Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Kurdeleli Kaplumbağaya Sempati Beslemeyen Sarı Korniş

Mütevazı olmayan bir sitede, tuttuğu mütevazi alüminyum boruların korkuluğunu oluşturduğu Fransız balkondan, karşı bloktaki pencereleri seyre koyuldu kesif kokulu bir sigara yakmadan. Binada süzdüğü cepheyi önce sarıca, daha sonra termit yuvasına benzetmek istedi. Yapmaya çalıştığı analojinin şeklen tutarsızlığını sezdi ve romantik anlayışını tartmak üzere yeni bir benzetmeye yeltendi. Orası modern bir mağaraydı ve mağaranın olağan çağrışımı olarak içinde ilkel insanlar bulunuyordu. Şüphesiz bu ilkellik, makine ve alet benzeri şeylerin yapımı, yönetimi ile tezat gösteren ahlak bazındaydı. Gelişmemiş, sınıf anlayışı içerisindeki her ahlak sahibi, ahlaklarıyla orantısız olan silahı elinde bulundurur haldeydi. Kendine çemkirerek güldü. Kendisi kim oluyordu? Neyin gelişmiş olup olmadığına karar verecek yetiye nereden sahipti? Kendi uydurduğu, hatta uyduramadığı, sonradan dâhili olduğu sözcüklerle oynadığı oyundan başka bir şey değildi bu durum. Değerler yaratmı… Saçma düşüncelerine son vermesini sağlayacak dişi sarıca, termit ya da ilkel insanı gördü karşı pencerede. Kamerasını almak üzeri içeri yöneldi fakat bulmaya üşendi, televizyonu açmakla yetin…

“…ünlü kim?”

Altındakileri indirdi ve materyal olarak magazin programını mı yoksa karşı bloktaki dişiy… İkircimli bir hızla seçimini voyeurizmden -böyle mi diyorlardı? Yumuşattı mı k…- yana kullandı ünlülere ulaşımın daha sık olduğunu düşünerek. Gelgit halindeki eli sona varmak adına ivmeleniy… İşini bitirdi. Duş aldı. Açık kalmış televizyonu önemsemeden evden çıktı.

Beyaz, gür, hacimli bulutlar gökyüzünün kararmasını istemez gibiydi. Görüntü, uzaydan doğru bitmiş bir pamuk tarlasını andırıyordu. Pamuk tarlasının aralarında turuncu, sarı renkli tilkiler geziniyor, pamuğun sık olmadığı yerlerde ise siyah olmak isteyen mavi toprak gözüküyordu. İnsanın o anki ruh hali nasılsa onu arttıracak nitelikteydi atmosfe… Koşarak karşıdan karşıya geçti. Az önce kendisine araba çarpıp çarpmadığını düşündü. Daha sora hayatın plan sekans olmasından dert yanacakken kadrajına giren şeyle kendine geldi. Ona şey diyordu çünkü biliyordu ki şey, kavramlar arasında en az anlam ihtiva edeniydi. Şeyin sınırları yoktu ama sonuçta şeydi. Şey demenin bile sınır oluşturacağını düşü… Uzun kirpikler; açık kahve, iri badem gözlerin ışıltısına gölge düşüremiyordu. Fındık burun, pembemsi elmacık kemiklerin arasında yerini bulmuştu. Masum gülüşü, çileğin içindeki incileri ortaya çıkarıyor, buğday teni daha ışıldar yapıyordu. Kokusu ise orman ferahlığında ve esansı bir o kadar karakteristikti. Narin bilekle… Hatırladı. Bu o değildi. Karşı bloktaki dişi değildi. Ne tesadüf değil diye düşünmedi çünkü bir an için kendisinin karşı bloktaki kadın olabileceğinin farkına vardı. Olağanüstü kadının arkasından minibüse bindi. Arkasına oturdu, kokusunu içine çekti ve karar verdi: Hislerini onunla pay…

***

“Duydun mu sen de bi ses duydum, tıkırtı gibi…”

“Anlamadım, ne dedin?”

“Ses duydum şu köşeden diyorum, tıkırtımsı…”

“E biri var orda ya kim ki o?”

“Sen kimsin?”

Olmayan renklerin arasından sıyrıld…

“Ben… Ben bilmiyorum yani… Nasıl izah edeceğimi bilmiyorum…”

Öteki:
“Eline ne oldu?”

Beriki sinirlenere…
“Ne eli şimdi sırası mı sanki? Geçerli açıklama yap, sen kimsin?”

“Ben bir araç… Nasıl desem… Kurgu dünyasının bir aracıyım işte. Yani benim dünyamla bir nevi.”

“Şu an kurgu içerisinde miyiz yani?”

“Karakterize repliklerden, söyleşilerimizden anlamadın mı? Anlamaman çok doğal… Ayrıca evinde bir yabancıyla karşılaşıyorsun ve verdiğin tepki yani… Çok komik. Tabi bu komiklik kurgu olmayan ben için geçerli, yoksa kurgu dünyasında gayet olağandır. Sonuçta…”

Beriki lafını kesere…
“Anladım. Ama korkunç bu, eğer iddiaların doğruysa…”

“Neden?”

Öteki:
“Bizim söylediklerimizin, hareketlerimizin, duygularımızın… Uzatmaya gerek yok. Kısaca tüm kontrolümüz senin elinde.”

“Ben de anladım. Sizi avutmak gibi bir niyetim yok öncelikle. Ama bu konudaki endişeleriniz yersiz, onun ötesinde tutarsız. Aşırı kaderci bir paranoyaya lüzum yok. Başta dediğim gibi, ben sadece bir aracı, çevirmenim. Ne siz benim bir parçam, ne de ben sizin bir parçanızım. Dünyalarımız, hatta evrenlerimiz bile bağımsız. Ben bir adaptörüm, tanrı değil.”

“Aklıma birçok soru geldi ya senin?”

Beriki:
“Benim de öyle, bu evrene nasıl geldin gibi? Ya da nasıl bizimle anlaşıp, iletişim kurabiliyorsun? Ne bileyim işte… Yani…”

“Bunun cevabı biraz değişik ama kolay. Konsantre olmam benim buraya gelmemi sağlayan şey. Konsantre olup kendimi verirsem evrene, kendimi orada buluyorum. Sizlerle, sizin gibilerle ya da sizden de farklılarla… Tabi bu salt bir cevap değil. Ayrılabilir. Dalgınlık, hayal, düşünce de diyebiliriz. Kullanılan ifadenin pek de önemi yok. İletişim ise… Bunu sonra cevaplarım.”

“Şimdi cevapla!”

“Tamam o zam…”

Öteki:
“Çabuk ikna oldu değil mi?”

Beriki:
“İkna bile denilmeyecek çabuklukta.”

“Sizinle iletişimim yoğunlaşma anında zaten gerçekleşiyor. Bu basit. Basit ama ne şekilde olduğu konusunda fikrim yok. Konsantre olunca iletişim sağlanıyor. Her insan aynı evreni tecrübe edemiyor ne yazık ki kurgu olmayan benin dünyasında. Hatta bir evreni bir insan gözlemleyebiliyor ve dediğim gibi çevirmenlik yapıp gerçek dünyanın -böyle demeye karar verdim kast edilenin farkında olduğunuzu varsayıyorum- ifadeleriyle, kavramlarıyla, sözcükleriyle deneyimini paylaşıyor. Paylaşıyor dedim ama bunu bir amaç uğruna yapmayabilir bu çevirmenler, araçlar. Sadece yapmak için, neden olmaksızın gerçek evrenin iletişim araçlarıyla donatır gözlemlediklerini.”

“Peki sana müdahalemiz ne raddede olabilir?”

“Ne gibi? Anlamadım sizi?”

“Arkadaşım demek istiyor ki, seni öldürebilir ya da yok edebilir miyiz?”

“Pek sayılmaz. Şu an sizin evreninizde kurgu ben sayısı sonsuz, sınırsızım yani. Konsantre olduğum anda beni evreninizde tamamen çıkarmanız imkânsız. Çünkü sonsuzum. Ama kurgu içinde beni öldürebilirsiniz, başka bir kurgu ben buralarda bir yerlerde saklanıyor olsa gerek. Evet, işte mahkûm olduğunuz nokta ve aynı zamanda beni biraz da olsa tanrı yapan.”

“Umurumuzda değil, seni öldüreceğiz.”

“Bunu gözlemleyip çevirecek başka bir kurgu ben olacaktır. Aynı referanstan sınırsız olduğunu söyledim.”

“Geçerli bir sebep değil bizim için. Bunun ötesinde, gerçek beninin işlevi nedir?”

“Kurgu dünyasındaki sonsuz beninin çevirilerini kayda geçirmek, bir tek o dünyevi araçlara erişebiliyor.”

“Bu söylediklerin baştan aşağı saçmalık, içi çelişki dolu hem de. Bizim de insancıl değerlere ve gözlemlere tabi olduğumuz aşikâr.”

“Hayır değilsiniz. Sizin özelliklerinizi insancıl değer ve gözlemlerimiz anlatmakta aciz kalıyor. Yoksa sizin ifadeleriniz bambaşka. Sizin saçmalamalarınız bile gerçek dünyada çok basit, komik kalır.”

“ Kurdeleli kaplumbağaya sempati beslemeyen sarı korniş desem sana.”

“Emin ol bu çevrilirken ne kadar çaba gösterilirse gösterilsin uç olamayacak. Sıradan, basit hatta ahmakça duracak. O yüzden gerçek benin dünyasındaki yaratıcılıklar cüce, ejderha, büyücünün, cadının ve saire ötesine geçemiyor.”

“Tamam. Şimdi seni öldüreceğiz. Hazır mısın?”

“Evet.”

“Korkuyor musun?”

“Bilmem.”

***

“Evet… Senin gerekli işlemlerin yapılacak. Herkes gibi… İfadeni alacaklar, muayene, rapor ve saire işte. Bak ben buraya sana bir soru sormaya geldim. Ben… Bak ben otuz üç senedir bu işi yapıyorum ve… Yani birçok olayla karşılaştım. Hani sık değil ama gördüğüm şeyler oldu. Benim de rastladığım, şahit olduğum birebir kötü şeyler yani demek istediğim… Anlıyosun di mi? Anlıyo musun dedim. Heh. Ve televizyonda, gazetede ötede beride de görüyoruz yani… İşte yamyamlık mı dersin, ölü s.ken ya da bebek s.ken mi? Köpekleri s.kip yakan, çoluğunu çocuğunu s.kip doğrayan hatta sonra yiyen… İnsan yakan yıkan, tecavüzcü, tacizci, cani, sapık, manyak, psikopat, hasta, asan, kesen, biçen… İşte… Ee… Ama bu… Yani bu yaptığın… Nası desem? Başka bişiy yani o kadın… O kadını düşünmedin mi hiç? Soruyorum sana bak… Bu yaptığın şeyi neden… Niye yaptın?”

“Bakın ben… Bilmiyorum bunu neden yaptığımı. Bi fikrim yok. Hiçbi fikrim yok.”
Dediklerinin anlaşılıp anlaşılmadığını düşündü. Çıkan sesleri karşıdaki anlamlandırabiliyor muydu? Onun öncesinde ses çıkartabiliyor muydu ki? Öyle mi sanıyordu?
“Belki doğuştan dersiniz, doğası böyle dersiniz ama bir nedeni yok bunun. Sadece istedim. Yok istemedim de sadece yaptım gibi… Bilmiyorum takip ettim işte… Sonr…”

Olayın anlatılacağını sezen yetkili polis kozun harlanması aniliğiyle parla…
“Sus! Or.spu çocuğu! Sus! Senin ananı, avradını, yedi ceddini s.keyim or.spu çocuğu! Bırak, bırakın dedim bişey yapmayacam. Seni doğuran anayı babayı s.keyim lan! Sen… Kimsin lan insan mısın sen p.ç kurusu? Tamam sakinim bırakın beni… Bırak dedim bırak, sakinim. Bak bu adam hak ettiğini bulacak. Allah’tan da bulacak, insanoğlundan da bulacak. Götürün ya da durun ben gidiyorum gözüme gözükmesin p.çin oğlu. S.ktimin insan mısın lan?

***

Mütevazı olmayan bir sitede, tutacak kişinin olmadığı mütevazi alüminyum boruların korkuluğunu oluşturduğu Fransız balkonu olan stüdyo daire, tüm donukluğu ve çıplaklığıyla duruyordu. Evin içindekilerin hissedebileceği dodekafonik cızıltılar, genel geçer olarak kakofonik gelmiyor, aksine bu huzursuz seslerde mayıştırıcı bir etki sanrılanıyordu. Bu donuk çıplaklık içinde yer bulmuş televizyondaki ekran, karıncalanmış şeritlerle verdiği mücadele içinde çok az seçilebilecek bir görüntü oluşturdu. Cızırtı ve netsizlik içindeki haber sunucusu, belki rastlantısal, belki de haberin vahametinden sesini boş eve duyurabilmeyi başard…

“… razdan duyuracağım haber, hassas olan ya da olmayan, rahatsızlığı da olan ya da olmayan çoğu insan için uygun değil…”

Oraya nasıl geldiği bilinmeyen kameranın karşı bloğu gösterdiğini hisseden okuyucuların, hiçbir nedene bağlanamayacak tatminsizlik, belirsiz iç sıkıntısı, tanımlanamayan huzursuzluğu yok edeceğini sandığı dev bir dalga, mağarayı ışığı soğuran suyla doldur…

***

Kurdeleli Kaplumbağaya Sempati Beslemeyen Sarı Korniş” için 2 Yorum Var

  1. Gerçekten çok tuhaf bir öykü olmuş. Aslına bakılırsa pek anlam verebildiğimi sanmıyorum. Sanki hem bir şeyler anlatıyor hem de hiç bir şey anlatmıyormuş gibi geldi. Yarım kesilen cümleler bazen anlamayı zorlaştırıyor olsa da genel manada cümle kullanımları, kelime zenginliği ve mağara temasının işleniş biçimi gerçekten güzeldi.

    1. Yorumunuz için teşekkür ederim. Buraya gönderdiğim tüm öyküler birbiriyle bağıntılı, aynı zamanda kendi içinde de bağımsız kurgulara sahip. Diğer öyküler bazı cevaplar verebilir ama karşılığında daha çok soru da sorabilirsiniz. Bunların dışında öyküde düzeltmek isteyeceğim birkaç pürüz var. Biraz aceleye geldi.Bu pürüzlerin yaratmak istediğim tesiri engellememesi ise beni memnun etti.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *