Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Merdümhar

1 : BİR GARİP DERVİŞ
Oltayı çekti. Adını bilmediği ama epey büyük olduğunu söyleyebileceği bir balık vardı karşısında. Kısa zamanda gözle görülür biçimde bir gelişme kaydetmişti. Oltanın ucunu ihtiyara uzattı. İhtiyar balıkçı ustalığını konuşturup balıkları kolayca sıyırdı ve kovaya fırlattı. Balık avı bitince geldikleri su yolunundan geri çıktılar. Kürekler taze dervişin elindeydi.

Onbir yıl önce yetim ve öksüz kalmış bir sokak çocuğuydu. Mürşidi onu çöp yığınlarının arasında bulmuştu. Sonra himayesine almış ve büyütmüştü. Onunla geçirdiği yıllarda marifet yoluna ermişti. Artık o bir göçerdi. Yolcu derviş olarak alemi geziyordu.

Dervişin yolu bir gün bir kasabaya düştü. Küçük kargir yapılarıyla, serin ve nemli havasıyla yaşam dolu ve kadimdi. Derviş’in uzun yolculuğunda bedeni halsizleşmiş, aç kalmıştı. Ormanda birsürü kuş, tavşan ve ördek görmüştü ama kendi açlığı için onlara dokunmamıştı. Heybesinde tuttuğu birkaç peksimeti yemişti. Yöre halkı ona iyi davrandı. Azığını verdiler, yatağını serdiler. Derviş kısa sürede aralarına karıştı. Bir gün bir kasabalıda tarla işi öbür gün diğerinde esnaflık yapıyordu. Böylece günlerini geçirdi ve yağmurun hafif hafif atıştırdığı bir vakitte taze dervişe yol gözüktü. Heybesini sırtlandı, ahaliye veda edip yola düştü. Ufak bir tepeyi aştı. Küçük bir dereyi geçti. Önüne bir kumsal çıktı. Deniz kenarından ağır ağır ilerlerken sislerin arasından heybetli bir kasır göründü. Kasrın altında büyük bir şehir uzanıyordu. Etrafı baştan başa mütehammil surlarla çevrelenmişti. Tam zirvede yıldızlı kara bir gecenin resmedildiği beybayrağı dalgalanıyordu.

Şehir uzun yıllar önce Hadım Bey komutasında fetholunmuştu. Han’ın teveccühüyle şehir Hadım Bey’e dirlik olmuştu. Kuşaklardır onun ailesince idare ediliyordu. Fetih devrinde burası sursuz, ufak bir köşkün altına serilmiş fena görünüşlü bir mezraydı. Devirler aştıkça kent büyüdü ve zengin, ihtişamlı bir şehre dönüştü. Geçen senelerde şehrin yaşlı idarecisi Yalaz Bey rahmete erince şehrin idaresi beyin kızı Mağres Hatun ve onun genç kocası Bağadır Bey’e geçmişti.

Derviş yürümesini sürdürdü ve bir limana ulaştı. İçinden karşıya geçme düşüncesi oluştu. Fakir bir dervişti, yanında iki lokma azığından ve kalın hırkasından başka birşey olmazdı. Bileğinin gücüyle, karşıya geçmeyi hakedecekti. Koca koca gemilerin az ilerisinde küçük bir kayık gördü. Yanına yanaştı. İçinde yetmişine ulaşmış bir ihtiyar vardı, ağını tamir ediyordu. Selam verip sohbete daldı.

“Dayı, sana yaverlik edeyim. Beraber balığını tutalım, sende beni karşıya geçir. “dedi.

“Karşu mu? Neresü? Benüm takam yaşludur, köhnedür, acep ikimüzü taşur mu? ‘

“Dedem merak etme. Benden sana bir hal gelmez. Ben garip bir dervişim. Fakirim. Param pulum yoktur. Tek arzum karşı şehre varmaktır ama haketmeden olmaz. Meşrebim böyledir. Hakkım olanı arar, bulurum. ‘

İhtiyar balıkçı sevindi. Zaten çok zorlanıyordu bu yaşlı haliyle. Kimi kimsesi yoktu. Avratını yeni gömmüştü. Dervişe tamam verdi. Hazırlıkları tamam edip dalgalara karıştılar. Küçük su yollarına girip girip çıktılar. Havanın bulutluluğu günün olağan zamanından daha evvel kararmasına sebep oldu. Derviş neden sonra şehri sordu. “Adı nedir? “dedi. “Kimin toprağıdır? “dedi.

İhtiyar cevapladı. “Burasu -Pîr-i Âliman- şehrüdür. Bağadur Beğ dirliğüdur. Cennet mekan Yalaz Beğ’ümüzün kerimesü Mağres Hanum’la beraber ki kendüsü Bağadur Beğ’ümüzün refikasu olurlar, şehrü idare ederler. Şehrün ismünü soracak olur isen şehür ilk kurulduğu vakitler buraya bir evlüya uğrar. Şehrü irşad eder. Derler ki eğer o zat olmasa imüş bu şehür asla bayundur olamaz imüş. Onun şerefüne bu şehre Pîr-i Âliman derler. Tanru rahmetünü bahşetsün Evlüya hazretlerünün türbesü şehrün meydanundadur. Gidüp bir dua okursun. ‘

Havanın iyiden iyiye kararmasıyla feneri çıkarıp tepeye astılar. Şehre doğru yollandılar. Şehir ışıl ışıl karşılarında fıkırdarken derviş deniz ortasında bir karaltı seçti. Hemen dikkat kesilip oraya kürek çekmeye başladı. Derken malûm yere vardılar. Vardılar ve gördükleri karşısında hayrete düştüler. Bir tabut, simsiyah bir tabut.

Tabutu kendilerine çekip olabildiğince hızlı ıssız bir kıyıya çıkardılar. Çivilenmişti. Güç bela tabutu açtıklarında içeride bir âfet-i devran yatıyordu. Kadın giyimiyle kuşamıyla tam bir asilzadeydi. Baktılar, nabzı atıyordu. Ama bu kadın nasıl böyle bir hale düşmüştü, muammaydı.

Çıktıkları yer bir ormanın dibiydi. İhtiyarın evi derinlerde idi. Yürüdüler. Kadını da taşıdılar. Kadın su yutmamıştı. Tabut onu korumuştu. Ama kendinde değildi. Uyanamıyordu. İhtiyarla derviş bu işe şaştılar. Hem de korktular. İkisi de garipti. Bir asilzadeyle ne işleri olurdu. Başlarına bir iş gelebilirdi. Ama hayatını kurtarmışlardı hanımın. Bu ehemmiyetli bir işti. Kadını taşıdılar ve ihtiyarın tek göz evinde ateşin başına koydular.

Ertesi gün kıyıda bıraktıkları balıkları almak için evden ayrılmışlardı. Derviş ve ihtiyar balıkçı eve döndüklerindekadının uyandığını gördüler. Korkuya düşürmemek için yavaşça içeri girdiler. Ama derviş hanımın gözüne göründüğü anda hanım bağırışlar ile ortalığı inletti. Bu acayip ve garip bir durumdu. Kadın anlamadan dinlemeden avazı çıktığı kadar bağırıyordu.

Derviş geriledi ve konuştu: “Hanımım bizden sana zarar gelmez, korkma. Ben bir fakir dervişim bu da bana yardım elini uzatan bir garip balıkçı dede. Seni denizde bulduk. Kara bir tabutun içinde. Getirdik. Kendinde değildin. Ateşin başına koyduk. İşte kendine gelmişsin. Geçmiş olsun. ‘

Kadının yüzünde hayret ifadeleri peyda oldu. Başını tuttu. Yere devrildi. Hemen başına koştular. Alnını, bileklerini ovdular. Tekrar kendine gelince anlatmaya başladı.

“Bu ne tür bir oyundur, bilmem. Amma emin olduğum tekşey senin o şeytanla o melunla aynı çehreye sahip olman. Kimsin, gerçek misin hayâl misin? Beni bu hale koyan işte bu bahsettiğim heriftir. Sana ikizin kadar benzeyen. Ama galiba sen iyi birisin. Beni kurtarmışsın. Belki de bir yalancısın. Ama eğer doğrucuysan senin tam zıttın bir kişi o. Ne yazık ki refikim, hain Bağadır. ‘

Yani bu kadın Mağres Hatun muydu? Peki ama nasıl böyle bir hale düşerdi? Dervişin zihni allak bullak olmuştu. Bey’le arasında bu kadar benzerlik var mıydı gerçekten? Mağres Hanım çok kötü bir haldeydi. Biraz daha dinlenip, kendine gelmesi için onu yalnız bıraktılar.

Bu arada derviş sarıp sarmalanıp tanınmaz hale geldi. Dün çıktıkları kıyıyı gidip, kayığa bindi. Kürek çeke çeke şehrin yolunu tuttu. Şehre çıktığında her yerde gam belirtisi olan kan lekeriyle karşılaştı. Biri öldüğünde yakınları hususiyetle kadın olanlar bedenlerini çeşitli yerlerinden az biraz keserler. Akan kanı ölünün kefenine, cenaze evine vsr. sürerler. Bu üzüntünün bir ifade şeklidir. Ölen kişi soylu ise bu merasim umuma yayılır. Dervişin gördüğü buna işaretti. Derviş Mağres Hanım hadisesiyle olan bağı bir çırpıda çözmüştü.

O tebdil-i kıyafet haliyle şehirde dolaşmaya devam etti. Düşündüğü gibi ahali Mağres Hanım’ın mevtini konuşuyordu. Derken meydan bir anda atlılarla dolup taştı. En başta yağız görünüşlü bir adam vardı. Belli ki bu Bağadır Bey’di. Derviş kalabalığa karıştı ve karşısında adeta kendini görmenin tesiriyle dumura uğradı. Adam tıpatıp kendine benziyordu. Bey atından inip ortaya yürüdü ve konuşmaya başladı.

“Refikam Tanrıya ulaştı. Hepiniz bilirsiniz ki biz bir aşk denizinde boğularak izdivaç ettik. Ama zalim felek bize oyun oynadı. Onu benden aldı. Ben onun aşkını asla yüreğimden çıkarmayacağım. Onun hatırası asla yokolmayacak. Ama ben bir insanın ötesinde bir idare adamıyım. Sorumluluklarım var. Benim için evlat yaşlanınca sırtımı dayayacağım bir kaya olmaktan başka bir devlet meselesi. Şehrimizin kutlu kapısının mühürlenmemesi içinbir yiğit lazım bize. Sizin izninizi rica ediyorum. Yeniden izdivaç için izin istiyorum. ‘

Bey lafını bitirir bitirmez ağlamaya başladı. O arada tüm insanlar izinlerini bahşettiler. Derviş daha fazla durmadı. Kimseye farkolunmadan geriye geldi. Balıkçının evine girdi.

İçeride Mağres Hatun’un öfkeyle karışık ağlamaları buldu onu. Derviş sessizce yanaştı ve bir köşeye sindi. Hanım onu fark edince konuştu.

“Size olan biteni anlatacağım. Nasıl o hale düştüğümü. Önce tabut meselesine girelim. O lanet herif beni bir gece efsunlarıyla kendimden geçirdi. Önce, epeyce uzun bir süre her şeyin farkındaydım. Vücudumda hiç hareket emaresi yoktu. Adeta bir ölüydüm. Başımda ağladılar. Kan akıttılar. Onlara haykırmak istiyordum ama nafile. Bedenimin idaresi benden geçmişti. Çok olmadan o lanet, adamlarıyla birlik olup diğerlerini savuşturdular. Beni bir tabuta koyup, dört dilsiz cellatla birlikte mezar odasına götürdüler. Ama o melunun biraz olsun insafı var imiş. Beni gömmediler. Ama tabutla birlikte denize atarak gömmekten beter ettiler. Sonrası malum. Felek bana biraz olsun acımış ki içinde bulunduğum akıntıdan beni kurtardı. Siz beni buldunuz. Size hayatımı borçluyum. ‘

Derviş zihninde Bey’e olan benzerliğini mânalandırmaya çalışırken, Hanım onu duymuş gibi tekrar konuştu: “Senin ona olan benzerliğin beni önce büyük bir korkuya sokmuştu ama dedemin anlattıklarından sonra içimdeki tüm kuruntular yok oldu. Bu iş olsa olsa o iblisin efsun gücüyle senin çehreni çalması olmalıdır. Zaten öyle fena bir mahluk o çehreye sahip olamaz. Size onunla olan buluşmamı da anlatayım. ‘

Derviş ve ihtiyar kendilerinden geçmiş halde Hanım’ı dinliyorlardı. Hususi olarak derviş bu durumdan çok ürkmüştü. Kalbi kendini belli ederce çarpıyordu. Bütün bu olanların yanında içinde görmezden geldiği başka şeyler de vardı. Aşk. Galiba çehresinin çalan iblisin durumuna düşmüştü. Hanım’a karşı kesinlikle değişik bir his besliyordu. Hanım tuhaf hikayesine başladı.

2 : MAĞRES HANIM’IN HİKÂYESİ

Genç hanım ilerlerken, tekinsiz ormanın rüzgarı yüzüne vuruyordu. Kapalı saray odalarında sıkılıyordu. Pederi ne zaman sefere çıksa, hemen başını alıp gidiyordu. Dadıanaları ne kadar karşı dursa da ellerinden kurtulmayı biliyordu. Çok kez babasından azar işitmişti. Ama olsundu. O böyle bir hayatı istemiyordu. Dağlarda, ormanlarda at sırtında koşmak istiyordu. Başına bir badire çıksa kendini korumasını iyi bilirdi. Erkek gibi kızdı doğrusu. Dövüşmeyi küçük yaşta öğrenmişti.

Yine böyle bir sergüzeşt sırasında avlanmak için bir tuzağı gözlüyordu. Mihrakının hemen arkasında deniz duruyordu. Bir ara gözü takıldı. Kıyıya vuran birşey gördü. Aman, bir insandı. Hemen avı falan unutup oraya koştu. Giyiminden sofuluk yolunu tuttuğu görülüyordu. Adamı geriye çekti. İçindeki suyu çıkardı. Ama hâlâ baygın duruyordu. Adamı ata yükleyip Pîr-i Âliman’a doğru yollandı.

Şehre vardığında gözcüler koşup adamı sırtlandılar. Hemen hekim geldi. Tedavi etti. Lakin adamın ölümcül bir durumu yoktu. Ama uyumaya da devam ediyordu. Hekim müşâhede için dervişin yanından ayrılmadı. Günler geçti ama adam uyanmıyordu. Bu arada Bey seferden döndü. Hadiseyle yakından ilgilenmeye başladı. Uzun bir müddet sonra o sıralar şehirden geçmekte olan bir Kambaba’ya danışmak istendi. Kambaba adamın halini inceledi. Sonra ayinine başladı. İçeride bir tek hasta, Kam, Bey ve Mağres Hatun kalmış idi. Kambaba hopladı, zıpladı üstünü başını parçaladı. Şevke geldi, kendinden geçti. Dervişin zihin alemine girdi. Bey ve beykızı büyük bir şaşkınlık ve hayranlık ile olan biteni seyre dalmışlardı.

Derken Kam kendine geldi. Yüzü gördüklerinden gelen bir şaşkınlıkla gerilmişti. Anlattı:

“Begimiz bir belâya ugramış. Ahubabalar çarpmış. Aman daglara taşlara bir gün yoluna gidiyormuş. Bir deniz kenarında önüne iki zebellâ çıkmış. Derviş anlamış bunların ne acaib ve garaib oldugunu amma ne fayda. Güreş istemişler. Derviş yok mok demiş. Amma bunlar durur mu? Yoluna bırakmamışlar. Ne çare; durmuş, soyunup dökünmüş, başlamış güreşe. Amma bu yabaniler bu oburlar durduğu yerde durur mu? Azdıkça azmışlar. Netice olarak begimizi bu hale koymuşlar. ‘

Yalaz Bey ve Mağres Hatun duyduklarından sonra derûni düşüncelere gark oldular. Düşündükçe daha fazla ürktüler. Dünyanın türlü türlü huyu vardı. Neden sonra sordular:

“Acep bu işin devâsı var mıdır? Bu biçâre nasıl kurtulacak bu halden. Söyle Kambaba. ‘

Kambaba duraksadı ve o da gömülüp gitti. Bu iş ciddiydi. Yiğidin hali fenaydı. Düşündü Kam ve bir sonuca vardı. “Eğer yeni bülûğ çağına erişmiş gençleri ve toy çocukları toplayıp beyinlerinin özüyle bir bulamaç hazırlarsanız, sonra bu bulamaçı günaşırı dervişin bedenine sürerseniz, Tanrı’nın izniyle bu adam dirilir. ‘

Bey ve kızı bu duyduklarından sonra daha da şaşkına döndüler. Apar topar Kambaba’yı yolcu ettiler. Elbet böyle birşey yapmazlardı. Bu bir vahşetti. Ardından yeniden bekleme günleri başladı. Derviş’in durumunda hiçbir değişme olmadı.

Bir gün sarayın önde gelen münevverlerinden biri Bey’in huzuruna çıkageldi. Kadim kitapları karıştırırken bir bilgiye rastgelmişti. Derviş’in hayata dönmesi için bir yol. Nebatat ustalarından başka kimsenin adını sanını bilmediği, varlığı çoktan unutulmuş yarı-efsanevi bir bitkiydi bu. Kitapta yazılanlara göre bu bitki ab-ı hayat’ın ta kendisiydi. Nebatat Üstad’ı huzura çağırıldı ve işin içyüzü soruldu. Üstad bu bitkinin dünya üzerinde bir eşinin kalmadığını söylüyordu. Sonra da mevkisinin hatrına utana sıkıla bir efsaneden bahsetti. Bu efsaneye göre kısaca sözde üç nehir yatağının buluştuğu bir noktada göğe ulaşan bir tepenin zirvesinde bu bitkiden bir tane kalmıştı.

Ama efsaneydi işte. Herkes olayın neticesiz kaldığını ve dervişin sonuna doğru gittiğini düşünürken Mağres Hatun tüm ısrarlara rağmen dikkafalılık edip bitkinin peşine düştü. Tavsiyesi malûm efsaneydi. Az gitti, uz gitti. Dere, tepe, düz gitti.

Sarayda meraklı bekleyişler başladı. Bey çoktan adamlarıyla kızının peşine düşmüştü. Sonra Bey ordusu ve Mağres ansızın çıkageldiler. Tuhaf ki malûm bitkide yanlarındaydı. Tüm soruşlara rağmen ona inanmamalarınında tesiriyle Hanım kimseye konuşmadı.

Derviş uykusundan uyandı ve adeta başta Bey olmak üzre tüm şehrin evladı oluverdi. Kısa zamanda toparlandı ve Bey’in hizmetine girdi. Onlara hayat borçluydu. Tüm hayatını onlara adamıştı. Gel zaman git zaman, Bey’in aklına bu yiğidi kızıyla evlendirmek düşüncesi girdi. Çok münasip bir haldi bu. Kızını çağırdı, konuştu. Kızın aklında da dolaşıyordu ama nasıl söylesindi. Bağadır’ı çağırdı onun da niyetli olduğunu görünce. İzdivaca erdiler. Düğünler, şölenler…

Yalaz Bey ölünce idare kızına yani Bağadır Bey’e kaldı. Adeta bir peri çifti gibi şehrin üzerine titrediler. Ama şehir vahim bir hadiseler zinciriyle çalkalanıyordu. Şehrin yeni gençleri ve de çocukları ortadan kaybolmaya başladılar. Hadiseye tanık olan ama kurtulanlar gördükleri Aksakallı zattan bahsediyorlardı. Onlarla bir iyilik perisi gibi oyun oynuyor ama sonra çirkin yüzünü gösteriyordu. Tüm çabalara rağmen hadiselerin önü alınamadı.

Üstüne üstlük kimi yetişkinlerde ahırlarında sımsıkı bağlı duran atlarının sabah sanki seferden dönmüşçesine yorgun olduğunu ve de kuyruklarının örüldüğünü söylüyorlardı. Üstadlar tavsiye verdi. Atların üzerine yapışkan macunlar sürüldü. Ahali sabah baktıklarında beyaz tüyler gördüler.

Şimdi tüm bu olaylardan sonra Mağres Hanım kendi eblehliğine yanıyordu. Bu şehre dadanan oburun iblis kocası olduğunu düşünmek işten bile değildi. Tüm bu düşünceler içinde konuşmasını bitirdi.

Bizim Derviş’in ve ihtiyar balıkçının başlarına düşen mesuliyet karşısında dizlerinin bağları çözüldü. Ama onlarda, Hanımda aynı şeyi hayal ediyordu.

Sabahın ilk ışıklarıyla tebdil-i kıyafet edip, köhne ve vefakâr kayığa kurulup şehrin yolunu tuttular. Mağres Hanım intikamını feci alacaktı. Bizim derviş çehredaşının haline acır gibi olmuştu…

DEVAM EDECEKTİR.

Merdümhar” için 4 Yorum Var

  1. Melih bey gayet güzel bir öyküydü. Öykünün bizden oluşu beni ayrıca mutlu etti. Bu ayki öyküme yaptığınız kıymetli yorumunuza verdiğim cevapta da belirttiğim gibi, Türk edebiyatının kendi dilinden, kendi sesinden yeni sözlere ihtiyacı var. Bu öyküdeki tavrınızı da böyle okudum ve takdir ettim. Öykünün devamını bekliyorum heyecanla. Sağlıcakla kalın.

  2. Öyküde aşırı derecede nadirce gördüğüm birkaç harf hatası var ki tek tek gösterme gereği duymadım.
    Yine de, giriş paragrafı ve oradan sonra başlayan geçmişe bakış ile şimdiye uzanan yolculuk arasındaki bağıntıyı birazcık sıkıntılı buldum. Kullandığın zaman kipleri bakımından. Bölümler kocaman kocaman olduğu için de nasıl giderilebileceklerine dair bir şeyler söylemem pek mümkün değil ama zaten sorun halledilemeyecek gibi değil.

    Kullandığın bazı kelimeler vardı, daha öncesinde hiç bir yerde denk gelmediğim. Böyle öyküleri çok severim. Yanılmıyorsam, sözlükleri rastgele karıştırılarak “han, burada güzel durdu bu” denilerek kullanılmış şeyler değil. Daha öncesinden beri bildiğin şeyler. Kelime haznenin genişliğine çok sevindim.

    Geçmişe dönük kısımlardan birisinde şehir hakkındaki bilgileri vermiştin. Onları, karakterin şehri görünce zihninden geçen basit tarihi bilgiler olarak alıvermiştim. Kayıkçı dede ile sohbet ederken şehir hakkında temel sorular sorduğunu görüyorum derviş karakterin. Bunları ek bilgi almak için sorduğunu düşünmek istiyorum. Aksi, pek de hoş durmayacak benim zihnimde.
    Elbette, karakterin şehir hakkındaki düşünceleri değil de bir dış anlatıcının belirtimleri olabilir o kısımlar ama bu sefer de “düzen” açısından çok yersiz kaçacaklar. Elbette, bence.

    İhtiyarın konuşmasındaki cümle kuruş şekli ve ağızlaşmış kelimeleri çok sevdim. Pek kullanıldığını göremiyorum bu tarz betimleme tekniklerinin. Niyeyse Ilgana’yı anımsattı bana. Oradakiler de çok güzellerdi.

    Tabutun bulunduğu bölümlerin önceki bölümlere oranla çok daha hızlıca geçtiğini düşünüyorum.[bu kısmı sonradan ekliyorum. Öykünün kalanı da o şekilde gibi görünüyor şimdilik. Henüz yarısına gelebildim gibi…] Elbette, hayret anlarındaki zaman akış hızı da o şekildedir ama… Buradaki düş debisi beni bi minik rahatsız etmeye yetti. Yine de, öykü yeterince heyecanlı ve güzel ilerlemekte.
    Ayrıca, bu kısımlar biraz… Daha az masal gibi, daha az şiir gibi olmuş o ilk kısımlara oranla. Avrupa taraflarının klasik öyküleri gibi biraz da

    Anlatılan şeyler bir masala uygun gibi görünüyor. Hem olayların kendisindeki mantıki(gerçekçi) bağın güç seviyesi hem de diyarın kendisi… Keşke dili de buna uygun devam etseydi ve günümüz masallarına daha uygun tarzda, uzunca ve yavaşça işlenseydi diyorum şimdi.

    Kam’ın kendi özelliklerini gösterdiği kısımları gerçekçi ve bilgili bir şekilde işlemişsin. Sonuçta, Avrupa büyücülüğü değil bu. Bambaşka şeylerle, bambaşka şeyler için ve bambaşka bir tarzda yapılıyor. Yine Ilgana’daki betimlemeler geldi aklıma:) onlar da çok güzellerdi.

    Anlatım dili öykünün sonlarına doğru köy masallarına birazcık yaklaşıyor fakat bu kopuk kopuk tarz göze pek de hoş görünmüyor.

    Öykünün son paragrafları da aceleyle yazıldığı izlenimini uyandırıyor ve anlatım tarzı olarak “Batı’nın klasik öykücülüğü”ne çok fazla yaklaşıyor.

    Bu çok bi çok alacalı anlatım tarzını takip etmek beni rahatsız etti. Sürekli hoplayan bir minibüste ayakta gitmek ve bununla da kalmayıp şoförün fevri dönüşlerine sabretmek gibiydi. Yine de, kurgu bir masala çok uygun ilerliyordu(özellikle giriş bölümü)
    Hoş bir öykü. Devamında da umarım seçki temasına uygun şeyler ekleyebilirsin(seçkide paylaşacağını varsaydım ama?..)

  3. Öncelikle yorumunuza teşekkür ederim.
    Ben henüz acemi bir yazarım. Öykünün geneline dair önceden planlama yapmakta biraz zorluk çekiyorum. O anda aklıma gelen birçok şeyi dolduruveriyorum. Öykünün kısımlarında kopukluk olduğu aşikar.
    Şehrin tasvirinde ne yalan söyleyeyim ilk bölüm bir dış anlatıcının sesiydi. Daha doğrusu derviş şehrin güçlü surlarla bezeli olduğu gibi fiziki durumları kendi görüyordu ama şehrin tarihinden haberdar değildi. Balıkçıya sormasının sebebi de evliyadan bahis açabilmekti. Uygun olmamış. Doğrudur.
    Ilgana’yı ilk kez durdum. Maalesef habersizdim.
    Tabuttan sonra öykü şaha kalkıyor ve masalsılığını kaybediyor. Bunu nedeni ise benim öyküyü tabut kısmına kadar yazıp, demlenmeye bırakmam. O arada Giritli Ali Aziz Efendi’nin Muhayyelat’ını okudum ve ona fazlaca özendim. Nitekim Mağres Hanım’ın yaşadıklarını anlatması ve bunların öykünün ikinci kısmını oluşturması bunun had safhasıdır.
    Öykünün devamı buradan gelmeye devam edecek. Bundan sonra bu öykünün ilk bölümünün üslubunu korumaya ayrıca özen göstereceğim. Böylesi kesinlikle daha iyi olacak…

  4. Efsanevi anlatım tarzın harikaydı. Kurguda eksikler vardı ama öykü tamamlanmamış olduğu için bunlar hoşgörülebilir. Eline sağlık güzeldi. Tasvirler biraz daha iyi olabilirdi. Bağadır’ın geçmişini kendi ağzından duymak, daha ayrıntılı duymak daha hoş olurdu.

Melih Önder için Yorum Yap Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *