Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Kya – Aile Bağları

NOT: Bu öyküyü okumadan önce KYA ve KYA – BİR MELEĞİN KANATLARI adlı öyküleri okumanız olay örgüsünü kavramanız açısından oldukça yararlı olacaktır.


Yaratılış

Tanrı, Evren’i ve bize sunduğu nimetleri 6 günde yarattı. Ve 7. Günü bizlere bahşetti. Tolin adı verilen bir çamurdan bir beden yarattı ve içine ruhundan bir parça üfleyip ilk insan Adem’i yarattı. Meleklerin hepsi şaşkınlık içindeydi ve dediler ki “Bizler sana ibadet ile yaşayıp sana kulluk ederken, kanlar dökecek, savaşlar çıkaracak bir ırk yaratmak nedendir?”. Tanrı, “Elbet bir bildiğim var.”dedi. Melekler meraklarını gidermek için tekrar sordu. “Ama Dünya’nı bahşettiğin bir ırk neden çamurdandır? Biz nurdan gelmeyiz. Nur çamurdan üstün değil midir?”dediler. Tanrı, meleklerine acıdı. Onlara cevabı gösterdi. Meleklerin önlerine çeşitli varlıklar getirdi ve “Buyurun. Eğer davanızda haklı iseniz yarattıklarımın adlarını söyleyin.”dedi. Hepsi tekrar şaşkınlığa düştü. Bu Tanrı’nın onlardan buyurduğu en zor işti çünkü yaratılan şeylerin hiçbirinin adlarını bilmiyorlardı. Bu sefer Tanrı Adem’e döndü ve yarattığı şeylerin isimlerini tek tek ona öğretti. Bu sefer Adem’e adları söylemesi buyrulduğunda hepsini eksiksiz olarak saydı. Tanrı, “Bu yüzden insanları yarattım. Onlar öğrenebilirler ve sorgulayabilirler. Siz ancak size söyleneni bilebilirsiniz.”dedi. Meleklerin hepsi her zaman olduğu gibi Tanrı’larını onayladılar. Sonuçta o her şeyi yaratan her şeyi bilendi. Yeni bir emir geldi. “Öyle ise Adem için saygı ile eğilin.”. Şeytan’dan başka bütün melekler saygı ile eğildiler. Şeytan ise dimdik ve gurur dolu bir şekilde yerinde kaldı.

Tanrı “Sana emrettiğim zaman seni saygı ile eğilmekten ne alıkoydu?”dedi. Şeytan’da “Ben ondan iyiyim. Çünkü beni ateşten yarattın. Onu ise çamurdan yarattın.”dedi.

Tanrı’nın emrine karşı gelmiş bir melek bir ilkti. Hepsi bunun yanlış olduğunu bilirdi ve yanlış olmasa bile iradeleri Tanrı’nın emrine karşı gelmelerine asla müsaade etmezdi. Şeytan’ın yapıldığı ateş, diğerlerinin yapıldığı nurdan farklı olacak ki; Şeytan Tanrı’ya karşı gelebilmişti. Tanrı onu huzurundan kovdu. Kovarken de Şeytan’ın isteği üzerine ona insanların tekrar dirileceği güne kadar müddet verdi. Şeytan o güne kadar yoldan çıkarabildiği bütün insanları yoldan çıkaracak ve ebedi hayatta onlara sonsuz azabı tattıracaktı. Tanrı, Adem’den yana döndü. “ Bu iblisi iyi belle. Şüphesiz o sizi yoldan saptıracaktır.”dedi. Adem yaratıldığı andaki gibi mutlu gözükmüyordu artık. Yüzü asılmış çoktan yalnızlığın pençesinde iken bir iblis ile nasıl savaşacağını düşünüyordu. Tanrı Adem’in durumunu fark etti ve bir ilk daha gerçekleşti. Adem’in penis kemiğini alan Tanrı onu şekle soktu ve içine ruhundan bir parça üfledi. Havva Tanrı’nın nefesi ile hayat bulunca Adem coşkusunu gizleyemedi. Artık iblisler iblisi Şeytan ile savaşında yalnız değildi. Kendisi için yaratılan bir eşe sahipti ve kadın onda eksik olan her şeyi tamamlar nitelikteydi. Birlikte Cennet Bahçeleri’nin yolunu tuttular. Adem ile Havva huzurdan ayrıldıktan sonra Tanrı Doğa’yı yanına çağırdı. “Şeytan yolumdan ayrıldı. İnsanlarımı da yoldan çıkartmayı deneyecek. Şüphesiz ben onlara peygamberler gönderip, doğru yolu göstereceğim. Ancak peygamberler unutulduğunda veya sapkınlıklar başladığında bile benim onlara verdiğim nimetleri onlara hatırlatacak, onların en güzel şekilde yaşamlarını sürdürebilmesine yardımcı olacak, gerektiğinde benim hiddetimi tatmalarındansa onları nimetlerimden yoksun bırakacak birini istiyorum. Bu şekilde doğru yolu bulmaları için etraflarına bakmaları bile yeterli olur.”dedi. Fikir kesinlikle eşsizdi. Yaratıcı isteğini açık olmasa da belirtmişti. Meleği Dünya’ya gönderecekti. Fakat alışılmadık bir biçimde bir meleğe seçme şansı tanınıyordu. Gidip gitmemek ona bağlıydı. Doğa neden ilklerin üst üste geldiğini düşündü. Mutlaka bir ilk diğerinin oluşmasına neden oluyordu. Acaba kendi ilkinin nedeni neydi?

Melek için düşüncelerinden kurtulması kısa sürmüş gibi olabilirdi ama uzun süredir oradaydılar. Bir meleğe neden seçme şansı verilirdi? İlk meleğin nuru işlendiğinden beri emirler verilmiş ve kesin bir biçimde uygulanmışlardı. Peki neden şimdi kural bozulmuştu? Neden kural onun için bozulmuştu? Düşüncelerinden sıyrılmış olmasına rağmen düşünceleri karşı koyulamaz bir biçimde tekrar zihnine akın ediyorlardı. Sonra uzun zamandır yaptığını şeyin farkına vararak şok oldu. Gerçek ve çarpıcı bir şok. Sorguluyordu. Daha önce Adem ve Havva’dan başka kimse sorgulamamıştı. Birde o adı batacısa Şeytan sorgulamıştı. Yoksa oda Şeytan gibi yoldan mı sapıyordu? Hayır! Tanrı bir günde iki meleğin birden yolundan ayrılmasına izin vermezdi. En azından öyle umuyordu. Yapılacak en mantıklı şey sorgulamaya ve işleri yoluna koymaya alışık olmayan zihnini yormayı bırakıp Tanrı’ya sormaktı. Nitekim oda öyle yaptı. Cevap yine yaratılan her şey gibi eşsizdi. “Eğer gidersen dönüşeceğin şeyi sana göstermeseydim, kabul edip etmemenin bir anlamı olmayacaktı.”dedi Tanrı. “Ama Tanrım ya bununla başa çıkamazsam ya İblis gibi yolunuzdan ayrılırsam?” Doğa tereddüdüne rağmen yine de konuşabilmişti. Tanrı’nın kelimelere ihtiyacı yoktu bu sefer. Sadece bir bakışı böyle bir şeyin mümkün olmadığını açıkça kanıtlamıştı Doğa’ya. Aslında korkuları bir kenara bırakınca düşünmek yani gerçek anlamda anlayarak sorgulayarak düşünmek inanılmaz derecede güzel bir duyguydu. Kararını çoktan vermişti. Yalnızca kendini nazlıyordu. Oda bunu fark edince cevabını bir fısıltı ile dile getirdi.

“Kabul ediyorum!”

* * *

Nuh kesin emirler almıştı. Bir gemi yapmalı ve yaratılan her çeşit canlıdan içine bir çift koymalıydı. Gabriel ona kendisinin bunu yardım almadan başarmasının olanaksız olduğunu da söylemişti. Bir kadını bulmalıydı. Sıradan bir kadını değil ama. Gönderilen ilk kadını bulmalıydı. Gabriel ona nereye gitmesi gerektiğini ve neler yapması gerektiğini bir bir anlatmıştı. 2 gün sürecek bir yolculuktan sonra eğer vaktini tam ayarlayabilirse kadını birkaç dakikalığına etrafı kolaçan edip ters giden bir şeyler olup olmadığını kontrol ederken bulacaktı. Gerçi normal giden hiçbir şey yoktu. Halkı yaratıcılarından yüz çevirmişken ne normal olabilirdi ki? Yine de kadının görevini yerine getirmesine yardım edecek olması işleri daha anlamlı kılıyordu. O ve kadın seçilmişlerdi. Görevleri de belliydi. Gerisini Tanrı halledecekti çünkü halkı açıkça bir sapkınlık içindeydi ve yaratıcının öfkesini gösterme vakti gelmişti.Yolu zorlu olmasına zorluydu ama etrafta korkutucu bir sakinlik vardı. Bir devenin pisliğine bata çıka ilerlemeyi bu sessizliğe yeğlerdi. Gerçektende acizdi. İnsan bildiği şeylerin aslında bildiğinden çok farklı olduğunu görünce bunu daha iyi kavrıyordu. Gabriel’in onu uyarmasına rağmen önünde mavi ışıklar saçıp tekrar sönen taşlar gördüğünde kaçacak delik aramıştı. Yerlerin hafif hafif sallanmasına alışmıştı. Bir iki gündür hiç aksamadan devam etmişti sallantılar. İşin iyi yanı sallantılar Nuh’un bulduğu hayvanları gemiye binmeye teşvik ediyordu. Elinde sadece birkaç düzine tür vardı. Tam sayısını bilmese de birkaç yüz tane hayvan ve birkaç tanede bitki olduğunu düşünüyordu. Bitkileri toplamak kolay olmuştu ve hemen bitmişti. Sonuçta kaçamıyorlardı ve toplaması gereken tür çok azdı. Ama hayvanlar ve böcekler onu delirme sınırına getirmişti. Topla topla bitmiyorlardı. Ama kadın ona yardım edeceği için işin bir kısmını da ona bırakmıştı. Ona bildirilen yere gelince beklemeye başladı. Birkaç dakikalığına kadını kaçırdığı için endişelendi. Kadın bir anda yanında ki kayaya oturmuş halde konuşunca da gökyüzüne kadar sıçradı. “Yanınıza geldiğimden beri burayı hep severim. Ama sen buraya gelmeyi bırak yakınında geçen ilk kişisin. Bu şerefi neye borçluyum?”dedi Kadın. Kalbinin gümbürtüsü bastıran bir ses ile “Gabriel’den bir mesaj getirdim.”dedi Nuh. Kadının yüzü çarpık bir gülümseme ile aydınlandı. Heyecanlanmıştı ve dans etmeye başladı. O dans ettikçe etraftaki ağaçların arasından bırakın gemisine toplamayı daha önce görmediği hayvanlar gelmeye başladı. Kadın’a mutlak bir güven ile yaklaşırken kendisi ile aralarında belli bir uzaklık bulunduruyorlardı. Kadın kahkaha attığında ise hayvanları unuttu. Bulunduğu yeri unuttu. Neden geldiğini unuttu. Sadece o ses ve kadın vardı o an. Yıllarınızı o kahkahanın tınısını duymak için bile verebilirdiniz. Elindeki değneği düşürünce Kadın onun varlığını tekrar hatırladı ve utanıp kıpkırmızı oldu. “Özür dilerim. Daha önce çocuklarım hariç kimsenin yanında dans etmemiştim. Ama Cennet’ten buraya geldiğimden beri yukarıdan ilk defa haber alıyorum. Unutulmadığımı biliyordum ama garip bir yalnızlık içindeydim. Beni bulduğun için teşekkür ederim.”dedi Kadın. Nuh neye şaşıracağını bile şaşırdı. Kadın Cennet’ten mi gelmişti? Çocukları mı vardı? İlk kadınsa nasıl hala bu kadar gençti? Hayvanları geçin çevresindeki her şeyin ona karşı tutumu neden bu kadar farklıydı? Artık çenesini bile kontrol edemiyordu ki aklından geçen her şeyi söylemiş sesli düşünmüştü. Kadın’ın kahkahası yediden başladı. Ama bu seferki kıkırtı gibiydi ama o bile insanı her şeyden uzaklatırıyordu. “Evet ben önceden bir melektim artık değilim.”dedi Doğa “Çocuklarım var ama sizin çocuklarınız gibi onları ben doğurmadım. Bedenleri sizin çocuklarınıza ait ama içlerinde benden parçalar taşıyorlar. Sizin gibi değiller. Onlar bana yardım yardım etmek için varlar.”. Nuh neredeyse Gabriel’in mesajını unutmak üzereydi ama kendini kadının güzelliğinde kaybolmadan hemen önce tuttu ve bir çırpıda mesajı iletip kadını izlemeye devam etti. “ Gabriel bana yardım etmeni istedi. Tüm canlılardan bir çeşit benim gemime yükleyecekmişiz.”dedi. Kadın boş boş ona baktı. Ağzını araladı ama tekrar kapattı. Sanki tonlarca sorusu varmış gibiydi. Sadece tek soru sordu. “Taşıdıktan sonra ne olacak?”. Ve Nuh’ta sadece bir yalan söyledi. “Bilmiyorum.”

* * *

Adını öğrendiği Kadın sayesinde tonlarca hayvan gemiye bindirilmişti. Doğa! Ne güzel bir isimdi. Her şey onun adına yakışır şekildeydi. Ağaçlar, kuşlar, çiçekler ve böcekler. Onu her yerde görebiliyordu. Adına methiyeler yazılmalı, yarattığı şeylerle beraber gururla anılmalıydı. Göklerden Melek Gabriel indi. “Sapkınlığa düşmek üzeresin Nuh. Her şeyi yaratan Tanrı’dan başkası değildir. Doğa ancak sizlere onun yarattıklarının güzelliğini göstersin diye vardır.”dedi. “Fakat o Tanrı’nın eşi değil midir? Onun çocukları Tanrı’dan başka kimden olabilir ki?”dedi. “Aklını topla be adam. Tanrı’ya eş biri mi vardır ki onun eşi ve çocukları olsun. Şüphesiz ki o tektir ve bağışlayıcı olandır. Af dile ve tövbe et ki günahların affedilsin.”dedi Gabriel. Nuh’un dili yaptığı yanlış karşısında tutuldu. Kelimeleri birleştirip tövbe etmesi yarım dakikasını aldı. Gabriel’de ona yapması gerekeni anlatmaya başladı. Yapacaklarını önceden bilmemesi Nuh için daha iyi olmuştu çünkü kesinlikle boş bulunup Doğa’ya bütün planı anlatırdı. Dev tufan başlayıp yaratılan her şey yer yüzünden silinene kadar Doğa kafese kapatılmalıydı. Yaratılanlarla arasında eşi görülmemiş bir bağ vardı ve onların yok oluşunu görmek onu yoldan çıkarıp Tanrı’nın emrine karşı gelmeye itebilirdi. Tanrı hiddetini Dünya’ya kusarken oda arada yok olup gidebilirdi. Kafes kapatıldığında melekler korkuluğu yeryüzüne indirecek ve kafes onu tutamasa bile o sevgililerini kurtarmak için kendini tehlikeye atamayacaktı.Her şey yoluna girip artık gemiden inme vakti gelince de Doğa ilk kara parçasını suların üstüne çıkaracaktı. Plan basitti ve uygulaması da bir o kadar basit oldu.

Doğa ile Nuh gemide yaptıkları hazırlıkları kontrol ederken Nuh yapması gerekeni yaptı ve Doğa’yı kafese kapattı. Doğa daha şaşkınlığını atamadan göklerden 7 melek indi ve hepsi kafesin bir köşesinden tutup Doğa’yı içeri kapattı. Doğa anlamsızca hepsine bakmaya başlamıştı. Kesinlikle huzursuzdu ama melekler Tanrı’nın emrindeydi yani o ne istiyorsa o olacaktı savaşmanın anlamı yoktu. Sonra gökyüzü ışık ile doldu. Melekler korkuluğu yerleştirmeye gelmişlerdi. Doğa o zaman gitmek için çırpınmaya başladı. Orada istenmediği açıkça ortadaydı. Ama kafese kapalıydı ve gitmesine izin verilmiyordu. Hepsine yalvarmaya başladı. En çokta Nuh’a. Ama Nuh olanlar için değil olacaklar için endişeleniyordu. Daha tufan başlamamıştı. Ama başlaması da uzun sürmedi. Asıl o zaman Doğa’nın feryatları canını acıtmaya başlamıştı. Kadın’ın kahkahası insanı kendine çektiği kadar göz yaşları da insanın yüreğini dağlıyordu. Sesler bir anda kesildi. Gözlerini kafese çevirdiğinde Doğa’nın hiçte doğal olmayan bir parıltı ile parladığını gördü. Sesindeki öfkenin gücü Nuh’u yere yapıştırdı. Kadın’ın sırtı patladı ve 3 çift kanat ortaya çıktı. Diğer melekler korkudan ölmek üzereydi ama yerlerinden kıpırdamadılar. Emirlere uyuyorlardı. İçlerinden biri hariç hepsinin bir çift kanadı vardı. Son meleğin ise iki çift kanadı vardı. Hepsi alt düzey meleklerdi ve Doğa gibi en üst düzey bir melek karşısında hiçbir şansları yoktu. Nitekim öyle de oldu. Doğa “Gidin!”diye haykırınca hepsi ortadan kayboldu. Kafesin kapıları ardına kadar açıldı. Doğa bir an Nuh’a yöneldiyse bile acısı daha ağır bastı ve geminin direğine çıkıp kalan son birkaç kara parçasını aradı. Gözleri kara ile buluşunca da ortadan kayboldu. Nuh aralıksız yağan sağanak ve deli gibi esen rüzgar arasından olanları zar zor görebilmişti. Son gördüğü şeylerde onlar oldu zaten. Herkes gibi geminin içine girip tayfunun bitmesini bekledi. Tanrı’nın hiddeti haftalarca sürdü. Gemideki erzak tükenmek üzereyken yeni yiyecekler ve temiz sular gökten indirildi. Tayfun bittiğinde bile suların çekilmesi için aylar gerekecek gibi görünüyordu. Nuh’un saldığı kuşlar hiçbir kara izine rastlamadan gerisin geri gemiye dönüyorlardı. Doğa’nın karayı çoktan ortaya çıkarmış olması gerekirdi. Ama o adeta yok olanların yerine yenilerinin gelmesini istemiyor gibi karayı suyun altında tutuyordu. Gemide hayvanlar çoğalmaya, gemi artık kimselere yetmemeye başlamışken bir kuş kurtuluşu müjdeledi.

Ağzındaki zeytin dalını Nuh’un eline bıraktı. Doğa’nın tuttuğu yas 3 yıl sürmüştü.

* * *

Lut kapıyı kırarcasına çarptı. Peşinden gelen kabile artık fazla olmuştu. Dayısı İbrahim onu burada bırakırken Tanrı’nın onu burada istediğini söylemişti. Tanrı’nın aklından ne geçiyordu da onu böylesine bir halkın arasına bırakmıştı? Erkeklerin kadınlara bakmayıp, birbirlerini arzuladığı bir yere gönderildiğine göre büyük bir günah işlemiş olmalıydı. Arkasından gelen sesle kalbi tekledi. “Tanrı, senin bir suçun olmasa bile sana acı çektirebilir. O sadece seni sınıyor.”dedi Kadın. Lut, Kadın’a kim olduğunu soracaktı ki birden nutku tutuldu. Yaşayan en güzel varlık karşısındaki kadın olmalıydı. Belli ki bir melekti. Çünkü onlar kadar eşsizdi. Sanki tapılmak için yaratılmış gibiydi. Mısır’da tapılan kilden putlar gibi değildi. Et ve kemikten kanlı canlı bir abideydi. Hayranlıktan dili tutulmuştu. Kafasının içinde bir yağ lambası ( ampul ne arar o devirde -.- ) parladı. Bu kadın, kabileyi tekrar yola getirebilirdi. Onlara sadece gözükmesi bile yeterdi. Adamlar anında kadınların ne kadar güzel olduğunu hatırlardı. Fikrini Kadın’a söylediğinde cevabını küçümseyen bir mırıltı ile aldı. “Senin atalarının en yaşlılarının bile hatırlayamayacağı kadar zaman önce ben, Doğa hiçbir suçum yokken hapsedildim ve korumakla görevlendirildiğim her şeyin yok oluşunu izledim. En ufak yaprağından en ulu dağlarına kadar her şey sular altında kaldı. İçlerinde oğlum Heca da vardı. Görebileceğin en tatlı bebekti. İnan bana milyarca minik beden gördüm. Enikler, buzağılar, taylar, bebekler… En güzeli Heca’ydı. Tanrı insanlarına verdiği cezada oğlumu daha küçücük olan bir bebeği benden aldı. İnsanlar doğduktan sonraki ilk 40 gün her türlü yaratığı görürler. Sonraki 2-3 ay boyunca yavaş yavaş onları görme yeteneklerini kaybederler. Bir bebek odanın ortasına gözlerini dikmiş bakıyorsa orada bir şey var demektir. Melekte olabilir şeytanda, cinde olabilir ruhta. Oğlum tam 40. gündeydi. Beni zapt edenlerden kurtulup onu kurtarmaya koştuğumda bir şey benim ona ulaşmamı engelledi. Tanrı’nın katından inme bir mühür. Melekler benimle alay etmek için ona korkuluk demişler. Oğlumdan birkaç fersah yukarıda havada asılı kaldım. Bütün kudretime rağmen Tanrı karşısında acizdim ve onun iradesine karşı gelip oğlumun yanına yere inemedim. Bebeğim yerde otlarla oynuyordu. Yanında bir melek belirince başını çevirip ona gülümsedi ve oyununa devam etti. Melek bebeğin güzelliği karşısında dona kalmıştı ama sonunda oğlumu aldı ve kayboldular. 1 yıl. Tam 1 yıl boyunca Tanrı’ya onu bana geri vermesi için yakardım. Ama ne benimle konuştu nede bir melek gönderdi. Umutsuzdum. Bende onun gemisinin yanaşacağı kıyıları hep gizledim. Beni engellemedi. Ama beni onaylamadı da. Sanki kullanılıp kenara atılmış gibiydim. Artık dayanamayacağım noktaya gelince de pes ettim. Geminin kuşlarından birine barışın işaretini zeytin dalını verdim ve inzivaya çekildim. Tanrı’nın espri anlayışı o kadar farklı ki. Heca’yı bu kadar yıl sonra yirmili yaşlarda bir delikanlı olarak aramıza gönderdi. Kabilenden onu bulanlar onun büyüsüne kabıldılar ve bu hale geldiler. Şimdi de ben, oğlun annesi, Doğa onlara gözüküp işleri daha fazla karıştıracağım öyle mi? Hayır bana emir gelmedikçe ben bu işin dışındayım.”. Lut bu kadar şeyi hazmetmek için göz kapaklarına bastırırken kapı çalındı. Daha Lut hareketlenemeden Doğa elini salladı ve kapı sonuna kadar açıldı. İçeriye delikanlı görünümünde 3 melek girdi. Üçü birden Doğa’ya dönüp ahenkle konuştular. “Korkuluk adı seninle alay etmek için verilmedi Doğa. Sana hepimiz sonsuz saygı besliyoruz. Sen hepimizden daha yaşlısın. İlk 7 melekten birisin. Lütfen bize kızgınsan bizi affet. Heca’ya gelince. O’nun gönderilme sebebi senin dualarındı eski melek. Tanrı onun Dünya’da olmasının neler yaratacağını anlamanı istedi. Onu gördün Tanrı onu Cennet’in Bahçelerine aldı ve çocuk seni kıyametin gelip görevinin biteceği güne kadar orada bekleyecek. Şimdi karar ver onlara yardım edecek misin?”. “Hayır. Onlar koyunlar gibi birbirlerinin peşine düşüp uçurumdan aşağı atladılar. Günaha girdiler. Onlara verilen aklı ve iradeyi kullanmadılar. Açıkça onlar başlarına gelecekleri hak ettiler.”dedi Doğa. Melekler “Öyle ise artık bu kavim için kurtuluş yoktur.”diye hükmü açıkladılar. Doğa odayı terk ederken Lut sadece bu kadar acıyı kimsenin taşımaması gerektiğini düşündü.

Doğa göklere seslendi “Michael!”. Uzun süre cevap bekledi. Sesi tekrar göklere yükseldi. “En eski kardeşine yüzünü göstermeyeceksin demek!”. Melek Michael göklerden süzülerek indi. Meleklerin en güçlüsüydü ve en önemlilerinden biriydi. Sesi gizleyemediği bir mutlulukla aydınlanmıştı. “Hizmetindeyim Doğa.”. “Michael Heca güvende mi?”dedi Doğa. “Evet. Bizzat gözetimim altında. En sevdiğim kardeşimden bir hatıra o bana.”dedi Michael. Doğa sadece gülümsedi. Michael elini Doğa’nın omzuna attı ve bir süre öyle durdular. Michael sonunda dayanamadı ve kardeşine sımsıkı sarıldı. Doğa gözünden akan yaşların arasında o gün kurabildiği son cümleyi kurdu.

“Bu sefer beni sen tut.”

* * *

Doğa, küçük kızı izliyordu. Kız adeta su ile dans ediyordu. Diğer çocuklarından özel olacağı her halinden belliydi. İlk yıkımındaki göz yaşlarını topladığı küçük elmas şişeyi daha ilk adımlarını atarken bulmuştu ve içindeki her damlayı yüzüne boşaltmıştı. Damlalar gözlerine zührüt yeşili bir renk vermişti ve sol kulağının altında gümüş gibi parıldayan bir nokta bırakmıştı. Şimdi 7 yaşında küçük bir kızın merakı ile her şeyi sorgulamaya başlamıştı. “Anne bunlar ne?”dedi kız. “Orkide kızım. Çoğu ablanın en sevdiği çiçek odur.”diye anlattı Doğa. “Ve Heca’nın en sevdiğiydi.”diye düşündü. “Peki orkideler ölürse ne olur anne?”. “Diğerleri gibi toprağa karışır.”. “Peki ya toprak ölürse?”dedi kız. Doğa yapabildiği kadar kendini ve sesini kontrol etti. Ama kelimeler ağzından çıktığında etrafa dehşet saçıyordu ve içinde öfkenin kalıntıları vardı.

“Toprak bir daha yok olmayacak kızım! Onun yok olmasına sebep olabilecek her şeyi ben kendim yok edeceğim.”

* * *

Kya meleğin karşısında dizlerinin üstünde dikilirken melekte, ona anlatması için verilen her hatırayı Kya’ya gösteriyordu. Sonunda hatıralar bittiğinde oda bitmişti. Annesinin bugüne gelene kadar neler yaşadığını hiç bu kadar ayrıntılı olarak öğrenmemişti. Serbest kaldığında eli istemsiz olarak boynundaki parıltıya gitmişti. O günü hatırlamıyordu ama damlaların tenine değince verdiği acı asla aklından silinmeyecekti. Auriel kızı sessizce bekledi ve göz göze geldikleri gibi Kya derin bir uykuya daldı.

Uyandığında odadaki yatakta yatıyordu. Dışarıdaki yağmura rağmen odanın içi sıcacıktı. Yataktan çıktığında üstünde sadece südyeni ve kilodu olduğunu fark etti. Kıyafetleri mutfaktaki sandalyenin üstünde katlanmış duruyordu. Kıyafetlerinin üstünde de mermerden yapılmış gibi duran siyah avuç içi büyüklüğünden bir küre vardı. Küreyi inceleyip masaya koydu. Henüz üzerini giyinip üstüne bir şeyler geçirmişti ki Tonraq içeride belirdi. Tanrı’ya şükür onu en son gördüğü gibiydi. Öfkenin normalde Kya’yı kıpkırmızı yapması gerekiyordu ama Kya o kadar yıpranmıştı ki en ufak söz bile söyleyemedi. Zaten Tonraq’da kızın daha önce görmediği bir endişe içindeydi. “Neden depremler yaratıp durdun? Annen günlerdir sana ulaşmayı deniyor ama evin yakınlarına yaklaşamıyor. Annen gibi bende içeri giremedim. Tanrı aşkına neler oluyor burada?”dedi Tonraq. “Bir melek beni ziyarete geldi. Yeri sarsan ben değildim oydu. Onu biraz kızdırmış olabilirim. Madem sen geldi annem neden gelmiyor hala?”dedi Kya. “Denedi ama başaramadı. Sanırım odada bir yerlerde mühür var.”dedi Tonraq. Kya uyandığından beri belki milyonuncu kez kaşıdığı alnını bir kez daha kaşıdı. Kapıdan dışarı çıktığında annesini bekledi ama gelen giden olmadı. Onun gibi Tonraq’ta merak içindeydi. En sonunda yok oldu ve birkaç dakika sonra tekrar geri geldi. Bir ruha göre bile fazlasıyla solgun görünüyordu. “Kya annen yeri sarsanın sen olduğuna emin olduğunu söyledi. Yer sana bahşettiği güç tarafından sarsılıyormuş. Yanına gelmeyi denemiş ama hala mühürün etki alanındaymışsın.”. “Şuna mühür deyip durma onun bir adı var. KORKULUK!”dedi Kya ve koşabildiği en hızlı şekilde uzaklaşmaya başladı. Korkuluktan kurtulmalıydı. Saatlerce koştu ama annesi yanına gelmedi. Güçleri de gitmişti. Sadece fiziksel özelliklerini koruyordu. Ama Doğa hiçbir parçasıyla ona yanıt vermiyordu. En sonunda yere dizlerinin üstüne yığıldı. Elini alnını kaşırken bir anda dona kaldı. Hemen en yakın hasteneye koştu ve kafasını yere sert bir şekilde vurduğunu söyledi. Gerekli filmler çekilirken derisinin filmlerde bir bozukluğa yol açmaması için dua edip durmuştu. Tanrı dualarını duymuş olacak ki filmlerdeki tek gariplik kafatasının önünde tam alnının ortasında duran değişik semboldü. Kya daha filme bakmadan ne olduğunu anlayıp göz yaşlarına boğulmuştu. Melek korkuluğu üstüne, kafatasına kazımıştı. Göz yaşları içinde bundan sonra binlerce kere yapacağı şeyi ilk defa yaptı. Eline bir kalem aldı ve yazdı.

“Korkuluk kafatasıma kazınmış. Melekten bana sadece mühür ve siyah bir küre kaldı. Seni görmek istiyorum. Ne olur bunu düzeltmenin bir yolunu bul. Seni çok seviyorum.”

Kağıdı katlayıp üstüne adını yazdı. Odadan çıkarken tek yaptığı annesinin izlerini takip ettiğini ummaktı.

Kya – Aile Bağları” için 2 Yorum Var

  1. merhabalar bence ayetleri seçip direk koysaydın daha çarpıcı olurdu. kalemine sağlık 🙂

  2. Öyle koymayı düşündüm ama sonuçta Tanrı’ya bile İslam’daki adıyla hitap etmiyorken farklı dinlere saygı gösteriyorken sadece Kuran-ı Kerim’den ayet koymanın hoş olmayacağına karar verdim. Okuduğunuz ve yorum girdiğiniz için teşekkür ederim

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *