemin kapısı önünde duruyorum. Kimseyi rahatsız etmemek için dikkat ederek kapıyı açtım. Sabah bana günaydın mesajı yollayan komşumun evinden yükselen sesler bina duvarlarının ne kadar ince olduğunu anlamamı sağladı. Ufak bir deprem olsa yok olur gideriz bu boktan binada diye geçirdim içimden. Kadının sağa sola savruluşları binayı oynatacak. Betonu dökmese bari. Buradan defolup giderken bir de onun için papaz olmayayım ev sahibiyle. Betonun soğuk sesi çarpıyor kulaklarıma. Kadının kanlar içinde kalmış yüzü beliriyor kafamda. Yalvarışları o kadar sesli değil ama anlaşılıyor. Adamın durmaya niyeti yok gibi. Ayakkabılığa kadar ilerliyorum evin içinde. Daha sonra silmem gerekecek şu bastığım yerleri. Demir çubuğu elime alıp yerine poşeti bırakıyorum. Karşı kapıyı nazikçe tıklattım. İçerdeki ses birden kesildi. Ama anlayamadı anlaşılan. Bir daha tıklatıyorum kapıyı. Hızlı adımların yükselen sesini hissediyorum. Sağ elimle kavradığım boruyu daha da sıkıyorum. Kapı hızla açılıyor. Sanırım “Ne var ulan!” diyecekti. Ancak ağzının ortasına yerleşen demir boru engelliyor. Yerde ağzını tutmuş daha fazla vurup vurmayacağımı merak eden gözlerinde korkuyu görüyorum. Eskisi gibi gülemeyecek artık. Dişinin kırılan bir parçası kanla karışık tükürüğüyle parkeye düştü. Eminim daha da fazlasını kaybetti ancak ağzının içinde olmalı. Şaşkın, korkmuş ve biraz rahatlamış kadının gözlerini yakalıyorum evin hole açılan köşesinde. Onun da ağzının kenarlarından kan akıyor. Yanaklarında henüz kırmızılığını koruyan darp izlerine baktım. Sinirle adamın karnına bir tekme sallayıp bağırıyorum:

“Sen Kafdağı’na gelmiyorsun orospu çocuğu!”

Kafdağında Demir Boru” için 7 Yorum Var

  1. .Görüşünüz için teşekkür ederim. Üzerinde çalıştığım bir düşüncenin ilk mahsulü bu karakter oldu. İlerleyen dönemde umuyorum daha iyilerini çıkaracağım

  2. Korkmaz dedi ki: dedi ki:

    Küfür konusuna bir açıklık getirmek isterim. Yazdığınız öyküdeki karakteri gerçekçi bulmam, küfürü onayladığım anlamına gelmiyor fakat edebiyat, müzik ya da sinemada varlığı beni rahatsız etmiyor. Günlük yaşamda ise bana küfür edilmesini asla kabullenmem ve çok şükür böyle bir durumla karşılaşmıyorum fakat sosyal medyada ne yazık ki niklerin arkasına saklanıp, ağzına geleni yazan birileri var ve bu bana ciddi anlamda rahatsızlık veriyor.

    Nedense küfür etmek, en kolay iletişim dili kabul ediliyor bazı kişilerce ve gereksiz yere ortam geriliyor, ki çoğu cinayet ya da kavganın temelinde tarafların birbirine küfür ettiği iddiası yer almaktadır.

    Rock ya da rap müzikte de karşılaştığımız ve doğal karşıladığımız küfürlü anlatımı, nedense kendi yaşamımızda hiç kabullenemiyoruz. Merak ettiğim sizin açınızdan durum nedir? Küfür hayatın bir parçası mıdır yoksa öykünüzdeki şekli ile sadece sınırlı bir alanda mı kalmalıdır?

  3. Küfür kullanımını iki yönde ele almak gerektiğini düşünüyorum. Birincisi kişisel görüş ve ikincisi sanatta küfrün kullanımıdır.
    Çok ekstrem bir ya da iki durum dışında karşımdaki kimseye küfür ettiğimi hatırlamıyorum ve size kesinlikle katılıyorum. Küfür etmek kendini ifade edemeyişin basit bir dışa vurumudur bence. Hayatın parçası olması maalesef istenmeyen bir gerçek. İnsanlar sokakta küfür ediyor. Rahatsız edici bir durum ama varlığını değiştiremiyoruz.

    Sanattaki varlığını ise gerçek yaşamda olduğundan dolayı kabul görüyorum. Yaratılmak istenen karakter eğer küfür edince tam yerine oturacaksa o zaman küfür etmelidir bence. Örneğin bu öyküdeki karakterde vermek istediğim düşünceyi oturtmak için küfür etmesi gerekiyordu. Özellikle rap gibi sokakta doğan sanatlarda küfür kullanımı çok yoğun. Gerçekten harika rap sözleri oluyor ancak salt küfür ederek bir eser ortaya koymaya çalışan söz yazarları da yok değil. O zaman itici bir hal alıyor eserler. Odak noktası önemlidir bence. Küfür ederek basit bir dışavurum mu yapacağız yoksa küfürü sanata mı dahil edeceğiz?

    Küfür hayatın içinde var ancak onu kabul etmemek ve uzak durmak toplum kalitemizi artıracaktır. Sanatta ise gerekli olduğu durumda kullanılmalıdır benim için.

    Sosyal medyada bilinmez olmanın verdiği muazzam bir güç var. Sokakta güzel bir üslupla bile görüşünü sunamayan insanların dediğiniz gibi çeşitli sahte isimler arkasına sığınıp insanları linç ettiğine şahit oluyoruz. Bu kesinlikle değişmesi gereken bir durum. İftira atmak, çok ağır küfürler savurmak ve yanında toplanan kitle ile birlikte karşı tarafı yok etmeye çalışmak acımasızlıktır.

  4. Eleştiriniz için teşekkür ederim.

    Alıntıladığınız ilk cümlede bilerek zamanı değiştirdim. Sinemada seyir akışına kapılan seyirciyi uyandırmak ve o noktaya dikkat etmesini sağlamak için oyuncular doğrudan kameraya bakarlar. “Bakın burada gerçek bir durumdan bahsediyorum.” deme çabasıdır bu. Aynısını yazıda nasıl yaparım diye düşünüyorum. Aklıma zamanı birden değiştirmek geldi. Dediğiniz gibi biraz rahatsız edici duruyor ancak dikkatin orada toplanmasında işe yaradığını gözlemledim. Üzerinde biraz daha çalışıp okuyucunun dikkatini daha farklı nasıl toplarım diye daha fazla düşünmem gerekiyor sanırım.

    Diğer iki alıntıda ise haklısınız. Bilinçsizce akıcılığı bozmuşum. İlerleyen öykülerimde buna özellikle dikkat edeceğim. Uyarınız için çok teşekkür ediyorum.

  5. Korkmaz dedi ki: dedi ki:

    Cevabınız için çok teşekkür ederim ve size katılıyorum.