Öykü

Metal Kokusu

Yomo gözlerini kapattı.

Gözlerini açtığında Naya karşısında kahkahalarla gülüyordu. Otuz yaşlarındaki açık kumral,iri yarı makine mühendisi gülerken boğulacak sanırdınız.Yeşil gözleri yumulmuş,sanki kahkahasıyla oluşan ses dalgalarından gurur duyar gibi kafasını geriye atmış, bir eliyle her bir kahkaha öbeğinin başında masaya vururken diğer eliyle Yomo’nun yanında oturan Halina’yı gösteriyordu. Ayzer gemisinin tek kadın mürettebatı olan Halina’ya sürekli olarak yaptığı cinsiyetçi şakalar, bu yolculuğa dahil olduğu andan beri sergilediği ciddiyetsizlik, emirlere itaatsizlik huylarını göz önüne alırsanız, bu sığ ve yeni yetme sayılabilecek adamın nasıl bu yolculuğa dahil olduğuna şaşabilirdi insan. Fakat Naya; bu görünüşünün arkasında, çağın en büyük dahisi olma olasılığını taşıyordu. Son yüzyılın en büyük uzay problemi olan uzay çöplüğüne bir çözümü vardı. Ayzer gemisinin asıl görevi de zaten buydu. Uzay çöplüğünü temizleyebilmek için ilk denemeyi gerçekleştireceklerdi.

Yomo başını sola çevirip yanında oturan Halina’ya baktı.Latin melezi kadın kırklı yaşlarını çoktan geçmesine rağmen pürüzsüz cildiyle hala çok güzeldi. Yomo, üç aydır bu gemide olan diğer beş kişinin içinde onun bu canlılığını hala nasıl koruyabildiğini anlayamıyordu. Eski bir donanma dalgıcı olan Halina, aynı zamanda cerrahtı ve geminin de doktoruydu. Dört yıl önce ilk eğitimlere başladığında Yomo onun hakkında çok şey duymuştu. Halina en büyük hayali olan bu uzay yolculuğu için belki de en büyük fedakarlığı yapmıştı. Bir uzay mürettebatında kadın da bulunuyorsa; en büyük problem regl dönemiydi. Çünkü uzay mekiklerindeki arıtma sistemi idrarın içine karışan kanı arıtamıyordu. Ve sadece içme suyunun değil, hijyen için kullanılacak suyun da kısıtlı olması, su kullanımını artıracak her türlü sebebin ortadan kaldırılmasını gerektiriyordu. Kısa süreli yolculuklarda doğum kontrol hapı kullanılabilse de, uzun süreli uzay görevlerinde bu da işe yaramıyordu. Bunun için tek çözüm uzay ortamında kullanılmak üzere hazırlanan östrojen ve progesteron içerikli özel bir ilaçtı. Fakat Halina, ilacın ilk test denemesinde alerjik reaksiyon göstermişti. Hayali olan uzay macerasına veda edeceği düşünülürken o vazgeçmemiş ve beş aylık bir tedavi sürecine girerek yumurtalıklarını aldırmıştı. Belki de Yomo bu yüzden bu kadına yıllardır hayrandı. Buğday tenli kadın koyu kahve gözlerini Naya’ya dikerek bakmaya devam etti. Yomo kimseye böyle gözlerini dikip bakamazdı.

Sonunda Naya kahkahalarını bitirmiş, işaret parmağının tersiyle gözlerindeki yaşları silmekteydi. Yomo derin bir nefes alarak önüne döndü. Bu adamdan gerçekten hoşlanmıyordu. Dinlenme odasının kapısı açıldı ve Sinkar ve uçuş komutanı Korbin içeri girdi. Korbin heyecanlı görünüyordu, Sinkar ise her zamanki sakinliğiyle gelip Naya’nın yanına oturdu. Korbin herkesi görebileceği bir noktada durarak kollarını kavuştıurdu ve duyduğu heyecanı onlara da aktarmak istercesine tane tane konuştu:

“18 saat sonra Çekiciyi bırakıyoruz.”

Naya birden ayağa fırladı. Yanında oturan Sinkar irkilerek sağ elinin üç parmağıyla sağ kaşını düzeltti. Bu Yomo’nun dikkatinden kaçmamıştı. Sinkar ne zaman daimi sakinliğini bozacak bir hareket yapsa bu tiki devreye giriyordu.

“Geldik mi yani?” diye sordu Naya. Heyecandan iki elini de yumruk yapmış; istediği cevabı alsa bir anda zıplayacak gibiydi.

“Evet,” dedi Korbin, “Çekiciyi bırakıp sabitleyeceğiz. Bu senin işin Sinkar; fakat unutma her saniye değerli. Bu yüzden lütfen mükemmeli arama. Çekicinin yeri değil, kontrolü önemli. Dünyaya dönene kadar enerjisi yetmeli.”

Sinkar’ın her zaman kırmızı olan yanakları bütün gözlerin ona döndüğünü fark edince biraz daha kızardı. Gözlerini odadaki beş kişiden başka neredeyse her noktada hızlıca gezdirerek;

“Ben… Eee… Ben bazen en iyisini yapmaya çalışıyorum.” Dedi ve bakışlarını kucağındaki ellerine çevirdi. Halina her zamanki anaç tavrıyla eğildi ve gözlerine bakmaya çalıştı:

“Sen zaten her zaman en iyisini yapıyorsun Sinkar.”

Sinkar gülümseyerek rahatladı. Bu nadir anlardan biriydi, Halina gerçekten onunla ilgilenmeyi biliyordu. Korbin konuşmaya devam etti;

“Çekici sabitlendikten sonra Naya kontrol işlemine başlayacak. Kontrolü yüzde yüz sağladığımızda diğer Çekiciyi bırakmak için yola devam edeceğiz.”

Halina gözlerini devirdi:

“İlk uzay görevimin çöp toplamak olması harika bir şeymiş. Peki bu gerçekten işe yarayacak mı?”

Naya yerine oturdu ve dimdik durarak bir pağını Halina’ya doğrulttu:

“Öncelikle; çöp toplamak diye adlandırdığın şey günümüzün en büyük uzay probleminin çözümü. Ve isimlerimiz tarihe geçecek; çünkü uzayın ilk çöpçüleriyiz. Soruna gelince… Kesinlikle işe yarayacak; çünkü onu ben tasarladım.”

“Ben de ondan korkuyorum zaten.” Dedi Halina hınzırca gülümseyerek.

Naya dişlerini sıktı ve kollarını yana bırakarak göğsünü şişirdi. Yomo onun bu hareketinden kötü bir şeyin geldiğini anladı. Nitekim Naya şeytani bir ses tonuyla fısıldadı:

“Belki de başarısız olurum, kim bilir? Ama en azından eve döndüğümde hala çocuk yapabileceğim.”

Halina hışımla ayağa kalkarak iki elini masaya vurdu. Aynı anda Korbin iki seri adımla masaya yaklaşarak her iki elini Naya ve Halina’ya doğru uzattı:

“Saçmalamayı bırakın! Bir uzay görevindeyiz, üçüncü sınıfta değil! Halina, bu görevdeki herkes kendi alanlarındaki en iyilerden ve Naya da öyle. Sana gelince Naya… Bir kadınla konuştuğunu unutma diyerek ayrımcılık yapacak değilim, ama en azından zor bir şeylerden geçmiş bir insana daha nazik olabilirsin.” Tam geri adım atıyordu ki tekrar öne çıkıp Naya’ya yöneldi:

“Ve bir daha benden ve bu mürettebattan Uzay Çöpçüleri diye bahsedersen seni bu uzay boşluğunda bırakıp giderim. Böylece uzay çöplüğüne tek faydan ona bir yenisini eklemek olur. Anlaşıldı mı?” Son soruyu herkese bakarak sormuştu. Hepsi bir ağızdan mırıldanarak cevap verdiler:

“Anlaşıldı Albayım…”

“Evet Albayım…”

“Evet efendim!”

Korbin herkese kısa ama anlam yüklü birer bakış attıktan sonra arkasını döndü ve odadan çıktı.Onu Sinkar takip etti. Naya ve Halina da birkaç dakika daha nefret dalgaları yaydıktan sonra dinlenme odasını terk ettiler. Yomo hepsinin arkasından bakakalmıştı. Gözlerini kapatıp yalnızlığın tadını çıkarmaya çalıştı. Metal kokusunu içine çekerek dönen Habitüasyonun sesini dinledi. Dünyanın neresine giderseniz gidin tartışmalardan ve kavgalardan uzak duramıyordunuz. Hatta Dünya’dan çok uzaklarda bile! Çocukluğundan beri bir astronot olmayı istemesinin tek sebebi vardı; o da Dünya’dan ve içinde yaşayan on beş milyar insandan nefret etmesi. Nitekim önceki üç görevinde de hep aynı şeyle karşılaşmıştı. Yıllarca hayalini kurup, gece gündüz çalışıp eğitimlerde çabalayan; bir çok şeyden fedakarlık yapıp, bir saniyelik olası bir hatayla hayatını kaybetme riskini bile göze alıp uzaya çıkan astronotlar; bu hayalleri gerçekleştiğinde birer duygu bombasına dönüşüyor, hayalini yaşamanın tadını çıkartmak yerine ortamda bulunan en yakın canlıyla bir savaşa giriyordu. İnsanın biri ya da birileriyle savaşması için orduya katılmasına gerek yoktu. Altı iyi eğitimli, her türlü psikolojik testten geçmiş astronotu bir mekiğe koyup üç ay bekliyordunuz. Ve işte sonuç! Bir avuç bilim insanından, sokak arasındaki ucuz bir kahvecide sıra kavgası yapan serserilere dönüşürlerdi. Çünkü insanlar aslında insanlarla değil, fikirlerle savaşırdı. Bu yüzden birden fazla fikrin olduğu her yerde savaş vardı. Yomo fikirlerle savaşmayı bırakalı çok olmuştu; hatta belki de en başından beri hiç savaşmamıştı. İçinde herkese karşı taşıdığı büyük nefretle umursamazlık büyük bir tezat oluşturuyordu. Belki de bir eyleme sebep olan duygunuz ne kadar çoğalırsa, eylemi yapma arzunuz o kadar azalıyordu. Yomo’nun insanlara nefreti o kadar büyüktü ki; onlarla savaşmak anlamsız geliyordu. Düşüncelerinden sıkılarak gözlerini açtı ve ayağa kalkarak dinlenme odasından çıktı.

* * *

Yomo heyecanla kumanda odasına girdi. Mürettebatın geri kalanı da burdaydı, hatta Habitüasyon kontrol odasından hiç çıkmayan Tanret bile. Yomo onu günlerdir ilk kez gördüğünü fark etti. Elli beş yaşındaki mekanik fizikçi, yolculuğun dördüncü gününde arıza veren Habitüasyonu tamir etmiş ve tüm mürettebatı tekrar yer çekimiyle buluşturmuştu. Tanret; çoktan yerini almış olan Sinkar’ın yaptığı işi dikkatle izliyordu. Anlaşılan Çekiciyi bırakmışlardı. Sinkar sağ eliyle monitörün yanındaki bilyeyi hareket ettirirken, sol eliyle de yukardaki kolu yavaşça itmeye çalışıyordu. Albay Korbin de dahil olmak üzere herkes huşu içinde onu takip ediyordu. Dakikalar sonra Sinkar; tekrar hareket etmesinden korkarcasına kolu ve bilyeyi yavaşça bıraktı ve belki de işin başından beri tuttuğu nefesini verdi.  Korbin’e dönerek sessizce konuştu:

“Çekici sabit efendim.”

Mürettebattan heyecanlı fısıldamalar yükseldi. Korbin gülümseyerek;

“İyi iş,teğmen.” Dedi ve Naya’ya döndü:

“Sıra sende.”

Naya oturduğu koltukta gerindikten sonra çalışmaya başladı. Önünde duran üç ekrana da dokunarak hepsiyle aynı anda çalışıyor; bir tanesinde program yüklemesi tamamlanırken, diğerlerine verileri giriyordu. Kumanda odasının ortasında tavandan sarkan büyük ekranda uzayda tek başına durmakta olan Çekici görünmekteydi. Yomo biraz daha yaklaşıp incelemeye başladı. Burdan bakınca dışı pürüzsüz, devasa büyüklükte bir toptu sadece. Fakat Yomo planlarını ve çalışma sistemini defalarca okumuştu. Naya’nın buluşuna göre, uzaya gönderilecek her uydu, teleskop, araç ve bunların içindeki her bir nesnenin –hatta astronotların kişisel eşyalarının bile- etrafı Naya’nın laboratuvar ortamında keşfettiği ve ismini –şaşılmayacak bir şekilde- Nayanori koyduğu yeni saydam bir alaşımla kaplanacaktı. Gözle görülmeyen bu alaşım yine Naya’nın bulduğu bir program sayesinde istendiğinde kontrol edilebiliyordu. Bundan yola çıkarak yaklaşık bir yıl önce Ayzer görevi için uzaya bir uydu fırlatılmış ve infilak ettirilmişti. Şimdi Naya Çekiciyi kontrol ederek, infilak eden uydunun üzerinde kullanılan alaşımın tanı numarası girecek ve alaşımı Çekiciye çağıracaktı. Çekicinin tüm kapakları açılacak ve uydudan geri kalanları toplayacak, daha sonra da uzaktan kontrolle Dünyaya indirilecekti. Naya; görevin ilk toplantısında kendisini anlamayan yatırımcılara Çekiciyi devasa büyüklükte ve güçte bir mıknatıs, uzayda insanlar tarafından oluşturulmuş her artığı da küçük demir tozları olarak tarif etmişti. Yomo bunu hatırlayınca kıkırdadı.

“Haydi Naya, çok az kaldı.” Tanret’in sesini duyan Yomo kendini toparladı ve tekrar Çekiciyi gösteren ekrana baktı. Ekranın solundaki onlarca göstergeden bir tanesi hariç hepsi yeşile dönmüştü. Ortalarda bir yerde bir kontrol noktası inatla kırmızı yanmaya devam etmekteydi. Yomo yaklaşıp ufak yazıyı okumaya çalıştı. Motor kapağı erişime kapalı. Aynı anda Naya yüksek sesle bildirdi:

“Motor kapağında bir problem var kumandanım. Her yolu denedim, bir türlü kontrolü sağlayamıyorum. Programı baştan başlatabilirim, ama çok enerji harcarız. Çekicinin güç kaynağı yeterli değil biliyorsunuz. Daha fazla zorlarsam Dünya’ya dönecek enerjisi kalmayabilir.”

Korbin ellerini beline koydu:

“Çekicinin böyle durumlar için yedek güç kaynağı var. Programı tekrar başlattıktan sonra duruma göre onu devreye sokabiliriz. Bunun…”

“İşe yaramaz!”

Korbin sözünü kesen Tanret’e ne demek istediğini sorarcasına baktı. Tanret hızla Yomo’nun yanına gelerek Çekicinin görüntülendiği ekranda birkaç göstergeye dokundu ve mürettebata döndü:

“Çünkü problem işletim sisteminde ya da programda değil. Sorun mekanik.”

“Yani sorunun motor kapağının kendisi olduğunu mu söylüyorsun?” Korbin alacağı cevaptan korkar gibiydi. Tanret lafı hiç dolandırmadı:

“Aynen öyle söylüyorum Albayım. Motor kapağında fiziksel bir problem var. Ne olduğunu kestirmek güç,belki bir sıkışma ya da belki bir boşluk.”

“Komik olma Tanret! Bu çekiciler yüzlerce testten geçti.”

Tanret tekrar ekrana dönüp raporları incelerken kendi kendine konuşurcasına kısık sesle devam etti:

“Belki de mekikten ayrılırken… Hayır bu çok saçma; herhangi bir temasta uyarı verirdi. Belki de bir parça? Yo,hayır ön radarımız daima çalışıyor ve…”

Korbin sabırsızlanarak Tanret’in yanına gitti:

“Bütün bu söylediklerin uzaya çıktıktan sonra olacak şeyler ve sistemlerimizin gözetlemediği tek bir cıvata bile yok. Bu nasıl olabilir?

Tanret birden durdu ve Korbin’e bakarak gülümsedi:

“Tanrı’nın işi desem inanır mıydınız, Albay?”

İki saniye süren ciddi bir bakışmanın ardından Korbin sakince yanıtladı:

“Komik olmak için hiç iyi bir zaman değil Tanret. Önerisi olan?”

Sessizliği Halina bozdu:

“Tek çözüm dışarı çıkıp Çekiciye gitmek gibi görünüyor. Ve dışardaki en iyi adamınız benim.”

“Peki daha önce bir motor kapağı tamir ettin mi?” dedi Tanret, “Alınmanı istemem, sadece gerçekçi olmaya çalışıyorum. En mantıklı seçenek benmişim gibi görünüyor.”

Naya ayağa kalkarak Tanret’e döndü:

“Hiç kimse gidemez! Programlar çoktan yüklendi, oraya gidip motor kapağındaki sorun her neyse giderdiğiniz anda çalışmaya başlayacak ve tanı numarasını girmek için sadece birkaç saniyem olacak. Tanı numarasını girene kadarki birkaç saniyede kapaklar açılacak ve Çekici, üzerinde Nayanori alaşımını taşıyan her nesneyi kendine çekecek. Yani oraya her kim giderse sorun çözüldüğü an Çekici tarafından yutulur.”

“Sadece birkaç saniyeliğine diyorsun, tanı numarasını girdikten sonra beni çekemez ve gemiye geri dönebilirim.”

“Hayır, dönemezsin. Çekici iki metre çapındaki tüm Nayanori içeren nesneleri tanı numarası farklı olsa bile çeker.”

“Ya güvenlik halatı?”

“Belki de sıçrama ünitesi işe yarar…”

“Vakit kaybedemeyiz…”

Hepsi bir ağızdan konuşmaya başlamıştı. Yomo’nun böyle durumlarda kolayca dikkati dağılırdı. Diğerlerine sırtını dönüp yine ekrandan Çekiciye; uzay boşluğunda duran o devasa metal topa baktı. Ani bir kararla kumanda odasından dışarı çıktı. Dar koridorlardan geçerek çıkış ünitesine geldi. Daire şeklindeki ünitenin duvarlarında beş adet uzay giysisi duruyordu. Yomo hepsini inceleyerek aradığını buldu ve göğsünde P.Sinkar yazan on beş katlı kıyafetin önünde durarak gülümsedi. Aceleyle giyerek diğer dört kıyafetin başlıklarında gördüğü kendi yansımasına baktı. Metal yığınının içinde geçen üç aydan sonra kendisini ilk kez gerçek bir astronot gibi hissediyordu. Çıkış ünitesinin tam ortasına gelerek tabandaki dairenin önünde durdu ve sol kolundaki kontrol panelinden çıkışı başlattı. Tabandaki daire yavaşça aşağı doğru inmeye başlarken iki yanındaki metal çubuklara tutundu. Daire inişini tamamladığında önündeki sonsuzluğa baktı. Hayranlıkla dolu birkaç saniyeden sonra etrafını taradı, Çekici tam arkasındaydı. Derin bir nefes alarak tutunduğu çubukları bıraktı ve sırt motorunu çalıştırdı. Çekiciye doğru ilerlerken içi içine sığmıyordu. Şimdi hayallerindeki gibi bir kahraman olmasına çok az kalmıştı. Tam Çekiciye yaklaşmıştı ki, metal topun kapakları açıldı. Üstte kalan yarım daireyi oluşturan dört kapak tamamen açıldığında Çekici bir çiçek tomurcuğuna benzemişti. Yomo şaşkınlıkla duraksadı; anlaşılan sorun her neyse uzaktan çözmüşlerdi. Boşlukta süzülürken birden metal topa doğru çekildiğini hissetti. Yavaş yavaş Çekiciye doğru istemsiz şekilde süzülürken, Çekici parlamaya başladı. Süzülen Yomo yavaşça döndü; şimdi yüzü Ayzer gemisine dönmüştü. Yeniden sırt motorunu çalıştırdı ve gemiye doğru ilerlemeye çalıştı;  fakat başaramadı. Çekim gücüne karşı koyamıyordu. Uzaklaştıkça küçülen gemiye bakarken içinde ufacık bir kurtulma isteği aradı. Ama bunun yerine başını sağa çevirip sonsuz uzaya baktı ve minik bir bilyeye benzeyen Dünya’yı gördü. O anda onu üzen tek şey, ondan geriye kalanların, Çekiciyle birlikte yine Dünya’ya dönecek olmasıydı. Yine de son bir kez, nefret ettiği Dünya’ya gülümsedi.

Yomo gözlerini açtı.

Saklandığı masanın altından etrafını dinledi. Elindeki oyuncak astronotu sıkı sıkı tutan parmaklarının boğumları bembeyaz olmuştu. Yavaşça eğilip, masa örtüsünün altından odaya baktı. Babası çoktan gitmişti. Annesi ise koltuğa yüzükoyun kapanmış ağlıyordu. Bütün bu anlarda, Yomo en çok annesinden nefret etmişti. Kötülüğü yapan kişiden çok, buna izin veren kızdırıyordu onu. Ağlamak dışında bir şey yapamayan, ayağa kalkmayan, güçsüz duran herkesten nefret ediyordu. Tıpkı herkes dalga geçtiğinde oturup ağlayan o şaşı gözlü Lima gibi. Neden herkese aslında çok güzel bir kız olduğunu haykırmıyordu ki? Neden annesi de babasına vurmuyordu ki? Neden Yomo’nun iyi olduğunu hissettiği hiç kimse güçlü olamıyordu ki? Sevdiği herkesin güçsüzlüğünden tiksindi o anda. Ona saklanmayı öğreten annesinden, onu da hırpalamasınlar diye Yomo’yu yanından uzaklaştıran Lima’dan, o zengin çocuğa ceza vermekten korkan öğretmeninden, dayak yediği halde çalışmaya devam eden bakkalın çırağından… Ve bütün bu insanlara tokat atma isteği yüzünden en çok da kendinden tiksindi. Şiddetten nefret etmek bile şiddete sebep olabiliyordu demek.

Tam masanın altından çıkmaya karar vermişti ki; sokak kapısının açıldığını duydu. Demek babası geri gelmişti. Belki de henüz öfkesi geçmemişti. Yomo masanın dayandığı duvara sırtını yasladı ve dizlerini kendine çekti. Dizlerinin üzerinde kavuşturduğu kollarının arasında, oyuncak astronotu sıkıyordu.

İlk tokat sesiyle gözlerini sımsıkı kapattı ve metal kokusunu aradı.

Metal Kokusu” için 6 Yorum Var

  1. İlk kez bilim kurgu yazan biri için oldukça iyi. Sanki bir romanın belli bir bölümünü okumuş gibi hissettim. Diyaloglar ve öykünün akışını başarılı buldum. Sonlara doğru daha ilgi çekici geldi ve son kısım etkileyiciydi.

    Ve işte sonuç! Bir avuç bilim insanından, sokak arasındaki ucuz bir kahvecide sıra kavgası yapan serserilere dönüşürlerdi.

    Bu kısımı çok beğendim. Ne kadar da doğru. Sonraki seçkilerde de yazını okumak isterim. :slight_smile:

  2. Teşekkür ederim :blush: Bu benim ilk bilim kurgu öyküm olmakla beraber, öykü seçkisine gönderdiğim ilk öykü aynı zamanda. Beğenmenize sevindim:)

    Sanki bir romanın belli bir bölümünü okumuş gibi hissettim.
    Aslında karakterleri daha da açmayı düşünmedim ve istmedim değil. Ama açtıkça çok fazla uzayacaktı. Ama belli mi olur? Belki devamı, öncesi ya da sonrası yazılabilir.

    Umarım sonraki seçkilerde de gereken cesareti bulabilirim☺️

  3. Ishamael dedi ki: dedi ki:

    Aklımı okuyan sevgili ruh ikizi dostum Müberra : )

    Her şeyden önce öykünü herkesten önce okuduğum için mutluyum. Güzel olmasaydı bile mutlu olurdum ama güzel bir öyküyü ilk ben okuyup fikrimi söylediğim için daha da mutluyum. Yorumumu sana şahsen ve uzun uzun yapmıştım ama bir kez daha okuyup yorumumu bir de burdan yapıyorum. : )

    Öykünle ilgili hem çok sevdiğim hem de üzüldüğüm bir nokta var. Sevdim çünkü beklenmedik ve güzel bitti ve bir sonuca bağlandı. Üzüldüğüm nokta da eğer ki o şekilde bitmese, karakterler ve olaylar gerçek olsaydı bu öykü sanki bir romandan alınmış gibi devamını yazabilirdin ve seninle hiç tanışmamış olsaydım bile alıp okuyabilirdim. Yani ben uzay gemisinde geçen kısımların tamamını okumak isterdim bir kitap olsaydı eğer ve olmasını da isterdim. Yine de öyküyü bir bütüne bağlamak için belki de o son gerekiyordu. : )

    Yazım açısından bir sıkıntı görmedim. Eski yazdıklarını hatta ilk yazdıklarını da gördüğüm için yazımını baya geliştirdiğini söyleyebilirim ve bu yorumu yazmaya çabalayan bir okuyucu olarak yapıyorum sadece. : )

    Bir noktaya daha değinmek istiyorum. Öyküde geçen bilimsel ve teknik ayrıntılar yerinde ve hoş olmuş. Bir mühendis olarak o kısımlar özellikle dikkatimi çekti. : )

    Umarım diğer temalarda da öykülerini “ilk” ben okurum. : )

  4. Tekrar yorumladığın için teşekkür ederim :slight_smile:

    Aslında ben de, uzayda geçen kısmın gerçek olup olmaması konusunda çok kararsız kaldım. Çünkü gerçekçi ve mantığa uygun olması için çok uğraştım, araştırmalar yaptım. İşin bilimsel kısmıyla ilgili, bugüne kadar görmediğimiz ya da henüz bize verilmemiş detayları vermeye çalıştım. Ki bilimsel gelişmelerle ya da (özellikle) uzay bilimiyle hiç bir bilgim yok. O yüzden dediğin gibi ben de aslında gerçek olmasını istemedim değil.

    Öykü bitip de okuduğumda, ben de kendimde gelişme gördüm inan. Ve birazcık da şaşırdım :slight_smile: Hoşuma da gitti. Sanırım yazarken hep daha önce aldığım eleştirileri hatırlattım kendime. Fakat diyaloglar kısmında daha çok çabalamam lazım sanırım. Çünkü fazla klişe buluyorum.

    Genel olarak beğenmene sevindim, ilk okuduğunda da sevinmiştim. Tekrar teşekkürler :pray:t2:

  5. Merhaba, :slight_smile:

    Açılışı şöyle yapayım: Vay be!

    Harika bir öyküydü. Mekan betimlemeleri, diyaloglar ve sondaki duygu aktarımı… Çok beğendim. Elinize sağlık. İsimlere de değinmek isterim; güzel düşünülmüş, insanı öyküye bağlayan isimler olmuş hepsi. Gayet başarılı bir kurgu inşa etmişsiniz. Hikayedeki son için “şaşırtmalı” diyeceğim çünkü o kadar kaliteli devam ediyordu ki her şey, macera uzayda da sonlansa, fikirlerim değişmezdi. Ancak değişen makas ile tren son bölümde daha güzel bir istasyona gelmiş. Tekrar elinize sağlık.

    Görüşmek üzere. :slight_smile: