Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Karanlıktaki Parçalar

Çocuk, korkunun içinde bir yolculuk yapmaya başladığını hissederken, elleriyle kulaklarını kapadı ve bildiği tüm şarkıları söylemeye koyuldu. Şu an onu korkutan şey sadece karanlık korkusu değildi. Kafasının içindeki adım sesleri bir türlü durmak bilmiyordu.

Tak. Tak. Tak.

Kadın, odanın ortasında duvara yaslanmış ve ellerini saçlarının arasına geçirmişti. Aklının ücra bir köşesinde burada olmaması gerektiğini düşünüyordu, ama bunu farkında değildi. Dakikalardır, karanlıkta aynı sinir bozucu şarkıyı dinliyor ve aynı zamanda kafasının içindeki adım sesleri bir türlü durmak bilmiyordu.

Tak. Tak. Tak.

Adam, gözlerini karanlığa alışmasını fırsat bilerek, etrafına bakındı. Dakikalardır odada volta atıp duruyordu. Bu takıntısı onu yormaya başlasa da, en azından korkmasını engellemişti –ama delirmesini değil. Uzaklardan sanki bir çocuk şarkı söylüyor gibiydi, ve odanın her köşesini ezberlediğinden oralarda bir çocuk olmadığından oldukça emindi.

Kadın sinirden titreyen ellerini saçlarının arasından çekti ve kafasını hırsla arkasındaki duvara vurdu. Birden, adımlar kesildi. Adam sesin nereden geldiğini anlamak için durmuştu. Ama şarkı devam ediyordu.

Çocuk korkudan kendini kaptırmış bir şekilde hala şarkı söylüyordu, ve ellerini kulaklarına bastırmaktan kulakları kızarmıştı.

“Bu da neydi böyle?” diye mırıldandı adam.

“Orada biri mi var?!” diye bağırdı kadın. Sesinde hem korku hem de rahatlama vardı.

Odam sağ köşeye doğru koştu, ve kulağını oraya yasladı.

“Buradayım!” dedi. “Hem de dakikalardır!”

“Lanet olsun, o sesler senden mi geliyordu?!” dedi kadın sinirle. Kulağını duvara yaslamıştı ve heyecandan başının döndüğünü hissediyordu. Ne zaman heyecanlansa böyle olurdu. “Delirdiğimi düşünüyordum!”

“Ben sadece yürüyordum,” dedi adam. Aynı zamanda elleriyle duvarı yokluyordu. “Şarkıyı sen mi söylüyordun?”

“Hayır, sesim berbattır,” dedi kadın. “Ayrıca bu bir çocuk sesi.”

Adam duvarın üzerinde parmaklarını dolaştırırken mırıldandı.

“Bizi duymuyor…”

Tık. Tık.

“Ne yapıyorsun?” dedi kadın. Kulağını duvara yapıştırdığından irkilmişti.

“Duyuyor musun? Bak iyi dinle,” dedi adam sadece.

Tak. Tak.

“Ne yapıyorsun dedim?” diye fısıldadı kadın sinirle. “Burada kapana kısılmış bir durumdayım ve bir deliyle baş başa mı kaldım?!”

“Teorik olarak, bir de bizi duymayıp sinir bozucu bir şekilde saçma şarkılar söyleyen bir çocukla da,” diye cevapladı adam düz bir sesle. “Aradaki farkı duymuyor musun? İlk vurduğum, senin muhtemelen kulağını yasladığın duvar ve ikincisi ise onunla birleşen diğer duvar.”

“Vay canına, gerçekten de ilginçmiş!” dedi kadın alayla. Sinirleri altüst olmuştu. “Şimdi bana bunun bize nasıl yardım edeceğini söyleyecek misin?”

“Bu demek oluyor ki,” dedi adam kendi kendine konuşurmuş gibi. “Senin ve benim bulunduğumuz noktalar arasında farklı bir şey var.”

Adam köşeden birkaç adım uzaklaşıp, elini yumruk yaparak tekrar duvara vurdu.

Tak. Tak.

“Pekala,” dedi kadın. “Bu ikincisiyle aynıydı. Bundan eminim.”

“Haklısın, ama bunun bize bir yardımı olmuyor.”

Adam tekrar köşeye döndü ve başını ellerinin arasına alarak oraya çöktü.

“Bir üçgen düşün. Senin odan üçgenin uç noktası, benim ve muhtemelen çocuğun bulunduğu oda ise diğer noktalar. Odaların düzeni bu şekilde.”

“Bunu nereden anladın?” diye sordu kadın.

“Yanılmıyorsam, şu anda yaslandığın duvarın tam ortasında olman gerek.”

“Ve?”

“Ben ise köşedeyim, eğer çocuğu odasının bu köşesine getirebilseydik ve sen duvara, ben ve çocuk da köşelere baksaydık, duvarlar olmasaydı birbirimize bakıyor olurduk.”

“Odanda hiç eşya var mı?” diye sordu kadın, bir sürelik sessizlikten sonra.

“Hayır, senin?”

“Kasaya benzer bir şey var… Dokunarak anladım…” Kadın sözünü tamamlamadı. Kendini aptal gibi hissediyordu. Elbette dokunarak anlayacaktı, göremiyordu ki, o adam ise yarım saattir bir çok şeyi anlamıştı. Kendisinin tek bildiği lanet bir yerde kapana kısıldığıydı.

“Çocuğun bizi duymasını sağlamamız gerek,” dedi adam bir sürelik sessizlikten sonra. “Birkaç adım ilerle ve ona seslen.”

Kadın, kulağını yasladığı duvardan çekildi ve elleriyle duvarı tutarak birkaç adım ilerledi.

“Hey!” diye bağırdı kadın. “Orada biri var mı? Hey!”

Çocuk, annesinin ona öğrettiği bir şarkıyı söylüyordu. Birden, annesini özlediğini fark etti. Onu sadece altı yaşındayken kaybetmişti. Şimdi ise dokuz yaşındaydı.

“Hey!” diye seslendi kadın, tekrar. Ve çocuk şarkı söylemeyi durdurup, ellerini kulaklarından çekti. “Sen, orda mısın?!”

“Sen… sen kimsin?” dedi çocuk, korkuyla gözlerini açarak.

“Sesini alamıyorum!” diye bağırdı kadın. “Bu tarafa doğru yaklaş, beni duyuyorsun değil mi?”

“Yapamam, yapamam,” dedi çocuk korkuyla. “Karanlık… çok…”

“Biraz daha yüksek sesle konuşamaz mısın?!” dedi kadın sinirle. Kulağını iyice duvara dayamıştı. “Şarkı söylerken sesin oldukça netti.”

“Şarkı mı duydun mu?” dedi çocuk hevesle.

“Evet, evet!” dedi kadın. “Karanlıktan mı korkuyorsun, canım? Korkmana gerek yok, burada biz varız. Şimdi yavaşça bu tarafa gel.”

“Siz mi?” diye seslendi çocuk, yavaşça ayağa kalkarak.

“Evet, yan tarafta başka biri daha var,” diye cevapladı kadın. Sesini olabildiğince sevecen tutmaya çalışıyordu.

“Yalnız değilsin, korkmana gerek yok,” diye devam etti kadın. “Karanlık sana hiçbir şey yapmaz.”

“Ol.. olmaz,” dedi çocuk. “Annem karanlıkta öldü.”

“Annen için çok üzgünüm, ama burada sana hiçbir şey olmayacak, lütfen bu tarafa doğru gel.”

Çocuk, kör gözlerle etrafına baktı ve kalbi korkuyla atmaya başladı. Şakaklarında biriken teri hissedebiliyordu. Eğildi ve emekleyerek, yavaşça ilerlemeye başladı. Şimdiden bilekleri titremeye başlamıştı.

“Sesin gerçekten çok güzel,” diye seslendi kadın, cesaret vermek istercesine. “Ve şarkılarını da çok beğendim. Bir çocuğun bu kadar çok şarkı bilmesi ne kadar hoş.”

“Ba –bana annem öğretmişti,” dedi çocuk, ağlamaklı bir sesle ve o anda kafasını duvara tosladı.

“Geldin mi? Burada mısın?” diye sordu kadın hevesle.

“Evet –evet,” dedi çocuk, korkuyla nefesini vererek.

“Beni duyuyor musunuz?” diye seslendi adam.

“Seslenen adamı duyuyor musun, canım?” diye sordu kadın.

“Evet duyuyorum,” dedi çocuk yavaşça. “Ama senin olduğun yerden gelmiyor.”

“Yavaşça köşeye doğru ilerle,” dedi kadın, ve kendisi de birkaç adımla eskiden olduğu yere döndü. Çocuk, tekrar eğildi ve emeklemeye başladı. Köşeye geldiğinde ise yavaşça ayağa kalktı.

“Buradayım,” dedi yavaşça.

“Merhaba,” dedi adam, oturduğu yerden kalkarken. “Adın ne, küçük çocuk?”

“Adım Doruk,” dedi çocuk.

“Memnun oldum Doruk, benim adım da Cem, ben bir matematik öğretmeniyim, bunu biliyor muydun? Bu bayan ise…”

“Merve,” diye tamamladı kadın. “Benim adım da Merve, Doruk, şimdi bana odanda herhangi bir şey bulup bulmadığını söyleyebilir misin?”

“Ben… ben bir kibrit kutusu buldum,” dedi Doruk, aynı zamanda cebinden kutuyu çıkarıyordu.

“İçinde kibrit mi var? Açıp baktın mı?” diye sordu Cem.

“Hayır, annem hep başkasının olan şeyleri karıştırmamam gerektiğini söylerdi,” diye cevapladı Doruk.

“O kibrit kutusu benim, ve açmana izin veriyorum,” dedi Cem.

Doruk yavaşça kutuyu açtı ve içini yokladı.

“Sanırım bu bir… anahtar. Ve bir de kibrit.”

“Anahtar varsa kapı da var demektir,” dedi Cem. “Oralarda bir kapı olmalı, hadi Doruk, bak oraya.”

“Korkuyorum!” diye bağırdı Doruk ağlamaklı bir sesle. “Çok karanlık. Duvarlar… duvarlar…”

“Sen güçlü bir çocuksun, annen oğlunun karanlık korkusunu yendiğini görseydi çok gururlanırdı,” dedi Merve, yumuşak bir sesle. Cem, kadının birkaç dakikada nasıl değişebildiğini görünce oldukça şaşırmıştı.

Doruk, eliyle karşısındaki duvarı yoklamaya başladı, ve tam ağzının hizasında, eli bir yere takıldı. Bunu eskiden babasının ona aldığı bir oyuncağa benzetmişti. Anahtarla açardın ve içinden sürprizler çıkardı. Doruk, hevesle anahtarı deliğe sokmaya çalıştı. Olmayınca ters çevirdi ve bir kez daha denedi, sağa doğru döndürdüğünde ‘tık’ diye bir ses gelmişti. Eliyle duvar-kapıyı hafifçe ittirince, kapı dışa doğru açıldı.

“İşte bu!” dedi Merve sevinçle, ve açılan kapıdan elini uzatarak Doruk’un kolundan çekti. Neden olduğunu bilmeden, ona sımsıkı sarılırdı, ve en son ne zaman birine sarıldığını düşündü.

“Neler oluyor?” diye seslendi Cem. “Kapı var mıymış? Doruk nerede? Merve?”

“Burada! Kapıyı buldu, Cem, burada da bir kapı olmalı değil mi! Bu anahtar uyar mı sence? Belki de senin odana geçebiliriz!”

Cem, onun odasına geçseler de bir şeyin değişmeyeceğini bilmesine rağmen bir şey söylemedi.

“Harika!” dedi hevesle. “Kapıyı bulman gerek, Merve. Belli ki duvarla neredeyse iç içe, ve sanırım delik sadece senin tarafından anlaşılıyor.”

“Pekala,” dedi Merve, ve Cem’in köşesinin biraz ilerisinde olduğunu düşündüğü bir noktayı yoklamaya başladı. Bir yandan da doruğun elini sıkıca tutuyor, ve arada bir dönüp onu kontrol ediyordu.

“Bir şey var mı?” diye sordu Cem, aynı zamanda kendisi de duvarı yoklarken.

“Hayır, hayır,” dedi Merve hayal kırıklığıyla. Yine başı dönmeye başlamıştı ve bayılırsa Doruk’un tekrar korkuya kapılacağından endişeleniyordu. “Doruk, canım, bana yardım eder misin?”

Doruk, Merve’nin elini bırakmadı, ama diğer eliyle o da bir delik aramaya başladı. Elini tam ağzının hizasında kaldırdı ve duvar boyunca o hizada duvara doğru sürttü. Köşeye yakın bir yerde, yine eli bir şeye takılmıştı.

“Buldum!” dedi sevinçle Doruk. Bu oyunu gittikçe sevmeye başlamıştı. Okulda diğer çocukların oynadığı oyunlarda pek iyi değildi çünkü diğerlerine göre cılız bir çocuktu.

“Harika!” dedi Merve, umutla. “Anahtarını bana ver, Doruk.”

Doruk sol elindeki anahtarı, Merve’nin tuttuğu eline koydu, ve Merve’nin parmaklarını kapattı. Düşmesini istemiyordu, karanlıkta bulamayabilirdi. Bu da oyunun aksaması demekti.

Merve anahtarı aldı ve dizlerinin üzerine çökerek, elleriyle duvarı yokladı. Deliği kısa sürede bulduğuna şaşırmıştı. Anahtarı deliğe soktu ve daha çevirmeden olmadığını anlamıştı, bu anahtar delik için fazla küçüktü.

“Oldu mu?” diye sordu Cem.

“Hayır… fazla küçük,” diye cevapladı Merve, ve derin bir iç çekti.

“Lanet olsun,” diye mırıldandı Cem. Karanlık beynini uyuşturuyor gibi hissediyordu, ve biran önce oradan çıkması gerektiğini düşünüyordu.

“Kasa gibi dediğin şey… onun bir ilgisi olmalı…” dedi Cem. “Kibrit kutusunda başka bir şey var mıydı, Doruk?”

“Sadece… sadece birkaç tane kibrit.”

“Pekala, o kibriti yakın ve kasaya bir göz atın.”

Merve tekrar Doruk’un elinden tuttu, ve yavaş adımlarla odada ilerlediler. Kasanın –ya da her neyse- karşılarda bir yerlerde olduğunu biliyordu. Hafifçe eğildi ve duvar boyunca elleriyle aşağıları yoklayadı. Birden tökezlediğinde, doğru şeyi bulduğunu anlayarak olduğu yerde durdu.

“Bir yere ayrılma,” dedi Doruk’a. “Ve elini omzuma koy ki seni kaybetmeyeyim.”

Doruk ses çıkarmadan denileni yaptı, ve Merve diz çöktü. Kibriti yaktığında ışık önce gözlerini almıştı, ama o vakit kaybetmeden önündeki şeyi incelemeye koyuldu. Bu tam olarak bir kasa değildi, ama çelikten yapılmıştı ve önünde kasanınkine benzer bir şifreleme sistemi vardı. Tek fark,buradaki şifre bir kelimeydi ve yedi harften oluşuyordu. Merve kibriti biraz daha aşağılara doğru tuttu. Neredeyse bitmek üzereydi. Parmaklarının ucu acıyla sızladığında, kasamsı şeyin sağ kısmına yazıların yazıldığını görmüştü. Kibriti salladı ve kibrit söndü, ama o elini sallamaya devam ediyordu, çünkü tırnağının ucu sızlamaya başlamıştı.

“Bunun üzerinde bir şeyler yazıyor!” diye seslendi Merve. “İkinci kibritle okuyacağım, aklında tutmaya çalış!”

“Tamam,” diye cevap verdi Cem. İyice kulak kesilmişti. Merve kibriti yaktı, ve hızla okumaya başladı.

Cesaret, zeka ve güç,
Tamamlar birbirini,
Tıpkı bir anahtarla kapının,
Birbirini tamamladığı gibi.
Başarıya ulaşmak için hepsi,
Doğru yerde birleşmeli.
Ancak öyle ulaşabilir insan amacına,
Ama önce bunu hak etmeli.
Ve sen, dinle şimdi bilmecemi:

Aslı ellerinde olan,
Nesneyi düşün şimdi.
Ancak o açacak,
Hayatındaki kilitleri.
Tarihte sonlanıp,
Anlarda doğduğunda, o bulacak,
Ruhundaki tüm kelepçeleri.

Merve bitirdiğinde, Cem’in kaşları çatılmıştı. Tamamını ezberlemesi imkansızdı, ama önemli olan bilmece kısmıydı.

“Bu da neydi böyle?” diye sordu Merve. “Bir halt anladıysam…” devam etmedi.

“Bilmeceyi düşünmeliyiz,” dedi Cem. “’Aslı elinde olan nesneyi düşün.’ Elinde ne var?”

“Şey… kibrit çöpleri ve şu anahtar.”

“Anahtar! Bu çok kolay oldu.”

“İyi de,” dedi Merve, tereddütle. “Bu şey anahtarla açılmıyor. Şifreli.”

“Kolay olmasına şaşırmıştım zaten, pekala, devamında ne diyordu?”

“Ancak o açacak, hayatındaki kilitleri,” dedi Doruk. Merve, göremese de çocuğa şaşkınlıkla baktı.

“Kilitleri anahtarlar açar, yine aynı yere geliyoruz,” dedi Cem, sinirli bir sesle. “Tarihte sonlanıp, anlarda doğduğunda, o bulacak ruhundaki tüm kelepçeleri? Tarihte sonlandığında derken ne demek istiyor?”

“Yada tarihte ne sonlanıyor veya anlarda ne doğuyor?” diye sorusuna karşılık verdi Merve.

“Merve, daha fazla kibrit var mı?” dedi Cem.

“Bir tane var.”

“Onu yak ve bilmeceye son bir kez göz at. Baş harflerine falan bak, ne bileyim…”

“Tamam,” dedi Merve ve dikkatlice kibriti yaktı. Bilmeceye baktığında, dizelerin baş harflerinin daha kalın yazıldığını fark etmişti.

“A-nah-tar…” diye mırıldandı.

“Ne?”

“Anahtar!” dedi Merve şokla. “Baş harflerinden anahtar çıkıyor. Bir kilit yokken anahtarı ne yapayım ki?”
“Bize şifre gerek… şife… anahtar… Şifre anahtar!” dedi Cem aniden. Merve eliyle başına vurdu ve, “Bunu nasıl düşünemedim!” dedi. “Gerçekten de, yedi harfli!”

Sonra, Merve son kibriti kullandığını fark etti ve içinden kendine küfretti. Neyse ki sayarak da yapabilirdi, ama çok dikkatli olması gerekiyordu. Elleriyle yoklayarak şifreyi gireceği yeri buldu, ve yazması gereken yerin altında bulunan tuşa benzer şeyin üzerine elini koydu. Bir kere bastığında, kasadan ‘tık’ diye bir ses geldi.

“Nasıl gidiyor?” diye sordu Cem.

“Şişt!” dedi Merve. İkinci harf olan N’ye kadar sayarak ikinci tuşa bastı ve N’ye geldiğinde yine o sesi duydu. A, H, T ve A’dan sonra sıra R’ye gelmişti, ve Merve yine başının döndüğünü hissetmeye başlamıştı. Bayılmayacağını umarak, yavaş yavaş R’ye geldi, ve bir süre –kalbinin heyecanla çarptığı bir süre- boyunca bekledi ve tekrar o tanıdık sesi duydu.

Bir anda bir çok şey oldu.

Etraf parlak ışıklarla doldu ve hepsi ellerini gözlerine siper ettiler ve bu yüzden bir çok şeyi de göremediler.

Cem odasında iki kapının birden açıldığını fark etmemişti.

Merve kasadan çıkan bir şeyin ona doğru geldiğini.

Doruk ise oyunun bittiğini.

Cem, dışarıya çıkılan kapıya aldırmadan, Merve’nin odasına geçmesini sağlayacak kapıya doğru koştu ve gördüğü manzarayla donakaldı.

Bir şey… mide bulandırıcı bir şey… Merve’nin üzerine doğru eğilmişti ve gittikçe ona doğru yaklaşıyordu. Balçıktan yapılma gibiydi, ve sanki… kasanın içine doğru akıyordu. Vücudu –eğer buna vücut denebilirse- sürekli kıpırdıyor ve Merve’nin ayaklarından başlayarak üzerini örtüyordu. Sanki onun üzerini kaplamak ister gibiydi. Kola benzeyen çıkıntılar onu belinden sarmış ve üzerinde pis bir iz bırakmıştı. Yaratığın kafası en az kendisi kadar korkunçtu. Yarık şeklindeki ağzında Cem’in bir sırıtma olduğundan emin olduğu bir ifade vardı ve gözlerinin yerine sanki iki beyaz düğme konmuştu. Göz bebekleri yoktu, ama beyaz gözleri, altına doğru hafifçe kanlanmıştı.

Merve, ilk kez gördüğü ama tanıdık gelen bu kadın ise şoktan ağzı açılmış bir şekilde öylece yerinde duruyor ve ona yaklaşan tehlikeyi izliyordu. Doruk korkudan ağlamaya başladı ve Cem’i görünce ona doğru koştu.

“Git!” diye bağırdı Cem Doruk’a. “Git buradan!”

Doruk, şokla açılmış mavi gözleri ve soluk yüzüyle ona baktı. Gerçekten sıska bir çocuktu.

“Geleceğim!” diye bağırdı Cem, bir kez daha. “Git!”

Doruk yavaşça kafasını salladı ve sonra koşar adım odadan çıktı. Cem ne yapacağını bilemez halde kapıda dikildiğini fark edince, koşar adımlarla Merve’nin yanına gitti. Canavar’ın bulaşmadığı bir taraftan Merve’nin elini tuttu ve Merve uyanmış gibi oldu. Canavar, Cem’i görünce bir an durakladı ve hafifçe geri çekildi.

“Git… insan…” diye tısladı, Cem’in tüylerinin diken diken olmasına sebep olacak bir sesle. “Git…”

“HAYIR!” diye bağırdı Merve, can havliyle. Biraz önce donup kaldığı halinden eser yoktu. Debeleniyor ve Canavar’ın iğrenç vücudunun garip bir şekilde dalgalanmasına sebep oluyordu. “CEM! YARDIM ET!”

Cem Merve’nin tuttuğu elini çekti, ama bir şey olmadı. Canavar onun kahkaha attığını sandığı bir ses çıkardı.

“Hadi, Merve!” dedi Cem, şimdi iki kolunun altından tutmuş, tüm gücüyle çekiyordu.

“ÖLMEK İSTEMİYORUM!” diye bağırdı Merve. Hızla soluk alıyor ve ağlıyordu. “HAYIR!”

“Sen… erkek olan… kurtulabilirsin… ama bu kadını ruhu… günahlarla kelepçelenmiş…”

Cem ona aldırmadı, ve son bir güçle Merve’yi onun altından çekti. Merve uyuşmuş gibi yerinden kalkamadı. Cem, “Hadi! Hadi!” diyor ve onu kaldırmaya çalışıyordu. Sonunda, Merve’yi kucakladı ve olabildiğince hızlı dışarı çıkmaya koyuldu. Gördüklerinin şokunda olmasının ve hiçbir şeyi algılayamamasının yanı sıra, Merve’yi nereden tanıdığını hatırlamıştı…

Merve’yi ilk kez…

“Peşimizden geliyor!” Cem’in düşünceleri, Merve’nin sesiyle bölündü. Arkasına bakmadan kendi odasındaki çıkış kapısına doğru koşuyor ve Doruk’a bir şey olmadığını umuyordu.

“Hayır Ce-“ Merve’nin lafı boğazında kaldı ve Cem birden tökezledi. Arkasına baktığında, Canavar’ın ardında iz bırakarak, Merve’nin odasının kapısına kadar geldiğini gördü. Kolunu uzatmış ve tıpkı bir kurbağanın sineği yakalaması gibi Merve’yi yakalamıştı ve şimdi onu çekiyordu.

“Bu kadına… inanmamalısın…” dedi Canavar, fısıltısı kan dondurucuydu.

“Bizi rahat bırak!” dedi Cem, ve tekrar koşmaya koyuldu, ama Canavar’ın tutuşu bunu engellemişti.

“Kadını bırak… ve çocuğu al… bu kadının günahları ikinci kez çocuğu incitmesin… Kadını bırak…”
“O… sen… Doruk’u tanıyor musun?” diye sordu Cem, Merve’ye. Merve, yakalanan elini Canavar’dan kurtarmaya çalışıyor ve diğer eliyle Cem’i sıkıca tutuyordu. Dizleri, Cem onu yere bıraktığından beri yere basmakta güçlük çekiyor gibiydi. Titriyordu.

“Ben.. ben… hayır!” dedi Merve, ağlamaklı bir sesle.

“Yalan!” diye bağırdı Canavar. “Seni yalancı ölümlü!”

“Merve, neler oluyor!” dedi Cem. Kendini kafayı üşütmüş gibi hissetmesine karşın, olanları mantığına oturtmaya çalışıyordu.

“Beni hatırlamadın mı?” dedi Merve, soğuk bir sesle. Birden değişmiş ve daha önceki sıcak kanlı halinden sıyrılmıştı. Doruk’a şefkatle yaklaşan o kadın… ve şimdi bu gözlerindeki parıltı da neydi böyle?

“Ben…” dedi Cem, alnı kırışarak. “Sen…”

“Doruk’un annesi, senin sevdiğin kadındı ve ben de onu en son gördüğümde ölüydü.”

Cem şok ve acıyla donakaldı. Üç yıl önce kaybettiği sevgilisi… evli bir kadındı ve çocuğu olduğunu biliyordu. Doruk! Bunu nasıl hatırlayamamıştı?

“Sen… onu öldürdün…” dedi tekrar, afallamış bir sesle.

“Ne kadar klişe değil mi?”

Cem, cevap bile vermeden, kolunu Merve’den kurtardı ve gözlerinde saf bir öfkeyle ona baktı.

“Ne yapıyorsun?” dedi Merve, yavaş yavaş Canavar’a doğru çekilirken. “Beni burada bırakamazsın!”

“Babası Doruk’u terk etmişti!” diye haykırdı Cem. “Annesini hatırlattığı için! Ve sen… sen tüm bunlar senin yüzünden olduğunu mu söylüyorsun?!”

“Madem ona çok acıdın, neden yanına almadın?” dedi Merve hırsla ve tekrar debelenmeye başladı.

“Götür onu! Götür!”

Canavar tekrar o bilindik kahkahasını attı, ve Merve çığlık atarak ona doğru çekildi… çekildi… ve ikisi gözden kayboldular… bir süre sonra Merve’nin çığlıkları duyulmaz oldu. Cem, tökezleyerek arkasını döndü, ve kapıdan çıktı. Kendini hayalde gibi hissediyordu. Bir koridora çıktı, ve sonra merdivenlerden indi. Başka bir kapıdan daha geçtikten sonra, kendini dışarıda buldu. Büyük bir bahçeydi burası, ve ağaçlarla doluydu. Doruk, karşıda bir kütüğe oturmuş, boş gözlerle etrafa bakıyordu. Kıyafetleri pejmürdeydi, ama oldukça temizdi. Saçları dalga dalga ve elmacık kemikleri çıkıktı. Ona birini hatırlatıyordu: annesini.

Doruk, Cem’i görünce yerinden kalktı ve titrek birkaç adım attı. Elindeki bir şeyi sımsıkı tutuyordu. Cem ona doğru ilerledi, ve onu kollarının arasına aldı. Çekildiğinde, Doruk dikkatle ona bakıyordu.

“Elindeki ne?” dedi Cem, kendine yabancı, uzak gelen bir sesle.

Doruk, elini açtı ve Cem, orada küçük bir anahtar olduğunu gördü.

“Bu,” dedi Doruk, “Kalbinin anahtarı. Kişiliklerini hapsettiğin karanlık odaların anahtarı. Ben senim. Merve sendi. O canavar da sendin. Onu en kuytu köşeye hapsettin, ama ortaya çıktı. Çünkü anahtar da sendin. Merve’yi öldürdün, ama canavar hala yaşıyor… ”

Birden görüntüler bulanıklaştı, ve sonra… Cem uyandı. Yatağından kalktı, ve masasına doğru ilerledi. Orada, masanın üzerinde bir resim ve bir anahtar vardı. Cem, anahtarı aldı, ve her zamanki sert adımlarıyla yürüyerek odadan çıktı.

Tak. Tak. Tak.

 

Karanlıktaki Parçalar” için 7 Yorum Var

  1. Hikayenizi okumaya ilk başladığımda “Testere” dedim kendi kendime. O anda okumayı bırakasım geldi. Sonra iki arkadaşımın daha önce benim bir hikayem için yaptığı bir benzetme geliverdi aklıma. Ve okumaya devam ettim. Okudukça da hikayenin kendi kişiliği ve özellikleri çıkmaya başladı yavaşça… Güzel bir kurgu ve güzel bir hikayeydi. Kaleminize sağlık…

  2. Testere mi? Hmmm 🙂 Hiç düşünmemiştim. Burada “bir adamın karanlıkta kalmış ve parçalara bölünmüş ruhu” düşüncesiyle yola çıkmıştım, ama tabii benzemiş olabilir. Çok teşekkür ederim yorumunuz için.

  3. Sizden bir öykü okumayalı nice vakit geçti Eylül Hanım. Artık bir şeyleri tamamlıyor olduğunuzu görmek çok keyifli. : ) Kendini şaşmaz bir şekilde geliştirmişsin, gurur duydum kadeşimle.

    Neyse, yoruma geleyim. Başlangıç sahnesi bana da “Testereyi” anımsattı. Ancak o şekilde başlayan her şey, bana “Testere” filmini hatırlatacağı için, senden kaynaklı bir durum değil bu. 😛

    Anlatımın insanı okumaya sevk ediyor. Bilmece ise Yüzüklerin Efendisi’ndeki “Söyle ‘dost’ ve öyle gir!”e götürdü aklımı. Hoş bir esinti oldu, zekiceydi. 🙂

    Canavar tasvirlerin çok iyiydi, ancak bunun dışında diğer karakterleri pek gözümde canlandıramadım… Karanlık diye es geçtin sanırsam. : ) Olsun yine kibrit ateşinde gördüğümüz kadarıyla tanımak isterdim…

    Kurguyu bağlayış tarzın çok iyiydi. Sondaki kaçamağı hariç tabii ki. 😛 Yine de ‘kalbinin anahtarı’ olayı çok sevimliceydi.

    Sonuç olarak çok güzel bir öykü sundun bize, dilerim gelecek aylarda da yeni öykülerini okuyabiliriz.

    Kalemine sağlık kardeşim. 🙂

  4. Severek okuduğum bir öykü oldu. Testere benzetmesi benden de geliyor ama sadece bir an için. Baştaki küçük bir kısım haricinde kendisine has tadı oldukça fazla bir şekilde hissediliyordu.

    Ellerinize sağlık bu güzel öylü için. Gerek sürükleyici oluşu gerek merak uyandırıcı oluşu ile sıkılmadan okuduğumuz ve dikkatimizi bir an olsun farklı taraflara yönlendirmeyen sağlam hikayelerden birisi olmuş. 🙂

  5. @ Darly: Çok çok teşekkür ederim :)) Biliyorsun, hikayeleri tamamlayamama gibi bir hastalığım var, bunu tamamladığıma şükretmen lazım, üstelik 2-3 günde xD Kendimi aşmışım bence. Tasvirler konusunda yazarlara en çok baskı yapan ben, bu konuda biraz tembellik etmişim. Kabul ediyorum :)) Ama biliyorsun, hikayeyi yazdıktan sonra tekrar okumadım bile. İhmail etmeseydim bu kadar daha güzel olabilirdi.. ama neyse :/ tekrar teşekkür ederim 🙂

    @magicalbronze: Çok teşekkür ederim, beğenmenize sevindim. 🙂 Testerenin hangi kısmı bilemiyorum, ama kahramanların karanlıkta kaldığı bir kısım olsa gerek. Korku filmi izleyemeyen bir insan olarak, testere gibsini de yazamazdım zaten. 😀 Sürükleyici ve merak uyandırıcı bulmanız beni çok sevindirdi çünnkü yazarkenki kaygım “ya sıkılırlarsa?” idi. Neyse lafı fazla uzatmayayım, sağolun. (:

  6. 1-testere aklıma gelmedi.(bunun 2. unsur ile ilgisi olduğunu düşünüyorum)
    2-okuyucuyu hikayeye odaklanmaya zorlayan hoş bir tınısı var anlatımının.
    3-kurgun kaliteli. Hazal’ın öyküsü olmasa ayın favorisi olabilirdin.
    Güzel işin için tebrikler.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *