Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Kar

Çarpıp düşen kar taneleri gibiydi benliğim. Hiçbir şey hatırlamıyordum. Yalpalayarak yürüdüğüm ara sokakta ne bir ses ne de bir görüntü vardı. Geçmiş kara kalem resimler misali silinmiş sadece karanlık, silik bir iz kalmıştı. Vurulma sesi, ince cılız bir çığlık ve rüzgar…

Yürümeye devam ettim. Ayaklarım çıplaktı. Arnavut kaldırımlı bir sokağa çıkmıştım kendimi bilmeden. Ayaklarım kanıyordu taşın keskin yüzü ile tanışırken. Üzerimde yırtılmış giysilerim vardı. Gözlerimi karanlık soğuk gecenin buğusuna alıştırmaya çalışıp kendime baktım. Ellerime. Tırnaklarım kırıktı. Kan ve çamur vardı aralarında. Ayakta durmakta bile zorlanıyordum. Gözüm kirden görünmeyen beyaz elbiseme takıldı. Parçalanmıştı. Nasıl? Dizlerimin üstüne çöküp ağlamaya başladım. Haykırarak geceyi merhamete çağırıyordum. Biri elimden tutsun bu bilinmezlikten kurtarsın istiyordum. Üşüyordum. Kar kocaman tanelerini üstüme savurdukça daha da kayboluyordum. Neredeydim? Yoktu, hiç ses yoktu içimde.

Kaldırımın taşlarından güç alıp tekrar ayağa kalktım. Sağa doğru savrulan bedenimi sanki yabancıymışçasına seyrediyordum. Duvara son anda tutundum. Elim kesildi bu kez. Yürümüyordum. Sarhoştum da salınıyor gibiydim. Sisin arasından dikkatimi çeken bir demir kapıya doğru yöneldim. Eski karamış mermer heykellerin olduğu, üzerinde anlamını bilmediğim şekiller ve harflerin olduğu bir yerdi burası. Sarmaşık desenli siyah demir kapıyı ellerimle iteledim. Kapı gıcırtıyla açıldı. Demir beton direklere çarpınca acı çekercesine inledi. Olduğu yerde sallandı ve durdu. Kapıyı tutan sütunlarda ki şekle baktım. Gözlerimi kırpıştırıp daha net görmeye çalıştım. Kelebek miydi? Hayır, yusufçuk böceği işlenmişti sütunlara, kanatlarından biri bedeninden ayrı iki kelebek kırması. Altında ise yuvarlak harfler vardı. Okuyamadığım bilmediğim bir dilde. Titreyerek içeri girdim. Ağzımdan nefes almaya çalıştıkça dumanlar yükseliyordu. Sis ve kar tüm resmi kaplamıştı bu bilinmez tabloda. Bana yer yoktu. Fakat buradaydım işte. Sanki sonradan eklenmiş gereksiz, sırıtan bir figürdüm. Ben hariç her ayrıntı içinde sihir taşıyordu. Titremem giderek şiddetlendiğinde kollarımla bedenimi olabildiği kadar sıkı sardım. Kendi kendime sakin ol diyordum. Bu bir kâbus ve sen uyanacaksın. Hele bekle diyordum sabah olsun. Gözyaşlarım korku ve merak karışımı bir zehirdi yanaklarımı yakan. Öyle bir zehir ki her süzüldüklerinde kendimi daha da zayıf hissediyorum. Yine de ayakta kalıp yürümeye devam ettim. Kafamı kaldırıp gecenin boyadığı şekilleri görmeye çalıştım. Siyah nasıl bir renkti böyle. İçine çektiği her bir ayrıntıyı boğan ve kendine dönüştüren…

Yürüdükçe etrafımda uzaktan gördüğüm yıllanmışlığın etkisi ile kararmış mermer heykeller uzanmaya başladı. Tüm heybetiyle uzanan kanatlı erkek figürleriydi bunlar. Lakin bir tuhaflık vardı duruşlarında. Bunlar melek olamayacak kadar korkunç görünüyorlardı. Kimi elinde garip kıvrımlı bir kılıç tutuyor, ileri öne atılan duruşlarıyla savaş meydanında ki erleri andırıyorlardı. Kimisi ise elinde tıpkı benim zihnim gibi yanmayan ama var olduğuna emin olduğum fenerler tutuyorlardı. Bir elleri alınlarına gitmişti. Yol gösteriyorlardı ama kime? Kollarımı öylesine sıkı kavramıştım ki canım iyice yanmaya başlamıştı. Ayaklarımı hissetmiyordum. Sadece ıslaklık vardı bastığım dokunduğum her yol kıvrımında. Kan…

Heykellerin gülümseyen yüzleri gözlerimin önünde geçit töreni yapıyorlardı. Kanatlı kimi silahlı, kimi fenerli bu taştan canlar bir tek benim acımı, bilinmezliğimi paylaşıyorlardı. Yol yüksekçe görünen bir tepenin önünde sonlanırken tam tepenin ağzında bir çeşme gördüm. Akmıyordu. Su yoktu. Lakin ışıltılı bir akışkanlığı vardı. Vuran ve kırılan zayıf ay ışığı mı bunu yapıyordu yoksa ben mi öyle görüyordum. Çeşmenin içinde beliren kadın heykelleri gördüm biraz daha yaklaşıp önünde iki büklüm durduğumda. Susadığımı anımsadım. Ağzımın içi toprak doluydu. Tükürmek istiyor ama yapamıyordum. Tadını aldıkça boğazım yanmaya başlamıştı. Toprak kırmızıya yakışan tadıyla ağzımın içinde egemenliğini ilan etmiş, ihtiyacım varmış gibi bana her an kendini hatırlatıyordu. Sonra bir an, etraf tamamen karamaya yakın o kısa an, bir gölge gördüm. Bana yaklaşan naif bir siluet belirdi. Nefes alıyor muydu? İnce olduğunu tahmin ettiğim beden bana yaklaşırken ben tamamen yüzümü bilinçsizliğin görünmez rengine verdim. Bu bir kâbustu uyanmalıydım. Uyanmalıydım!

Görüntüler zihnimden tüy misali dokunarak geçerken, ben havada salındığımı hissediyordum. Kalçamın ve sağ kolumun altında hafif bir basınç vardı. Bir tarafım soğuk, bir tarafım yaslandığım şeyin dokunuşu ile sıcacıktı. Ayaklarımın altından geçen acı soğuğu duyumsuyordum. Sonra rüzgârın hüküm sürmediği bir alana geldiğimizi anımsadım. Gözlerimi açmaya çalışıyor lakin başaramıyordum. Yumuşak bir zeminin üzerine nazikçe yatırıldığımı, bir elin saçlarımı yüzümden çektiğini algıladım. Bir ara elimi kaldırmak için çaba gösterdim. Canım ateşe atılan demir gibi yanıyordu. Eriyordum. Tatlı, derin bir ses duydum. Kımıldama, yaralanmışsın. Dinlenmeye çalış şimdi güvendesin. Sonra üzerimdeki kıyafetin yavaşça bedenimden sıyrıldığını anladım. Korkuyordum ama kımıldayamıyordum. Açamadığım gözlerim yaşlarla yıkıyordu yüzümü. Aynı ses sakin ol diyordu. Sana zarar vermeyeceğim. Sıcaklık tüm bedenime yayılmaya başlamıştı. Sesin getirdiği yelden miydi yoksa bana dokunuşunda mı bilemedim.

Vücudumda gezinen ıslak sıcaklığa verdim dikkatimi. Ses konuştu. Seni temizlemem gerekiyor. Korkma. Islak sıcaklık bacaklarımda, ellerimde, yüzümde, kasıklarımda gezindikçe garip bir rahatlama hissettim. Isındım, yıkandım. Kapalı olan gözlerim siyahın bilinmezliğine alışmıştı ki bu sesin sahibi beni derin mavinin içine çekti o anda. Üzerime örtülen yumuşacık bir örtüyle tamamlandı vücut gezim. Oysaki ben bitmesini hiç ama hiç istemediğimi biliyordum. Yavaşça etrafımda dolaşan esintiyi duyumsadım aynı anda. Esintiyle beraber burnuma sabun kokusu gelmeye başladı. Temiz, ferah, huzurlu. Ölüyordum sanırım. Ses saçlarıma dokunuyordu. Sıcak su saçlarımdan akmaya başladığında kendimi cennet bahçelerinin en güzel kadını olarak düşlemeye başladım. Peki ya bana bu hissi veren adam kimdi? Saçlarımı yıkadı, taradı ve evet anlımdan öptü. Dinlen kayıp kız dedi bana yumuşacık, kimsesiz bir tınıyla. Başıma da üstüme örttüğü gibi bir örtü sardı. Açıl gözlerim lütfen onu görmeliyim diyordum kendi kendime. Ama bir türlü başaramayacağımı anlayınca kendimi o uçucu mavinin kollarına bıraktım. Her şey bitmişse ve ben ölmüşsem bile sanırım ölüm meleği bana onca acıdan sonra en huzurlu yüzünü göstermişti.

Gün ışığının yansımaları göz kırparken sabaha uyandım. Karanlık geçmişti. Gözlerimi ışığa alıştırarak etrafıma bakınmaya başladım. Nerede olduğuma dair en ufak bir fikrim yoktu. Üstümde uzanan taş duvarlar benim üç katım yaşamış, yıllanmıştı. Masal prenseslerinin şatolarını andıran bu taş tavan yeniden görü yeteneğine sahip gözlerime merhaba diyorlardı kendi dillerinde. Başımı yastığımdan hafifçe doğrultup kollarımla destekledim kendimi. Her yerime kalın iğneler batıyordu. Birileri hala etimi kesiyordu sanki. Ben yerimde kımıldayınca başımdaki pamuklu kumaş kayıp yastığa biraz önce benim başımın olduğu yere yayıldı keyiflice. Saçlarım dalgalanıp kıvrımlarından çözüldü. Duvarlar da o eski taşların oluşumuydu. Birbirleriyle kaynaşmış dünyayı dışarıda bırakıp kendilerine bir sığınak oluşturmuşlardı. Hiç resim yoktu. Başımı çevirdiğimde sadece altın çerçeveli bir ayna gördüm. Yataktan tamamen kalkmak tam bir işkence oldu benim için. Doğruldum derin bir nefes aldım ve kalkmayı başardım sonunda.

Üzerimdeki beyaz örtüyü sıkıca vücuduma tutturup çıplak ayaklarımla taşın serinliğine verdim dimağımı. Hoşuma gitmişti bu dokunuş. Tutunarak aynaya yöneldim. Canımın acısı irkilmeme sebep oluyordu. Aynaya baktığımda bembeyaz bir yüz gördüm. Solgun lakin hiç görmediğim kadar güzel. Saçlarım omuzlarımdan uzun dalgalar halinde dökülüyordu. Koyu kahvenin arasında ışığın verdiği güçle parlayan altın rengi tutamlar vardı. Oysaki dün gece yüzümün kanadığına emindim. Kesikler olmalıydı. Ellerime baktım aceleyle. Kesildiklerini hatırlıyordum lakin onlarda sapasağlam gülümsüyorlardı bana. Temizlenmiştim. Arınmıştım. Canım yanıyordu fakat hiçbir yerimde yara izi yoktu.

Kulaklarımdan o naif ses yükseldi ben aynaya yeniden döndüğümde. Sakin ol, şimdi güvendesin diyordu yine. Dokunuşlarını hatırladım. Bir beze sarınmış eller, üzerimde dans eden. Elimi kaldırıp aynaya dokundum ona dokunuyormuşçasına. Sonra ahşap, desenli bir kapı olduğunu gördüm. Kapıya yöneldim. Üzerindeki işlemeler çok eskiydi ve çok güzel. Yine dün gece demir kapıda gördüğüm yusufçuk böcekleri vardı kapıda. Kapıyı itip açtıktan sonra odaya dönüp etrafa bakındım tekrar. Tam hayalimdeki odayı gördüm o sıra. Kocaman ahşap işlemeli bir yatak. Yatak kenarları yukarıya kadar uzanıyordu ve tutturulmuş beyaz tüller açık camdan esen güzelim yelle dalgalanıyorlardı. Yatağın başında da aynı simgeler vardı. İki yanında ahşap komedinler dikkatimi çekti ve üzerlerinde duran gümüş işlemeli şamdanlar. Hepsi antika gibi görünüyorlardı. Zengin ve yıllara meydan okuyan asaletleri ile buradayız diyorlardı, hep buradaydık. Komodinlerin üzerinde sadece kalın kapaklı kitaplar vardı. Dağınık ama dikkatle yerleştirildikleri belli olan… O an sanki hep burada yaşamışım gibi hissetmeme sebep olan. Hayalimde âşık olduğum adamla yattığımı gördüğüm odadaydım. Nasıl olabilirdi ki?

Tekrar yatağa dönmek isteğimi umutsuzca bastırıp açtığım kapıdan dışarıya yöneldim. Duvara tutunarak bir yerlerden gelen piyano sesine doğru ilerlemeye başladım. Ses, ben kapıyı açtığımda başlamıştı. İlerledikçe artıyordu. Tanıdık bir melodiydi dile gelen. Yürümeye devam ettim. Duvarda ki tablolara takıldı gözüm. Melek resimleri. Ünlü ressamların olduğu belli olan eserler. Uçan, kanatlarını kapamış, gülümseyen ya da öylece heybetle duran melekler. Hayal görüyor olmalıyım diye düşünüyordum. Gerçek olan tek şey bedenimden fütursuzca yayılan sancıydı.

İki kanatlı bir kapıya çıkan koridorda ilerledim. Kocaman pencerelerden vuran ışığın önüne konulmuş bir piyano vardı. Büyükçe bir salondu. İçeri de camları saran beyaz işlemeli perdelerden ve piyanodan başka tek bir eşya yoktu. Duvarlardan birinde benim yattığım odada ki aynanın aynısı asılıydı. Taş zemin burada da hâkimiyetini ilan etmişti. Taşlar soğuk değildi. Sadece ferahlatıcı bir serinlikleri vardı ayaklarımın altında.

Piyanonun başında parmakları tuşlarla yarenlik eden bir adam oturuyordu. Hafifçe tuşlara eğilmişti. Gözleri kapalı kendini çaldığı melodinin dokusuna kaptırmıştı. Sanki çalmıyor o notaların eşliğinde yürüyor gibiydi. Üzerinde beyaz bir gömlek vardı. Siyah kumaş pantolon…

Bacaklarından biri dizlerinden kırık diğeri zemine uzanmış piyanoyla kendi dilinden bir sohbete katılmıştı. Siyah kıvırcık saçlarını arkasında topladığını gördüm. Kısa olanlar yüzüne yayılmış kapalı olan gözlerini okşuyorlardı. Teni benim beyaz tenimin zıddıydı. Sessizce onu daha net görebileceğim kadar ilerledim. Uzun ince parmakları piyanonun tuşlarında değil de sevdiğinin bedeninde dolaşıyormuşçasına yüzü önce huzurlu bir gevşemeye sonrasında ise zevkli bir kasılmaya bırakıyordu kendini.

Benim varlığımın farkında değildi. Yavaşça hafif eğik olan bedenini düzleştirdi. Bu arada yüzünde sakin bir gülümseme belirdi. Gözleri aralandı ve bana doğru döndü. Ben içimde yayılan korkuyla geri çekildim. Konuşmak istiyordum ama kelimeler bir türlü yerlerini alamadı o an ağzımda. Elimin birini kendimi korumak istercesine kaldırıp gerileyerek kapıya doğru yöneldim. Koşamaya başladım. Ayağım taş zemine takıldı. Tam sendeleyip düşmek üzereyken bir el gelip beni kurtardı. Çevik bir hareketle kendine döndürdüğünde üzerime doladığım pamuklu kumaş benim egemenliğimden kurtulup onun kollarına atılmıştı çoktan. Çıplaktım. Endişe ile gözlerimi kapadım.

Kesik nefeslerle neler olabileceğini hesaplamaya çalışıyordum. O sırada beni dün gece arındıran el kollarına atılan kumaşı alıp tekrar ait olduğu yere, bedenime sardı. Hiçbir şey düşünemiyordum. Belime sardığı kola sıkıca yapışmış olduğumu fark ettim. Bedeninden yayılan çam kokusunu çektim içime. Yıllanmış bir ormanın içinde özgürce dolaşmak gibiydi kokusu. Sıcak, ıslak ve huzurlu… Burun deliklerimi sonuna kadar açıp bir kez daha kokuyu içime çektim. Beni yavaşça tutup kaldıran kolların arasında yaşadığım huzur bugüne kadar ki her anımdan daha özeldi hali hazırda. Gözlerimin hala kapalı olduğunu fark ettiğimde içimi saran utanma duygusuyla aniden açıp karşımda huzurla duran adama bakmaya başladım. Gülümsüyordu. Eliyle yüzüme düşen saçımı kulağımın arkasına atıp uyanmışsın kayıp kız dedi. Bu nasıl bir sesti böyle. Başımı sallayıp o kocaman kahve gözlerden ayırdım gözlerimi.

Hafızam bana onun hayalimde hep gördüğüm adam olduğunu söylüyordu lakin başkaca bir ses vermemişti geçmişime şimdiye kadar. Elini belimden çekip biraz geriledikten sonra nasılsın diye sordu. Gözleri dikkatle beni süzüyordu. Her hareketimden anlam çıkarmaya çalışıyordu. Dilim dolanarak ben nerdeyim diyebildim. Derin bir nefes aldı, hafifçe bıraktı aldığı hayat işaretini, konuştu. Dün seni evimin bahçesinde baygın olarak buldum. Buraya nasıl geldiğini bende bilmiyorum. Daha önce kimse bu kadar ileri gidememişti. Dışarıdan bakınca bahçem içeri girmeyin der kendi lisanında. Ama sen bunu dikkate alamayacak kadar çaresizdin sanırım. Bir an duraklayıp gözlerime baktı. Elini bana doğru uzatıp bekledi. Titreyen elimi karasızlıkla avucuna bıraktığımda yüzü aydınlandı. Bembeyaz dişlerini açığa çıkararak gülümsedi. Beni piyanonun taburesine kadar götürüp oturmama yardım etti.

Yaralıydın dedi yanıma oturup tuşlara dokunarak. Piyanodan yayılan melodi tüm salonu sarmıştı yine. Seni buraya getirmekten başka bir çarem yoktu. Evim şifa bulabileceğin diğer yerlere çok uzak. Bende seninle kendim ilgilendim. Kafamda ki sorular o tuşlara dokundukça dağılıp yerini aydınlığa bırakıyordu. O an yıllardır bu melodiyle yaşadığıma yemin edebilirdim. Yüzünün her kıvrımını bildiğime ve ellerinin beni çoktandır tanıyor olduğuna.

Kafasını çevirip yüzüme baktı. Sana giyecek bir şeyler bulmamız lazım dedi. En azından sen her paniklediğinde üzerinden düşmeyecek bir şey. Kıkırdamaya başladı. Hafifçe gülümseyip başımı önüme eğdim. Utancımdan yüzüm kızarmıştı. Yanaklarımda ki ısı değişimi bunu kanıtlıyordu. Eli tekrar saçlarıma giderken korkma ve utanmana da gerek yok dedi. Fısıldıyordu. Güvendesin. Ayağa kalkıp elini uzattı. Uzattığı eli çekinerek tuttum. Gel, açsındır dedi.

Fırtınayla sığındığınız limanlar vardır. Güven verirler. Denizin derinliğinde fındıkkabuğu gibi sallanmaktansa sadece orada olduğunu bildiğiniz lakin bundan gayrı bir yakınlığınızın bulunmadığı topraklardır onlar. Bense adını bile bilmediğim bir toprağa sürüyordum yüzümü, kalbimi. Ne kendimi biliyordum o an ne de o limanın adını.

Uzun koridordan el ele geçip mutfağa girdik. Uzun bir tezgâh ve şirin sadece cilalanmış rengi kendi doğasında saklı taburelerin olduğu mutfak ferah, bir o kadar da güvenli bir his veriyordu insana. Dönen tezgâhın fırın olarak kullanılan boşluğunun kenarında çin porselenleri dizilmişti. Tabaklar, fincanlar… Kahve kokusu tüm mekânı sarıp sarmalamıştı. Fırın yanıyor sıcaklığı içimi eritiyordu kendi sadeliğinde. Tezgâhın masa olarak kullanılan kısmına bir servis açılmıştı. Benim için… Porselenlerde de kapılarda ki semboller dikkatimi çekti. Anlamı neydi?

Gittikçe artan merakıma engel olamayarak tabağa dokunup yusufçuk böceği, her yerde onlar var dedim. Durakladım bir an. Gözlerinin içine baktım limanımın. Sıcacık gülümsemesiyle beni dinliyordu. Elim tabağın kenarında dolaştıktan sonra neden diye sordum. Sonsuzluk dedi. Yusufçuk böcekleri sonsuzluğu anlatır. Yanıma gelip tabağın diğer kısmına sürdü parmağını. Gözlerini bana sabitleyip, sadakatle bağlanırlar sevdiklerine, aldatmaz, terk etmezler diye devam etti. Sonra derin bir nefes alıp fırına doğru yöneldi. Tabağı elimden aldıktan sonra benim için pişirdiği patates dilimlerini tabağıma bıraktı. Sevdiklerine bir şey olduğunda yani eşlerine onlarda ölümü beklerler. Tekrar onlara kavuşabilmek için. Tüm dikkatimle onu dinlerken üzerimdeki kumaşa daha bir sarındım. Neden diyebildim devamı gelmedi. Gülümseyip fincanıma kahve koydu. Neden ne? Neden bir kanatları bedenlerinden ayrı? Kalp dört odacıktır dedi naif sesi. Ve sen ne kadar seversen sev bir tanesi yine de senden ve sevdiğinden ayrı kalır.

Süt kabını uzanabileceğim şekilde bıraktıktan sonra gidip sana giyebileceğin bir şeyler bakayım dedi. Kapıdan çıkacakken dur dedim. Sesim ilk kez bu kadar net çıkıyordu. Adın ne? Kapı da bir süre durduktan sonra dönüp, adların bir önemi olduğuna hiçbir zaman inanmadım kayıp kız dedi. Hiçbir ad yaşadığı bedeni tanımlamak için yeterli olamaz, çünkü onu biz cüz-i irademizle, bildiklerimizin sınırladığıyla belirleriz. Yüzümü görecek şekilde döndükten sonra lakin çok istiyorsan söyleyeyim adım Musab… Ben daha cevap veremeden arkasını dönüp hızla ilerledi. Boşluğa bağırdım duyabilsin diye teşekkür ederim Musab!

Oturduğum taburede kımıldayıp üzerleri kızarmış patateslerin ve sıcak, taze kahvenin kokusunu içime çektim. Aklım bundan önce kim olduğuma ve bana ne olduğuna takıldı. Hiçbir şey hatırlamıyordum. Düşünmek yalnızca içimdeki duman rengi sancıyı körüklüyordu. Başımı ellerimin arasına alıp ağrımı dindirmeye çalıştım. Ağlamaya mı başlamıştım yine? Nefes alamadığımı hissettiğim anda arkamdan bana sıkıca sarılan Musab’ın varlığıyla irkildim. Ellerini benim ellerimin üzerine koyup düşünme dedi fısıltıyla. Her şeyin zamanı var. Hatırlamaya çalıştıkların şu an sana gelmek istemiyorsa zorlama. Onun dokunuşuyla tüm sarsıntı aniden yok oldu. Başımı onayladığımı belli ederek salladım. Gülümsemeye çalışarak arkamı döndüm. İki elini yukarı kaldırıp beyaz bir kazak ve siyah bir pantolonu işaret etti. Sanırım bunlar senin işini görür. Hadi giyin. Yüzünde muzip bir gülümseme vardı. Dolgun dudakları hafifçe yukarı kıvrılmıştı. Gözleri parlıyordu. Ben arkamı dönerim deyip kıyafetleri bana uzattı.

Utanarak kıyafetleri alıp üzerime geçirdim. Hiç yoktan iyiydi. Dönebilirsin dediğimde elinde bir çift çorap ve bir çift de ayakkabı tuttuğunu gördüm. Elimde olmadan kahkaha atmaya başladım. Sen büyücü müsün diye sordum. Belki de dedi. Sen nasıl olmamı isterdin. Onları da giyip sorusuna bir cevap düşünerek kahvaltıma odaklandım. Karşıma geçip oturdu. Huzurla beni seyretmeye koyuldu. Ona bakıp sen yemiyor musun dediğimde ben yedim sıra sendeydi kayıp kız diyerek taburesine daha bir şevkle yerleşti.

Hayalimde yaşattığım ne varsa hatırımda olan, o an sofrada ve etrafındaydı. Gerçekti. Görebiliyordum. Bilmediğim bundan öncesinde ne olduğumdu.

Yemeğim bittiğinde beni seyreden adama dönüp sana adını sordum ama kendi adımı bile hatırlamıyorum dedim. Konuşurken bile başıma saplanan ağrıyı yok sayıyordum. Oturduğu tabureden kalkıp yanıma geldi. Bedeninden yayılan çam kokusu tüm sızıma deva oldu. İçime çektim. Elini alnıma götürüp gözlerini kapadı, öylece ne yaptığını anlamaya çalışırken yüzünde beliren ümitsizlik beni telaşlandırmıştı. Gözlerini tekrar açtığında kızgın, kırgındı ifadesi. Sakinliği yok olmuştu. Titriyordu. Ne olduğunu merak ettiğim halde soramadım. Duraklayıp başını hafif yan tutarak, okuduğum bir kitapta birbirine uygun isimlerin insanları birbirlerine bağladıklarını duymuştum diye başladı sözlerine. Senin adın kendini hatırlayıp da kim olduğunu öğrenene kadar Mürde olsun dedi. Kısık bir sesle tekrar ettim Mürde. Kulağa hoş geliyor dedim. Gülümsedi. Kulaklarınız pek mütevazıymiş küçük hanım deyip eliyle alnımı okşadı. Başındaki ağrı geçecek, sadece zaman ver kendine, iyice yaklaşıp alnıma değdirdi dudaklarını. Zaman senin bildiğinden daha merhametlidir diye fısıldadı…

Odana bakmak ister misin Mürde? Oturduğum tabureden kalkıp gülümseyerek dediğini yaptım. İçim koşma isteğiyle dolup taşıyordu. Taş koridor ayak seslerimle yankılanmaya başladı. Odaya vardığımda yatağın üzerinde ipek dantel işlemeleri olan beyaz iç çamaşırlarını buldum. O kadar büyük bir özenle işlenmişti ki danteller gözlerimi onlardan alamıyordum. Ellerimin altında kayan kumaşa bakakaldım. Kıyafetlerimi keyifle çıkarıp iç çamaşırlarımı giyindim. Duvardaki aynaya yönelip yansımama baktım. Çok güzeldim. Dönüp kıyafetlerimi giydikten sonra yataktaki beyaz mantoyu da giyindim. Tekrar Musab’ı bulmak üzere koridorda yürümeye başladım. Ellerimi taş duvara sürerek yürüyordum. Yaşadığım her neyse bu ev, bu adam hepsini silip götürmüştü. Hayalimi yaşıyordum. Kim olduğumun bir önemi yoktu şimdi.

Koridorun sağında ki kapısı açık odaya kaydı dikkatim. Musab içerideydi. Duvara kadar uzanan bir kitaplığın önünde dikilmiş kendine kitap bakıyordu. Hayatımda hiç bu kadar büyük bir kitaplık görmedim dediğimde yüzünü bana dönüp kitaplar her daim var olmalıdır dedi. Oku, kayıp kız. Bu emri hatırlıyor musun? Evet dedim. Yanına yaklaşarak kitapların olduğu rafa götürdüm elimi. Derin bir nefes alıp sordum. Neden? Yüzüme bakıp odanın ortasında duran masaya yöneldi. Kalçasını masaya dayayıp kollarını göğsüne kavuşturdu. Ne, neden Mürde? Yanına yaklaşıp neden dedim. Neden bana yardım ediyorsun? Kim olduğumu bile bilmediğin halde, hatta ben bile bilmiyorum ya neyse. Yüzüm yaşadığım karmaşanın izlerini taşıyordu sanırım. Elimi tutup çünkü yardıma ihtiyacın vardı dedi. Sesi yumuşacık çıkıyordu. Hem sürekli nedenlerle uğraşırsan kayıp kız asıl görmen gerekeni kaçırırsın. Kim olduğunu bulmak istiyorsan sana geçidi gösterecek adama değil geçidin kendisine yönelmelisin. Ben sadece sana ışık tutmak isteyen bir lambayımdır belki de. Gülümsedim. Karmaşık bir labirentin ortasında gidiyordum. Çıkış belki uzak belki de yakındı bana. Göremiyordum. Hadi dedi dışarı çıkalım. Bahçeyi hiç gün ışığında görmedin değil mi? Başımı iki yana sallayıp elini sıkıca kavradım. Birlikte bahçeye çıktık. Kış kendi adını her yere kazımıştı. Karla kaplanan bahçe eski kartpostallar gibi görünüyordu.

Yürüyerek bir tepenin yamacından aşağıya indik. Çeşme oradaydı. Hatırlamıştım. Susuz çeşme içindeki kadın heykelleriyle göz kırpıyordu hatıralarıma. Musab’ın elini bırakıp çeşmeye yöneldim. Elinde testi tutan kadın heykellerine baktım. Dokundum. Hatırlıyorum dedim. Sesimi kendim bile duyamayarak. O ise arkamda durmuş hiç kımıldamadan beni seyrediyordu. Ne hatırlıyorsun Mürde dedi. Sesi öğrencisine ders vermek isteyen idealist hocalarınkine benziyordu. Demir kapıyı hatırlıyorum dedim. Parmağımla o yönü gösteriyordum. Sonra melek heykelleri vardı. Başımı çevirdiğimde onları görebiliyordum. Buraya kadar yalpalayarak geldim. Ellerim, ayaklarım, her yerim kanıyordu. Ilıktı akan kan. Bilincimi yitirmeden önce seni belli belirsiz gördüm. O kadar…

Durduğu yerden sordu peki ya daha öncesi? Yok dedim. Ellerimi yüzüme kapatıp sadece boşluk diye inledim. Yere çöktüm. Yanıma gelip omzumdan tuttu. Kalk Mürde dedi. Zamanı rahat bırak, bırak da sana yetişebilsin. Beni olduğum yerden kaldırıp gel dedi. Melek heykellerinin olduğu yola çıktık. Kafamı sağa sola çevirerek onlara bakıyordum. Onlar neredeyse kadim heykellerdir diyen sesini duydum bir an sonra. Canlı gibiler dedim. Belki bir zamanlar öyleydiler. Hayatta olduğunu anlamanın bir yolu var mı? Sorusu bana garip gelmekle birlikte anlamlıydı aslında. Nefes alıyorum dedim. Hem soğuğu ve sıcağı hissediyorum. Konuşuyorum. Dudakları yukarı kıvrılıp tüm bu saydıkların hayatta olduğunun kanıtı mı sence dedi. Anlayamayan gözlerle onu süzüyordum.

Meleklerin bize eşlik ettiği yolda biraz daha ilerleyip ne isterdin Mürde dedi. Hayalin ne? Yani hayatta olduğunu fiziksel belirtilerinle kanıtladın, peki hayalin ne? Yavaşça yürümeye başladım. Soğuk yüzünü gösteren güneşe rağmen iliklerime işliyordu. Aslında bakarsan hayalim hep böyle bir evde yaşamaktı dedim. Böyle kadim, büyülü… Kadınlar artık ekonomik özgürlüklerinden, kazandıkları paradan dem vuruyorlar. Durdum. Yüzüne baktığımda her zaman ki gibi dikkatle dinlediğini fark ettim. Kekeleyerek ama ben, ben âşık olduğum adamla böyle bir evde yaşamak isterdim. Hikâyeler yazmak, onu beklemek… Meleklerden birinin bacağına dokunarak böyle işte dedim. Yüzüm ısınmıştı. Kızarmıştı da mutlaka.

Hayallerime dalmış melekleri okşarken bahçenin içinde koşan bir gölge gördüm. Panikle dönüp sende gördün mü biri ya da bir şey var ileride dedim. Musab sadece başını sallamakla yetinince onu orada bırakıp meleklerin arasından geçerek bahçenin içlerine doğru yol aldım. Kulaklarımda bir çocuğun kahkahaları oynaşırken gözlerim hızlı hareketlerle etrafımı tarıyordu. Derken kırmızı fırfırlı eteği, mavi elbisesi ve kırmızı saç tokasıyla küçük bir kız çocuğu ayaklarımın dibinde belirdi. Yüzünde yaramaz bir ifade ile sağa sola sallanıyordu. Ellerini arkasında kavuşturmuştu. Yeşil ayakkabılarına takılmıştı gözleri. Kahverengi teni ve siyah bukleli saçlarıyla çok şirin görünüyordu. Şirin ve sevgiye muhtaç…

Onu ürkütmek istemediğim için sakince yanına eğildim. Gözlerine bakabilmek için elimi çenesine koyup başını kaldırdım beni görebileceği şekilde. Üşüyor musun tatlım dedim. Yüzüme kocaman siyah gözlerini dikerek bakmakla yetindi. Arkaya kavuşturduğu ellerini çözüp yanaklarıma koydu. Yavaşça okşamaya başladı. Elindeki bir şey tenimi çiziyordu fakat olduğum yerde donakalmıştım. Yanağımı kesen nesneyi yine aynı donuk bakışlarla elime bırakıp sen yoksun dedi. Geriye doğru adımlar atarak bakışlarını bir kez daha bana diktikten sonra koşarak uzaklaşmaya başladı. Elimi yanağıma götürdüğümde kanadığını gördüm. Elime bıraktığı nesneyi sıkıca tuttuğum avucumu açtığımda yusufçuk böceğine benzeyen minyatür bir bıçak tutuyordum. Kırmızı saplı, yeşil taşlı bıçak elimin kanayan yeriyle bir bütün oluşturmuştu. Dur diye bağırarak peşinden koşmaya başladım. O an benliğimi dolduran imgeler bedenimden kat kat daha ağır geldi bana. Koşarken görüyordum. Üzerimdeki gelinliği. Gülüşümü, aynaya bakarak düzelttiğim saçlarımı. Bir adam vardı. Arkamdan yaklaşıp elini belime dolayan… Çok güzelsin diyen erkeksi fısıltısını duyuyordum. Cinselliği arzulayan bakışları görüyordum. Koyu mavi gözleri… Görüntüler iyice kopup karıştığında üzerimi parçalayan eller belirdi. Çiğ kahkahalar ve boğazımı yırtan çığlıklarımı duydum.

Görüntüler o kadar hızlı geçiyordu ki gözlerimden bir anda yere yığılıp acı içinde kıvranmaya başladım. Bağırıyor muydum yoksa bu da mı imgelerimden biriydi? Göz kapaklarım ağırlaşıp ağaçtan düşen yapraklar gibi inmeye başladı korkunç resimlerimin üzerine. Bana doğru koşan Musab’ı zar zor seçebiliyordum. Karanlık, kocaman elleriyle bedenime dolandığında kendimi onun soğuk kollarına bıraktım. Tek duyduğum o küçük kız çocuğunun fısıltısıydı. Sen yoksun!

Gözümü hayalimdeki dünyaya açtığımda Musab huzurlu bakışlarını yüzümde gezdiriyordu. Çok hızlı koşuyorsun bir an seni kaybettim dedi. O küçük kız diyerek yatağımda doğruldum. Elim istemsizce yanağıma gitti. Yara izi var mı diye yokladım fakat hissedemedim. Musab’ın gözlerine bakarak o kız bana bir bıçak verdi. Yusufçuk böceği vardı üzerinde. Sesime yansıyan korkuyu bastıramıyordum. Sen yoksun dedi bana. Musab kimdi o? Ben kimim? Sesimdeki korku çığlıklarıma dönüştü. Yataktan ani bir hareketle sıçrayıp ellerimi Musab’ın gömleğinin yakasına yapıştırdım. Söyle bana. Bağırdım. Çığlık attım. Ağladım.

Ne yaparsam yapayım karşımda ki büyülü adam duruşunu bozmadı. Ben yorgun düşüp kollarına yığıldığımda kollarıyla beni sımsıkı sarıp göğsüne yasladı. Öptü. Dudakları sıcacık, dağı eriten volkanlar kadar yakıcıydı. İçimde taşan nehri bastıramıyorum. Yüzü yüzüme döndüğünde kısacık bir an durakladım. Dudaklarına sürdüm kendiminkileri. Kıpırtısız, gözleri yarı kapalı kendini bana bırakmıştı sanki. Küçük bir öpücük verdim önce. Durdum. Yüzüne baktım tekrar. Ellerim titriyordu. Bedenim titriyordu. Bu kez keskin bir kararlılıkla öpmeye başladım. Öpmüyordum. İçiyordum dudaklarını. Bildiğim, bilmediğim. Hatırlamadığım her şey, ben Musab’ı yağmaladıkça beni yağmalıyordu. O ise öylece bahçesindeki heykeller misali duruyordu.

Ne yaptığımın farkına vardığım an kendimi geri çekip yorganımla bedenimi tamamen sardım. O kısacık anı yaşadığım için kaybolmak istedim. Geçmişimin hayaletleri beni paramparça ederken bir yandan da yaşadığıma, nefes alıp verdiğime ve sonunda da olsa yanımdaki bu adama dua etmem gerektiğini anladım. Kafamı yana çevirdiğimde Musab eli dudaklarında öylece duruyordu. Özür dilerim dedim. Sesim kokusu kaybolup gitmiş çiçekler misali belirsizdi. Musab başını kaldırıp ne için af diliyorsun Mürde diye sordu. Bakışları öylesine durgun, öyle ıssızdı ki içimdeki utanç onun dingin hali ile yok olup gitti.

Yatağın kenarına kadar gelip diz çöktüm. Seni öptüm. Ama sen kımıldamadın bile. İstemediğin bir şeye zorladım seni. Bunun için af diliyorum. Ağlamaya başlamıştım. Yaşlar göz bebeklerimde birikirken yağmur damlalarının camda bıraktığı izdi gördüğüm. Musab başını gözlerini görebileceğim şekilde kaldırıp kımıldamadım lakin istemediğimden değildi. Sadece senin kararından emin olmadığını hissettim. Ruh karmaşanın nurdan halidir kayıp kız. Bazen kendimizi aslında müdahale bile edemediğimiz bir fırtınanın kollarında bulduğumuzda sırf sürüklenip de kanamamak için o fırtınayı kendimizin çıkarttığına inanırız. O an verdiğimiz hiçbir karar doğru değildir. Durup onu anlayıp anlamadığıma baktı bir süre. Devam etti. Sen küçük bir çocuk gördüğüne inandın. Onun sana verdiği bıçakla kendini kanattın. Sen yoksun dediği için geçmişinin seni düşman bellediğine karar verdin ve sonuç olarak beni kendi kalbinin uygun gördüğü şeyle cezalandırdın. Elimi tutup yanıma oturdu. Alnıma dokundurduğu dudaklarının arasından mırıldandı. Kalbin öylesine güzel ve lekesiz ki ancak cezan beni mutlu edebildi.

Başım önde onun elinin içinde kalan elime baktım. Saçlarımı alnımdan çekip, Rab insanoğluna duygu verdi diye devam etti. Şiddet verdi. Kan ihtiyacı o kadar fazlaydı ki bunu gidermek için avlanmayı, inanca göre kendi cinsine zarar vermesin diye kurban etmeyi öğretti. Akıl dediğin dehlizde yolunu bulman için irade denen anahtarı bahşetti. Konuşurken dudakları bu kez yanağımdaydı. Dokunuyor muydu yoksa sadece nefesinin sıcaklığı mıydı bu hissi veren bilemedim. Şeytan dediğiniz ve sizi yoldan ettiğine inandığınız melek var ya… Bakışları içimi deliyordu devam et diyebildim. Tüm bedenim bana verdiği ısıdan dolayı yanıyordu. Gülümseyip yanağını yanağıma sürdü bu kez. O aslında Rabbine yardım için seçildi. Kendi kararını verme gücüne sahipti. O, saflığın rengi olan beyaz fazla göz yorar diye düşünüp siyahı seçti. Ayrım yapmak doğanın dengesinde vardır. Seçmek için vardır.

Yataktan kalkıp benim kalkmama yardım ettikten sonra beni aynaya götürdü. Tam karşısında durdum. Ağlamaktan tuzlanmış yanaklarıma baktım. Kızarmış gözlerime. O ise arkama geçip elini belime sardı. Öncesinde gördüğüm imgeler yeni bir saldırıya geçerken o, aynaya bak dedi. Sesi bu kez kararlı ama yine de sakindi. Baktım. Sen beyazı seçtin hayatın boyunca yanılıyor muyum? Evet demek istiyordum lakin titremem o kadar artmıştı ki tek duyabildiğim inlemelerim oldu. Görüntülerden kurtulabilmek ve tekrar yatağımın bana verdiği güven duygusuna erişmek istiyordum. Çelik misali güçlü kollarından kurtulmaya uğraştım nafile bir çaba ile. Bana yasladığı bedeni, belime sardığı kolları hareket etmeme engel oluyordu. Yapma, kaçma lütfen. Korktuğun kadar kötü olamaz Mürde. Eline vurdum. Çığlık attım lakin yorulup pes ettiğimde o beni sıkıca tutmaya devam etti. Aynaya benim gözlerimin içine bakıp beyaz tüm renklerin karışımıdır Mürde dedi. Gözleri kehribar rengine dönmüştü. Sürekli renk değiştirmeye başlayan gözleriyle benim en derinime indirdi bakışlarını. Kahverengi, siyah sürekli dönen renkler arasında bakışları sabitti. Nefes alamadığımı hissediyordum. Kalbim yerinde durmak istemiyordu. Korkum o kadar yoğundu ki bana yaşam veren organlarımın bedenimi terk etme isteği tüm ruhuma saplanmıştı. En sonunda gözlerinin rengi kalmayıp tamamen beyaza çaldı.

O denli korkmuştum ki çığlık dahi atamadan gözlerine sabitlediğim bakışlarımla donup kaldım. Sen beyazdın Mürde. Hatırla o geceyi. Üzerine giydiğin masumiyet giysisinin nasıl çıkarıldığını hatırla. Evlenmek için çıldırdığın adam nasıldı Mürde? Gör! İlk kez sesi en yüksek perdeden salındı odaya. Baktım. Mumların karanlığı deldiği odayı gördüm. Sallanarak dengemi bulamadan yürüdüğümü. Arkamı döndüğümde gömleğinin düğmelerini sabırsızlıkla açan adamı gördüm. Kahverengi saçlarının ışığın etkisiyle titreşmesini gördüm. Sonunda yalnızız Serap deyişini duydum. Beni evlenmek için zorladığında neler planlamıştın? Sesi yılan tıslamaları kıvamında keskin ve soğuktu. O tondan yayılan tek şey saf, yırtıcı şehvetti. Seninle beraber olduğum güne lanet olsun be kadın! Geri geri çekilişimi gördüm. Bir el beni yere yuvarladı. Dengemi sağlamak için masaya tutunduğumda mumlar yere saçıldı. Üstüme çıkıp beni bacaklarının arasında hapseden adamın nefretini gördü gözlerim. Yerde alevlerin büyümesini ve bana ardı ardına indirilen tokat ve yumrukları gördüm. Gözlerimi kapatıp Musab’ın kollarına yığıldığımda kalbim sesini beni karanlıktan çekmek için son gücüyle kullanıyordu. Hatırlıyordum, artık. Uyudum.

Ne kadar süre bu şekilde kaldığımı hatırlamıyordum. Gözlerimi açtığımda Musab’ın kollarıydı beni saran. Elini sırtımda gezdiriyordu. Bakışları duvara sabitti. Gözleri yine o alışıldık sıcaklığına dönmüştü. Başımı omzuna gömüp seni seviyorum diye fısıldadım. Gülümsedi. Biliyorum Mürde, sana inanıyorum. Bu sefer ki hislerin kaçış değil. Başımı kaldırıp gözlerine baktım. Adım Serap dedim. Elini yanağıma götürüp hayır adın Mürde dedi. Sana adlarla ilgili ne düşündüğümü söylemiştim. Şimdi gel benimle ve anlat.

Yavaşça yataktan doğrulup bana uzattığı naif parmaklı eli tuttum. Çok güzelsin dedim yüzüne bakarken. Başını yana eğip yürümeye başladı. Piyanonun olduğu salonu geçip ışığın titrek kırılışlarının dans ettiği, kocaman bir boy aynasının bize merhaba dediği odaya girdik. Bir gelinlik sahibini bekliyordu yüzsüz bir mankenin üstünde. Musab’ın elini bırakıp gelinliğe doğru yürüdüm. Artık her şeyi hatırlıyordum. Gelinliğin ipeksi kumaşına dokunarak anlatmaya başladım. Musab tam arkamdaydı. Güven ve güç veren varlığını en derinimde hissediyordum. Ahmet, onunla çalıştığım hastane de tanıştım. Egosu kendinden büyük olan o tiplerdendi işte. Başlarda ilgisine karşılık vermedim. Ama sonra neden olmasın dedim. Belki de düşündüğüm kadar bencil değildir dedim. İçinde iyilik de vardır. Görüşmeye başladık. Başlarda çok sıcaktı. Onu sevdiğimi düşünüyordum. Hayatımı onunla geçirmeyi… Benimle ilk birlikte olduğunda ilkim olduğunu bilmediğini, bilse bunu asla yapmayacağını söyledi. Bir bahane bulup beni aynı gece bırakıp gitti. Ağladım. Kızdım, üzüldüm. Üzüntümü bastırıp, çalışmaya devam etmem gerektiğini biliyordum ama yapamadım. İstifa ettim. O ise hiçbir şey olmamış gibi ortalıkta o kocaman egosu ile dolaşmaya devam ediyordu. Onu hiç bir şeye zorlamak istemedim.

Gelinliği bırakıp pencereye gittim. Güneş yağan kar tanelerinin üzerini sıcaklığı ile örtüyordu. Bir gün hastanenin müdürü beni çağırdı. Babacan bir adamdı. Bana yumuşacık bakıp Serap sen ne yaptın diye sordu. Bakışlarında ki hayal kırıklığı beni delip geçmişti o an. Ağlayarak her şeyi anlattığımda bana istifa etmeden hemen öncesinde yaptırdığım tahlili hatırlatıp hamilesin kızım dedi. Ağzım açık sadece bakmakla yetindim. O an merak etme ben Ahmet’le konuştum. Sizin ilişkinizi zaten biliyordum. O, bu haberi duyduğunda şok oldu tabii ama sanırım seninle konuşmak istedikleri varmış deyip odadan çıktı. Birkaç dakika sonra Ahmet o üzerinden hiç çıkarmadığı beyaz önlüğüyle kapıda belirdi. Bana neden söylemedin dedi. Sesi sakin hatta şefkatliydi. Bilmiyordum dedim. Ayrıca bu seni ilgilendirmez sen beni istemediğini zaten gösterdin. Tam odadan çıkmak üzereyken beni kolumdan tutup kendine çekti. Üzgünüm dedi. Hazır değildim. Ama bak, her şey değişebilir, gülümsedi. Evlenme kararı tamamen ona aitti. Tabii ben bunda biraz da adı dürüstlükle anılan ailesinin ve müdürümüzün etkisi olduğunu biliyordum. Yine de bana istemiyorum deseydi ben yoluma giderdim.

Sonrasını zaten biliyorsun. O gece bana saldırıp dövdüğünde mumlardan dolayı oda yanmaya başladı. Beni kanlar içinde bırakıp yangın söndürücüyü getirdi. Bense kalkmak için çırpınıyordum ama başaramıyordum. Elim karnıma gitti. Kan vardı. Bebeğim diye fısıldadım. Onu kaybettiğimi ve sonumun hiç de iyi olmayacağını anladım. Yangını söndürdüğünde yüzüme bakıp yerde yatan bedenimi tekmelemeye başladı. Sonra kapıya doğru ilerleyip çocuklar artık bu ucube sizindir dedi. Sonrasını anlatmak bile istemiyorum. Yerden aldığım kırılmış cam kadehin parçasıyla bileklerimi kestiğimde, hiç tanımadığım yüzler silinmeye başladı. Gözümü tekrar açtığımda kendimi o ara sokakta buldum.

Yere diz çöküp nefesimi düzenlemeye çalıştım. Sonra anladım ki nefes almamın bir anlamı yoktu. Sadece alışkanlık dedim fısıltıyla. Ayağa kalkıp ben ölüyüm değil mi? Gözlerim inmekte karasız yaşlarla mücadele ediyordu. Musab yanıma yanaşıp başını salladı. Yüzünü avuçlarımın içine alıp ne garip ölüyüm ama âşık oldum dedim.

Musab ilk kez acıyla geri çekildi. Bana âşık olamazsın kayıp kız dedi. Yanına koşup sarıldım. Kurtulmaya çalıştığı kollarımı daha da sıkı sararak neden dedim. İşte buradayız. Ölü, sağ ne fark eder. Evimizdeyiz. Benim hep hayal ettiğim bu evde. Senin yüzünü hayal ettiğim bu evde. Sesi acısının rengine dönüşürken güzel kızım benim dedi. Babacan bakışları yüzümde geziyordu. Kısacık öptü beni devam etti sözlerine. Ben Azrail’im. Ölüm meleği…

Gerileyip kendimi camın serin güvenliğine yasladım. Ama sen gerçeksin. Ben seni seviyorum. İlk kez sözümün gerisini getiremeden yere çöktüm. Ağladım. Başımı kaldırdığımda sislerin etrafını saran silueti gördüm. Musab yok olmuştu. Şeffaf bir aydınlığın içinde yüzü ve şekli olmayan bir yaratık tüm sıcaklığını bana vererek ilerliyordu. O an karar verip siluete doğru koştum. Kollarımla yokluğu sarıp ne olduğun önemli değil seni bırakmayacağım, çünkü seni seviyorum diye bağırdım. Olduğumuz yer sarsıntılarla hareketlenmeye başladığında ben kararımı verdim diye bağırdım. Seninle olmak istiyorum beni o her neresiyse götürüp bırakamazsın. Hayır diyen acı bir inlemeyle birlikte üzerimi örtü misali saran sıcaklığın ardında parlayan, kör eden ışığı gördüm. Tüm yapı yerle bir olurken sadece ona odaklandım. Gözlerimi kapatıp kendimi Musab’ın kollarına bıraktım.

Gözümü derin bir nefes ciğerlerimi yakarken açtım. Küçük şirin bir yatak odasında uyandım. Kendime gelmeye çalışırken fark ettim ki burası benim odamdı. Yatakta dirseklerimin üzerinde doğrulurken Musab dedim. Yoktu. Elim göğsüme gittiğinde orada yatan yusufçuk böceğini fark ettim. Yeşil taşlı, kırmızı saplı minyatür bıçağım boynumda asılıydı. Kenarları körleştirilmişti. Kesip kanatmıyordu artık. Yataktan doğrulup mutfağa geçtim. Bu gün canım kahve istiyor dedim. İçimde ki sızı Musab içindi, lakin yaşam enerjisi ağır basmıştı. Kahve için su ısıtmaya giriştim. Çalan telefona baktım. Yayımcım yazan ekrana şaşkınlıkla bakmaya devam ettim. Kararsızlıkla açıp efendim dedim. Karşıdaki ses Serap ben Melih kitabın hazır son rötuşlar için gelmen gerekiyor dedi. Telefona tamam deyip kapattım. Bir süre olduğum yerde durup oturma odasındaki geniş, kısa ayaklı sehpaya yöneldim. Oradaydı. Kitabım…

Şaşırmadım. Bu Musab’dı. Kendini bana vermemişti belki ama bana ikinci bir şans vermişti. Giyinip dışarı fırladım. Güneş ışıklarının beni ısıtmasına izin verdim, başımı gökyüzüne kaldırarak, Musab dedim tekrar seni seviyorum. Yüzümdeki gülümseme birine çarpınca yarım kaldı. Karşımda siyah kıvırcık saçlı, kocaman kadife kahve gözleri sıcacık parlayan, toprak tenli bir adam duruyordu. Üzerinde beyaz gömleği, mavi ceketi ve kadife koyu lacivert pantolonu vardı. Musab dedim heyecanla. Karşımdaki adam gülümseyerek hayır dedi. Sesi toktu ve etkileyici. Adım Muhyi. Ben hiç ses etmeden durduğum için telaşla devam etti. Aslında biliyorum garip bir isim. Ama dedem tam bir Osmanlı hayranıydı. Anlamı hayat veren yani adımın… Bu arada fark etmeden eli dirseğime gitmişti. Sadece gülümsüyordum. Şaşkın bakışları yüzüme odaklandığı sırada sordu. Senin bir adın var mı şaşkın kız? Var dedim. Gözümden yol alan bir damla yaşla adım Mürde…

Dirilişin anlamını bilmiyorum. Bildiğim tek şey var. Aşk tüm karaların ardından beyaza vuran bir diriliştir. Tıpkı yağan kar gibi…

Kar” için 10 Yorum Var

  1. her yeni hikayende nasıl geliştiğini ve büyüdüğünü görmek beni heyecanlandırıyor.bundan sonra ne yazabilir diye düşünüyorum.nasıl bir hikaye bizi bekliyor diye merak ediyorum.çok farklı,çok içten ve detaylar seni bir yerden yakalıyor ve sonu nasıl bitecek diye merak içinde soluksuz bırakıyor.bayıldım.daha ne söyleyebilirim ki!
    kalemine ve yüreğine sağlık:)

  2. “Kalp dört odacıktır ve sen ne kadar seversen sev bir tanesi yine de senden ve sevdiğinden ayrı kalır.”

    Bu cümleniz beni çok etkiledi. Uzunluğuna rağmen bir oturuşta rahatça okunabilecek, güzel bir hikaye çıkmış kaleminizden. Keyifle okudum.

    Kaleminize sağlık…

  3. Hikaye insanı alıp öyle bir götürüyor ki sonuna gelip bitirdikten sonra farkedebiliyor insan bazı şeyleri…

    Örneğin bana deselerdi ki “Tırnak içine alınmadan bir düz yazı gibi cümlenin başkası tarafından söylendiği mi öykücü tarafından anlatıldığı mı belli olmayan bir hikayeyi okuyacaksın ve beğeneceksin!” güler geçerdim. Fakat bu hikaye bana bu önyargımı kırdırttı en başta.

    Sonrasında ise Mürde’nin hayatı üzerinden ve yine sadece bir-iki karakter ile tüm kurgu akışını götürmek ayrı bir güzellikti. Musab’ın Azrail çıkmasını beklemiyordum açıkçası şaşırttı beni ve çok da güzel oldu. Yine farklı bir gücü olduğunu düşünmüştüm de ölüm meleği olduğu gelmemişti aklıma.

    Her zamanki gibi akıcı ve saf bir güzellikle doluydu 🙂 Ellerine sağlık…

  4. Öykünü okuduktan sonra 1. olması gerekenin sen olduğunu fark ettim gerçektende çok güzel bir öykü insanın duygularını ortaya çıkaran ve gerçekleri far etmesini sağlalayan bir öykü bu dünyada -bence- senin gibi öykü yazan kişilerin az olduğunu fark etmek de cabası!

  5. Vay be… Gerçekten harikaydı. Kadının tecavüze uğrayışı, Azrail’in Azrail’liğine rağmen bir eş bekleyişindeki boş da olsa ümit… İronik bir şeydi. Kız kazandı. Azrail görünüşte kaybetti; ama yine de kazandırarak kaybetti.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *