Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Karda Bir Kulübe, Yalnız

Gözlerimi açtım o ufak, yalnız odada.

Asırların yorgunluğuyla demlenmiş, ahşap duvarların koyuluğu,

  Çağlardır el değmemiş, yalın mobilyaların dinginliği

Ve kesif gölgelerin işgaline var gücüyle mâni olmaya çalışan, şömine alevinin ürkekliği,

Efendilerinden başka bir varlığa alışkın olmadıklarından yuvalarında,

Huzursuzluk ve merakla bezeli kaçamak bakışlarıyla,

Süzdüler beni defalarca.

Konuştular, sanki hepsi tek bir ağız:

Dediler: “Ne işin var aramızda, burası bizim yuvamız!

Kalmalı hep olarak; karda bir kulübe, yalnız…”

Çok az ses vardı kulağıma çalınan.

Dışarıdaki engin, beyaz hiçliğe hâkim, ebedi rüzgârın derin uğultusu

Ve içeride yalnızca; usulca yanan odunların fani çıtırtısı,

Anlamaya çabalayarak bir zararım olur mu onlara,

Dinlediler sessizliğimi sabırla.

Hiç hazzetmedikleri belliydi burada olmamdan

Ve mırıldanıyorlardı aralarında, çekinmeden duymamdan.

Diyorlardı sanki: “Sen yakında gidersin, ama biz daima kalacağız.

Ve olacak hep burası; karda bir kulübe, yalnız…”

Yaşlı kapı açılıp da girdiğinde Efendi dedikleri,

Ezeli bir hüznün çöktüğü bu yalnız odaya,

Koyuluk, dinginlik ve ürkeklik,

Uğultu ve çıtırtıyı da alarak yanlarına,

Isındılar hep beraber, adamdan ışıyan o tükenmez umutla.

Fakat içlerini titretince o beklenmedik bakış

Ve ardından duyulunca o öfkeli, sessiz haykırış,

Anladılar hatalarını, eğildi başları

Ve can kulağıyla dinlediler o mühim nasihati.

Dedi Efendi: “Siz ne yaptınız?

Misafirimiz o, iyi davranmalıyız!

Olsak da burada hep; karda bir kulübe, yalnız…”

  Bordoydu kalın paltosu, dizlerine kadar uzun,

Ağır yıllarla yıpranmış ve sahibi gibi mahzun.

Ve yine bordoydu beresi, ak saçlarını örten,

Başına olduğundan çok, kapıdaki askıya yâren.

Kusurlu bir karmışçasına kırdı sakalı

Ve uzun değildi çok, boyu en fazla bir karış,

Yüzündeki ifadeler sığınmıştı ardına,

Bitene kadar bu koyu ve dipsiz kış.

 Uzattığı ahşap fincanda dans ediyordu ılık süt, kaygısız,

Sütle buluşmak için yanıp tutuşan kurabiyelerse bir o kadar çalımsız.

Gülümsedi ve konuştu sonra dostça. Dedi: “Merak etme, iyileşene kadar biz buradayız.

Hissetmeyesin sakın kendini; karda, bu kulübede, yalnız…”

Çekindim ama sordum yine de: “Nereden geldin buralara?

Ne işin var yalnız başına, bu ak hiçliğin ortasında?”

Bahsetti önce Ege kıyılarından, henüz sakalları yokmuş.

Yeniyetme bir marangozken, oyuncak yontar dururmuş,

Yolu düşmüş sonra İtalyan topraklarına,

Sakallarının kısa,

 Ama bir kadının gönlünü çalacak kadar kara olduğu,

O ulu zamanlarda.

Marifetli zanaatkârlar, doğudan gelen seyyahlar,

Ve keseleri altınla dolu, yılandilli tüccarlar,

Öğretmişler ona; aklın almayacağı, kadim sırlar.

Gözünde yaşlarla konuştu sonra, dedi:

“Sonunda gelip de varacağımız…

Burasıdır işte; karda bir kulübe, yalnız…”

Alman ormanlarına sürüklemiş ardından yollar.

Meşum dallarla mühürlü, hoyrat patikalar

Ve billur suların çağladığı, gözden saklı pınarlar,

Açmış ona kalplerini ardına kadar.

Böylece dolanmış durmuş, gaddarlıktan bihaber yabanda gönlünce

Ve o efsunlu huzurdan içince, uzamış gür sakalları, hürce.

Geyiklerin reisiyle tanışmış sonraları;

Ağaç kökleri gibi dolambaçlıymış boynuzları

Ve en büyük âlimden bile daha bilgeymiş bakışları.

Öğrenmişler beraber; semada süzülüp, bulutlara dalmayı

Ve göğü delen zirvelerin üzerinden aşmayı.

Sonra konuştu özlemle, dedi: “Ne güzeldi sakallarım, çalı gibi gür ve kömür kadar yağız,

Şimdiyse onlar cılız,

Bense; karda, bir kulübede, yalnız…”

Buradan önce Ada’ya düşmüş yolu en son.

Canını almaya ant içmişken ak benizli, zalim bir baron;

Sivri kulaklı cinlerin, mağrur reisi

Ve yanından hiç ayrılmayan cesur fedaileri,

Geyiklerin de yardımıyla,

Kaçırmışlar onu, işte ta buralara:

Hiçbir şer değmesin diye bu saf yüreğe,

Habis gözlerden çok ıraklara.

Masal mıydı bilmem sözleri, ama belliydi hüznü derin,

Ağlıyordu, dedi: “Eskiden oyuncak yontar gülerdik, kızıl şavkında fenerlerin,

Şimdiyse ne dostluğu kaldı geyiklerin ne de büyüsü neşeli cinlerin.

Hepsi terk etti gitti, gökte kaldı sade birkaç yıldız,

Bir de ben ve karda bir kulübe, yalnız…”

Dedi: “Şimdilerde tek derdim bahçedeki kardan adam,

Uğraşırım olsun diye, kanlı canlı bir oğlan.

Atölyemde çalıştığı yıllarda öğrenmiştim bu sırrı,

Gözlüğü burnunda duran, İtalyan bir ustadan.

Söylemişti vaktiyle: ‘Özenmezsen yıkılır durur, asla veremezsin hayat!

Öyle mükemmel yap ki, bulamasınlar kabahat.’

Kimse bana inanmazken, ölüyorum yavaş yavaş,

Belki de o olur bana, bu ak hiçlikte yoldaş.”

Umutla söyledi: “Biliyorum epey ufaktır ocağımız,

Ama az yesek de kalmayız; karda, bu kulübede, yalnız!”

Bordoydu kalın paltosu, dizlerine kadar uzun,

Ağır yıllarla yıpranmış ve sahibi gibi mahzun.

Ve yine bordoydu beresi, ak saçlarını örten,

Başına olduğundan çok, kapıdaki askıya yâren.

Kusurlu bir karmışçasına kırdı sakalı

Ve uzun değildi çok, boyu en fazla bir karış,

Yüzündeki ifadeler sığınmıştı ardına,

Bitene kadar bu koyu ve dipsiz kış.

 Tuttuğu ahşap fincanda dans ediyordu sıcak şarap, kaygısız,

Şarapla buluşmak için yanan dudaklarıysa bir o kadar çalımsız.

Konuşmadı sonra hiç, açılmadı o ağız,
Oturduk öylece; karda, bu kulübede, yalnız…

Raftan aldığı kemanı inledi ellerinde,

Duramıyordu sonsuz hüznü, o geniş yüreğinde.

Gözlerimi kapadım sonra,

Yine o yalnız odada.

Asırların yorgunluğuyla demlenmiş, ahşap duvarların koyuluğu,

  Çağlardır el değmemiş, yalın mobilyaların dinginliği

Ve kesif gölgelerin işgaline var gücüyle mâni olmaya çalışan, şömine alevinin ürkekliği,

Efendilerinden başka bir varlığa daha alıştıklarından yuvalarında,

Dostluk ve sevgiyle bezeli sıcak bakışlarıyla,

Süzdüler beni defalarca.

Konuştular, sanki hepsi tek bir ağız:

Dediler: “Gitme sakın aramızdan, burası bizim yuvamız!

Değiliz artık biz; karda bir kulübe, yalnız…”

 

Not: Yazarken dinlemem için önerdikleri ilham verici müziklerden ötürü Hande Esiroğlu ve İrem Çevik’e sonsuz teşekkürler!

Karda Bir Kulübe, Yalnız” için 4 Yorum Var

  1. Güzel bir Noel Baba öyküsüydü bu. Belki biraz acıklı ama yine de güzel. Farklı anlatım tarzı kadar kullandığınız betimlemeler ve nesnelere yüklediğiniz kişiselleştirmeleri de çok beğendim. Kapıdaki askıya yaren bere, sütle buluşmak için yanıp tutuşan kurabiyeler gibi… Kaleminize sağlık, sizi yeniden buralarda görmek güzel.

    1. Çok teşekkürler sevgili MİT;

      Boş durmadım elbet, başka hikayelerle meşguldüm. Sonra baktım iki arkadaşım katılıyor, ben de elimde kalan üç günde aklımda olan bir öyküyü bitirip seçkiye gireyim dedim. İyi ki yazmışım, yeniden buralarda olmak ve her zamanki gibi ilk yorumu sizden almak çok güzel!

      “Noel Baba’ya ne oldu acaba?” diye düşündüm geçenlerde ve işte bunlar belirdi zihnimde. “Belki de artık kimse inanmadığından yalnız kalmıştır?” diye sorguladım. Önce neşeli bir noel öyküsü olsun istemiştim, sonra baktım hüzünlü kemanlar katılıvermiş arka plana. Şiir fikriyse; böyle olursa daha güzel olacağını hissettiğim ve bunu da deneyip ne olacağını görmeyi çok merak ettiğim içindi. Elimden geldiğince kotarmaya çalıştım kısıtlı zamanda ve beğenmenize gerçekten çok sevindim.

      Tekrardan teşekkür ediyorum, hayaliniz eksik olmasın.

  2. Mısralar şeklinde yaptığınız sunum, birbirini tamamlayan kısımlar ve olay örgüsünü düzgün bağlamanız, bununla birlikte okuyucuya o ruhu yansıtabilmeniz, şahsım adına öyküyü sevmek için yeterli nedenler.

    Ayrıca hem bu tarz dizeli yazım, hem de ‘Noel Baba’yı kaleme aldığım bir öyküde kullanışım nedeniyle yazınızı kendime oldukça yakın buldum. Ellerinize sağlık.

    1. Teşekkür ediyorum Magicalbronze, beğenmenize gerçekten çok sevindim.

      Bu sefer dizelerle haşır neşir olmanın keyfine varmak istedim. Size bu ruhu yaşatabildiğimi öğrenmek de beni ayrıca mutlu etti. Bahsettiğiniz öykünüzü okumak isterim, bazen aklın yolu gerçekten bir oluyor demek ki 🙂

      Sevgiler, bol hayaller.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *