Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Mavi Tanrıça

Tam üç gün olmuştu eşinden ayrılalı. Severek evlendiği eşinin na’şını, aşağıda o hiç tanımadığı gezegende bir yerlere bırakmıştı. Belki ileride, eşini sakladığı kasayı, üzerinde bulunan verici sayesinde bulabilirdi ama şimdi yapması gereken çok daha önemli işleri vardı. Son gelişmelerde, onca kötünün arasından iyi şeyler aramaya çalıştı. Kayalık, yıldızına yakın bir yörüngede dönen, sıcaktan kavrulan bir gezegenin yakınlarına da sıçramış olabilirdi veya tam tersi sönük yıldızının uzağında, her yanı buz olan, yaşamın milyonlarca yıl önce donduğu bir yere de atmış olabilirlerdi kendilerini. Ama şimdi aşağıda karadan çok su yüzeyine sahip bir gezegen vardı. Ne sarı yıldızına kavrulacak kadar yakın ne de masmavi suyun donacağı kadar uzaktı. Hayat olma ihtimali çok yüksek bir gezegendi. Ve aldığı ilk veriler çok çeşitli yaşam formunun olduğunu söylüyordu, özellikle de atmosferi. Tek yapması gereken bağışıklık sistemini güçlendirecek aşılarını aksatmamaktı. Birkaç günlük adaptasyon aşamasını geçince çok daha iyi olacaktı.

Kaç gündür dolaşıyordu gönderildiği, daha doğrusu sürgün edildikleri gezegenin çevresinde. Bir ara bakışlarını yakınına düştükleri yıldızın diğer gezegenlerine çevirmişti. Onlar tamamen ölü sayılabilecek yapıdaydılar. Üstelik ayaklarının altında duran küre o kadar güzel görünüyordu ki. Yaşadığı bunca talihsizlikten sonra Evren kendisine yardım edeceklerdi sanki. Her Galaksi vatandaşı gibi uygar olamayan bir gezegen almak istemişlerdi. Kredileri ancak bu çevresinde döndüğü, T036’ya yetmişti. Ne olursa olsun diyerek yola çıkmışlar ve bir sabotaja kurban giderek o teleskoplarda bile görünmeyecek kadar uzaktaki dünyasından buralara gelmişlerdi.

T-036 Kendi galaksilerinden milyonlarca ışık yılı ötedeydi.  En başından bir idealleri vardı; dürüst, adil, zengin ve mutlu insanlardan oluşan bir uygarlık, kendi uygarlıklarını kuracaklardı.  Maalesef bu ideali yalnız gerçekleştirecekti en azından şimdilik. Ellerini hala düz olan karnına koydu. Kocasından kalan iki can oradaydı ve günden güne büyüyorlardı. Kendine ve bebeklerine göre bir yer bulmak ve istediklerini orada gerçekleştirmek için üç gündür yörüngesinde dönüp duruyordu gezegenin. Önce anakaraları araştırmıştı.  Geniş mavi suların ayırdığı koca kara parçalarında birkaç uygun yer bulmuştu ama kendisini tedirgin eden her şeyin yukarıdan görüldüğü gibi olmayacağıydı. Hayatın oluşması için gereken tüm ortam hazır görünüyordu. Hava analizi oksijen seviyesinin beklediğinden daha iyi olduğunu göstermişti.  Özellikle ekvator kuşağını kaplayan bitkiler gerekli oksijeni sağlıyor olmalıydı. Sıcaklık kendi gezegeni olan Odth’a yakındı. Tabii Odth’un binyıllar hatta modern tarih diyebileceğimiz dönemden önceki haline.

Kaderin kendisine hazırladıklarını merak ediyor ve yeni yurdu olacağı gezegene bakıyordu binlerce metre yukarıdan. Odth’dan bir hayli küçük olsa da kendisi ve merhum eşiyle kurmak istedikleri uygarlık için yeterliydi.  Şimdiyse karnında taşıdığı ikiz bebekleriyle kurmaya çalışacaktı bekledikleri uygarlığı. Aklına gelince iyi bir küfür savurdu. Kendilerini aldatıp satılık gezegen diye buralara gönderenler son kötülüklerini yapmışlar, tüm galaksinin en berbat yaratıkları sayılabilecek Thin’lerden birini yanlarına yerleştirmişlerdi gizlice.

Çevresine bakındı yaşamını sürdürmesi için o kadar az nesne vardı ki yanlarında. Hemen karşısında konsolun üzerinde bulunan güç kristallerine baktı. Belki işlerini kolaylaştıracaktı ve enerji sorunu olmayacaktı uzun bir süre ama yine de aşağıda kendisini nelerin ve hangi barbarlıkların beklediğini bilmiyordu. En önemli sorunlardan biri de yiyecek ve barınmaydı. Elinde kendilerini bir zaman idare edecek konsantre yiyecekler vardı. Sonrasında bulunduğu yerdeki kaynakları araştıracaktı. Gözüne kestirdiği bölgeye doğru alçalmaya başladı. İçerisi sürtünmeden dolayı ısınmaya başlamıştı. Birkaç dakika sonrasında karanlık uzaydan mavi bir gökyüzüne geçmişti.

Bem bulut yığınlarının içinden geçti. Monitöründen gördüğü bu manzara hoşuna gitti. Atmosfere girdikten sonra Mekik’inin denge kanatçıkları açıldı. Hızını iyice azalttı. Yukarıdan bakınca denizin ortasında gördüğü ufak kara parçası devasa görünmeye başlamıştı.  Alçaldıkça yer şekilleri daha belirgin hale geliyordu.  Kara parçasına ada diyebilirdi ama büyük bir adaydı. Mekikle üzerinden düşük hızda geçerken bile dakikalarını aldı. En iyi tarafıysa anakaralarda oldukça uzak olmasıydı. Her hangi bir işgale veya istilaya karşı korunmalı sayılırdı. Yakıtı çok olsa da bir an önce yere ayak basmak istiyordu. Bir kere daha geçti kara parçasının üzerinden bu defa yönü güneyden kuzeye doğruydu. Gözüne kestirdiği yüksek bir düzlüğe indirdi aracını.

Sorunsuz sayılabilecek bir iniş gerçekleştirmişti. Atmosfer değerlerini bir kere daha kontrol etti. Oksijen oranı biraz yoğundu yalnızca. Son kontrollerini yaptıktan sonra kapıyı açtı. Serin havayı tüm hücrelerinde hissedince ciğerleri zorlandı ilk anda, hafif bir baş dönmesi yaşadı. Ardından kapı eşiğini aşıp yere uzanan hafif eğimli rampaya adımını attı. Tertemiz hava içi bir hoş oldu. Gözleri ışığa alışınca çevresini taradı. Önünde hafif eğimli geniş bir düzlük ve yemyeşil bir düzlük vardı. Bu yaban gezegeni seveceğini düşündü. Eline dürbününü aldı ve çevresine iyice bakındı. Birkaç kilometre ötede ağaçların küçük bir düzlük oluşturduğu bölgede hareketlilik vardı. Çok erken gibi görünse de bu ilk temas olabilirdi. Rampayı kaldırdı, koruma kalkanını çalıştırdı ve yola çıktı

Genç adam, yalnız yol alıyordu. Bildiği topraklar gerilerde kalmıştı ama o köyünden bu kadar uzaklaşmış olmaya aldırmıyordu. Kafasındaki tek düşünce iyi bir av vurmak ve kabilesine bol etle dönmekti.  Her zaman bolca bulunan geyikler, ceylanlar ortada görünmüyordu. Av bulma umudunu arttırmak için ırmak kıyısından kaynağına doğru yol almıştı. İyi bir sülüne hatta tavşana bile razıydı ama hiç biri ortalıkta görünmüyordu.  Güneşe baktı, tepeye yaklaşıyordu. Gövdesini saramayacağı kadar büyük bir ağaca dayadı sırtını. Çantasında taşıdığı pişmiş hamuru ve soğuk eti çıkardı. İştahsız yediği için lokmalar ağzında büyüyordu. Yemeğini bitirdikten sonra oklarını ve taş baltasını kontrol etti. Başını sırtını dayadığı ağaca yasladı. Birkaç saniye sonrasında yorgunluğu göz kapaklarını etkisi altına aldı ve hafif bir uykuya daldı.

Ne kadar süre geçtiğini bilmiyordu ama ayağına yediği sert bir tekmeyle uyandı. Tam yerinden sıçramak üzereyken göğsüne dayanan sivri uçlu kemiği derisinde hissetti. Saniye geçmemişti ki çevresini saran sayısız koyu tenli bacak gördü. Düşman arazisine girdiğini fark etmemiş olmalıydı. Ellerini hemen yanında duran yayından çekti. Yavaş hareketlerle doğrulmaya başladı ve hemen ardından yediği darbeyle gözleri karardı.

Gözlerini tekrar açtığında gölgeler uzamıştı ve sırtını dayayıp uyuya kaldığı ağaca bağlanmıştı. Yüzlerini kandan yapılmış boyalar sürmüş yedi sekiz Jolobo avcısı karşısındaydı. Bir kaçı, yaktıkları ateşin önünde bağdaş kurmuş oturuyor yanlarında getirdikleri derikaplardan içkilerini içiyordu. Diğerleri hemen karşısında beş on adım geride kendilerine bakıp gülüşüyorlardı. Biri belinde taşıdığı bıçağı çıkardı. Bir yandan ağaca bağladığı avına bakıp gülüyor diğer yandan elindeki özenle yontulmuş taş bıçakla oynuyordu.

“Benden ne istiyorsunuz” dedi öfkeli bir sesle. “Biz Simil’ler barışçı insanlarız. Kendi ektiklerimizi yiyoruz. Kendi beslediğimiz hayvanlarımızı kesiyoruz. Ha arada vurduğumuz birkaç hayvan varsa o kadarda olsun. Koca bir ülke Sarkata, buradaki ormanlar ve ormanlardaki avlar sizlere de bizlere de yeter” Bu sözler üzerine

“Bu ülkenin adı Sarkaata, Bizim, sizlerden çok önce gelip yerleştiğimiz bu adanın adını bile doğru dürüst söyleyemiyorsunuz. İşte bu yüzden gitmelisiniz. Sizler bu topraklarda yaşayan asalaklarsınız.” dedi biri. Bir başkası çömeldiği ateşin başından kafasını kaldırarak,

“Yeni reisimiz sizlerden kurtulacak. Bu yüzden büyük bir ordu topluyor. Sarkaata toprakları yeniden bizim olacak”  Evet, kendi kasabasında birkaç gündür konuşulanlar doğru olmalıydı. Nasıl olmuşsa sürgün gönderilen titrek adam, eski barışçı reisin oğlu kambur Homtu,  geri dönmüştü. Amcasını öldürmüş olmalıydı. Kendi köyünün ve diğer kuzey köylerinin başı derde girecek gibiydi ve buradan bir an önce kurtulup diğerlerine haber vermeliydi. Bedenini ağaç gövdesine bağlayan sarmaşıklardan kurtulmak istedi bir kere daha. Bunu fark eden ayaktaki savaşçılardan biri belindeki bıçağı çekti. Elinde öyle bir tarttı kemikten sivriltilerek yapılmış bıçağı.  Bir an av ve avcı göz göze geldiler. Adamın sağ kolu kalktı ve elindeki kaba aleti fırlattı.

Delikanlı havada dönerek kendine hızla yaklaşan bıçağa görebileceği son nesne gibi baktı korku dolu yüreğiyle. Ama bir mucize gerçekleşti ve kendisine yaklaşan bıçak bir gölge tarafından kavrandı. Kendisini kurtaranı ancak hareketini tamamlayıp iki ayağının üzerine inince tam olarak gördü. Uzun bir beden kurtarmıştı genç adamı. Üzerinde vücudunu kaplayan, sarıp sarmalayan kumaş vardı. Diğerleri şaşkınlık içerisindeydi.  Bir saniye dikildi ormandaki kamp yerinde ve az önce havadayken yakaladığı bıçağı fırlatan savaşçıya attı. Bıçak adamın baldırına saplandığı anda acı dolu feryat ağaçların arasında yankılandı.

Şaşkınlıkları çabuk geçti adamların, gurubun en yaşlısı olan hiddetle ayağa kalktı. Gariz bir küfür savurdu. Diğerleri yabancının üzerine atıldı. Ama kendilerinden çok daha uzun olan gölge aralarına dalmıştı bile. İlk darbe kendisine yakın olan şişman savaşçıyaydı. Adam, yediği tekmeyle iki büklüm oldu, kaldı. Ardından yakın olan kısa adamaydı darbesi ve adam göğsüne yediği yumrukla yere yığılmış nefes alamayacak hale gelmişti.  Bir diğerini kolundan tutup savurmuş, hızla ağaca çarpmıştı. Oda darbenin etkisiyle yere yığılmış kanayan burnunu tutuyordu. Küçük haydut gurubunun reisi olanları gördüğünde hafifçe korkmuştu. Bir kere daha bağırdı adamlara, saldırı emriydi bu.

Ortadaki yabancı kendisine yaklaşmaya çalışanları çok çabuk devirdi, hem çevik hem de kuvvetliydi. Ağaca sarmaşıklarla bağlanmış olan adam şaşkındı, Mavi giysili ve uzun boylu biri, haydutların hepsinin hakkından gelmiş ve hiçbir şey olmamış gibi dimdik ayakta duruyordu. İşte o zaman ağaca bağlı olan delikanlı Jolobo’ları bu kadar hızlı haklayanın bir kadın olduğunu anladı. Uzun boyu, ince beli, başının arkasında toplanmış uzun saçlarıyla savaşçı bir kadın duruyordu meydanda. Adamlar, birkaç saniye içerisinde sağa sola savrulmuşlardı. İlk bacağından yaralanansa hala dana gibi böğürüyordu. Beş altı adam etrafa bakındı bir süre.  Güçlü ve öfke dolu bir nara savurdu. Elinde hep yanında taşıdığı ucunda çakmak taşından yapılmış başlık olan kargı vardı. Kargıyı ustalıkla rakibine doğru savurdu. Yabancı kimsenin tahmin edemeyeceği bir şekilde havaya fırladı ve parende atarak saldırganın hemen arkasında ayakları üzerine indi. Zarif bir hareketle önünde dikilen adamı kendine çevirdi. İki eliyle adamın göğsüne vurdu. Kırılan kaburgaların sesi duyuldu. O saniye iri yarı beden yere yıkıldı. Zorlukla nefes alıyordu ve dudaklarının arasından hafif bir kan sızıyordu. Elinden düşürdüğü kargıyı kapan yabancı, hırsla dizine vurup kırdı. Kırılan iki parçayı biryana fırlattı.

Ayakta kimsenin kalmadığını gören uzun boylu yabancı hızla ağaçta bağlı tutsağa gitti. Elinde beliren küçük parlak nesneyle sarmaşıkları kesti ve adama işaretle uzaklaşmasını söyledi. Kısa bir süre yaşadığı tereddütten sonra genç adam hızla oradan uzaklaştı. Beş on adım sonra geri dönüp baktığında küçük meydanda inleyen adamlar vardı. Az önce esen fırtınanın sebebi Mavi tanrıça ortalıkta görünmüyordu. Genç adam kuzeye, köyüne doğru koşmaya başladı.

Bir zaman sonra yere indirdiği mekiğin içerisinde küçük yatağına uzanmış olan Khao, az önce yaşadıklarını düşünüyordu. Eğer kocası sağ olsaydı girdiği kavgayı onaylamayacaktı hatta O sağ olsaydı bu kavgayı yapmasına gerek kalmayacaktı ama indiği bu adayı tanıması için ve kendisine kurmayı düşündüğü bu dünyayı öğrenmesi için bu gerekiyordu. Elini karnına koydu, içi huzur doldu. Bir an ikiz bebeklerinin kalplerinin attığını duyduğunu sandı. Ama bu imkânsızdı. O kadar küçüklerdi ki. Yine de bebeklerine bir zarar gelsin istemezdi. Bir daha bu tür uğraşlara girmeyeceğine dair kendi kendisine söz verdi. İşin en iyi tarafıysa kendisine yardım edecek birini bulmuştu… Prenses babasının biricik kızı, babası sayesinde iyi bir eğitim almıştı ve bu eğitimin somut bir faydasını birkaç saat önce yaşamıştı. Özellikle de Odth’dan biraz daha düşük olan yer çekimi sayesinde bu hareketleri yapabilmişti. Yerinden doğruldu, raflardan birine uzanıp konsantre yiyeceklerden biri aldı. Bu gezegenin besinlerinin tadına bakmanın zamanı gelmişti. Sabah olunca gerçek bir ava gitmesi gerekecekti. Üstelik diğerlerinin Simil dediği kurtardığı gencin köyünü bulmalıydı.

Cevdet Denizaltı

Ben Cevdet Denizaltı; tercih ettiğim şekilde olursa Aziz Hayri. İzmir’de Eşrefpaşa’da doğdum. Önce Çınarlı Endüstri Meslek Lisesini sonra Erkek Sanat Yüksek Öğretmen Okulunu bitirdim. Makine Teknolojisi bölümü öğretmeni olarak görev yapıyorum. Okumayı, araştırmayı, yazmayı seviyorum. Tür ayrımı yapmam, bilimkurgu, fantastik kurgu ve tarihi romanlar favorim. Poe ve Tolkien hayranıyım.

Mavi Tanrıça” için 3 Yorum Var

  1. Ellerinize, yüreğinize ve beyninize sağlık. Güzel, akıcı ve cümleler bir bütün halindeydi. Ayrıca insanın doğasındaki vahşiliği gösterdiğiniz için çok hoşuma gitti. Ne kadar gelişip ileriye gidersek bile doğamızdaki vahşilik öldürme içgüdüsü bizden ayrılmayacak 🙂

  2. merhaba, öykünüz aslında anlatım olarak güzel ama azımsanmayacak yazım yanlışları var “gurup” gibi, “gariz” gibi. Bunlar sadece iki örnek. “de” bağlacının yazımıyla ilgili de yanlışlar var. Sanırım gözünüzden kaçtı. Bunlar okur için biraz dikkat dağıtıcı oluyor.
    Kaleminize sağlık.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *