Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Kızıl Kuyruklu Şahin

Ben bir kutuyum, sınırlarını aşmak isteyen

Beş köşeli, ahşap, turuncu

Patlayıp, etrafa dağılmak isteyen

***

Mütereddit. Sıkılgan. Meczup.

Mevsim güz, serin bir eylül ayının son günleri. Sıkıntılı. İşlenmesi gereken yığınla fatura ve göz kapaklarının anlık bir hezeyana uğramasını önlemek için şekersiz sert kahve. Eldeki tüm yazılı bilgileri muhasebe kurallarının gerektirdiği çerçevede bilgisayara geçirmekte idi. Ay bitimi yaklaştığından dolayı yapılması gereken işlere ayrılan saat artmıştı. Bir satış kaydını tamamladıktan sonra üç saat aralıksız çalışmanın getirmiş olduğu bitkinlikle biraz hava almak için balkona çıktı.

Bir sigara yaktı. Bulunduğu noktadan şehre tepeden bakıp tüm ayrıntıları görebiliyordu. Tüm bu ışık güruhu; binalardaki aydınlatma sistemleri, reklam panoları, trafikteki araç farları, kuzeydoğu yönünde şeytani bir ruhla havayı delip geçen havai fişekler, insanların taşımış oldukları elektronik aletler, basiretsiz bir benliğe sahip olup ara sokakta sırtını soğuk duvara yaslayarak ağzındaki sert tütünden sigarayı yakmak için çaktığı kibritten ısı ve ışık yayan afili bir hayat kadını. İnsanların deliliğinin ne yöne doğru sirayet ettiğini belirgin bir şekilde göstermekte idi. Kendisi için tüm bunlar kaosun ufak bir parçasıydı. En ufak şekilde memnuniyet duymuyordu bu görüntüden.

Derin bir nefes aldı sigaradan. Genel yönetim giderleri, özkaynaklar, reeskont faiz gelirleri. Üzerinde çalışmakta olduğu kayıtlar zihnine saldırı düzenlemekten geri durmuyordu. Kafasının içi saçma sapan bulduğu muhasebe bilgileri ile doluydu. Ticari mallar, ödenecek vergi ve fonlar. Ah lanet olsun dedi, zihnine hâkim olamadığı için kendisine sitem ederek.

Sigarası tükendiğinde iş başına dönmek için ağır adımlarla masasına doğru yürüdü. Diğer şirket çalışanlarının sahip oldukları masaların arasında yol alırken kendisine sordu, acaba bu insanlardan kaçı kitap okuyarak engin fikir denizleri üzerinde kürek çekmiştir veya kaçı gerçekçi bir film izledikten sonra samimi gözyaşları dökmüştür. Aralarından kaçı Piaf dinleyerek ruhunu müziğe emanet edip bedeninde delice coşku hissetmiştir.

Etrafındaki kişiler kendisi için kaçık diyorlardı, sosyopat, sıradan. Onlarla konuşmak çok kolaydı fakat anlamak, işte bu zordu. Aynı anda kulağına bir düzine kulaklık takıp farklı sesleri dinlemek gibi. Oysaki o susuyordu, duymazlığa getirip yanlarından sessizce geçiyordu. Masanın arkasına geçip sandalyesine çöktü. Kahretsin dedi, neden bohem bir ruha sahip değilim ki.

“Bir kahve daha?”

Servis elemanı hanımefendi ansızın ortaya çıkıvermişti. Tabi ki bir kahve daha istiyorum seni ucuz görünümlü fahişe diye geçirdi içinden lakin “Evet. Teşekkürler,” dedi insanların duyması gerektiği gibi. İçinde insanlara karşı her daim dizginlemekte zorlandığı öfke ve sitem gibi duygular bulunmasına rağmen dışarıdan bakıldığında gayet kibar ve mesafeliydi. Hakikatın bir çikolata parçasının yanında ne gibi kıymeti olabilir ki diye düşündü. Hakikat tanrı katında elzemdir.

Yaşamını idame edebilmek için bugüne kadar çevresindekilerinde baskısıyla kendisi için ekonomik açıdan en faydalı iş olanaklarından yana kullanmıştı. Bitirdiği fakülteyi ve şu an çalıştığı muhasebe departmanını yaşamının büyük hataları olarak görüyordu. Oysaki hep yazar olabilmek isterdi keza geceleri odasına çekildiğinde söz konusu bir şeyler yazmak olduğunda pek cüretkâr davranırdı.

Ve günün en önemli anı gelmişti. Hoparlörlerden müzik verilmeye başlandı, bu paydos demekti. Ne müzik ama, hiçbir emeğin bulunmadığı bilgisayar efektleriyle oluşturulmuş ve insanı zıvanadan çıkartacak derecede saçma olan bir ses, çağın getirmiş olduğu bok yığını. Bilgisayarı kapattı, masayı itinayla dikkatli bir şekilde toparladıktan sonra vestiyere yönelip kaz tüyünden hırkasını alıp üzerine geçirdi.

“Hep birlikte yemeğe gidecektik sen de bize katılmak ister misin?” Diye sordu ara sıra muhabbet ettiği genç ve bakımlı hoş bir kadın olan çalışma arkadaşı.

Evet, size katılmak isterim. Hepinizi düzmek ve ardından bedenlerinizi kör bir kuyuya yollamayı da isterim. “Teklifin için teşekkür ederim fakat yapmam gereken birtakım işlerim var. Size iyi eğlenceler,” gene aklından geçenleri değil de söylemesi gerekenleri konuşmuştu. Aslında bir işi yoktu. Sadece yalnız kalmak istiyordu. Otomatik kapıdan geçtikten sonra dışarıya adımını attığında soğuk hava kütlesi hışımla bedenine çarptı, beresini kafasına geçirip yürümeye başladı, elleri cebinde.

***

Ben bir gemiyim, karada yüzmek isteyen

Uzun direkli, ipekten yelkenleri, yüksek pruvalı

Tükenmez bir enerjiyle tüm canlıları ezmek isteyen

***

Rüzgârın etkisiyle, tozların asimetrik tavırla uçuştuğu kaldırımda yürürken, yaşamının geri kalanını nasıl geçirmek istediğini düşündü genç adam. Yılların üzerinde biriktirmiş olduğu tüm sıkıntılardan silkinip kurtulma zamanının geldiğini fark etti. Nicedir yapmak istediği de buydu zaten. Evet dedi kendine, yapacağım. Yarın işe gitmeyecekti, ertesi günde, bir daha ki ve bir sonraki de. Yazacaktı, çizecekti, karalayacaktı. Onun silahı kalemdi ve bunu kullanmanın zamanı gelmişti. Yüzünde ufak bir tatlı tebessüm oluştu.

Bir şeyler içmeliyim, bunu kutlamak için diye düşündü. Soluğu gitmekten her zaman haz duyduğu western temalı, çoğunlukla blues müzikler çalan ve sakin bir kitleye hitap eden pub’da aldı. Dört tane kovboyun günbatımında yalnız başına kalan Kızılderili çocuğu kovaladıkları resmin bulunduğu tablonun tam karşısındaki masaya oturdu. Üzerindeki giysileri çıkarıp menüye göz gezdirdi. Karnı acıkmadığı için bir şeyler yememeye karar verdi.

“Ne arzu edersiniz efendim?” Diye sordu burada çalışmakta olan uzun boylu çocuk, kafasında kuş tüylerinden yapılmış olan bir şapka vardı, her ne kadar mekânla ilişkili olsa da bu onu fazlasıyla komik gösteriyordu.

Bira diye düşündü, hayır çok sıradan. Peki ya şarap, hımm yok o da gitmez. Tamam, sanırım buldum. “Viski, en pahalısından,” ancak böyle bir içecek kendisini tatmin edebilirdi. Viskisi geldiğinde hırkasının cebinden yarısı yenmiş olan bitter çikolatasını çıkardı. Bu boşa gitmemeli diye içinden geçirdi. Yaşamının seyrine karar vermişti fakat hala bir şeylerin eksik olduğunu düşündü. Arkadaş? Sanırım gerektiğinden fazla aptal arkadaşa sahibim. Para? Tabi ki param da var. Aşk? Bu, bu mantıklı. Hayatında aşkın zerresinin dahi bulunmadığının farkına vardı. Düşündü, hangi kadın kendisi gibi hayalperest bir budalayla zaman geçirmek isterdi ki. Ayrıca o gündelik bir aşk ilişkisi istemiyordu, içerisinde sahiplenme duygusunun ve anlık zevklerin bulunduğu. Çok daha ötesi, peki ötesi ne idi? Özgür olmak? Şu sefil hayatta nasıl tam manasıyla sefa sürülebilirdi? Lanet olsun, ben sadece ahmak bir muhasebeciyim diye düşündü. Haklılık payı büyüktü. Güzel bir yaşam istiyordu, tek hatası ona bir muhasebecinin gözlüklerinin ardından bakmaktı.

Viskisi bitince yenisini istedi, onu da bitirince hesabı istedi. Ödedi. Tabloya bakıp Kızılderili çocuğa, daha hızlı kaçmalısın evlat, dedi. Hırkası ve beresini alıp güz mevsiminin haşin ve delici soğuğuyla tekrardan merhabalaştı.

Alınan çekler, menkul kıymet değer düşüklüğü karşılığı, iştiraklerden temettü gelirleri. Zihni saldırı altındaydı. Lanet olsun dedi, asla yakamı bırakmayacak bu hesaplar.

***

Ben bir küheylanım, kalkan olmak isteyen

Gümüş yeleli, tımar edilmiş, heybetli

Arzın tamamını kaplayıp güneşi önlemek isteyen

***

Bir insan olarak gelmeseydi bu dünyaya, çelimsiz fakat yırtıcı aynı zamanda benekli, çita olurdu, koşardı sıcak toprağın üzerinde, özgürce. Ağaçların girift şekilde birbirine karıştığı ılıman bölgede, hayasız bir şekilde defne aramaya çıkardı. Kim bilir, belki de bulurdu.

***

Ben bir kadınım, erkek olmak isteyen

Bekâreti sahibi, güçsüz bilekli, münferit olamayan

Kocaman bir alete sahip olup yaratıcıyı düzmek isteyen

***

Eve doğru kısa adımlarla yol alırken, yazmakta olduğu hikâyenin geçtiği evrendeki doğa şekillerini zihninde bir mimar edasıyla tasarlamaktaydı. Bir orman diye düşündü, büyülü ve geçilmez ağaç topluluğu, üstün bir ırk ormanın ötesinde, aksiliklerin hüküm sürmediği topraklarda yaşamlarını arp çalıp şiirler okuyarak sürdürmekte. Ormanın gerisinde kalan canlılar ise kibirleriyle evreni yiyip bitirmekte. Ne hikâye ama diye düşündü. Tek yapmam gereken disiplinli ve sebatkâr bir şekilde çalışıp en ufak ayrıntıları dahi gerçeğin bütününe katıp, her yönüyle masalsı bir evren yaratmak. Derken kolunda ufak bir temas hissetti.

Üzerinde ekoseli bir etek ve karamel rengi bluz bulunan genç bir kadın, saçında parlak boncuklu toka, kulağında ise dev halka küpeler, ne abartı ama diye içinden geçirdi. “Şey, saat kaç acaba, söyleyebilir misiniz?”

Sanırım senin için çok geç küçük kız. Güzel bir tecavüze uğramana sanırım ramak kalmıştır. “On biri yirmi yedi geçiyor,” kolundaki saate bakınca bir an gözünü alamadı. Bu saati doğum gününde annesi hediye etmişti. Kafasını kaldırdığında aptal sürtük teşekkür bile etmeden uçup gitmişti. Ne acı diye düşündü, bekleseydi ona belki bir parça şiir okuyabilirdi. Tecavüz sırasında tutunması gereken güzel bir teselli olsa hiç de fena olmazdı, yüzünde hınzırca gülümseme.

Bir ara sokağın önünden geçerken gözleri, orada yalnız başına durmakta olan adama ilişti. Yerinde durup izledi, bir gariplik vardı. Adama doğru ilerledi. Çıkmaz sokaktı. Yalnız adam, içinde güçlü bir alev barındıran çöp tenekesi sayesinde ısınmaya çalışıyordu. Ya da bir ihtimal alev, gücünü adamın içindeki kudretten alıyordu, gülümsedi. Yanına yaklaşınca adam onu fark edip sıcak bir şekilde selamladı. Yaşlı biriydi. Uzunca saç ve sakalının arasından seçmekte zorlandığı buz mavisi gözlere sahipti, tıpkı husky gibi. Hafiften kamburu çıkmış olmasına rağmen sağlam bir vücuda sahipti. Gözlerinde ise eski çağlardan kalma dirayet bulunuyordu. Yaşlı kişiye karşı sıcaklık hissetti. “Küçük şeylerle mutlu olabilir misin?” Diye sordu.

“Sanırım o küçük şeylerin benim için ne derece büyük olduğuna bağlı,” dedi yaşlı kişi müphem şekilde konuşmayla.

Cebinden çikolatasından arta kalan son parçayı çıkararak yaşlı adama uzattı. Çikolatayı elinden alıp ağzına atan adam yüzünde tatmin olmuş bir ifadeyle durmaktaydı, gözleri kapalı. Aylardır çikolata yememiş olmalı diye düşündü genç adam.

“İşte bu, benim için büyük mutluluktu. Söylesene bana evlat, hangi bakirenin bacaklarının arası bir çikolata parçası kadar tatlı olabilir?”

Genç adam güldü. Hayatında ilk defa böyle samimi konuşan biriyle karşılaşıyordu. Eğer cebinde olsaydı, biraz daha çikolata ikram etmekten hiç çekinmezdi. “Söylesene ihtiyar, herkes ikiyüzlü herkes rol yapıyor. Doğru olan nedir sence?”

Yaşlı adam ateşin etrafında sakin bir şekilde dönmekteydi. Öğrencisine ders veren bir profesörün ihtişamı vardı üzerinde. Bir süre alevleri seyrettikten sonra cevap verdi. “Sanırım rolümüzü en iyi şekilde oynamak,” gülümsedi, içten. “Senin içinde sıkıntı var evlat. Söylesene bana, tüm sıkıntılarını giderebileceğimi söylesem bana yanıtın ne olurdu?”

Genç adam düşündü. “Koca bir teşekkür ederdim.”

“Ne olmak isterdin peki. Çaresiz bir Kızılderili mi yoksa belinde tabancası bulunan özgür bir kovboy mu? Tıpkı tablodaki gibi”

Bu yaşlı adam tabloyu nereden bilebildi acaba. Neyse dedi, bunun konuyla alakası yok. “Özgür olan ne belinde silah bulunan kovboydur ne de çaresiz bir şekilde kaçmaya çalışan Kızılderilidir. Bir kuzgundur özgür olan, keskin bakışlı bir şahin, rüzgârda salınan kartal. Kanatlardır özgürlüğü veren,” dedi genç adam.

Yaşlı adam böyle bilmiş biriyle karşılaştığı için sevindi. “Peki, seni bir şahine döndürebileceğimi söylesem yanıtın ne olur?”

“Sanırım şahin gibi ses çıkarmak olur,” ihtiyarda tekin olmayan bir hâl vardı. Bu yüzden ciddiyetle dinlemeye koyuldu.

Yaşlı adamın sözleri genç adamı yüreğinden yakaladı. “Gökten bir yaprak parçası düşer, bin parçaya ayrılır. İnsanlar başını semaya diker ve hüzün o zaman başlar. Hüznün uğramadığı bir halk vardır, kuşlar, kanatlı efendiler, hür olanlar. Şunu bil evlat, bedenlerimiz bize ait değildir, içlerine hapsolmuş durumda olduğumuzdan esaret altında geçiririz yaşamı. Fakat beden varlığını devam ettirmeye bir son verdiğinde susamış bir ruh özgürlüğün kanatlarını ödünç alacaktır,” yaşlı adam durdu ve gözlerine baktı. “Sana bunu verebilirim, özgürlüğün kanatlarını.”

***

Ben bir hiçim, hiçbir şey olmak isteyen

Sonsuz bir boşluk, hissiz, grotesk

Zehirli bir duman olup yutulmak isteyen

***

“Eminim,” dedi genç adam. “Bunu istiyorum. Karşılığında sana minnettar kalacağım.”

“Geri dönüşü olmayacak evlat. Başka bir bedende hayat bulacak ve yaşamını o şekilde tamamlayacaksın. Son defa soruyorum.”

Genç adam başıyla onayladı. Artık geri dönüşü yoktu. Şahin demişti yaşlı kişiye. Bir şahin olmak istemişti, kızıl kuyruklu, keskin bakışlı, geniş kanatlı.

Yaşlı adam, alevlerin önünde ilahi okumaya başladı. Yüce efendim diyordu, merhametli efendim, bu genç bedenin ruhunu hür say.

Bütün vücudunu heyecan ve korku sarmıştı genç adamın. Okunan ilahiden dolayı alevlerden farklı şekiller türemekteydi. Etrafa yayılan ısı bedenine nüfuz etmeye başlamıştı, ellerinin derisi çatladı, ayakları karıncalandı. Ve alevin içerisinden kara kanatlar gözüktü.

“Kanatlara teslim ol evlat,” dedi yaşlı adam.

Yürüdü genç adam kanat şeklindeki alevlere doğru, mağrur bir edayla. Alevler bedenini alıp sarmaladıktan sonra bir bütün olmuşlardı. Ejderha dedi, bir ejderha olmalıydım. Bedeni dönüşmeye başladı, bunu hissediyordu vücudunun her bölgesinde. Eklemlerinde sonsuz bir acı tufanı, çılgınca. Alevler gecenin kör karanlığında coşkuyla dans ederken, başını çevirdiğinde kollarının olması gereken yerde kanatlar gördü genç adam. Ayakları da başkalaşıma uğruyordu. Aleti. Aletini düşündü, artık eskisi gibi olmayacaktı, gülümsedi. Alevler söndü. Ve gecenin içinde kulak tırmalayıcı bir çığlık duyuldu. Krii-iii-er.

***

Ben genç bir adamım, kızıl kuyruklu bir şahin olmak isteyen

Soluk bir yüz, yıpranmış bir beden, sahiplenilemeyen bir sevgi

Yaşamı terk edip maviliklerde kaybolmak isteyen

***

Sağlam yapılı ve geniş kanatlı, kızıl kuyruklu bir şahin göklere doğru usulca yükseldi. Kanatlarıyla havayı delip geçen şahin, kendisini gecenin efendisi olarak görüyordu. Son bir kez olarak, kendisine kanatları veren yaşlı kişiye baktı lakin artık yaşlı değildi. Bu, bu kendisiydi. Ahmak gibi hissetti. Yaşlı adam kandırmıştı genç olanı, adi bir şekilde. Ve onun yerine geçmişti.

Birikmiş amortismanlar, komisyon gelirleri, dönem kârı veya zararı. Nefret ettiği şeyler kendisini terk etmemişti. Zihni hâlâ saldırı altında idi, muhasebe hesapları tarafından. Ruhu bir şahin bedeninin içerisine hapsolmuş, çırpındıkça irtifa kaybediyordu. Düşmeden önce şöyle dedi,

“Kahretsin, hâlâ lanet olası bir muhasebeciyim.”

Kızıl Kuyruklu Şahin” için 6 Yorum Var

  1. Yazarın kelime hazinesinin genişliği ve kullandığı kelimeleri hazmetmiş olduğu hikayeyi okurken gözlemlediğim ilk şey. Dil açısından neredeyse kusursuz olmuş. Gerçekçi başlayıp fantastik biten öykülerden hoşlanmam genelde ama bu hikaye beni düşündürdü, bu yüzden kendi adıma bir istisna yapabilirim.

    Tebrikler, bence bu ayın en iyi öyküsü “Kızıl Kuyruklu Şahin”.

    1. Öyküyü beğendiğinize sevindim. Güzel yorumunuz karşısında ise açıkçası duygulandım. Teşekkürler.

  2. Tebrik ediyorum. Oldukca akıcı, anlatım bakımından zengin, bütünlük bakımından yeterli, kurgu bakımından doyurucu. Güzel bir hikayeydi doğrusu. Ama şu tasvirlere takılmadan edemedim “şeytani bir ruhla – asimetrik tavırla” ..Tam idrak edememek te olabilir benimkisi. Onun dışında öykülerinizi bekliyor olacağım 🙂

    1. Merhabalar. Açıkçası bu kullanımlarda pek bir gariplik göremedim. “asimetrik tavırla” bu kullanıma ilk başlarda ben de tam ısınamadım fakat zamanla normal geldi ve hikâye de kendine yer buldu. Hatta siz şimdi söyleyince bana da bir tuhaf gelmeye başladı 🙂 Bu durumu belirtmeniz faydalı olup gereğinden fazla dikkate alınmıştır. Öyküyü beğendiğinize sevindim, eleştiriniz için ise ayrıca teşekkür ederim.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *