Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Kemiktepe’de Bir Gece

Kemiktepe Mezarlığı;
Çarşamba, 22:45

Önce keskin ve mavi bir ışıkla aydınlandı karanlık gökyüzü. Bu sadece anlık bir parıltıydı ama havada kümelenen simsiyah bulutların görünmesini sağlayacak kadar da uzundu ayrıca. Ardından kulakları sağır edecek derecede yüksek bir gök gürültüsü koptu.

“Fırtına yaklaşıyor oğlum.” dedi mezarlık bekçisi Kirlikürek, korkudan bacaklarının arkasına saklanan köpeği Kaburga’ya. Elindeki gaz lambasını başının hizasına kaldırmış, mezarlığın üzerinde toplanan bulutlara bakıyordu. Rüzgâr giderek hızlanıyor ve zaten soğuk olan havanın iyice buz kesmesine neden oluyordu. Etrafındaki kuru ve yapraksız ağaçlar gıcırdayıp çatırdıyor, fırtınanın etkisiyle hafif hafif sağa sola yatıyorlardı.

Orta boylu, tıknaz ve bakımsız bir adamdı mezarcı. Köşeli bir çeneye ve geniş yüz hatlarına sahipti. Yüzünde her zaman iki – üç günlük sakal olurdu, kıyafetlerinde ise toz toprak. Kahverengi bol bir pantolon, dikişleri patlamış iki siyah bot, eğer çok dikkatli bakarsanız bir zamanlar haki olduğunu anlayabileceğiniz düz bir ceket, boğazlı bir kazak ve başından eksik etmediği kahverengi bir kasket giyerdi her zaman. Sol bacağı topal, sağ gözü ise şaşıydı.

“Galiba bu geceki hazine avımızı ertelememiz gerekecek.” diye iç çekti elindeki küreğe bakarak. Aynı fikirde olduğunu belirtircesine bir kez havladı Kaburga.
“Çok yazık… Bu gece en azından bir altın diş bulacağımız garantiydi. Sabah gömdüğümüz adamda bir tane vardı çünkü.” Bu kez hafif bir inilti yükseldi köpekten.
“Haklısın.” dedi adam. “Hazine avımıza yarın devam ederiz. Nasıl olsa herifin bir yere gideceği yok ya!”
Kendi esprisine kahkahalarla güldü. O anda bir gök gürültüsü daha duyuldu ardından rüzgârın şiddeti artmaya başladı. Bir eliyle kasketinin uçmasını engellemeye çalışan mezarcı havaya aksi bir bakış fırlattı. Ardından köpeğine “Haydi gel Kaburga! Bu gece erken yatacağız.” diyerek kulübesine giden yolda topallaya topallaya ilerlemeye başladı. Köpeği bu işten oldukça memnun görünüyordu. Adamın etrafında daireler çizip havlayarak evlerine giden yolda ona eşlik etmeye başladı.

***

Gecenin ilerleyen saatlerinde fırtına hızını iyice arttırmıştı. Kuvvetli rüzgâra rağmen henüz yağmur başlamamıştı ama eli kulağındaydı. Kirlikürek, kulübesinin kirli penceresinden dışarı bakıp memnuniyetsizce homurdandı ve bu gece dışarıda gezmemeyi seçtiği için kendini sessizce tebrik etti. Sonra da yamalı perdeyi çekip yatmaya gitti. Bu davranışının hayatı boyunca yaptığı en akıllıca hareket olduğunun farkında bile değildi.

Kulübenin ışıklarının sönmesinden sadece birkaç dakika sonra garip, iki büklüm bir şekil mezarlığın alçak duvarlarından içeriye atladı. Karanlık figür sessiz ve dikkatli bir biçimde kulübeye yaklaştı. Bekçinin uykuya çekildiğinden iyice emin olduğunda ise keyifle hatta biraz da çılgınca bir şekilde kıkırdayarak mezarlığın içlerine doğru ilerlemeye başladı.

Gökyüzünü aydınlatan bir şimşek bu yeni ziyaretçiyi birkaç saniyeliğine de olsa gözler önüne seriverdi. İnsan biçimine sahip çirkin bir yaratıktı bu. Her âdemoğlu gibi onun da elleri, kolları ve bacakları vardı fakat dört ayak üzerinde yürüyordu. Garip bir yürüyüştü bu. Her adımında tavşan gibi sekiyor, vücudu ise çapraz bir biçimde duruyordu. Teni mavimsi gri, burnu ise sivri ve uzundu. Gözleri deliliğin o tekinsiz parıltısı ile parlamaktaydı. Koyu kahverengi, pis görünüşlü paçavralara sarmıştı kendisini. Üzerindekiler normal bir giysinin deforme olmuş hali miydi yoksa çuval ya da benzeri bir kumaşın öylesine sarılıp birleştirilmesinden mi oluşmuştu, söylemek güçtü.

“İşte geldik mezara, pazara, fizana…” diye mırıldandı garip yürüyüşünü sürdüren ucube. “Yakında ritüel tamamlanacak ve efendimiz yaşayanların arasına geri dönecek, sönecek, sinecek.” Ancak bir delinin çıkaracağı türden garip bir kahkaha attı kendi kendine. “Evet, bitecek. Bu gece sona erecek ve en sonunda bulacağız huzur, muzur, kusur!”

Garip yaratık mezar taşlarının arasında oyuncakçı dükkânındaki çocuk misali dolaştı bir müddet. Sonunda aradığı kabri bulduğunda ise sevinçle ciyakladı. Tepesinde kanatlarını açmış çift başlı bir kartal heykeli bulunan oldukça eski ve çirkin görünüşlü bir mezardı bu. Mermer taşın üzerindeki isim ve tarih yılların etkisiyle neredeyse okunmaz olmuştu. Ama ucube aradığının bu olduğunu biliyordu, tıpkı kadim yazmalarda tarif edildiği gibiydi. Bu görüntüyü beynine kazıyıncaya kadar günler ve gecelerce çalışması hatta kendi kendini cezalandırması gerekmişti. Yanılması imkânsızdı. Ucube mezarın önünde taklalar atıp garip bir sevinç dansı sergiledi kendi kendine. Sonra zorla da olsa kendini sakinleştirdi. Ardından karanlık zindanlarda belki de binlerce defa gerçekleştirdiği törene bir kez daha başladı. Tek bir farkla… Onlar sadece alıştırmaydı, bu seferki ise gerçek.

Cebinden çıkardığı tebeşirle yere altı köşeli bir yıldız çizdi. Dudaklarından garip, örümceğimsi kelimeler dökülürken mezardan aldığı bir avuç toprağı hafifçe çizgilerin üzerine döktü, geri kalanını ise tam ortasına boşalttı. Mezar taşının her bir köşesine garip simgeler işledi, isim taşının üzerine ise artık adı unutulmuş bir lisanda bazı kelimeler yazdı. Her şeyi doğru yaptığından emin olduğunda yere çizdiği yıldızın ortasına girdi ve iki dizinin üstüne çökerek büyülü sözleri söylemeye başladı.

Aye mia kallio thu. Kallio thu me lethus wueldo!”

Artık saçmalamıyor, kelimeleri çiftleştirmiyor ya da istemsizce gülmüyordu. Aksine, sesi gür ve yankılı çıkıyordu. O okudukça etrafındaki yapraklar ufak bir girdap oluşturarak dönmeye ve havada yükselmeye başladı.

Kallio thu! Rierzo! Rierzo!”

Derken mezarın üstündeki toprak titreşmeye başladı. Önce yavaş yavaş, sonra giderek hızlanarak… Ardından tabutun kapağı, üzerindeki tüm toprağı da etrafa saçarak bir mermi misali havaya fırladı. Yaratık korku ile olduğu yere büzüşüverdi. Kapak havada birkaç takla atıp yanına düşerken mezarın içinden yükselen, yumruk şeklindeki eli fark etti ucube.

“Sonunda… Sonunda nihai amacımıza ulaştık, bulaştık, bulandık.” dedi sırıtarak, heyecanla. “Kalk Efendi, kalk. Diriliş büyüsünün seni yeniden hayata döndürmesine izin ver ve zafere giden yolda biz kullarına önderlik et, net, set.”

Mezarın içindeki figür önce hafifçe sendeledi ardından yavaşça ayağa kalktı ve ucube ile yüzleşti.

“Sen!” dedi yaratık, korku dolu gözlerle karşısındakini görünce. “Sen olamazsın! Olmamalı, olamaz, dolamaz, solamaz!”
“N-Ne? Neredeyim ben?” diye sordu mezardan çıkan adam tökezleyerek.
“Hayır, olamaz, bu imkânsız. Hayır, bayır, kayır!” dedi sefil yaratık, geri geri emeklerken. “Hayır!”

***

Kemiktepe Mezarlığı;
Çarşamba, 12:30

“İşte burası.” dedi yaşlı adam, eliyle üzerinde çift başlı bir kartal heykeli olan mezarı işaret ederek.
“Emin misiniz?” diye sordu mezarlık bekçisi Kirlikürek, şaşkınlıkla.
“Evet, eminiz.” diye cevapladı, ihtiyarın yanındaki genç delikanlı.
“Hay bin kemik torbası! Buna acayip denmez de neye denir bilmiyorum.” dedi çenesini kaşıyan Kirlikürek.
“Neymiş bu kadar garip olan?” diye sordu yaşlı adam. Yuvarlak gözlükleri olan, koca burunlu, beyaz saçlı biriydi. Siyah renkli, uzun ve kalın bir pardösü giymiş, yine aynı renkte bir fötr şapka takmıştı. İki eliyle birden önünde tuttuğu bastonuna yaslanmış, meraklı gözlerle mezarcıyı süzüyordu.
“Şey…” diye geveledi Kirlikürek. “Yakınınızın son arzusuna hakaret etmek gibi olmasın ama bu mezara neredeyse yüzyıllardır uğrayan yok. Ne bir ziyaretçi ne de bir akraba…”
“Yüzyıllardır mı? Sence de bu biraz abartılı değil mi ahbap? Bana o kadar yaşlı görünmedin de…” dedi delikanlı. Zayıf yapılı, orta boylu bir gençti. Sivri çeneli temiz bir yüzü ve omuzlarına kadar dökülen siyah uzun saçları vardı. Koyu mavi kot kumaştan bir ceket ve pantolon giyiyordu.
“Çok şakacısınız.” diye yanıtladı mezarcı, sahte bir gülümseyişle. İçinden ‘Seni ukala serseri’ tarzında bir şeyler dediği her halinden belli oluyordu.
“Neredeyse on yıldır burada çalışıyorum ve ne ben ne de benden önceki bekçiler böyle bir olaya şahit olmadık. İşin aslı herifin… öhöm… demek istediğim, merhumun bir yakını olduğundan bile şüpheliydim. Siz ortaya çıkıncaya kadar tabi…”
“İşte buradayız.” dedi yaşlı adam kendinden emin bir gülümseme ile. “Ve ölen akrabamızın vasiyeti üzerine onu büyük büyük babasının mezarına gömmek istiyoruz. İşte evraklarımız…”

Kirlikürek kâğıtları bir müddet inceleyip, elinde evirip çevirdikten sonra “Eh, her şey kuralına uygun görünüyor.” dedi, gayet memnuniyetsiz bir biçimde. “Merhumu ne zaman defnetmek istiyorsunuz?”
“Eğer bir sakıncası yoksa şimdi.”
“Hemen mi?” diye sordu mezarcı şaşkınlıkla.
“Evet.”
“Yani bir tören falan olmayacak mı? Ya diğer akrabaları? Başka katılacak kimse yok mu?”
“Hayır, tek yakınları bizleriz.”
“Hmmm… Ben gidip küreğimi alayım öyleyse.” dedi Kirlikürek, kasketini hafifçe kaldırıp başını kaşıyarak. Ardından aksak adımlarla kulübesine doğru ilerlemeye başladı. Bir taraftan da omzunun üzerinden geriye bakıp kendi kendine homurdanıyordu.

“Sence inandı mı?” diye sordu genç olan, mezarlık bekçisi duyamayacak kadar uzaklaştığı zaman.
“Kimin umurunda?” diye yanıtladı ihtiyar. “Ağabeyinin cesedini bugün sona ermeden o mezara yerleştirmeliyiz, önemli olan bu.”
“Ah, lütfen onun hakkında böyle konuşma profesör.”
“Üzgünüm. Tufan’ın ölümünü hâlâ kabullenemediğini unutuyorum.”
“Neden acaba? Vefatının üzerinden iki gün bile geçmediği için olmasın?” diye yanıtladı delikanlı, çarpık ve hüzünlü bir sırıtışla. “Daha dün gibi hatırlıyorum.”

***

Kemiktepe Kasabası;
Pazartesi, 23:15

“Açıldı mı?” diye sordu kapalı bir kapının ardındaki sabırsız ve bariton ses.
“Biraz daha sabredersen açılacak sevgili ağabeyciğim.” diye yanıtladı daha ince bir erkek sesi onu, iğneleyici bir tonda.
“Sessiz olun, kimsenin bizi görmesini istemeyiz.” diye uyardı daha yaşlı bir ses diğer ikisini.
“Özür dileriz.” profesör dedi ilk iki ses aynı anda.
Derken ufak ve keskin bir tıkırtının ardından kapı yavaşça, gıcırdayarak ardına kadar açıldı ve arkasında bekleyen üç kişiyi gözler önüne serdi.

“Ta-da!” dedi ince sesin sahibi, kapının önünde hafif bir reverans yaparak. “Zemin kat; elektronik aletler, kıyafetler ve ev eşyaları… Alış-verişlerinizde müessesemizi tercih ettiğiniz için teşekkür ederiz.” Zayıf yapılı, orta boylu bir gençti bu. Sivri çeneli temiz bir yüzü, düzgün bir burnu vardı. Uzun saçları siyah küttü. Koyu mavi kot kumaştan bir ceket ve pantolon giyiyordu. İsmi Adil Koparan’dı. O bir hırsızdı fakat dürüst bir tane… Hak ettiğine inanmadığı sürece kimseden, özellikle de fakir kimselerden çalmazdı. Kilit açmak da ise üstüne yoktu. Sırf bu yüzden “kapalı kapıların ve kilitli sandıkların efendisi” derdi kendine. Her zaman sakinliğini korur, iyice düşünmeden önce ne hareket eder ne de konuşurdu.

“Aferin Adil. Başaracağını biliyordum.” dedi ihtiyar memnuniyetle. Yuvarlak gözlükleri olan, koca burunlu, beyaz saçlı biriydi. Siyah renkli, uzun ve kalın bir pardösü giymiş, yine aynı renkte bir fötr şapka takmıştı. İki eliyle birden önünde tuttuğu bastonuna yaslanmış, meraklı gözlerle kapının ardındaki holü süzüyordu. Adı Zihni Derin’di. Çoğu meslektaşının aksine “daha farklı” bilim dallarıyla, örneğin kurt adam anatomisi ya da kara büyü eksperliği gibi şeylerle uğraşırdı. Bu da diğer meslektaşlarının onu küçük görmesine hatta alay konusu olmasına neden olurdu. Ama aldırmıyordu, doğru olduğuna inandığı şeyi yapıyordu ve önemli olan da buydu. Kurtardığı sayısız hayatı da işin içine katarsak haksız olduğunu söylemek pek de adil olmazdı.

“Teşekkür ederim Profesör Derin.” dedi Adil sırıtarak. Arkasından gelen kaba bir omuz darbesiyle yüzündeki gülümseme soldu. “Hey!” diye bağırdı, cesaret edebildiği kadar yüksek sesle kendisine omuz atana. Bariton sesin sahibiydi bu, yani ağabeyi Tufan Koparan.
“Aferinmiş, hah!” dedi Tufan, o kalın ve memnuniyetsiz sesiyle. “Ben bu kapıyı tek bir tekme ile anında açardım. Hızlı ve etkili…” diye devam etti sağ elinin parmaklarını tek bir kez şaklatarak.

Uzun boylu, iri yapılı biriydi Tufan. Yani küçük kardeşinin tam tersi… Takımın kas gücünü oluşturuyordu. Tıpkı kardeşi gibi onun da uzun ve küt saçları vardı. Fakat kardeşinin aksine onun saçları sarıydı. Zamanında karıştığı kavgalardan birinde kırılmış, basık bir burnu ve geniş çeneli sert bir yüzü vardı. Sabırsız biriydi aynı zamanda… Bir kaşık suda fırtınalar koparmaya hazır bir mizaca sahipti. Kahverengi deriden bir ceket, siyah pantolon ve tişört giyiyordu. Koca ellerinde ise parmaksız deri eldivenler vardı.

“Bir kere de beni takdir etsen ne kaybedersin ağabeyciğim? Ah, çok affedersin unuttum. Sen duygularınla değil beyninle hareket ederdin, değil mi? Beyinsiz kas gücüyle…”
“Şimdi senin…”
“Sessizlik çocuklar, sessizlik.” dedi Profesör Zihni. “Kapıyı kırmanı isteseydim bunu söylerdim Tufan. Fakat buraya görülmeden girilmemiz gerektiğini biliyorsun. O yüzden tartışmayı bırakın da bir an önce işimize bakalım.”
“Özür dilerim Profesör.” dedi Tufan
“Kusura bakmayın.” diye ekledi Adil.
“Güzel.” diye devam etti Profesör. “Şimdi, ışık…”

Tufan yanlarında getirdikleri küçük gaz lambasını yaktı ve küçük holü aydınlatacak şekilde yukarı kaldırdı. Işık hole vurur vurmaz bir sürü meşum karartı hızla odanın karanlık köşelerine ve döşemelerin altına doğru kaçışmaya başladı.
“Fareler, ıyk!” dedi Adil, yüzünü ekşiterek.
“Ve hamam böcekleri, örümcekler ve diğer haşereler.” dedi Profesör, bir gözlemci edasıyla gözlüğünün üzerinden odayı süzerken.
“Ne o kardeşim? Yoksa korktun mu?” dedi Tufan.
“Elbette ki hayır. Fakat neden bir kerecik olsun temiz bir mekâna girmiyoruz ki? Mumyalar sargıları ile yerleri temizlese, vampirler pelerinlerini kırmızı halı niyetine önümüze serse…”
“Kirli olması bizim açımızdan daha hayırlı.” diyerek araya girdi Profesör. Tufan’ın elindeki lambayı alıp ileriye doğru bir adım attı. “Uzun zamandır hiçbir canlının – ya da ölünün – burada dolaşmadığının kanıtıdır. Tabi tabutlarında ya da ona benzer yerlerde uyuyarak nöbet tutuyorlarsa o başka.”
“Sağ olun Profesör, doğrusu içimi çok rahatlattınız.” dedi Adil, şakacı bir tonla.
“Umarım bu saydıklarınızdan en az biriyle karşılaşabiliriz. Ufak da olsa bir mücadeleye hayır demezdim doğrusu.” dedi yumruk yaptığı sağ elini sol avuç içine vuran Tufan.
“Hepimizin iyiliği adına bu dileğinin boşa çıkmasını umuyorum evlat.” dedi Profesör, holün ortasına ilerlerken.

Elindeki eski tip feneri başının üzerinde iyice kaldırdığında holün tahminlerinden de geniş olduğunu fark ettiler. Zemindeki ahşap döşemeler yer yer kalkmış, bir zamanların gözde duvar kâğıtları bazı kısımlarda yırtılmıştı. Tozlu ve yıpranmış bir halı zeminin büyük kısmını kaplıyordu. Yüksek tavanın her yerinden devasa örümcek ağları sarkıyordu. Yine de buranın bir zamanlar oldukça şık ve gösterişli bir yer olduğu her halinden belliydi. Hol sağa ve sola olmak üzere iki yöne ayrılıyordu, tam önlerinde ise üst katlara çıkan genişçe bir merdiven vardı. Profesör ışığı merdivenlerin biraz daha üstüne tutunca tam karşılarındaki duvarda kocaman bir tablo olduğunu gördüler. Kapkara gözleri olan, ince yapılı, sert mizaçlı bir adamın portresiydi bu. Çatık kaşlarının altındaki öfkeli gözleri önüne çıkan herkesi yakıp geçmek için tutuşuyormuş gibi görünüyordu.

“İşte Baron Karaefsun. Bu malikânenin sahibi ve Kemiktepe’nin gördüğü en kanlı efendi.” dedi Profesör, önlerindeki tabloya bakarak. “Söylentilere göre beş yüz doksan beş yaşında ölmüş.”
“Bana pek de bir vampir gibi görünmedi.”
“Değildi zaten. O bir kara büyücüydü. Sanatının en iyilerinden biri…”
“Hıh, o kadar da iyi değilmiş demek. Öldüğüne göre…” dedi Tufan, küçümser bir tavırla tabloya bakarken.
“Düşmanlarını küçümsemek bir insanın yapacağı en büyük yanlıştır evlat. Muhtemelen de son yanlışı… Baron Karaefsun’un bu unvanı bileğinin hakkı ile kazandığına emin olabilirsin. Hizmetkârlarına kundaktaki bebekleri kaçırttırıp onlar üzerinde tarifi imkânsız büyülü deneyler yaparmış. Bazı geceler ise kasabadan seçtiği bir genç kızın, babasının elleri ile kendisine teslim edilmesini istermiş. Aksi takdirde o gece tüm aile esrarengiz bir biçimde katledilirmiş. Kızlarla işi bittiğinde ise onları ailelerine teslim edermiş. Geceyi sağ atlatırlarsa tabi…”
Boğazını temizleyen Tufan rahatsız bir biçimde yerinde kıpırdandı.
“Daha bitmedi. Sağ kurtulan kızlar genellikle akıl sağlıklarını yitirirlermiş. Çok geçmeden de ya kendisini ya da aile fertlerinden birini öldürürmüş. Bu ne demek biliyor musunuz?”
“Sanırım evet.” dedi gözleri tabloya dikilmiş olan Adil. “Aileler başlarına geleceği bildiğinden kendi kızlarını kendi elleriyle mi öldürmek zorunda kalıyorlarmış?”
“Aynen öyle. Yani kızları öyle de böyle de ölüyormuş. İşin bir başka yanı ise kızlarını öldüren aileleri de cinayet suçundan astırıyormuş.”
“Ölümlerini kaçınılmaz kılıyormuş desenize…”
“Maalesef.”
“Aşağılık herif…” diye homurdandı öfkeli bir biçimde tabloya bakan Tufan. “Nasıl ölmüş peki?”

***

Kemiktepe Kasabası;
26 Mayıs 1876, 01:45

“Aptallar!” diye bağırdı Baron Karaefsun, malikânesinin üst katındaki geniş balkondan. Büyük balkon, evin önündeki geniş bahçeyi tamamen görecek şekilde tasarlanmıştı. Normalde kuru çalılar ve deforme olmuş yapraksız ağaçlarla dolu olan arazi şimdi insanla kaynıyordu. Ellerinde oraklar ve çapalar, kazmalar ve kürekler, yabalar ve tırpanlar olan öfkeli insanlarla… Bir sürü de meşale vardı. Sanki aynı öfke ile tutuşturulmuş gibi yanan binlerce meşale… Kemiktepe ahalisi en sonunda yüzyıllardır süren bu zulme isyan etmiş ve ne pahasına olursa olsun Baron’un hükümdarlığına son vermeye karar vermişlerdi.
“Sonun geldi Baron Efendi!” diye haykırdı kalabalığın başındaki uzun boylu, aksakallı adam. “Sana boyun eğdiğimiz günler artık nihayete erdi! Şimdi ya teslim ol ya da sonuçlarına katlan!”
“Beni elinizdeki o kürdanlarla devirebileceğinizi mi sanıyorsunuz? Sizi cahil ahmaklar! Köylüler! Bu cüretinizin bedelini kanınızla ödeyeceksiniz!” dedi Baron. Ardından ölümcül büyülerini ardı ardına sıralamaya başladı.

O büyülerini yollarken malikânenin geniş kapıları ardına kadar açıldı ve içeriden birbirinden garip şekillere girmiş bir ucubeler ordusu fırladı. Kasaba halkı bir an bu dehşet verici düşman karşısında duraksadı. Saban tutan elleri gevşedi, yüzlerindeki kararlı ifade soldu. Onları dehşete düşüren yaratıkların korkunçluğu ya da çirkinliği değildi, aslen kim olduklarıydı. Kasabalıların deforme olmuş çocukları… Şimdi her biri efendilerini savunmak için ailelerine saldıran beyinsiz yaratıklardan ibaretti.

“Durmayın!” diye bağırdı aksakallı ihtiyar. “Onlar artık bizim evlatlarımız değiller. Vurun! Vurun ve onlara huzuru bahşedin! Bu bitmek bilmez işkenceden kurtarın çocuklarınızı!”

Kasabalılardan nefret ve öfke dolu bir çığlık yükseldi ve daha bir azimle koşarak saldırıya başladılar. Tepelerine ateş topları ve yıldırımlar yağmasına rağmen tek tek indirdiler üzerlerine atılan ucubeleri. Kiminin gözü yaşlıydı kimi ise öfkeden delirmiş gibi… “Affet!” diye bağırıyorlardı savaşırken. “Affet beni!” Öldürdükleri ucubelere mi sesleniyorlardı yoksa yaratıcılarına mı söylemek zordu. Belki de her ikisine birden…

Bir müddet sonra Baron’un adamları ve ezberindeki büyüleri tükenmeye başladı fakat aynı şeyleri isyancılar için söylemek zordu. Her düşen köylünün yerine iki tane daha geliyordu adeta. En sonunda malikânenin kapılarını aşıp merdivenlerden yukarı tırmanmayı başardılar. Bu esnada, özellikle de merdivenlerde pek çok kişi can verdi ama nihayet Baron’u balkonunda kıstırmayı başardılar. Son darbeyi vuran ise yine aksakallı ihtiyar oldu.

Baron son bir büyü için ellerini havaya kaldırmıştı ki ihtiyar adam elindeki yabayı bir mızrak misali fırlattı ve düşmanını omzundan yaraladı. Acıyla haykıran Baron sendeleyip yere yuvarlandı. Bu boşluk köylülerin ihtiyacı olan tek şeydi. Hızla ve amansızca vurdular, vurdular ve vurdular.

***

Kemiktepe Kasabası;
Pazartesi, 23:45

“İşte tam bu noktada can vermiş kanlı baron.” dedi Profesör Zihni Derin, üçü birden üst kattaki köhne balkonda dururlarken. “Ama halk bir türlü öldüğünden emin olamamış. Baronun korkusu iliklerine kadar işlemiş, anlıyorsunuz ya. Bunun üzerine kafasını kesip içini sarımsakla doldurmuşlar.”
“Aferin, kafaları çalışıyormuş demek ki.” dedi Tufan Koparan.
“Hayır, bu yöntem sadece vampirlerde işe yarar, unutmayın. Oysa bizim adamımız bir kara büyücüydü.” diye yanıtladı Profesör, sanki bir ders esnasında öğrencilerine sıradan bir şeyi anlatıyormuş gibi bir edayla. “Neyse ki bununla yetinmemişler ve baronun cesedini önce yakıp sonra da üzerinde sahte bir isimle mezarlığa gömmüşler.”
“İşlerini şansa bırakmamışlar anlaşılan.” dedi Adil gülerek.
“Peki, biz bu lanet olası yerde ne arıyoruz?” diye sordu Tufan, sabırsızlanmaya başlayarak.
“Baronun kara büyü kitabını…” dedi Profesör. “Eğer bulabilirsek kara büyü başta olmak üzere pek çok şeyle savaşma konusunda zengin bir kaynağa sahip olacağız. Aynı zamanda kötü ellere geçmesine de engelleyeceğiz.”
“Neredeymiş peki bu kitap?” diye sordu Adil.
“Tam olarak bilmiyorum. Bu konuda senin yeteneklerine güveniyorum Adil.”
“Harika…” dedi Tufan bezgin bir sesle.

Ekip hole geri indi ve Adil’in önderliğinde tüm odaları araştırmaya başladılar. Mutfak, devasa yemek odası, tüm duvarları küf tutmuş yatak odaları başta olmak üzere her yanı araştırdılar. Tüm dolapların arkasına baktılar, tüm şamdanları çevirmeye çalıştılar, tüm şömineleri incelediler, kitaplıklardaki tüm kitapları çektiler. Ama sonuç kocaman bir sıfırdı. Tam ümitlerini yitirmeye başlamış ve vazgeçmenin eşiğindelerken alt katlarından gelen bir gürültü ile irkildiler.
“Duydunuz mu?” diye sordu Adil heyecanla.
“Evet, alt kattan geldi.” dedi profesör.
“Eee, ne olmuş yani? Alt tarafı bir faredir.” dedi omuzlarını silken Tufan.
“Olabilir. Ama hangi alt kattan!” diye üsteledi Adil. “Biz zaten zemin kattayız ve sizi bilmiyorum ama ben bodruma inen bir kapı falan görmedim.”
“Ben de öyle.” dedi profesör, şimdi o da heyecanlanmış görünüyordu.
“Yani şimdi sen demek istiyorsun ki…”
“Bodrumda gizli bir yer olmalı.”
“Tabi ya, bunu daha önce niye düşünemedik ki? Deneylerini yaptığı laboratuar…” dedi profesör, alnına bir şaplak atarken.

Bunun üzerine Tufan ve Adil yerlere eğilip döşemeleri tıklatmaya başladı. Profesör ise bastonunu yardımıyla yerleri yokluyordu. Holde bir şey bulamayınca sağ koridordaki çalışma odasına geçtiler. Kısa bir süre sonra, profesörün bastonu altı boş bir döşemeye geldi. Hepsi heyecanla birbirlerine baktılar. Hızlı bir araştırmanın ardından yerde gizli bir kapak keşfettiler. O kadar iyi gizlenmişti ki orada olduğunu bilmeyen birinin görmesi kesinlikle imkânsızdı.

“Pekâlâ…” dedi Adil sırıtarak, “Ustaya yer açın bakalım.” İyice eğilip kapağı açmaya çalıştı fakat görünürde ne bir mekanizma ne de bir kilit vardı.
“Yeteri kadar bekledik.” dedi Tufan, odanın içindeki uzun ayaklı şamdanlardan birini alarak. “Kenara çekil – usta –” Ardından ahşap döşemeye sert bir darbe indirdi. Tahta biraz dirense de fazla dayanmadı ve keskin çatırtılar eşliğinde kırılarak ardındaki geçidi gözler önüne serdi. Karanlık bir dehlize inen uzun bir merdiven vardı şimdi karşılarında.
“Eee, ilk kim gidiyor?” diye sordu Adil, gözlerini kaçırarak.
“Ben giderim.” dedi Tufan ve profesörden gaz lambasını alarak tünele bir adım attı. Tam ikinci basamağı da iniyordu ki “Dur!” diye seslendi Adil. Tufan olduğu yerde kalakaldı.
“Tuzak mı?” diye sordu nefes almaya bile cesaret edemeyerek.
“Evet.” dedi yanından sıyrılarak geçen kardeşi. Dikkatle eğilerek basamaklara gerilmiş olan çelik ipi gösterdi. Küçük bir operasyonun ardından tuzağı etkisiz hale getirdi ve dikkatle yürümeye devam etti.
“Adımlarınıza dikkat edin. Işığı başımın üzerinde tut koca oğlan.” diye seslendi ağabeyine.
“Nasıl istersen ufaklık.” dedi Tufan. Profesör de hemen arkalarındaydı.

Başka bir tuzağa rastlamadan geniş mahzene indiler. Burası hem bir laboratuar hem de zindan gibi görünüyordu. Odanın bazı köşelerinde çeşitli işkence aletleri ve iskeletler olduğu görünüyordu. Bazı yerlerde ise deney tüpleri ve içlerinde garip karışımlar olan kavanozlar çarpıyordu göze. Tam ortada ise bir sunak ve sunağın üzerinde de kara kaplı kalın bir kitap…

“İşte orada!” dedi Profesör Zihni Derin heyecanla. O esnada odanın içinde yere düşen bir şeyin mekanik tıkırtısı uyuldu. Üçlü çabucak bir araya gelip sırt sırta verdiler. Adil hemen küçük hançerlerini çekti, profesör ise bastonunun içinde gizli olan kılıcını… Tufan ise silahsızdı, kaslarından başka bir şeye güvenmezdi o.
“Fareler mi?” diye sordu Adil, gergin bir şekilde.
“Umarım öyle olsun.” dedi profesör. Demir bir cismin yerde sürtünerek ilerlemesini duyuyorlardı şimdi.
“Farelerin böyle sesler çıkarttığını pek sanmıyorum.” dedi Tufan, kaşlarını çatarak. Birdenbire cırtlak, boğazdan gelen bir çığlık duydular. Sonra aniden gölgelerden üzerlerine doğru bir şey saldırdı. Adil hemen kendini yere attı. Tufan ise profesörü kolundan çekerek kenara kaçtı. Üzerlerine saldıran yaratık zararsız bir biçimde az önce durdukları yere konuverdi. Elinde sivri uçlu, demir bir sopa bulunan, garip kıyafetli, garip görünüşlü bir yaratıktı bu. Dört ayak üzerinde yürüyordu ve pis görünüşlü paçavralara sarınmıştı. Teni mavimsi gri, burnu ise sivri ve uzundu.
“Efendimizin gizli yerini keşfettiniz, seyrettiniz, mahvettiniz!” diye bağırdı yaratık. “Bunun bedeli ölüm, bölüm, gülüm!” diyerek tekrar üzerlerine atıldı.

İlk olarak Tufan ve profesörün olduğu tarafa atak yaptı. Elindeki demir parçasını bir kılıç misali sallıyor, bir taraftan da vahşi hırıltılar çıkarıyordu. Fakat Tufan Koparan’ın iri bedeni ve kavgaya istekli haliyle karşılaşınca sindi ve yönünü daha kolay bir lokma gibi görünen Adil’e çevirdi. Genç hırsız, ucubeye nazaran daha hızlıydı. Geriye doğru bir takla atarak üzerine doğru gelen darbeden kurtuldu. Sonra çabucak ayaklanıp gölgelerin içine karıştı. Ucube de aynı taktiği uygulamaya karar vermiş olacak ki en yakın masanın altına doğru emekleyip gözden kayboldu.
“Nereye kaçtığını sanıyorsun ufaklık?” diyerek peşinden koşturdu Tufan. Ama oraya vardığında yaratıktan bir eser yoktu. Tufan sert bir hareketle masayı yana devirdi. “Buraya gel ve bir erkek gibi dövüş!”
Sinir bozucu bir kahkaha tüm mahzende yankılandı.
“Erkek gibi dövüş diyor. Erkek gibi, ürkek gibi, kek gibi… Ama kendisi bağırıyor sanki bir karı, darı, sarı…”
“Sen kime karı diyorsun ulan!”
“Sakin ol evlat, seni oyuna getirmesine izin verme.” dedi profesör, dikkatle etrafını süzerken.
“Ah, evet sakin olalım, dolalım, donalım. Çok sakin ve hareketsiz olun ki sizi avlayalım, tavlayalım, havlayalım.”
“Rüyanda görürsün!” diye haykırdı Tufan. O esnada arkasından bir ciyaklama geldi. Ardından “Yakaladım onu!” diyen Adil’in sesi.
“Bırak beni! Bırak seni sinsi hırsız, kılsız, arsız!”
“Dayan kardeşim, geliyorum!” dedi o tarafa koşturan Tufan. Profesör de hemen peşindeydi.

İşkence aletlerinin ortasında, yerde yuvarlanarak dövüşen iki gölge gördüler. Tufan elinden geldiğince hızlı bir şekilde yanlarına koşturdu. O esnada ucube kendini Adil’in ellerinden kurtardı ve çevik bir şekilde dönerek elindeki demiri aşağıya doğru sapladı.
“Hayır!” diyerek öne atıldı Tufan Koparan ve kendini demir ile kardeşi arasına siper etti. Sivri metal, adamın göğsünü merhametsizce yararak tam kalbine saplandı.

***

Kemiktepe Mezarlığı;
Çarşamba, 12:45

“Tufan seni kurtarmak için kendini feda etti Adil.” dedi Profesör Zihni, bir elini yanındaki gencin omzuna koyarak. “Bundan daha şerefli bir ölüm olamazdı.”
“Evet, biliyorum.” dedi Adil, başını kaldırıp etrafındaki mezarlığa bakarak. “Haydi, işimize bakalım.” diye ekledi ardından, konuyu değiştirmeye çalışarak.
“Elbette.” dedi Profesör Derin, halden anlar bir tavırla.
“Doğru mezar olduğuna emin miyiz?” diye sordu delikanlı, önlerindeki çift başlı kartalı göstererek.
“Kesinlikle.” diye yanıtladı profesör. “Her şey mahzende bulduğumuz kitapta yazdığı gibi.”
“Ucubenin ininde demek istiyorsun.”
“Evet. Görünüşe bakılırsa yüz otuz beş yıldır bugünü bekliyormuş. Baron’u gömdükleri gün mezarlığa gizlice gelmiş ve mezarın yerini aynen işaretlemiş. Dahası tarifi de var. Çift başlı bir kartal heykelinin altındaki mezar… Burada bu tarife uyan bir başka kabir yok.”
“Öyleyse burası Karaefsun denen pisliğin gömülü olduğu nokta.”
“Aynen öyle. Üstelik bu gece yıldızların ve gezegenlerin konumu tam kitapta tarif edildiği gibi olacak ve bir daha bu sıraya girmeleri için iki yüz yıl geçmesi gerekecek. Yani her şey diriltme ayini için uygun. İnanması güç ama o yaratık tam 135 yıldır bugün için hazırlık yapıyormuş.”
“Tam da bizim malikâneye girmeye karar verişimizden üç gün önce.”
“Evet, bu kader değildir de nedir söyle bana.”
“Bir lanet?”

O sırada mezarcı Kirlikürek yanlarına geldi ve kısa bir süre sonra mezarı defin işlemi için kazmaya başladı. Yarım saat kadar sonra metalin tahtaya çarptığında çıkardığı ses duyuldu.
“Öf be, amma da derin kazmışlar!” dedi kan ter içindeki mezarlıkçı. “Hiç bu kadar derin bir tane gördüğümü hatırlamıyorum.”
“Aşağılık herifin teki olduğundandır.” diye mırıldandı Adil.
“Efendim?”
“Yok bir şey. Haydi gidip merhumu getirelim. Araç şu tarafta…” dedi Adil. Sonra da profesöre belli belirsiz bir baş işareti yaptı.

Kirlikürek, Adil ile tabutu almaya giderken profesör gizlice mezara girdi ve tabutun kapağını açtı. “Merhaba sayın adi herif.” dedi kendi kendine. Sonra da pardösüsünün cebinden çıkardığı tuzu bolca içine serpti. Bir iki garip ot ve bir parça da barut serptikten sonra ufak bir misket çıkarttı. Misketi ağzına yaklaştırıp kısa bir dua okudu ve mezarın içine sertçe fırlattı. Önce parlak bir ışık görüldü, ardından derinden gelen, öfkeli bir çığlık duyuldu. Bir sis bulutu hafifçe havaya yükseldi, bir insan sureti alır gibi oldu sonra da rüzgârın da etkisiyle yok olup gitti.
“Sana da elveda Baron Karaefsun.” dedi profesör gülümseyerek. “Cehennemdeki dostlarına benden selam söyle.”

Tabutun kapağını örtüp mezardan çıktı ve bir tabut eşliğinde yürüyen Kirlikürek ile Adil Koparan’ı beklemeye başladı. Kısa süre içinde tabut yerine yerleştirdiler.
“Son bir söz söylemek ister misiniz?” diye sordu Kirlikürek, çukuru toprakla doldurmaya başlamadan önce.
Profesör ve Adil kısa bir süreliğine de olsa göz göze geldiler. Sonra Adil tabuta dönerek şöyle dedi; “Görüşüz ağabeyciğim.”

***

Kemiktepe Mezarlığı;
Çarşamba, 23:30

“N-Ne? Neredeyim ben?” diye sordu mezardan çıkan Tufan Koparan, tökezleyerek.
“Hayır, olamaz, bu imkânsız. Hayır, bayır, kayır!” dedi sefil yaratık, geri geri emeklerken. “Hayır!”
“Sen…” dedi adam, mezarın ortasında bir ileri bir geri sallanarak. Sanki başı dönüyormuş gibi tek eliyle alnını tutuyor, nerede olduğunu anlamaya çalışan bakışlarla etrafına bakıyordu. “Seni hatırlıyorum. Bir mahzen vardı ve sen… Sen beni…”
“Seni öldürdüm! Öldürdüm, böldürdüm, gömdürdüm!” diye bağırdı yaratık öfke ve şaşkınlıkla. “Dirilmesi gereken efendiydi, sen değil. Efendi nerede? Nerede, derede, kefere?”
“Artık senin ona ulaşamayacağın bir yerde.” diye geldi bir ses arkasından.
Hızla o yöne dönen ucube Profesör ve Adil’in arkasındaki yolu tutmuş olduğunu gördü. Elleri ceplerinde, çatık kaşlar ve tehditkâr bir sessizlikle kendisine bakıyorlardı.
“Hayır…” diye inledi yaratık. “Hayır, yüzyıllarca süren bekleyiş, kendime yaptığım işkenceler, efendinin planları, klanları, salamları… Ama hâlâ intikamını alabilirim!” Nefretle parlayan gözlerle rakiplerini süzdü. “Evet, intikam, intikam, intikam!”
“Pek sanmıyorum.” dedi profesör, ceketinin derinliklerinden kara kaplı bir kitap çıkarırken. Kitabı gören ucubenin gözlerindeki ifade anında yerini korku ve endişeye bıraktı. Fakat bir hamle yapmaya bile fırsat bulamadan profesör önceden işaretlediği bir sayfayı açtı ve tek bir cümle okudu;

Roture tu thill darcero thu kamm.”

Bir anda yaratığın ayakları altında sarı bir ışık huzmesi göründü. Işık yavaşça genişleyerek daire biçimli, garip bir şekil aldı. Sürekli dönüp duruyordu ve üzerinde garip işaretler olduğu görünüyordu. Ucube korku ile ayaklarının altında oluşan bu şekle bakakalmıştı. Kaçmaya çalıştı fakat kımıldayamadı. Sanki elleri ve ayakları zemine yapışmıştı. Derken yerdeki dairenin içinden simsiyah eller ve kollar fışkırdı aniden. Bir gölgenin somutlaşmış hali gibiydiler. Yaratığın ellerine ve kollarına yapışıp onu aşağı çekmeye başladılar. Ucube dehşet dolu çığlıklar atarken altındaki yer yarıldı ve içine doğru çekilmeye başladı. Gölge kollar bacaklarından çekiştiriyor, kafasına ve omzuna bastırıyordu. Ucube zeminin içine gömüldü ve her şey başladığı hızla sona erdi. Arazide sertçe esen rüzgâr ve uçuşan yapraklar dışında ses yoktu.

“İşte bu biraz ürkütücüydü.” dedi Adil.
“Kara kitabın başkalarının eline geçmemesi için bir neden daha.” dedi Zihni Derin, kitabı tekrar pardösüsünün derinliklerine saklarken. “Sen iyi misin evlat?” diye sordu sonra da halen mezarın ortasında dikilen ve şaşkınlıktan dilini yutmuş gibi görünen Tufan’a dönerek.
“Ben… Sanırım.” diye mırıldandı Tufan, gözleri hâlâ yaratığın kaybolduğu noktaya odaklanmış olarak. “Profesör? Sizsiniz, değil mi? Ucube az önce beni öldürdüğünü…”
Lafını bitiremeden Adil o yana koştu ve ağabeyine sıkıca sarıldı. Bir anlık şaşkınlıktan sonra Tufan da bu kucaklaşmaya aynı şekilde cevap verdi. Çok kısa bir süre bu şekilde durduktan sonra hemen birbirlerini ittirip uzaklaştılar.
“Sakın bir daha öleyim deme! Eğer böyle bir şey yaparsan seni öldürürüm.” dedi Adil, yan gözlerle ağabeyine bakarken.
“Seni de yeniden görmek güzel kardeşim.” dedi Tufan. “Merak etme. Bir daha senin için kendimi feda etmeye niyetim yok.” dedi Tufan sırıtarak. Güldüğü nadir görülen bir şeydi ve sırıttığında altın dişi gecenin karanlığında soğuk bir parıltı ile parladı.
“Aramıza hoş geldin evlat.” dedi profesör. “Seni kanlı canlı görmek güzel. Mutlu aile tablonuzu bölmek istemezdim ama buradan çabucak uzaklaşsak iyi olacak.”
“Katılıyorum, daha iyi bir yere gidelim. Buranın servisi berbat!” dedi Adil, gülümseyerek.
“Ah, yine mi o soğuk espriler…” dedi başını deviren Tufan.
“Ne o? Ölülerin muhabbeti daha mı iyiydi yoksa?” diye sordu Adil, sırıtarak.
“Aslına bakarsan evet. Beni bir kere daha öldürür müsünüz profesör?”
“Bakarız.” dedi Zihni Derin gülerek. “Haydi gidelim, mezarı açık gördüklerinde bir sürü soru işareti doğacak zaten. Ortalıkta görünmesek iyi olur.”
Böylece Profesör ve Adil, iki yandan Tufan’ın kollarına girerek koca adama destek oldular ve Kirlikürek yarın çıkaracağı altın diş hakkında rüyalar görürken yürüyerek mezarlığı terk ettiler.

Keskin ve mavi bir ışıkla aydınlandı karanlık gökyüzü. Ardından kulakları sağır edecek derecede yüksek bir gök gürültüsü koptu.

SON

Kemiktepe’de Bir Gece” için 9 Yorum Var

  1. ellerinize sağlık:) çok sürükleyici bir hikaye olmuş… bu seçkide de görüştüğümüze sevindim…

  2. Yine inanılmaz akıcı ve bir solukta okunacak kurgu sermişsin önümüze… Okurken kurgunun akışına kapılmamak elde değil, özellikle araya katılan o minik ayrıntılar (mesela altın diş olayı gibi…) daha da zevkli kılmış okunuşu, dokunuşu, kuşu :))))

    Ellerine sağlık, yine, mine, ne…

  3. @ Melahat: Çok teşekkür ederim, beğenmenize sevindim. Ben de sizi bu seçkide yeniden gördüğüme çok mutlu oldum. Tekrar teşekkürler…

    @ Magicalbronze: Sağ ol sevgili Hakan. O minik ayrıntılar var ya… İşte onları sizlere borçluyum. Bu seçkiye ve rıhtıma yazdığım hikayeler ve aldığım eleştiriler sayesinde var o minik ayrıntıların hepsinin bağlandığı bir yer, ver, ter… Okuduğun ve yorumladığın için çok teşekkürler, tefekkürler, temettüler 😛

  4. Gerçekten çok güzel olmuş, kurgu falan müthiş 🙂 ben yorumlarda çok başarılı deilim ama okuduğum ve beğendiğim çok az sayıda öykülerden biri 🙂

  5. Ben de tam sizin hikayenizi okumuş ve yorumlamıştım. Ne tesadüf! 🙂

    Hikayemi beğenmenize sevindim. Aslında sadece iki sayfa olmasını tasarlamıştım ama konu aldı başını gitti 🙂

    Okuduğunuz ve yorumladığınız için çok teşekkürler.

  6. Vay be çok havalı bir atmosferi vardı hikayenin. Beter Böcek tadını hafiften yakaladım hikayede. Konu bakımından demiyorum sadece o hafif ölümle dalga geçen espirili ama bir yandan da ürkütücü hava vardı. Tarihte bir ileri bir geri gidişleri oldukça iyi planlamışsın. Genelde bu tip hikayeler doğru zaman aralıklarını doğru anda vermessen çöpe gider. Ama sen bunun altından ustaca kalkmışsın. Hikaye çok çok iyiydi eline sağlık keyifle okudum.

  7. Teşekkür ederim sevgili Malkavian;

    Senin gibi usta bir kalemden böyle övgüler duymak çok güzel. Bu usta kalem sevdiğin bir dost olunca aldığın keyif de iki kat artıveriyor haliyle.

    Esprili ve ürkütücü havayı soluyabilmene sevindim. Bu amacıma ulaştığımı gösteriyor bana. Zaman aralıkları konusundaki övgün için de ayrıca teşekkürler. Bu konuda benden daha iyi olduğun için senin beğenmen benim için önemli. Kısacası bu yorumun her yönden sevindirdi beni 🙂

    Okuduğun için çok çok teşekkürler.

  8. Merhabalar abi,

    Senin öykülerine ne zaman şöyle bir göz atsam, “SON” yazısını görmeden kalkamıyorum yahu! 😛 Yine öyle oldu, doldu, soldu(!) 😛

    Doğrusunu istersen böylesine dallanıp budaklanacağını tahmin etmemiştim öykünün. Kurgunun altını çok kuvvetli bir şekilde doldurmuşsun, hayran kalmamak elde değil.

    Şu kafiyeli konuşan yaratığı öyle iyi tasvir etmişsin ki… Önce aklıma “1002. Gece Masalları”nın kapağındaki yaratık geldi. Sonra dedim ki, yok! Bu daha özgün, daha öfkeli bir şey.

    Keyifli üslubunu özlemişim, şu yaz bir an önce gelse de kaçırdığım tüm öyküleri(ni) okuyabilsem…

    Söylenecek fazla bir şey yok. Kalemine sağlık, helal olsun! 🙂

  9. Selamlar sevgili DarLy OpuS;

    İşte bir başka usta kalemden bir başka güzel yorum daha. Doğrusunu istersen yazmaya ilk başladığımda ben de bu kadar dallanıp budaklanacağını düşünmemiştim. Elimde farklı zamanlarda aklıma gelen birkaç iyi fikir vardı ve tüm bunları içinde kaynatabileceğim güzel bir tema… İşin bu kadar uzaması biraz da kendiliğinden ve benim “her şeyin bir sebebi olması gerektiği” yönündeki takıntımdan meydana geldi diyebiliriz 🙂

    Şu yaz gelse de biz de bir an önce senin hikayelerine kavuşsak.

    Kıymetli yorumun için çok teşekkürler.

    Görüşmek üzere…

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *