Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Kurban

Elimde yenmiş bir çikolatanın boş ambalajıyla karşıdaki parkta oynayan çocukları seyrediyordum. Arabamın içi uyumak için can attığım yatağımın yanından geçmese de neredeyse bir aydır burada uyuyordum. Eve gitmek sadece zaman kaybıydı. Şu aptal davayı çözmeden uyumak, işte bu benim için lüks gibi bir şeydi. Tam bir aydır tüm teşkilat anlayamadığımız bir cinayetler zincirinin peşindeydik ve bu benim dedektif olarak ilk davamdı. Dolayısıyla başlangıcı 1-0 geriden takip etmek istemiyordum. Amirimin  “Bunu çözebileceğinden eminim!” derken ki gülümsemesi benimle dalga geçtiğini mi gösterir yoksa babacan bir tavır mıdır? İşte tek düşündüğüm buydu. Ama artık bir önemi yok sanırım. Elimde tek bir kanıt bile yok. Dört adam ölmüştü. Dördü gözlerinde garip bir gülümseme ve katılaşmış yüzle size bakarken vücutları kuru bir dal gibi karşımda dikiliyordu. Neredeyse gri olan bedenleri içlerinde ki tüm enerji uçup gitmiş ama yine mutlu kalan resimler gibi amaçsızca bana bakıyordu. Hiçbirisinin ortak noktası yoktu. Birisi iyi bir muhasebeci, bir başkası sevilen bir tezgâhtar, diğeri spor hocası ve en sonuncusu da bir üniversite öğrencisiydi. Aralarında ki ortak noktalar çok azdı; ilk olarak hepsi erkekti. Sonra hepsi spor yapan, çevrelerinde neşeli olarak bilinen insanlardı. Hepsi de yalnız yaşıyorlardı. İlk düşüncem yeni bir tür uyuşturucu olduğuydu. Kimyasal ürünlerin neler yaptıklarını biliyordum. Ama kanlarında hemen hemen hiçbir şey bulunmamıştı. Hatta o kadar sağlıklılardı ki belki de ölmek bile onlar için garip kaçardı. Eğer hepsi öğrenci olsaydı uyuşturucu üzerinden ilerleyebilirdim. Ama görünen o ki uyuşturucu değildi. Otopsi raporunu yapan arkadaşım bana gülerek “Sanki bir şey içindeki tüm enerjiyi aniden vakumlamış gibi.” demişti. Hücreleri bile o kadar ani yakalanmıştı ki savunmaya bile geçememişlerdi. Vücutlarında sadece ortak olan bir nokta vücutlarının farklı yerlerinde duran iki küçük kırmızı yanık iziydi. Muhasebecinin sağ kolunun dirseğe yakın dış yüzünde, tezgâhtarın boynunda, spor hocasının sol bacağının üzerinde ve öğrencinin avuçlarındaydı. Onun dışında hiçbir uyuşan nokta yoktu. Ve büyük ihtimalle kendimi başarısızlıkla taçlandıracaktım.

“Tak tak tak.”

Camda duyduğum ses düşüncelerimden beni sıyırdı. Bir kadın camın dışında heyecanla ve hızla vuruyordu.

“Affedersiniz polis bey! Az önce…”

“Buyurun hanımefendi.” diyerek yavaşça camı açtım.

“Şurada parkta bir adam vardı, çocuklardan birisiyle uzaklaşıp gitti.” Dedi ve ardından adamın olduğu tarafa bakmak istercesine bir adım atıp boynunu uzattı. Sonra tekrar bana döndü.

“Babası ya da amcası olamaz mı?” dedim sakince. Aklım hala davamdaydı. Hem şu arabaların ön camına yapıştırdığım emniyet çıkartması bazen sizi ortaya çıkarıyordu. Ama araç devletindi ne de olsa.

“Hayır olamaz.”

“Madem tanıyorsunuz, neden çocukla gitmesine izin verdiniz?”  arabadan çıkıp elimde hala tuttuğum ambalajı katlayarak cebime koydum.

“Tanımıyorum. Ama o genç adam bence onu tanımıyordu. Bundan eminim.” İşte şimdi kaşlarını çatmış öfkeyle bana bakıyordu. Aslında o an ona nasıl bu kadar emin olduğunu sorabilirdim. Ama kadınlar emin görünüyorsa bunu sorgulamamak en iyisidir. Hislerle ilgili bir durum sanırım.

“Ne taraf demiştiniz?”

“İşte bakın o yöne gittiler.” diyerek sokağın başına gitti. Bu sırada gözleri parkta oynayan çocuklar üzerindeydi. Belli ki kendi çocuğunu kontrol ediyordu.

“Adamın kırmızı tişört ve altında koyu mavi bir kot giymişti. Sizin yaşlarınızda esmer uzun saçlı ve iri birisiydi. Çocukta siyah uzun saçlı ve mavi elbiseli küçük bir kızdı.” Hızla söylemişti bunları, işte televizyonun faydalarından birisi de buydu. Artık herkes işin belli başlı noktalarını biliyordu. Adamla kız el ele köşeyi döndüklerinde koşmaya başladım. Kırmızı bir tişört çocuk kaçırmak için seçilebilecek en kötü renkti. Her zaman göz önünde olmak demekti bu. Her ne kadar adamın bir akraba olduğundan şüphe duymasam da yine de kontrol etmeliydim.

Köşeyi döndüğümde adam ve kız gözükmüyorlardı. Etrafıma baktım. Bir anda kaybolamazlardı. Geldiğim tarafa baktığımda beni uyaran kadın yanında birkaç kadınla bana doğru geliyorlardı. Tabi yanlarında çocuklarıyla birliktelerdi. Artık geri dönüşü yok onları bulmalıydım.

Merakla etrafıma bakarken dönüşte ikinci apartmanın ilk katındaki balkonunda oturan bir kadını gördüm.

“Selam teyzeciğim. Buradan kırmızı tişörtlü bir adamla küçük bir kız geçti. Nereye gittiğini gördün mü?”

Kadın önce beni süzdü.

“Neden soruyorsun?”

“Sadece birkaç soru soracaktım teyzeciğim. Polisim ben.” Televizyonun kötü yanı da bu belki de soru sormayı seven insanlar.

“Ergün’ü diyorsun sen. Ne yaptı ki? Gerçi bir şey yapacak birisi değildir ama.”

Demek ki kadın tanıyordu. Sorun çözüldü sayılır. Tam bu sırada diğer kadınlar da arkamda belirmişlerdi.

“Tanıyorsunuz demek. İyi o zaman, peki yanında ki kız çocuğu onun mu acaba?”

“Hayır, o bekârdır.”

“Çocuk kimin o zaman?”

“Bilemiyorum. İlk defa gördüm bende, hatta Ergün bana hal hatır sormadan geçmezdi hiç ama gülerek içeri girdi. Bozuldum işin aslı…” kadın anlatacak çok şeyi varcasına konuşmaya devam ediyordu. Yanımda ki kadınlarda endişeyle birbirlerine bakıyorlardı.

“Teyzeciğim kaç numara da oturuyor.” Sertçe kestim sözünü ve kapıya yöneldim.

“Benim üst katım 5 numara.” Demesiyle içeri girip koşmaya başladım. Artık iş ciddi olabilirdi. Üst kata çıkıp kapının önünde soluklandım bir an. Başım dönmüştü. Uykusuzluk. Belki de korkuydu bunun nedeni.

Kapıya hızla vurdum.

“Ergün Bey kapıyı açın lütfen!”  bir daha hızla vurdum. Ses yoktu. Birkaç kez daha vurdum. İçeriden koşuşturma sesleri geldi. Bir adım geri atıp kapının önünde durup tüm gücümle kapıyı tekmeledim. Hızla içeri girdim. Üzerime doğru koşan adamın üzeri çıplaktı ve gözlerinde korkuyla bana doğru koşarken elindeki bıçağı savurdu. Yana sıçradım.Hızla silahımı çektim ve durması için bağırdım. Ama adam hala üzerime doğru geliyordu. Bıçağı ilk savuruşunda kurtuldum ama adam gerçekten iriydi. İkinci savuruşunda bu kadar şanslı olamayabilirdim. O yüzden sağa doğru kendimi attığımda silahımla bir el adamın bacağına ateş ettim. Adam hiçbir şey olmamışçasına üzerime gelmeye devam ediyordu. Ardından diğer bacağına da bir el ateş ettim ki bu kez diziydi hedefim. Adam bir an duraksadı, ardından bağırarak üzerime doru geliyordu. Artık tek şansım varmış gibi hissettiğimde iki el adamın göğsüne doğru ateş ettiğim, adam önümde diz çöküp sadece “Lütfen ba…” deyip yığıldı.

Diğer polisler geldiğinde dışarıya hava almak için çıkmıştım. İlk defa bu kadar korkmuştum. Tabi küçük kız benden daha çok korkmuştu. Ben girince hemen masanın altına girmiş ağlıyordu. Bacaklarını karnına çeken kızı oradan çıkarana kadar biraz uğraşmıştım.

“Adın ne senin?”

“Ada.”

“Tamam, Ada, korkmak için bir neden yok. Seni ailene teslim edeceğiz.” Kızı kucağıma alıp dairenin önünde ki merdivenlere oturtmuştum. Her daim cebimde bulunan şekerlerden birkaç tanesini ona vererek rahatlatmak istemiştim. Sarı saçları koca mavi gözleriyle ıslak ıslak gülümsemişti. Dışarı çıktığımda ise daireden Deniz adlı polis onunla ilgileniyordu. Bir sübyancı ölmüştü, bu kadar ve kimse sormazdı. Canım sigara istedi. İki aydır içmiyordum. Cebimdeki son şekeri açıp ağzıma attım. Ardından karakola gidip raporumu hazırlamak için aceleyle uzaklaştım. Hala çözülmemiş bir davam vardı. Eve giderken delilleri gözden geçiriyordum. Ama hep aynı sonuç vardı.

Sonunda yatağıma girip uykuya yenik düştüm. Elbiselerimle kendimi yatağa bıraktığımda evin içine sinen sigara kokusunu aşkla içime çektim. Sonra hazla uykuya dalmıştım.

Sıçrayarak kendime geldiğimde sabahın dördüydü. Kızın mavi gözleri bana bakıyordu. Sarı saçları ise aklımın bir ucundan diğerine uçuşuyordu. Sarı saçları, sarı, sarı diye uykumda dönüp durmuştu. İlk kadın bana siyah saçlar demişti, yoksa dememiş miydi? Gözlerim tavandayken sadece bunu düşündüm. Ardından kalkıp hemen dışarı çıktım. Karakola doğru giderken yoldan bir dürüm alıp yemeyi ihmal etmemiştim. Doktor sigarayı yasakladığından beri çok yemeye başlamıştım, iştahım mı yerine geldi yoksa aklımı sigaradan uzaklaştırmak için miydi bu çabam bilemiyorum. Ama yiyordum, hem de bol bol.

Karakola geldiğimde Deniz oradaydı. Güzel kadındı ve polis kıyafeti gerçekten yakışıyordu.

“Ne o çok mu özledin karakolu Ekin?”

“Karakolu değil ama belki seni.” Gülümsedim.  O da başını eğip gülümseyerek sustu bir an.

“Başlama yine Ekin, hayırdır ne oldu?”

“Şu Ada, hani küçük kız ne oldu?”

Deniz bir an duraksadı. Zorla anımsamaya çalıştığı belli oluyordu.

“Bilemiyorum, sanırım ailesi alıp gitti.”

“Ailesi alıp gitti mi, peki evraklar nerede. Görebilir miyim?”

“Tamam, şimdi bakar getiririm.”

“Teşekkürler Deniz, peki kızın saçlarını falan hatırlıyor musun?”

“Siyah upuzun saçları ve kocaman siyah gözleri vardı.”

“Emin misin?”

“Tabi ki eminim. Hatta kendi ellerimle ördüm saçlarını.”

Gülümseyerek odama doğru yöneldim. Sanırım uykusuzluk gerçekten başıma bela olacak diye düşünüyordum. Sandalyeye oturup çekmecemi açtım. Sigara paketi orada duruyordu. Elimi uzattığımda içeri Deniz girdi. Aceleyle doğruldum.

“Evrak yok.”

“Nasıl yok?”

“Yok,  Halil böyle bir şey hatırlamadığını söyledi. Bende kontrol ettim. Sadece öldürülen adamın dosyası var ve kızla ilgili bir şey yok.”

Bir an duraksadım.

“Ben hallederim, teşekkürler.”

Deniz gülümseyerek çıktı. Güzel kadın gerçekten diye düşünürken tekrar arkasını dönüp bana baktı. Sigarayı sevmiyor diye düşünerek çekmecemi kapattım.

Kalkıp aşağıda ki bilgi işleme giderek kamera kayıtlarını açması için Ömer’e rica da bulundum. Olay yerinden gelen ekibin içerisinde küçük sarışın bir kız yoktu. Deniz elinde bir battaniye ile içeri yalnız giriyordu. Birkaç defa daha kontrol ettim ama ufaklığı göremiyordum. Deniz’in yanına gittim.

“Selam yine, şu küçük kızı kaçta getirdiniz?”

Deniz anlamamışçasına bana baktı.

“Hangi küçük kız?”

“Şu esmer küçük kız işte, sübyancıdan kurtardığım.”

“Ne zaman?”

“Dün akşam işte, Deniz dalga geçme lütfen.”

“Ekin inan hiçbir şey anlamıyorum söylediklerinden. Sanırım uykusuzluk ve yorgunluk kötü vuruyor.” Yine o harika gülümseme işte.

“Doğru haklısın sanırım. Gidip yatayım, görüşürüz.” Yavaşça yürümeye başladım. Dairede olup da göreve katılan hiç kimse kızı hatta olayı bile hatırlamıyordu. Dosya da ise sadece bir hırsızlık olayı ve vurulan bir adam vardı. Uykusuzluk mu?

Karakoldan dışarı çıktım. Etrafıma bakındım ama her şey normaldi. Belki de gerçekten hayaller görüyordum. Yavaşça araba gidip çalıştırdım. Başımı bir müddet direksiyona koydum. Bir an sanki arkada bir nefes duymuşum gibi geldi. Hızla doğrulup arkaya baktım, bir şey yoktu. Arabayı çalıştırıp torpido gözünden bir şeker attım ağzıma. Sabah oluyordu ve güzeldi.

Evden içeri girip yatak odasına yöneldim. Ceketimi kapının yanındaki sandalyeye attım. Gömleğimi çıkarmaya başlamıştım ki, ince bir gülümseme ile irkilip arkamı döndüm. Tüm gücümle ışığı açtım. Karşımdaydı.

“Ada!”

“Hahaha evet, unutmamışsın.” Yatağımın üzerinde oturan kız siyah örülmüş saçlarının açık uçlarıyla oynuyor ve kocaman siyah gözleriyle bana gülümsüyordu.

“Ailen nerede?” yavaşça aynalı gardırobumun sürmeli kapağına uzanmaya çalışıyordum. İçeride küçük bir silah vardı. Kendimi bir avcı karşısındaymışçasına savunmasız hissediyordum. İki seçeneğim vardı sanki ya kaçacaktım ya da beni görmediğini düşünerek bekleyecektim. Sanırım ikincisi fazla hayal dolu olurdu.

“Ailem, hımm bilemiyorum. Kim bilir?” yavaşça yataktan kalkıp ayakta dudu.

“Burada olmaman gerekiyor. Hadi seni ailene götürelim. Sen dışarı çık ben…”

“Çocukmuşum gibi benimle konuşmayı bırak!” sanırım böyle bir sesin ondan çıkmasını beklemiyordum. Tüm tüylerim diken diken olmuştu. Gerçekten korkuyordum.

“Tamam sakin ol. Hadi oturu…”

“Garip değil mi? Normalde diğer insanların beni unutmasını sağlamak kolay oldu. Ama sende ne var anlamadım. Belki şekerdendir, belki de içerideki raflar dolusu bilim-kurgu ve fantastik kitaplardır.” Ardından saçları sarı oldu. Ama gözleri hala siyahtı.

“Hiçbir şey anlamıyorum. Ben seni kurtardım. Sen nesin böyle?” yavaşça elimi dolaba yaklaştırdım.

“Beni neyden kurtardın? Sen sadece avımı elimden aldın. Ve şimdi onun yerini alacaksın.”  Ellerini yanlarına bırakmış sevimli sevimli bakıyordu.

“Av mı?”

“Polis olunca demek ki son anda bile öğrenme isteği sarıyor insanı ha. Evet, avsın. Şu araştırdığın cinayetler var ya işte onlar da benim avımdı. Garip seninle karşılaşmamız tesadüf sanıyorsan sakın düşünme bile. Seni tuzağa çekmek istedim. Çok fazla yaklaşmana izin veremezdim. Ama adam iri olmasına rağmen senin kadar hızlı değildi. Ölmemesi gerekiyordu. Bazen tuzaklar sadece avın karnını doyurur. Sonraki tuzağa kadar.”

Bir an çalan telefonumun sesi dikkatini dağıtınca elimi silaha attım. Gördüğüm tek şey kızın bir siluet olarak bana çarptığıydı. Dolabın aynası paramparça olmuş bende yere düşmüştüm. Canım yanıyordu. Ada yatağın ucuna oturmuş bana bakıyordu.

“Çok aptalcaydı. Ama takdir ettim doğrusu, genelde avlarımı hipnotize edip kontrol edebiliyorum. Tıpkı seni öldürmeye çalışan adam gibi. Senin neden etkilenmediğini anlayamıyorum. Çok nadir olmalısın, türün için diyorum. Hiç düşünmedin değil mi? Dizinden ve bacağından yaralanan birisi nasıl hareket edebilir. Gerçi adamcağız senden yardım istedi ama sen önyargılarınla hareket etmeyi tercih ettin.” Bacaklarını küçük bir çocuk gibi sallamaya başladı. Çok keyifli görünüyordu. Yüz üstü yerde yatıyor ve neremin kırıldığını anlamaya çalışıyordum.

“Adam bana lütfen demişti.”

“Ah evet gerçekten güçlü bir adammış. O an bedenini kontrol etmeye odaklanmıştım. Ama bilincini elde tutamamışım.” Omuzlarını kaldırıp indirdi.

“Neyse işimizi bitirelim.”  Yataktan kalkıp bir adım attı. Şimdi yanımda duruyordu.

“Kim bilir ne olduğumu sorup duruyorsun?” beni yan çevirdi.

“Sanmıyorum, ama doktor olmanı daha çok isterdim.”

“Niye sadece sol kolun kırıldı, kaburgalarından da birkaçı ve eziklerde var tabi. Ama önemi yok. Neyim ben aklını kurcalayan tek şey bu. Bize vampir diyorlar.” Eli yavaşça şah damarıma dokundu.

“Dişlerini mi geçireceksin?” acılı olsa da gülümsedim. Ağzımda kan tadı aldım.

“Hadi ama tek evrim geçiren tür siz değilsiniz. Bizde evrimin ürünüyüz. Mısır medeniyeti zamanından beri artık böyle avlanıyoruz. Daha kolay ve daha acısız oluyor. Hem kimse peşimize de düşmüyor. Sonuçta ihtiyacımız olan şey enerji ve bunu almak için vücudumuz bu şekilde evrimleşti. Ama aslında yapay seçilim diyelim. Sonuçta uyum meselesi değil mi?”

Yavaşça öldüğümü hissedebiliyordum. Ama içimde garip bir mutluluk hissi vardı. Ölmek güzelmiş diye düşünmeye başladım. Kızın sesi belli belirsiz duyuluyordu.

“Merak etme acı çekmeyeceksin. Ben enerjini çekerken vücudunun mutluluk hormonları salgılamasını sağlıyorum. Aaa bak işte davanı da çözmüş oldun. Gülen ama kurumuş insanlar. Zirvede bırakmak diye buna denir işte. Hem ayrıca gerçekten doktorum da denilebilir. Ne de olsa binlerce yıldır buradayım.”

Ada’nın sesi ninni gibi kulaklarımı okşuyordu. Başımı sola çevirdiğimde kırık aynadaki görüntümde kafamın yanındaki saçlarım kırlaşmıştı ama yine de mutluydum.

Kurban” için 2 Yorum Var

  1. Merhaba, öncelikle öykünüzün şaşırtıcı olduğunu söylemeliyim. Güzel bir polisiyeydi vampirlisinden 🙂 Öykü film tadında ilerliyor evet, lakin bu hıza kapılıp biraz mantık hataları yapmışsınız sanki. Öykünün başlarında hiç ortak yönleri olmadığını söyleyip devamında ortak noktalar vermişsiniz ölülerle ilgili. Bir de “-ki” eklerinin yanlış yazımı var bazı yerlerde. Küçük hatalar haricinde öykü kendini okutturuyor. Kaleminize kuvvet.

    1. Selam sayın ozbabur,
      Zaman ayırıp okuduğunuz için teşekkürler. Tekrar gozden geçirip gerekli düzenlemeleri yapacağım, dikkatiniz için teşekkürler. Hatayı bazen göremiyorum ne yazık ki. Ama okuyan birisi olunca her zaman gelişmek mümkün. Sağolun.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *