Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Nas

Karanlık koridorda mum marifetiyle ilerliyordum. Anam İhlâs Hatunun demesiydi er kişi bu zorluğu da yenmeliydi. Ayak seslerimi duyuyordum yalnız ve yalnız. Birde damlayan suyun sesi… Ruhumdan akanla bir olmayacak kadar tok ve saftı o ses. Elimde kendini aydınlatmaktan aciz o mumla içimdeki karanlığa inat yürüyordum. Bir yaratılmış arıyordum. Dişleri sivri, kuyruğu kendi bedeninin iki katı, ayakları pençe, zehri ölüm… Benim ol atam arayıp bulmuş onun ol atasını helak etmişti vakti zamanında. Sıra bendeydi. Babamcan göçtüğünde bu diyardan bilmiştim yolumu, sıra bendeydi.

Soğuğu iliklerime kadar hissedişimin çaresizliği, karanlığın rengi düştü gönlüme aşağılara beni taşıyan ayaklarımla bir. İndikçe indim yerin dibine. Öyleydi ya söz, yerin yedi kat altı ve göğün yedi kat üstü. Gök kubbe dosttu bize ama yerin altı indikçe Yaradan’ın kara canlarıyla doluydu. Bende onların en karasını aramaya gelmiştim. Ankebut’u…

Elime tutuşturdukları mum kadar iğreti ve zayıftım şu yaman dehlizde. Zamanı belirsiz bir yapı vardı önümde. Atalarımın hep var olduğunu söylediği… Basamak basamak, döne dolana iniyordum. Korkum yüreğimden büyüktü fakat yapılacak olan yapılmalıydı. Kendi hükümranlığımı ispatın bir yoluydu bu. Arkamda bıraktıklarımı düşünmemem öğütlenmişti bana. Anam elleriyle yüzümü kavradığında ‘’ Yiğit ol! Olman gerektiği gibi ol!’’ demişti. Şimdi ise titreyen bedenime engel olamıyordum. Soğuk, ıslak duvara sürüne sürüne gidiyordum. Belki de bir daha gün yüzü göremeyecektim. Sessizlik dimağıma oyunlar ediyordu, karanlık arttıkça. Elimdeki mum aklım gibi titreşmedeydi. Üşüyordum.

Hükümran babama da böyle korku çökmüş müydü acep? Derin bir nefes alıp suyun sesini dinlemeye davrandım. Durdum. Gözlerim alışmıştı karanlığa. Kapattım onları sıkı sıkıya. Dinledim. Sesi, sessizliği… Sanki kendine has bir müziği vardı buranın. Elim soğuk duvarı okşadı. Okşamak istediğim beden başkaydı oysaki. Daha yüzünü görmek bile nasip olmamıştı bana. Lakin sesini bilirdim onun. Müzikli, çanlı kahkahasını… Bizim diyarda kanundu. Hükümran oğlu kendini ispat edene kadar kadın kısmına, kendi kanı hariç gözü bağlanırdı. Mecazi değildi bu. Er kişi yaşına erip, kadın kısmına başkaca gözle bakmaya vakti yettiğinde, gözüne ipekten bir bağ bağlanır, kadın, kız ondan uzak eğlenirdi. Ne zaman ki hükümranlığa yeter görülürde görevini tamam ederse o vakit istediği dilberi seçip kendine eş ederdi. Ondan kelli ben aşığımın yalnız sesine aşinaydım.

Bahçede ki havuzun yanında duymuştum ilk kez o sesi. Babamla temaşa halindeydik o sırada. Öyle güzel, öylesine yakıcıydı ki kahkahası oturduğum yerden düştüğümü, o sese kapılıp eridiğimi hissetmiştim neredeyse. Babamı zor zanaat dinlemiş sesin yüzünü görmek için çırpınıp durmuştum. Lakin taht odasından çıktığım vakit yaverim gözümü bağlayıp ‘’Dilberler havuz başında oynarlar yiğidim, odana kadar senin gözün ben olurum.’’demişti. Odama vardığımda içimde yanıp tutuşana engel olamayıp bahçeye geçmenin bir yolunu aramış fakat bulamamıştım. Kapım kilitlenmişti. Kuş olup da uçmak geçmişti içimden ama ne çare.

Şimdiyse o ses-i şahanenin yüzünü görüp göremeyeceğimi merak ediyordum. Elimdeki mum sönmek üzereydi. Yolun gerisini karanlıkla yaren gidecektim. Kanun buydu! İçimdeki tüm korkuyu o sese, sevdiğimin kahkahasına verdim. Elimdeki küçücük ışığa sıkıca sarılıp, kulaklarımı yalnız ona açtım, bir dönemeçten daha geçiyordum. Akan suyun sesine sundum aklımdaki kahkahayı. Kılıcımı yoklayıp devam ettim. Yüzünü hayal etmeye çalıştım o dilberin. Esmer miydi? Yoksa güneş rengi miydi saçları? Ya gözleri? Ben gibi kara dane miydi? Yoksa göl gibi mavi mi? Kara ellerim onun hangi rengine değecekti önce? Ben gibi mi olacaktı teni? Taşların yerinden kaymasıyla arkama döndüm dehşetle. Çakıl taşlarıydı bunlar. Kuyunun, dehlizin bu cehennemin adı her ne ise içimdeki taşlar misali buncağızlarda buradan düşmeye davranmışlardı. Korku ve soğuk karındaşlıkları daim olsun diye içime işlemeye devam ederken bir an durdum. Düşen taşlar istedikleri yere varsın da aklım korkudan kurtulsun diye durdum. Nefesim dehşetimi zikrediyordu hızla. Gözlerimi sıkıca yumup mumun elime damlayan sıcaklığından güç almayı bekledim hasretle. Sonra ses yine yerini sessizliğe teslim etti.

Sırtımı dikleştirip duvardan akan suya dayadım dudağımı. Korku dilimi damağımı tarumar etmişti. Bir iki yudum aldım ağzıma. Acıydı tadı. Tuttuğum bir tutam yaşamı bıraktım ciğerlerimden ve ne olacaksa olsun deyip tüm cesaretimi kılıcıma sürdüm, devam ettim kararlılıkla. İndikçe indim, dönenceden. Annemin gözlerine, babamın sözlerine tutundum bazı bazı. Hükümran babam hep derdi ya ‘’ Korku yiğide gerek bir zırhtır, oğlum. Ne zaman arkana alacağını ne zaman önünde tutacağını bilirsen, sana güç verir.’’ O günü hatırladım birden. Yere kapaklandım. Soğuk basamak da sıcaklığın anılarına daldım. Odama gelmişti tüm haşmetiyle. Kara, kıvırcık saçlarıma ilk kez kendi bağlarından birini başlamış ve bana sıkıca sarılmıştı. İlktir ki onu gözlerinin feri sönmüş görmüştüm o gün. Konduramamıştım babalığına ölümü. Lakin kısa bir süre sonra babamın sesini yitirdim sonsuzlukta…

Acı öyle keskindi ki, bacaklarımın çözüldüğünü hatırlıyorum. Takatsiz yere kapaklandığımı… Öylece kalmıştım bir süre. Neden hala yaşadığımı düşünmüştüm mermer zemini seyrederken. Bu kadar çok seviyorsanız birini ve o sizin için kaptanınızsa yolunuzu kaybetmenize engel olan, sizde ölmeliydiniz onunla. Lakin ölüm sıraylaydı ya beni almak vakti acıdan parçalandığım ana denk gelmemişti. Kısmetim vardı dünya ilinde. Göreceğim vardı. Kendime doladığım kollarımı çözdüm ağır ağır. Ağlamıştım. Basamağa bıraktığım muma baktım. Sönmüştü. Karanlığa alışan gözlerim fark etmemişti sönen son ışığımı. Ayağa kalkıp bir kez daha dikleştirdim sırtımı.’’ Yiğit ol!’’ anam öyle demişti beni uğurlarken. Koynuma soktuğu mendilini çıkarıp yüzümü sildim limon kokusuna.

Bir basamak daha indim. Bir dönemeç daha döndüm. Derken Ankebut olanca iriliği ile ben kılıcıma elimi süremeden karşımda belirdi. Ne bir ses verdi bana bellettikleri gibi ne de bir uğultu duydum. Kırmızı gözleri kinle bana dikilmişti. Öyle bir korku almıştı ki ruhumu titremek bedenimin verdiği tepkiyi açıklayamazdı. Donmuştum. Korkudan daha soğuk ve daha keskin hiçbir kılıç yoktu. Göğsünüze saplandığı an nefesinizi kesip ömrünüzü alıveriyordu. Azrail’den daha acımasızdı belli ki. O kısacık an bana bellettikleri her bir şey gözlerimin önüne gelip aynı hızla silindi. Ankebut ise tıslayan ağzıyla keskin dişlerini sergiliyordu. Kılıcımı çekmem gerekiyordu. Ona doğru savurmam gerekiyordu. En zayıf noktası gözleridir beyim, diyen yaverimi dinlemem ve üstüne saldırıp çığlık çığlığa saplamam gerekiyordu kılıcımı kırmızı gözlerine. Ama yapamıyordum işte. Kımıldayamıyordum. Gururumu yensem yalvarırdım ona, ne olur canımı bağışla diye.

Lakin orada öylece durmuş Ankebut’un bana doğru seğirten bacaklarına bakıyordum. Çevik hareketlerle sindiğim duvara geldiğinde can havliyle kılıcımı nihayet kınından çektim. Gözlerimi belli bir noktaya odaklamam gerekiyordu fakat göremiyordum. Anlımdan süzülen soğuk ter gözlerime iniyordu. Kılıcımı haykırışlarım arasında savurdum. Kendime hareket edecek bir alan arıyordum. Bacaklarından birine denk gelmişti soğuk metal. Ankebut’un tiz çığlığını işittim. Arka bacaklarının üzerinde doğrulmuş zehirli ağzını sonuna kadar açmıştı. Onu yaraladığımı akan yeşil kandan görebiliyordum. Arkasına doğru kaçtım. Olabileceğim en geniş alana attım kendimi. Karanlık yok olmuş gibiydi. Her yerin kendi ışığı vardı. Buradaki ışığın kaynağını görebilmek için bakışlarımla duvarları inceledim. Genişliği yüz adamı rahatça içine alabilecek bir yerdi burası. Işık duvara tutunan elmaslardan gelmekteydi. Burası elmas madeniydi!

Dehşet yerini cesarete ve hayatta kalma dürtüsüne bıraktı o vakit. Bacaklarımı esnetip, kendime onun saldırısını savuşturacak bir pozisyon verdim. Ankebut hızla arkasını dönüp benim olduğum yere doğru geldi. Beni köşeye sıkıştırmasına izin veremezdim. Kılıcımı elimde sıkılayıp ona doğru savurdum bir kez daha. Bu sefer ıskalamıştım. Ankebut bir geri bir ileri hamlelerle beni yormaya çalışıyordu. Akıllıydı bu yaratılmış. Hamlelerimi önceden sezer gibiydi. Kolumdaki sızıyı hissettim. Tırnağını geçirmişti koluma. Sendeleyip yere yuvarlandım. Acı kolumdan tüm hücrelerime yayılıyordu. Zehirdi bu! Görüşümü kaybetmemek için duaya tutundum. Bu canavarın beni telef etmesine izin veremezdim. Yerden doğrulup tekrar kılıcıma sarıldım. Başımın etrafındaki acıma aldırmaksızın çevirip ona doğru sapladım. Bu kez gövdesine denk gelmişti. Şimdi acı çekme sırası ondaydı. Başım dolanıyordu. Ne kadar dayanabileceğimi bilemez haldeydim.

Metalik çığlıkları ve sendeleyen gövdesini seçebiliyordum. O an hiç beklemediğim bir şey oldu. Arkadan seğirten küçük bir beden dikkatimi çekti. Başka bir Ankebut daha vardı orada. Küçüktü. Büyüğünün önüne siper olmaya çalışıyordu. Yavrusu vardı bu canavarın. Gözlerim şeytanca parladı o an. Önce ufak olanı halledecektim. Kılıcımı savurup tam ufak olanın gözüne saplayacaktım ki duvarlar Ankebut’un sesiyle sarsıldı.’’Dur, yiğit yapma!’’

Aklım başımda mı diye kendimi yokladım. Yaratık benim dilimi konuşuyordu lakin. Olduğum yerde, kılıcım havada kala yazdım. Elimin tersiyle alnımdaki teri silip kılıcımı yere indirdim. Gözlerim öldürebileceğim cesareti ile yanıp tutuşuyordu. Sordum’’Neden duracakmışım ki?’’. Ankebut bacaklarıyla yavrusuna dolanıp’’Onun senin yiğitlik sınavınla ilgisi yok. Beni öldür yeter! O küçük! Sizin yavrularınız yok mu?’’ Başımın dönmesi öyle bir artmıştı ki artık sesler bana kalın perdelerin ardından geliyordu. Gözlerim kapanmamak için mücadele verirken, kılıcımın elimden kaydığını fark ettim. Sesi yankılanıyordu hala. Haklıydı. Onu öldüremezdim. Dengemi yitirdim birden. Karanlığa gömülürken sanırım gülüyordum başıma gelene.

Gözlerimi açtığımda ağzımda garip bir tat vardı. Karanlık, su sesi ve bedenimin yanı başında iki yaratıkla kendime geldim. Ellerimden destek alıp kalkmaya davrandım fakat kollarım bedenimi taşımıyordu. Su kadar dingin bir ses beni sakinleştirmeye çalıştı o anda. Bacaklarından biriyle beni olduğum yerde tutmaya çalışan Ankebut’un sesiydi bu. ‘’Kımıldama yiğit, zehrin etkisi henüz geçmedi. Şimdi kalkmaya davranırsan yaşayamazsın. Kanın yavaş yürümeli vücudunda.’’ Anlam veremiyordum. Kâbustu bu! Ben onu öldürmek, hükümranlığımı kanıtlamak için buradaydım ama o kendi zehriyle zehirlediği canı mı sağlamaya çalışıyordu? Bakışlarım koluma gitti. Kanamıyordu artık. Elimle kendimi yokladım. Gerçekti. Gözlerimi Ankebut’a dikip fısıldadım boğazım yanarken’’ Neden beni kurtardın yaratık? Ben seni öldürmeye gelmiştim.’’ Ankebut eklem bacağını üzerimden çekip yavrusunun önüne geçti. Küçük olan her şey sevimlidir derler ya. Bu yaratıkta gözüme çirkin gelmedi o an. Anasının arkasından kırmızı gözlerini bana dikmiş bakıyordu. Minicik eklem bacaklarını yüz diyebileceğim yere sürüyordu ikinin biri.

Ankebut’un sesiyle bakışlarımı tekrar ona odakladım. ‘’Yavrumu öldürmedin. Bende merhametine hürmeten seni iyileştirdim. Bir dönüşüm vaktidir yatarsın burada. Zehrin geçmesi için sana iki gece, iki gündüz yani iki dönüşüm daha lazımdır. Sonra istersen gidersin.’’ Halsizdim. Vücudumun acıdığını hissediyordum en küçük hareketimde. Susamıştım. Etrafıma bakınıp suyun nerede olduğunu bulmaya çalıştım. Ankebut ilgisini tamamen yavrusuna vermişti. Yavaşça doğrulup sızlayan kolumu kavradım. Ayağa kalkmaya çalışırken tökezleyip yere yığılmak üzereydim ki küçük Ankebut bana eklem bacaklarından birini uzattı. Onun sayesinde kafamı çarpmaktan kurtulmuştum. Kırmızı üç çift göz bana bakıyordu ilgiyle. Gövdesine bağlı küçücük başı bir sağa bir sola eğilip duruyordu. Bacağına dayanıp tekrar olduğum yere uzandım. Annesi bizi yalnız bırakmış labirentin içinde kaybolmuştu. Yavrunun gözlerine bakıp sordum. ‘’Beni anlıyor musun küçük Ankebut?’’ Yanıma daha da yaklaştı. Bacağıyla saçımdan bir tutamı havaya kaldırıp sonra geri bırakıyordu. Susamıştım. O kadar halsizdim ki bu kısa konuşma hali bile beni takatsiz bırakıyordu. Ama cümlem bittiğinde küçük Ankebut aklımı durduracak bir şey yaptı. Benim olduğum duvara bacağını derince bir çizgi çizmek için kaldırdı. Duvarı boydan boya çizdiğinde orada bir oluk oluşturdu. Oluktan temiz su akıyordu. Ağzımı dayayıp kahkahalarla içmeye başladım. Kana kana içtim tertemiz sudan. O kadar lezzetliydi ki.

Yavru Ankebut önümde türlü şirinlikler yaparken ben bir an dalıp gittim. Buraya kendi yiğitliğimi kanıtlamak ve halkımın başına hükümran olmak için gelmiştim. Oysaki ne onu nede canımı bana bağışlayan anasını öldüremezdim artık. Etrafa bakınıp nasıl yaşadıklarını çözmeye çalıştım. Minik can saçımı çekiştiriyor kendi etrafında dönenip duruyordu gözümün önünde. Çıkardığı seslerin bizim bebelerimizinkinden farkı yoktu. O da burada olduğunu kanıtlamaya çalışıyordu kendince. Yaşadığını… Anne Ankebut geri döndüğünde hemen yamacına yerleşti yavrusu. Anasına sürünüp durdu. Ağzında taşıdığı pembeli içinden şıra akan yemişi önüme bıraktı anne. ‘’Ye bunu yiğit, yarana iyi gelir.’’ Elime alıp yemişi inceledim. Kokusu çok güzeldi. Bal ile kayısı karışımı bir koku aldı başımı. Gülümseyip koca bir ısırık aldım. Tadı da çok güzeldi.’’ Sağ olasın Ankebut. Bunu nereden buldun? Bizim diyarda yoktur böylesi.’’

Ankebut bir taraftan yavrusunu doyurup bir taraftan da soruma cevap verdi. ‘’Bizim de bir diyarımız var çocuk. Tabi siz sadece burayı bilirsiniz. Siz bizi bilmeye değil hep yok etmeye geldiniz.’’ Kara kırçıl tüyleri bir an öfkeyle kabardı yaratığın. Haklıydı da. Yavrusunu bırakıp bana döndü kızıl gözleri. ‘’Adın nedir?’’ Yemişimden koca bir parça daha alıp ‘’Nas.’’ dedim. Bir hırıltı koptu göğsünden. ‘’Ne hoş addır o!’’ Başımı yere eğdim.’’ Senin adın var mı Ankebut?’’

’’ Var!’’ dedi. ‘’Adım Kira. Oğlumun adı Enam!’’ Adları vardı. Sadece bize has olduğunu düşündüğüm melekeler onlarda da vardı. Ne düşündüğümü anlamışçasına devam etti. ‘’Ne oldu Nas? Sadece siz mi düşünüp, konuşur, siz mi birbirinizi ayırmak için isimlendirirsiniz sanmıştın. Kendi dünyanıza o kadar derin düşmüşsünüz ki başka dünyaları görmez görseniz de göz kapar olmuşsunuz! Bizim bu dolambaçlı labirentin ardında bir diyarımız var Nas. Biz de sever, yaşar, hissederiz. Ya siz? En son ne vakit başkası için hissettiniz?’’

Sesinde kırgınlık, aldatılmışlığın verdiği o buruk tat vardı. Haykırmıyor ama acı bir türkü misali sesleniyordu. ‘’Haklısın.’’ diyebildim.’’ Ama korkma ben size zarar vermem artık. Aldım boyumun ölçüsünü.’’ Yemişimi bitirip elimi başucumdan usul usul akan suyla yıkadım. Kira beni izliyordu. Enam’ın gözleri kapanmaya yüz tutmuştu. ‘’Eğer bizden birinin canını almaz isen nasıl kanıtlayacaksın kendini Nas?’’ Derin bir nefes aldım. Başımı salladım sadece. Bilmiyordum sorunun cevabını. Düşüncelerim dile döküldü o anda.’’ Artık o sesin yüzü bana haram olacak! Ah keşke onu bir kez görebilseydim.’’ Kira Enam’ı bırakıp yanıma yetti. Yere çöküp kızılını döktü kucağıma.’’ Sevdalısın!’’ Gözlerim doldu o anda. Ağlamamak için yumdum onları. Başımı duvarın soğuğuna verdim.

Kira yanıma dah da yanaştı. ‘’Adını bilir misin? Sesini anlatsana bana. Nasıldır?’’ Sesinde geçmişin yaktığı bir kandilin ışığı dolanıyordu. Derin bir nefes alıp ellerimi saçlarımdan geçirdim. Terden yapış yapış olmuştu saçlarım. ‘’Adı Leyl. Bir arkadaşı seslerken duymuştum ilk. Taht odasında babamla ders ederdik o sıra. Sesi…’’ Durdum. Nasıl tarif edilirdi ki sana hem ölümü hem yaşamı sunan o sır misali ses. Nasıl denirdi ki? Sihirli bir lambam olsa tıpkı anlatılan o masaldaki gibi lambanın cininden isteyeceğim tek şey o sesin sahibi olurdu diye… Kira’’Devam et!’’ dedi incecik. Ettim. ‘’Sesi ırmak gibiydi. Çağlayan, kabaran, parlayan… Öyle ki içine dalıp o suyla yunmak istersin. Boğulmak fikri zihninde dalgalansa da aldırmaz dalarsın o suya. Veyahut kıyamet habercisi sur vardır ya hani üflendiğinde hepimizin gerçek yüzümüzü göreceğimiz. İşte o gibidir. O sesi duyduğunda her şeyin bittiğini gerçek sandığın ne varsa yittiğini bilsen de duymak istersin.’’ Başımı yere eğip gözümden gelen yaşı sildim. ‘’Önemi yok Kira artık o sesin sahibini alamam!’’

Kira uyuyan Enam’a bakıp ‘’Onun babasını ilk duyduğum an senin şu an hislediklerini hisledim Nas. Öyle güzeldi ki! Yaratılmış yoktur ki aşka boyun eğmeye. Aşk inancın özüdür. Rab’in özü. O bizi sevgiden ve ilgiden yarattı ki birbirimizi sevip ilgiyle koruyalım. Bilip, görelim. Ama biz ayırdık birbirimizi. Bizden olduk ya da sizden. Hele siz âdemoğlu! Kendinizi bile ayırdınız da öldürüp tüketmeye kalktınız kendi türünüzü. Yetmedi bizi helak etmeye giriştiniz kan tutkunuza kurban. Ah Nas ah, ben şimdi sana nasıl yardım edem ki sevdiğine, hakkına kavuşasın?’’ Başım önüme devrildi. Haklıydı. Bana yardım etmesi Enam’ı anasız koyması demekti. Bense kendimi kanıtlayamaz isem ne halkım ne de aşkım kalacaktı elimde. Bu sıkışıp kaldığım dehliz bir nevi mezarım olmuştu. Karanlık bastırıyordu içime, üstüme. Kira ise benim sıkıntımı duymuşçasına sözlerine devam etti. ‘’Yiğitlik öldürmekten geçmez Nas. Yiğitlik yaşatmakla ölçülür. Size inancı getiren öldür demez, koru der! Cesaret ise yapman gereken şeyi değil hak olanı yapmaktır.’’ Başımı kaldırıp yüzümü buruşturdum. Lakin söyledikleri doğruydu.’’ Bak Nas! Benim bir fikrim var. Bu dehlizden çıkacak, halkına gideceksin. Onlara gerçeği diyecek ve şahit olarak bizi göstereceksin. Konuşacak, doğruyu diyeceksin. Eğer ki kabul etmez de seni dışlarlarsa o sesi billuru al ve bu diyara gel. Burada her daim sana yer vardır.’’

‘’Sözlerin güzeldir. Lakin ben daha gık diyemeden beni kovarlar. Hele ki sizi görürlerse öldürür aralarında kendini gösterme yarışına girerler. Bir başıma sizi koruyamam Kira!’’ Kira incecik cam gibi bir kahkaha attı. Sanki insandı. Bizimde kendimize göre bir ilmimiz vardır Nas. Bize dokunmalarına izin verir miyim sanırsın?’’ Aklım karışmıştı. ‘’Ama biz bunca nesildir sizi telef ettik. Siz kendinizi koruyamadınız. Nasıl olur?’’ yanımdan kalkıp duvarın öte tarafına geçti. ‘’Çünkü!’’ dedi sesi etrafta yankılanıp yamacıma çökerken.’’ Biz bunların hepsini bildik. Lakin bize evinize gelen kim olursa olsun öldürme dendiği için kendimizi korumaktan öteye geçmedik. Ama siz öyle bir kaptırmıştınız ki kendinizi kan akıtanın yiğit olduğu serabına biz ne göstersek boştu. İlmimizi serseydik gözünüzün önüne siz geri değil daha da ileri giderdiniz bizi yok etme yarışında.’’ Tekrar yanıma geldiğinde ağzında alev misali parlayan bir taş vardı. ‘’Al bu taşı koynuna koy. Onlarla konuşmaya davrandığında çıkar dışarı güneşe tut. Senin her sözün altın değerinde olacak onlar için. Bizi şahit tutmaya geldiğinde taşı kendinle bizim aramızda tut. Gerisi yazılandan ibaret… Hakkımız ne ise o olur. Şimdi uyu yiğit Nas. Yarın yolunda, sınavında zorlu olacak!’’

Kira’nın bana verdiği taşı elime aldım. Hükümranlığın savaşmak olduğunu öğreten tüm atalarım gözlerimin önüne geldi. Ben kendi halkıma onlarında bizim gibi yaratılmış olduğunu, yaşamaya hakları olduğunu anlatmak için aklımdan kelimelerimi dizmeye başladım. Lakin bir yerler hep eksik kalıyordu. Diyelim ki ben barışı saplayacaktım. Hem tahtıma hem aşkıma kavuşacak, onları bizimle yaşamalarını sağlayacaktım. Ya benden sonrası? Bu dünyada hiçbir yaratılmış başka bir yaratılmışın kılıcına kurban gitmemeliydi! Ama insan, onun değişmesi o kadar zordu ki! Gözlerimin kapanmasına engel olmaya çalışıyordum. Düşünmeye çabalıyordum fakat bir süre sonra benliğimden süzülen kelimeler uzaklaşıp beni uyku denen yarı ölümün kollarına saldı. Kızıl taşım elimde uyuyakaldım.

Gözümü açtığımda Kira tam karşımda durmuş beni seyrediyordu. ‘’Gel, Nas gitmeden önce sana göstermem gereken bir şey var. Sonrasında hükümran sensin.’’ Arkamı dönüp duvardan süzülen suyla yüzümü yıkadım. Ayağa kalkıp giysilerimi düzelttim. Nefes alamıyordum. Üzerimde ki yükten omuzlarım çökmek üzereydi. Başımı sallayıp ‘’Hazırım!’’ dedim. Aslında hiçbir şeye hazır değildi gönlüm. Korkuyordum. Kira’yı tüm labirent boyunca takip ettim. Nemli soğuk yerini sıcağa bırakıyordu biz ilerledikçe. İşlemeli kapıya benzeyen bir kayanın önünde durduk. Üzerinde daha önce görmediğim bir dilde bir şeyler yazıyordu. Kapıya daha da yaklaşıp elimi betonun üstündeki yazılarda gezdirdim. Sıcacıktı. Kira’ya dönüp sordum. ‘’Ne yazıyor burada?’’ Kira yanıma yaklaşıp incecik bir sesle cevapladı. ‘’Yaratılmış her varlık kendi yapıp ettikleriyle bizim kapımızı mutlaka çalacaktır. Ki o gün onun rengi ne ise bizimde rengimiz o olur!’’

Derin bir nefes alıp gözümden gelen yaşı saklamaya çalıştım. Bizden çok daha büyük bir döngü vardı bu evrende. Hepimizden daha güçlü, daha eski ve daha doğru. Kira fısıldadı. ‘’Taşı kapıya tut Nas!’’ Tuttum. O anda sarı bir ışık etrafa yayılıp kapı büyük bir sarsıntıyla açıldı. Sarsıntı o kadar şiddetliydi ki Kira tutmasaydı kanadımdan düşecektim. Gözümü yayılan nura alıştırmaya çalışarak açılan kapının ardındaki diyara baktım. Yemyeşil ormanlar uzanıyordu önümde. Süt, bal ve tertemiz suların aktığı ırmaklar vardı. Tüm vücudum bu güzellik karşısında titremeye başlamıştı. Arkamı döndüğümde Kira ve Enam beni huzurlu yüzleriyle karşıladılar. Kira ‘’Devam et Nas!’’ dedi. Elimi kapının girişine dayayarak içeri girdim. Başımı döndüren bir koku salındı üzerime. Çam, bal, nane adı neydi bu kokunun, bilemedim. Ormanın içinde ilerledim. Çağlayan ırmağa daldı gözlerim. Sözlerle anlatılabilecek gibi değildi. Benim ilmim bunu açıklamaya yetmiyordu. Rab bize ilk olarak isimleri vermişti lakin bunun ismi benim ilmimde yoktu. Adını getiremediğim kokuyu ciğerlerime çekerek yürüdüm. Ağaçlar, rengârenk kuşlar, renkler ol varlık öylesine parlak öylesine gerçek dışıydı ki ağlamaya başladım. Elimde sıkıca tuttuğum taş sıcacık yanıyordu. Biraz ilerledikten sonra bir tepenin üzerine çıktım. İşte o anda bu diyarın gizli kalması gerektiği bilgisi fısıldandı benliğime. Gök yeşiller, maviler, sarılar içinde döneniyordu. Birbirinin içinde devinen ay ve güneşi gördüm. Aynı anda, aynı hızla dönüyorlardı. Dizlerimin üzerine çöküp ağlamaya başladım. Hıçkıra hıçkıra ağladım.

Neden sonra toparlanıp Kira’nın yanına döndüm. Bir ağacın altında beni bekliyorlardı. Yanlarına diz çöküp ‘’ Affedin beni.’’ Diye başladım sözlerime. O kadar zordu ki konuşması. ‘’Biz yıllar boyu ne sizi ne kendimizi düşünmedik. Bize verilenin ne denli büyük bir hediye olduğunun farkına bile varamadık. Şimdi ben ki, ne şanslı bir kulum bunu görebiliyorum sizin sayenizde. Kira, ben topraklarıma dönmek istemiyorum. Ben burada kalmak istiyorum ömrüm yettiğince.’’ Kira eklem bacaklarından birini başıma götürüp sordu. ‘’Peki ya sevdiğin ya hükümranlığın ne olacak insan Nas?’’ Başımı kaldırıp kırmızı gözlerinin ardındakine baktım. ‘’Ben sizi kendi ömrümce korusam dahi benim halkım benden sonra sizi öldürmeye devam edecek. Lakin biz unuturuz iyiyi. Kana hasret bir kul mutlaka çıkacaktır içimizden. Aşk gönülde başlar ya bence orada da büyüyebilir onun bedene ihtiyacı yoktur Kira. Bu kapıyı ve bu labirenti yok etmeliyiz. İnsanoğlu burayı bulup kendi bencilliğine kurban verirse ben kendimi asla affetmem. İşte benim hükümranlığım, tahtım bu sözdür bundan sonra!’’

Kira sessiz kaldı önce. Bakışlarımız buluştuğunda gülümsüyordu sanki kendi lisanınca. Ayağa kalkıp labirente geri döndük. Mağaranın girişine gittiğimde Kira konuştu. ‘’Eğer ki kararından eminsen Nas, elindeki taşı mağaranın girişine tut ve dile. Kapı, bir daha açılmamak için kapan. Gönlümden geçen asıl söz budur; de!’’ Kira’ya bakıp gülümsedim. Sevdiklerime sessiz bir veda gönderdim. Taşı avucumda sıkıp derin bir nefes aldım. Öldüğümü bildirecekti her ağız şimdi benim diyarımda. Oysaki ben gerçeğe doğuyor olacaktım. Kızıl taşı elime alıp Kira’nın sözlerini yüreğimden kopan bir duaymışçasına gözlerimden akan sessiz yaşlarla tekrarladım. Tozu dumana katan bir sarsıntı geldi, korkunç bir sesle beraber. Dışarıdan gelen çığlıkları duydum, halkımdı bağıran. Mağara derin bir sonsuzluğa gömüldü kısacık bir anla birlikte. Çökmedi ama sanki yükseldik hep birlikte. Sıkıca kapadım gözlerimi. Açtığımda sarı ışık her yeri boyamıştı. Ayağa dikilip yeni hayatıma attım adımlarımı, içim rahattı artık. Yapılması gerekeni yapmıştım. Kanıta ihtiyacım yoktu benim.

Nas” için 4 Yorum Var

  1. Üsluptan gözlerimi ayıramadım, bu neydi böyle! Sadece üsluba dikkat ederek okuduğumu söylesem umarım bana kızmazsınız. Bunun haricindeki şeyleri pek önemsemedim doğrusu. Daha doğrusu önemseyemedim. Özellikle son paragraf çok hoşuma gitti.
    Söyleyecek başka bir şey bulamıyorum.
    Tebrikler.

  2. Selamlar Melahat Hanım;

    Tabiri caizse döktürmüşsünüz yine 🙂 Kullandığınız üslup benim de çok hoşuma gitti. Diğer hikayelerinizde de ara sıra bu tarz anlatımı seçmiş olsanız da bu öyküye farklı bir tat, bir hava katmış doğrusu. Hikayenin kendisiyse başlı başına bir harika doğrusu. Bir solukta, dinmeyen bir keyifle okudum.

    Ellerinize sağlık…

    1. merhaba; yorumunuz için çok teşekkür ederim 🙂 hikayemi beğenmeniz benim için ayrı bir mutluluk oldu. sevgiler…

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *