Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Kuz Feneri

Karanlık çöktükten sonra uzun zaman kaslarının ağrısından dolayı uyuyamamıştı. Haftalardır bu kadar çok yorulmamıştı. İri yarı üç adam ve patronun oğlu alışkın olduğu şekilde gün doğumundan alacakaranlığa kadar saatlerce ağır baltalarını sallamışlardı. Çadırının içinde bir sağa bir sola dönmüş uyuyamayınca da dışarı çıkmıştı. Horlamalardan uzağa hemen yanı başlarında yükselen tümseğe tırmanmış, sırtını çam ağacına dayamıştı. Bütün gün çalışan adamlar kurdukları çadırlara uzanır uzanmaz uykuya dalmışlar, sızlayan kaslarını dinlendirmeye çalışıyorlardı. Bu; burada bu ıssız arazide geçirdikleri ikinci gündü ve eserleri çadırların hemen yanı başında, sahile yığılmıştı. İster tekne yapımında isterse kalkan yapımında olsun çok değerli olan sert ve dayanıklı Sarı ladin keresteleri için ıssız topraklara gelmişlerdi. Tanrının hikmeti böyle dayanıklı ağaçlar iklimin sert kışların yoğun yaşandığı vahşi topraklarda yetişiyordu.

Genç adam, tam iki gece önce,uykusuz gecenin birinde nedenini tam olarak bilmese de kimselere haber vermeden köyden yalnız başına çıkmıştı. Adımları kendisini, Alta Krallığının başkenti olan Soka’nın sahiline gelmişti. İşte orada yanına yaklaşan şişman göbekli bir adam on altın kazanmak isteyip istemediğini sormuştu. “Karşılığında ne yapmam gerekir” dediğinde “Kuzeyden tomruk getireceklerini ve o güçlü kollarıyla iyi balta sallayacağını” söylemişti. Biraz düşündükten sonra tüccarın önerisini kabul etmişti. Ne de olsa şu ara yapabilecekleri bir iş yoktu. Üstelik köyde kalan güzel ama kibirli arkadaşı NeVa için istemişti bu altınları. Dönüşte, kıza alacağı armağanları düşününce adamın isteğini hemen kabul etmişti. Gün doğmadan tek direkli küçük bir yelkenliyle yola çıkmışlardı. Tekneye çıktıktan sonra aradaki tahtayı alırken sormuştu tüccar adını.

“Sahi genç adam, senin adın ne” dedi giderken dönüşte eline geçecek olan kazancı nedeniyle mutlu görünen Nusamd “

“Hiçkimse, benim adım Hiçkimse” dedi. Tüccar, uzaklaşan yelkenlinin ardından sakallarını sıvazlayarak bakmış delikanlının söylediğinden bir şey anlamamıştı. Güvertesi olmayan sandal irisi teknede kaptanla beraber dört kişiydiler. Adam, yani küçük çaplı kaçakçı ve tüccar Nusamd kendilerinden yirmi tomruk istemişti. Bir insan beli kalınlığında yirmi tomruk dalları ve yaprakları sıyrılmış bir halde ikinci gün akşam saatleri yaklaşırken hazırdı.

Başını kaldırıp gökyüzüne baktı, sabahın olmasına daha çok vardı ve bulutlarla kaplı gece uzaklarda ışıldayan yıldızların soluk ışıklarını kesiyordu. Kumsalın birkaç metre ötesinden başlayan orman tüm sesleriyle geceyi süslüyordu. Yaz aylarında olmalarına rağmen dünyanın ve tabii BüyükSu’nun kuzeyinde hava oldukça soğuktu. Uyuyan üç iri yarı adam çocuk gibi battaniyelerine sarılmışlardı. Bir ara şarkı mırıldanmayı düşündü ama anımsadığı bir melodi yoktu. Hala yerine gelmeyen belleği için bir küfür savurdu.

Kaç dakika geçtiğini bilmiyordu ama gözkapaklarının iyice ağırlaşmaya başladığını hissetti. Sarındığı battaniyesini düzeltip omuzlarına doğru çekti ama o an uzakta hareket eden bir gölge fark etti. Issızlığın ortasında kim olabilirdi ki. Gözlerini kıstı kesif karanlığı delmek ister gibi bakışlarını odakladı. Bir şey göremedi ama oralarda zifiri karanlığın içerisinden olağanüstü bir durum olduğunu hissediyordu. Az öncesine kadar doğanın bir şarkısı gibi gelen seslerde bir an da susmuştu. Kendini oturma pozisyonundan yatar duruma geçirdi. Görülme olasılığını azaltmıştı. Hafif sürünerek çadırlara doğru gitmeye çalıştı. Kurulu iki çadırdan birinde uyuyan Varnond’a ulaşmak baskına karşı hazır olmak istiyordu.

Bir ıslık sesi karanlığı yardı ve sönmeye başlayan ateşin öteki yanındaki çadıra saplandı. Aynı anda acı dolu bir çığlık yankılandı. Göz açıp kapamaya fırsat olmadan başka ıslık sesleri de duyuldu. Genç adam korku içinde kaldı ve hiç silahı olmamasına lanet etti. Yıldız taşından dövülmüş kılıcının yanında olmasını çok isterdi ama nerden bilebilirdi bir uykusuz gece gezmesinin bu noktaya varacağını. Yine de çizmesinin içerisinde duran küçük kısa hançerini çekti. Fırlattıktan bir saniye sonrasında karanlık gölgelerden biri feryatla birlikte yere yıkıldı. Çeliğin sivri ucu boynuna saplanmıştı. Çadırların çevresinde duran gölgeler durdu. İşte o zaman daha ayakta olan üç kişinin olduğunu gördü. Olduğu yere hedeflenen oklardan kaçmak için şimşek gibi yer değiştirdi. Yağan yağmurların yumuşak toprakta oluşturduğu hendekten sahile doğru hızla ilerledi. Tahmin ettiği gibi oklar az önce dayandığı çam ağacına saplanmaya başlamıştı.

Yarı koşar, yarı emekler halde ilerledi ve avına atılan panter gibi yanındaki siyahlı adama saldırdı. Adam, kendisine neyin saldırdığını anlamadan yere yıkılmıştı. Çenesine isabet eden birkaç yumruk rakibini sersemletmişti ama diğerleri onlardan yana döndüğünden kaçması gerektiğini biliyordu. Karanlığa karışmıştı ki ıslıklar arkasından gelen okları belli ediyordu. O zaman yapabileceği bir şey olmadığını anlamıştı ve ormana dalmıştı. Az önce yumruklarıyla tanışan adam arkasından fırladı.

Baltalarının hışmından kurtulmuş iğne yapraklı ladinlerden birinin üst dallarına tırmandığında soluk soluğaydı. Peşinden gelen adam, avının ardından giden köpek gibiydi. Havayı kokluyor ve kaçağın nerelere gitmiş olabileceğini hesaplıyordu.  Gölgelerde çömelen adam nefesini tutmuş tetikte bekliyorken pes bir boru sesi duyuldu. Siyahlı adam, etrafa bir kere daha bakındı başını kaldırıp kaçağın bulunduğu yöne dikti gözlerini. Sanki nerede olduğunu biliyordu avının. Aynı boru sesi bir kere daha ama bu defa daha tiz tonda çalınca hızla geldiği yöne gitti. Delikanlı ayağa kalktı ve neler olduğunu anlamaya çalıştı işte o zaman denizin dalgaları arasında büyük beyaz bir gölgenin yaklaşmakta olduğunu gördü. Kendilerini ve tomruklarını alacak olan tekne geliyor olmalıydı. Çıktığı gibi hızla indi.

Çadırlara vardığında kan gölünü gördü. Dört adam da kıpırdamadan yatıyordu örtülerinin altında. Yaklaştı ve her birini tek tek kontrol etti. Boyunlarında hayat belirtisi sayılacak atım yoktu. En son baktığı kendi yaşında sayılabilecek genç adamdan uzaklaşmak üzereydi ki kanlı el ayak bileğini kavradı. Yanılmıştı adamlardan biri yaşıyordu. Eğildi “izle onları” dedi fısıltıdan daha yavaş bir sesle yerde yatan adam. Aslında aklından geçende buydu genç adamın ve yerinden fırladı. Çadırların dışında duran ve kaması kabzasına kadar boynun saplanmış adamı görünce aklına geldi ve kısa kemik saplı çeliği yerinden çıkardı. Ölen adamın siyah elbisesinde sildikten sonra ait olduğu yere çizmesini içine koydu.

Baskıncıların az önce uzaklaştıkları yöne doğru yol almaya başladı. Birkaç dakika sonrasında ilerisinde koşarak ilerleyen küçük gurubu fark etti. Dört ya da beş kişi olmalıydılar, çevrede rahatsız edecekleri kimse olmadığını düşündükleri için gürültü yapmaktan ve kahkaha atmaktan çekinmiyorlardı. Belli ki zaferleri kendilerini mutlu etmişti. Hızlı gidiyorlardı ve yakın bir zamana kadar da durmaya niyetleri yok gibiydi. Bir saatten fazla bir süre takip etti adamları. Patikadan hallice bir yoldan ama sahilden ayrılmadan koştular. Günün yorgunluğu yetmezmiş gibi bu koşu bedeninde kalan tüm enerjiyi almıştı. Bir ara durdu, ellerini dizlerine dayadı ve derin derin soluk aldı. Tam doğrulmak üzereydi ki başında dinelen yabancıyı gördü. Demek ki gidenleri izlerken çok gürültü çıkarmıştı. Daha kafasındaki düşünceleri düzene koymadan suratında patlayan tekme ile sarsıldı. Ardından gelen ikinci tekmeyle yere yuvarlandı. Başını kaldırdı ve ağzına dolan kan ve toprağı tükürdü. Ne olduğunu anlamadan gelen üçüncü darbe diğerlerinden daha çok canını yakmıştı. Acı içinde kıvranırken kınından sıyrılan çeliğin sesi bedenine durumun ciddiliğini anlatmaya yetmişti. Sabaha dönen gecenin koyu mavi ışığında parıldayan kılıç havaya kalkarken çizmesindeki sadık dostu görevini bir daha yerine getirmişti. Göğüs kafesine batan kama adamın yere yıkılmasına neden olmuştu.

Gözden yitirdiği adamları bulması çok zamanını almadı. Yol bir yılan gibi kıvrıla kıvrıla akıyordu. Saatler önce duyduğu boru sesini tekrar duyduğunda bakışları ufka kaydırdı. Uzakta hayalet gibi bir yapı dikiliyordu. Koşunun başından beri hep duyduğu dalga sesleri şiddetini arttırmıştı. Biraz dikkatli bakınca sahilde kayalıkların üzerine inşa edilen en yüksek ağaçların bile cüce kaldığı yapıyı gördü. Efsanelere konu olan Kuz Feneri olmalıydı. Temposunu arttırdı. Olacakları kaçırmak istemiyordu. Gurubun en sonundaki adama vardığında az önce öldürdüğü adamın üzerinden aldığı kıyafetler sayesinde aralarına karışmayı başardı.

Fenere yaklaştıkça gözleri hayreti artıyordu. Yer yer yıkılmalar olsa da bina görkeminden bir şey kaybetmemiş gibi duruyordu. Belli ki zaman içerisinde sayısız savaşlar atlatmış yaşlı fener, bu izleri taşımaktan utanmıyordu. Bir kenarını elli adımda alabileceğiniz kare tabana sahipti temeli. Bina bu taban üzerine oturtulmuş daire seklinde koni şeklinde yükseliyor karanlıkta kayboluyordu. Binaya göre girdikleri kapı küçücük kalıyordu. En arkadaki yerini koruyarak içeri girdi. Eşikten adımını atar atmaz kapı paslı menteşesini gıcırdatarak kapandı. Kısa bir boşluktan sonra baskını yapan gurup merdivenleri çıkmaya başladı.

Yorgun bacakları üç koca katı dönerek tırmanan basamakları aştığında geniş bir salonda buldu kendini. Her adımda ne yapması gerektiğini düşünüyordu. Kendi kendine kapana kısılmıştı ve nasıl döneceğini hatta nasıl hayatta kalacağını bilmiyordu. Bilinçsizce hareket etmişti. Yapması gereken vahşilerin yerini öğrendikten sonra destek alıp geri gelmekti. Buraya intikam için gelmişti ama şu an kale gibi duran yapıdan canını nasıl kurtaracağını düşünmekten başka bir şey yapmıyordu. Kaçış yolu arayan gözleri küçük pencereleri farketti. Bir kişinin sığıp sığamayacağı bile belli olmayan pencereler çevresini saran dört duvar boyunca sıralanıyordu. Üstelik duvarlar o kadar kalındı ki pencerenin diğer ucunu göremiyordu karanlıkta. Duvardaki yağ kandilleri ortamı aydınlatmıyordu bile. Bu durumu fırsat bilip gölgelerin arasına karıştı. İlk bulduğu kapıdan çıktı.

Önünde garip bir ışıkla aydınlanan merdivenler vardı. Daralarak yükselen duvarlar boyunca merdivenler yükseliyordu. Her turda biraz daha azalıyordu birbirinden uzaklıkları kenarların. İlk sahanlıkta durdu. Meşeden yapılmış kocaman bir kapı duruyordu karşısında. Kapının mandalına bastı. Ağaç mandal zorlukla kalkınca hafifçe itti ve içeriden tatlı bir ışık yayıldı merdiven boşluğuna. Kedi gibi sessizce içeri girdi, küçük odayı gözleriyle taradı. Kapının tam karşısında bir yatak vardı. Bir hırsız gibi parmaklarının ucunda yaklaştı yatağa.

Yatakta ayakları dışarı taşan ince uzun boylu biri yatıyordu. Karanlıkta teni ışıldayacak kadar beyazdı. Şaşkınlık ve tedirginlik arasında bir an duraladı. Geldiği gibi gitmek üzereydi ki adamın gözleri açıldı ve kırmızı gözler karanlıkta parıldadı. Donup kalmıştı ne yapacağını bilemez durumda. Yabancının kalp atışları odanın alçak duvarlarında yankılanıyordu, birkaç saniye sonra gözler sessizce kapandı. Kıpırdamayan baş, hareket etmeyen gözler açıldığı gibi kapanmıştı. Tam derin bir oh çekmek üzereydi ki dışarıdan salondan gelen sesler kor gibi gözlerin tekrar açılmasına neden oldu. İşte o zaman adamın aklında bir fikir uyandı. Botundaki bıçağı çekti. Aynı gecede üçüncü defa işine yarayacaktı bu küçük kama. Uzun boylu adam daha ne olduğunu anlamadan çeliğin sivri ucu gırtlağına dayanmıştı. Barbarların reisini Soka Krallığına götürdüğünde alacağı ödül ve şan şimdiden göğsünü kabartmıştı.

Meşe kapı bir defa daha açıldığında kapının önünde iki gölge vardı. Aşağıda beş altı asker oradan oraya koşturuyorlardı. Belli ki kaybolan arkadaşlarının farkına varmışlardı. Basamakların yukarısından duyulan keskin bir ıslık sesi tüm başların oraya dönmesini sağladı. Uzun boylu gölgeyi gören askerler saygıyla eğildi. Ama birkaç saniye sonra reislerinin kolları arkada kemerle bağlanmış ve boğazına dayanmış kamayla rehin alındığını öğrendiklerinde öfkeyle naralar atmaya başladılar. Esir alınan adamın boğuk sesi hepsini susturmaya yetti. İki kişi merdivenlerden inmeye başladıklarında sessizce yanlara çekilip yol açtılar. Taş zeminde yankılandı reisin çizmelerinin sesi. Dışarı açılan kapıdan çıktıklarında içeriden gürültüler tekrar gelmeye başlamıştı.

Hava aydınlanmaya başlamıştı. Gecenin karanlığı, yerini hoş bir laciverte bırakıyordu. İlk bakışta tanıdı gece geldikleri yolu. Ama o kadar uzun bir yolda bir esirle nasıl gidebileceğini düşünürken rehinesi bir ıslık daha çaldı. Bu içeridekinden daha tiz ve keskin bir ıslıktı. Adam dilini ve dudaklarını ustalıkla kullanıyordu.  Zayıf, uzun rehinesini hırsla ileri itti. Genç yabancı yolun kenarında bulduğu başparmağı kalınlığındaki zincirle kapıyı kasasına bağladı. Taş duvarda başka giriş çıkış olmaması için dua ederek koşmaya başladı. Zincir ve kapı içeridekileri bir zaman oyalardı.

Kuvvetli kolların itmesiyle savrulan zayıf adam dengesini bulmak için zorlandı.  Arkasından gelen yanına varmadan bir ıslık daha duyuldu. Bu o kadar tiz ve keskin bir sesti ki genç adam kulaklarını kapamak zorunda kalmıştı. Uzun ıslık sesi kesildiğinde yukarılardan bir karşılık geldi. Gözleri alacakaranlıkta sesin geldiği yeri aradığında duvardan inen kertenkele misali dev bir yaratığın fenerden aşağı adım adım adım indiğini gördü. Bir saniye sonrasında ağır bir kütlenin aşağıya düştüğünü gördü. Yere az bir mesafe kala koca beden geniş zar kanatlarıyla ok gibi havalandı. Sonrasındaysa başlarını üzerinde kanat sesleri duyuldu. İşte o zaman fenerin en üzerinin bir ejder yuvası olduğunu anlamıştı.

Başının üzerinde dönen zar kanatlı hayvan daha önce gördükleri kadar iri değildi. O zaman bu yaratığın daha genç olduğunu düşündü. Yine de İki gündür kestikleri kütüklerden daha kalın bir gövdesi, bir kişinin yirmi adımda aşabileceği uzunluktaydı. Mavi rengi aydınlanmaya başlayan havanın rengine uygundu. Geniş bir daire çizdi ve başlarını üzerinden saçlarına değecek kadar yakın geçti. Belki de genç adam kendine yere atmamış olsaydı iri pençeler sırtına saplanacaktı. Yol kenarına atlayarak saldırıyı savuşturmuştu ama boşta kalan esiri yaratığın yanına doğru koşmaya başlamıştı. Yerinden doğrulduğunda tam cepheden yaklaşan mavi pullu ejderha kendine doğru koşan adamın yanında durdu. Adam nasıl olduysa ellerini arkadan bağlayan kemerden kurtulmuştu ve sırtını testere gibi kaplayan zırha aldırmadan ejderhanın üzerine sıçradı. Bir mucize benzeri olay gerçekleşti ve zayıf beden mavi pullarla bütünleşti. Ayaklar sanki eriyip yaratığın bedeninde erimişti. Belden yukarısıysa aynen duruyordu. Küçük bir kanat hareketiyle havalandı ve sevinç çığlığı atar gibi havada taklalar atmaya başladı.

Tam bir belanın içinde olduğunu düşünüyordu ki gelen saldırıdan sık ağaçların arasına dalarak kurtuldu. Arkadan gelen kanat sesleri, yanardağ gibi açılan ağızdan fırlayan alevler kendini izleyen yaratığın nasıl bir cehennemden geldiğini anlatıyordu. Tek ve biricik silahı kaması da o telaşta kaybolmuştu. Her ne kadar ağaçlar alevlerin hızını kesse de sıcaklık sırtını kavuracak gibi olmuştu. Gövdesiyle kolları ve bacaklarıyla toprağa yapışmıştı ve üzerinden geçen ejderhanın uzaklaşmasını izledi bir süre. Eğer ejder yetiştirmek ve geliştirmek bir sanat olsaydı kendisine saldıran bu yaratık bir şaheser olurdu. Hayvan aydınlanan gökyüzünde yükselebildiği kadar yükseldi. Az öncesine kadar rehinesi olan adamın kahkahası sabahın serinliğinde ormanda yankılanıyordu. Genç adam, bir saldırıyı daha atlatamayacağını düşünüyordu, şu an köyünde olmak kulübesinde uyanmak için neler vermezdi ki. Birden diğer taraftan Kuz fenerinin üzerine kurulduğu kayalıkların yaslandığı karlı dağlardan bir çığlık daha duydu. Yere hızla hareket eden bir gölge düştü, havada ikinci bir ejderha daha vardı. Şimdi hapı yuttuk diye düşündü. Bildiği tüm dinlerin tanrılarına dua etmekten başka elinden bir şey gelmeyecek gibiydi.

Kafasını kaldırınca Tanrıların kendisinden yana olduğunu en azından ejderhaların birini destek olsun diye gönderdiklerini anlamıştı. Mavi olan genç yaratık kurbanının üzerine saldırmak üzereyken diğeri solundan mahmuzlamıştı. Sarsılan hayvan yönünü değiştirdi. Ağaçların üzerine savrulmaktan zor kurtuldu. Ama çabuk toparlamıştı. Bir takla atarak bu darbeyi nereden aldığını öğrenmek için döndü. Karşısında kendiden çok daha küçük kirli boz renkli bir yaratık vardı. Uzun dişleri, kalın pulları bir hayli yaşlı olduğunu belirtiyordu. Mavi ejderin üzerindeki zayıf adam binitini çevirdi. Hedefi kurbanla arasına giren yaratığın uzun boğazıydı. Ama durumu kavrayan boz renkli dost büyüklüğünden umulmayacak bir manevrayla dalışa geçti. Diğeri de peşinden yıldırım gibi atılmıştı. Ormanın ağaçlarının hemen üzerinden bir süre uçtular. Geniş bir daireyle yükselmeye başladılar. Araları her saniye kapanıyordu sanki. Genç adam, saklandığı hendekten doğrulmuş neler olduğunu anlamaya çalışıyordu. Önde kaçan boz ejder, yönünü birkaç yüz metre ötelerindeki konik taş yapıya çevirmişti. Son ana kadar dümdüz, Kuz Fenerine çarpacakmış gibi uçtu. Çarpmak üzereyken aniden sola dönüp güçlü bir omuz darbesiyle kule benzeri yapıyı yıktı. Arkasındaki mavi canavar bu yıkıntılardan nasibini almıştı. Koca kule yerle bir olmuştu. Yığıntıların altında kalan mavi pullu yaratık kendini çabucak toparlamış avını izlemeye dönmüştü.

Genç delikanlı ne yapacağını kendisine yardıma gelen ikinci ejderhaya nasıl yardım edeceğini bilemiyordu. Birden bir ses duydu. Çevresine bakınca kimseyi göremedi. O zaman konuşan yaşlı kadın sesinin beyninin içerisinde olduğunu anladı. “Arkandaki tepeye doğru kaç” O zaman, ormana doğru ağaçların arasında uzanan dar yolu ve ağaçların hemen uzağındaki tepeyi gördü. Üzerindeki şoku atlatmıştı ve ağaçların arasından koşmaya başladı. Havadaki kovalamacaysa sürüyordu. Tepenin kıyısına geldiğinde ağzını açmış dev gibi duran mağarayı fark etti. Aynı ses bir daha kafasının içerisindeydi.

“İçeri, girebildiğin kadar içeri gir” dedi.  Ürkek adımlarını alaca karanlıktan içeri attı.

Gözleri karanlığa alıştığında yüksek tavanlı mağaranın iyice derinlere gittiğini anlamıştı. Çevresine bakındı. Silah olarak kullanabileceği bir nesne olup olmadığını araştırdı. Köşede ne zamandan beridir orada olduğu belli olmayan bilek kalınlığında bir dal buldu, kurumuş yan dallarını ve yapraklarını temizledi. Kendi boyundan daha uzun olan kıvrımlı dalı, bir mızrak olarak kullanıp kullanamayacağını düşünürken mağaranın ağzında korkunç bir gürültü duydu. Dönüp baktığında boz renkli ejder zorla da olsa içeri girmişti. İçeri girmişti ama hemen peşinden mavi ejderi uzun boynu ve zırhlı kafası görünüyordu. Genç adam elinde koca dal öylece kalakalmıştı.

“Kaç, içeride uzun bir yol bulacaksın ve o yol seni istediğin yere götürecek” dedi. Daha kafasının içerisindeki sözler yankılanması bitmeden içerisi alev denizi haline geldi. Delikanlı kendisini zorla duvar dibine atabildi. Mağaranın için yanık kokusuyla dolmuştu. Boz renkli ejder boynunu döndürmeye çalıştı ama beceremedi. “Ne duruyorsun kaç” ses bu defa fısıldar gibiydi. Adam elindeki ağacı sımsıkı kavradı. Hızla mağaranın ağzına doğru koşmaya başladı. Bir alev dalgası daha karanlığı aydınlatırken kendini güçlükle yere atabilmişti. Daha önce de benzer durumlar yaşadığı için, hızın önemini biliyordu. Son alev kusuşunun ardından yaratığın derin nefes alması gerektiğini biliyordu. İşte o kısa zaman diliminde mağaranın girişini kaplayan uzun boynu ve boynun taşıdığı dev kafayı gördü. Derin nefes alan burun delikleri henüz kapanmamıştı ki yerden sıçradı ve dalı ejderhanın gözüne sapladı. Bir anda her yanı kan ve göz akı sıvısıyla dolmuştu. Kulakları sağır edecek kadar acı çığlık dağlarda yankılandı. Düşünmeden yere atladı ve bedenini zemine yapıştırdı. Uzun bir sarı boyun kendini izleyen mavi ejdere hamle yaptı. Keskin iri dişler zırhlı deriyi parçalamıştı. O zaman kendinde yana olan yaratığında geri dönmeyi başardığını anladı. Yine de mavi ejder boynunu kurtarmış karşı saldırıya geçmişti, her yer kan içerisindeydi.

“Gücüm tükeniyor kaç” son sözleri bu olmuştu boz canavarın. Genç adam yerinden doğruldu. Mağaranın içlerine doğru yürümeye başladı. Binitinin üzerinden inen ve bir ara kendisine rehine olarak aldığı zayıf uzun adamın gölgesini mağaranın ağzında görünce gitmekten başka çaresinin kalmadığını anlamıştı. Adımlarını hızlandırdı. Basit bir ağaç kesme işinden bu noktaya gelmesini anlamamıştı ama kaderinin kendisine hazırladığı çizgide yürümeliydi ve o çizgi karanlık mağaradan geçiyordu. Koşmaya başladı…

 

Cevdet Denizaltı

Ben Cevdet Denizaltı; tercih ettiğim şekilde olursa Aziz Hayri. İzmir’de Eşrefpaşa’da doğdum. Önce Çınarlı Endüstri Meslek Lisesini sonra Erkek Sanat Yüksek Öğretmen Okulunu bitirdim. Makine Teknolojisi bölümü öğretmeni olarak görev yapıyorum. Okumayı, araştırmayı, yazmayı seviyorum. Tür ayrımı yapmam, bilimkurgu, fantastik kurgu ve tarihi romanlar favorim. Poe ve Tolkien hayranıyım.

Kuz Feneri” için 8 Yorum Var

  1. Öyküyü beğenmedim çünkü: Kullanılan dil çok özensiz ve savruk. Oldukça fazla yazım yanlışı var. Sanki yazıldıktan sonra kontrol amaçlı bir kez daha okunmamış gibi. Zaman iyi kurgulanamamış, kurgu iyi yönetilememiş. Yazara öyküyü yazmaya başlamadan önce bir zaman çüzelgesi yapmasını öneriyorum.

  2. Günaydın:
    Dün sabah eleştirilerinizi okudum ve üzüldüm. Bu satırları yazıp yazmama konusunda uzun süre düşündükten sonra bir iki kelam etmeye karar verdim. Biraz ukalaca olacak ama 12 nisan 2011 den beridir bu foruma üyeyim ve sayısını bilemeyeceğim kadar çok denemem var sayfalar arasında. Sağolsun arkadaşlara okuyorlar-ya da okuduklarını düşünüyorum- zaman zaman da eleştirilerini yazma nezaketi gösteriyorlar. İnanın bana bu satırlar aldığım en sert eleştiriler. Çoğuna katılmıyorum örneğin kullandığım dilin özensiz ve savruk olmasına belki aceleye geliyor diyebilirim. Yazım yanlışlıkları konusunda ne derseniz haklısınız. Hatalarım hala çok. Zaman çüzelgesi konusunu tam olarak nedir bilemediğim için (!) somut bir cevabım yok. Ama okuduğunuz ve eleştiriniz için tekrar teşekkür ederim…

    1. Kırdıysam özür dilerim. Ne düşündüğümü dürüstçe yazarsam hem yazarın hem de okurların eleştirilerimden yararlanabileceğini düşünmüştüm. Kendi sanat anlayışıma göre bir öyküyü beğendiysem ya da başarılı bulduysam bunu belirtiyorum, sebebini de yazıyorum. Beğenmediysem de aynı şekilde dürüstçe belirtiyorum. Bu öykünüz için yaptığım eleştiri benim naçizane düşüncelerim olmakla birlikte herhangi bir yetkin edebiyat dergisinin editörünün de öykünüzle ilgili aşağı yukarı aynı yorumları yapacağını düşünüyorum.

      1. Merhaba
        Dürüstlüğünüze ve açık sözlülüğünüze bir sözüm yok, lafı öyle evirip çevirmeye de gerek de yok. Zoruma giden veya anlamakta zorlandığım uzun bir yazı ve siz sonuna kadar okumak nezaketini gösteriyorsunuz. -Bence bu da bir şey- ama eleştiri de sert oluyorsunuz. Sözlerinize ve fikirlerinize Saygı duyuyorum. Atladığım nokta -ki sözün burasından nefret ediyorum- bu bir öykü değil uzun sayılabilecek üstelik başının ve sonunun henüz belli olmadığı romanın bir bölümüydü. Sanırım o yüzden anlaşılmakta zorlandı. Edebiyat dergisi editörü konusuna gelince eminim ki pek çok yazar eserlerini bastırtasıya kadar sayısız editörden olumsuz cevaplar almıştır. Şu an aklıma gelen örnekleri S.King, J.London. E.Hemingway vb. burada şu anlam çıksın istemiyorum ; “Megalomana bak, kendini kimlerle bir tutuyor”
        Son söz olarak Shakespeare’ in fırıncısına söylediği cevap aşamasına gelinceye kadar yazmaya devam edeceğim sanırım… Tekrar teşekkür ederim…

  3. merhaba, evvela Cevdet Denizaltı ismini hakkınızdaki yazıyı okuyana kadar müstear isim sanmıştım; değilmiş. Çok enteresan ve güzel bir ad-soyad ikilisi var sizde, bunu da belirtmek istedim. Dikkat ettim; diğer öykülerinizde de gördüğüm belli bir tarzınız var ve o tarzda pek değişiklik yapmadan gidiyorsunuz. Ne anlatacağınızı biliyorsunuz; güzel bir özellik bu. Bazı yerlerde uyumsuzluklar var evet; özne-yüklem uyumsuzluğu gibi ama bunlar gözden kaçması muhtemel hatalar. Hikayenizde rahatsız edici büyüklükte bir hata göremedim ben. Bir de “kuz” kelimesinin anlamını öğrendim; iyi oldu. Merak ettiğim bir şey var; yukarıda Shakespeare ve fırıncı geçiyor ya hani, o anekdot ya da neyse, paylaşır mısınız ne olduğunu? Shakespeare çok severim; insanı çok güzel anlatır kimi tiradları benzersizdir.
    Öyküye dönersek; öykünün konusundan çok anlatımını sevdim. Sizin kaleminizin -hiç okudunuz mu bilmem- Atsızvarî öykülere de çok yakışacağını düşünüyorum. “Bozkurtların Ölümü”nü lise yıllarında okumuş yetmemiş tekrar tekrar okumuş biri olarak diyorum ki anlatım tekniğinizle çok güzel Orta Asya öyküleri çıkarabilirsiniz. Belki de yazmışsınızdır bilemiyorum zira seçkide yeni sayılırım.
    Yeni seçkilerde görüşmek üzere.

    1. Merhaba Özbabür:
      Adam karşısında duran vatandaşa sormuş adınız nedir?
      Mememmehmet Yıyıyılmaz demiş vatandaş cevap olarak. Memur adamın yüzüne bakmış bakmış ve dayanamayıp sormuş
      “Kekeme misiniz” diye Adam son derece akıcı bir konuşmayla cevaplamış
      “Değilim ama babam kekemeydi ve nüfus memuru da …. Benim soyadım da bu hikayeye uyuyor. Dedem Erzincanlıdır ve denizle denizcilikle hiç bir ilgisi yoktur. Bu soyadını zamanın memurlarının işgüzarlığına bağlıyoruz. Müstear ismim ise Aziz Hayri.
      Övgüleriniz için teşekkür ederim. alışık olmadığım kadar güzel sözler bunlar. Bir yerlerden başladık kısa bir hikayeyle. Hatta sitem olsun diye kinaye olsun diye başladım. Ama kendi kendine çoğaldı ve çoğalmaya devam ediyor. Hoşuma da gitmiyor değil hani. Sanırım bir zaman daha gidecek. Haklı eleştirilerinize gelince; Türkçe köklü ama zor bir dil özellikle de yazıya dökmeye çalıştığınızda. Hataları elimden geldiğince düzeltmeye çalışsam da kalıyor bir yerlerde. Bunların ikinci planda kalmasının belki de bilinç altına yer etmiş olan iki nedeni var. Biri yazıda önceliğimin hikayenin olayında olmasından kaynaklanıyor sanırım. Hikaye iyi olmalı diye düşünüyorum. Anlatılanlar sağlam ve tutarlıysa ve de ilginçse diğer imla yanlışlarını gizler diye düşünüyorum. İkinci nedense bu yazıları kostümlü prova son prova olarak kabul etmem. Yani bir daha elden geçirilebilir. Bu son provayı evde kendi başıma yapmaya çalışsam da bir sürü nedenden dolayı yapamıyorum. Yine de bazı arkadaşlardan bu tür eksikliklerin azaldığını duymak iyi geliyor.
      Atsız konusuna gelince; ben de severim Hüseyin Nihali. Gerek Bozkurtlar gerekse Ruh Adam severek okuduğum kitaplardı. Son olarak Shakespeare ve fırıncı konusunu anlatmaya çalışayım. Gerçi Google de hikayenin şemsiyeci versiyonları da var ama özetlersem şöyle. Üstadın hep alışveriş yaptığı fırıncı bir gün elinde bir tomar kağıdı yazara uzatmış. Bunlar benim şiirlerim bir okusanız” demiş ezilerek. Bir kaç gün sonra fırıncı cesaret edip beğenisini sorunca “Siz hep ekmek yapın beyim demiş.
      Okuduğunuz beğendiğiniz ve eleştirdiğiniz için tekrar teşekkür ederim

  4. Selamlar,
    Mağara’daki çocuk Hiçkimse mi? Yoksa Bermu Dağ’da göğe yükselenlerden biri mi 🙂 Yazmasam da okuyorum. Bence güzel gidiyorsun. Daha önce hikaye girişlerinde bazı sorunlar yaşıyordun. Şimdi, kolaylıkla başlayabiliyor ve okuyucuyu hikayeye dahil edebiliyorssun. Böylece, okuyucuyu içeri çekmek için harcadığın zamandan ve kelimelerden tasarruf etmeni sağlıyor.

    Noktalama işaretlerine biraz daha konsantre olablirsen, tasvirlerin, anlatın ve hikayenin akışı daha toparlanmış olacak. Bunu yaparsan, aslında dikkatli ve özenli yazmaya çalıştığın ortaya çıkacak. Güzel ve özenli yaptığın işlerin, olması gerektiği gibi görülmesine izin ver. Yazamaya kendni kaptırıp onları unutuyorsun. Unutma dostum, unutma… Bir paragraf sadece bir kere okunduğunda anlaşılmalı. seni uzun zamandır kuyorum. Neler başardın. Şimdi sıra bunda…

    Diğer notlar:* Güvertesi olmayan sandal irisi teknede kaptanla beraber dört kişiydiler.. * dedikten sonra Hiçkimse’nin sahildeki durumuna geçiyorsun. Bu iki husus arasında bağlantıyı tam anlayamadım. Hiçkimse çalışmak için mi sahile indi yoksa herşey hazırdı ertesi gün yola çıkacaklardı? Ya da bu ifadeyi yazdıktan sonra başka bir yere aktın bu yüzden bu ifade burada gözden kaçtı mı?
    *Hiç kimsenin çadır yerine dışarıda yatmasının sebebi eksik. Çünkü o sıradan işçilerle beraber dışarıda yatmayı mı tercih etti?
    *Kılıcının yanında olmamasına kızıyor ve uykusuz bir gece yürüyüşünün onu buraya getirmesine şaşırıyor. Ancak “Genç adam, tam iki gece önce,uykusuz gecenin birinde nedenini tam olarak bilmese de kimselere haber vermeden köyden yalnız başına çıkmıştı.” Buraya kılıcını neden evinde bıraktığını da yazmalısın ya da şişman adamla karşılaştığında kılıcının yanında olmamasına hayıflanmalı ve iki günlük çalışamda başına ne gelebilir ki diye düşümesi gerekir diye aklıma geldi.

    Bunun gibi neden sonuç ilişkleri için yazdığın hikayeleri bir kez daha kontrol etmenin faydası olabilir.

    Eline ve düş gücüne sağlık
    Sevgiler
    Dipsiz.

    1. Merhaba Dipsiz;
      Yazdıklarımı okumana sevindim. Ve cesaret veren cümlelerin için teşekkür ederim. Önce Şamanın olması gerektiğini düşünüyordum kutsal kişinin ama sonrada Hiçkimse’nin olması gerektiğine karar verdim. İlerde yazmayı düşündüğüm bir bölümde nereden geldiğini açıklamaya çalışacağım. Tanrılarla akrabalığının olması gerektiğini düşünüyorum. Bilmiyorum ayın konu başlığına göre denemeler yapıyorum ve yapbozun parçalarının birbirine uydurmaya çalışıyorum. Öyle zengin bir maden ki bu konu belki başka ellerde daha güzel ürünler çıkabilir ama … bu madeni ben keşfettim ve en iyisini yapmaya çalışıyorum…
      birde, noktalama işaretleri konusu var tabii. Bir türlü halledemediğim bir konu. Yine de düzeleceğine düzelmesi gerektiğine inanıyorum… Okuduğunuz ve eleştirdiğiniz için tekrar teşekkür ederim, tüm samimiyetimle…

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *