Öykü

Nurgül

Zil çaldığında sıcaktan bunalmış dört aydır boğuşup da bir türlü bitiremediğim romanı bir tarafa fırlatmış, oturduğum yerde uyuklamaya başlamıştım. Bir rüyayla boğuşuyordum, herkesin her zaman gördüğü türden bir rüya: Koşturmaktaydım, yetişmem gereken bir otobüs vardı. Yolun karşısında durmuş son yolcularını alıyordu. Tam atladım ki yola üzerime doğru gelen keskin bir korna sesi… Hayır, zil bu, lojmanın tüm dairelerine takılmış bir örnek, sinir bozucu tizlikteki, bisiklet zilini andıran ses.

Sıçrayarak uyandım. İşte, kaçırmıştım yine otobüsü. Burada, hâlâ bu küçük kasabadaydım. Yeni mezun bir tapu kadastro mühendisi olarak atandığım ilk yerdi. Ömrümün kalanını ülkenin kasabasından kasabasına taşınmakla geçirecektim. Henüz çok ilerideydi o günler, daha burada geçirmem gereken üç buçuk yılım vardı.

Kalkıp kapıyı açtım, karşımda Nurgül. Her zamanki gibi bir sevimlilik abidesi olarak gelmiş kapıma dayanmış. Mavi elbisesinde ufak sarı çiçekler var, sarı saçları yine bukle bukle. Başını yana eğmiş hafifçe, mavi gözleriyle yukarıya, yüzüme, tam olarak gözlerimin içine bakıyor birkaç saniye. Sonra elini uzatıp “Haydi gel,” diyor.

Nurgül, Mümtaz Abi’nin ufak kızı. Bu sene altısına girdi. İki yıldır kreşe gidiyor gündüzleri. Mümtaz Abi dairedeki şefim. Ellisine merdiven dayamış, göbekli, bıyıklı bir abimiz, emekliye ayrılacak seneye. Buraya yerleşecekmiş, öyle diyor. İki kızı daha var, liseye giden. Bu Nurgül tekne kazıntısı, evin neşesi. El üstünde hep, ondan şımarık da biraz.

Alaycı bir gülümsemeyle bakıyorum Nurgül’e. Anlıyor ne düşündüğümü, ısrar ediyor:

— Gelsene haydi.

— Ne var yine?

— Sana balinamı göstericem!

Balina ha? Bu kız her seferinde şaşırtmayı başarıyor beni. Balinayı da nereden çıkarttı şimdi? Hayal gücü geniş biraz bu kızın, sürekli bir şeyler uyduruyor. Yatağının altında yaşayan bir fille başladı her şey. Geldi bir gün bana anlattı. Annesi inanmıyormuş, ablaları da dalga geçmiş. “Ama sen görebilirsin bence,” dedi bana tüm tatlılığıyla. Kalktım, Mümtaz Abi’lere indim. “Fili gösterecekmiş,” dedim Aysel Abla’ya. Gittik kızın odasına, eğilip yatağın altına baktık. Gölgeler arasında zorla seçilen bir şey vardı hakikaten. Top gibi yuvarlaktı. Bir tarafından da ince bir uzantı çıkıyordu.

—Bu mu?

—Evet, bu benim filim. Adı Tobo!

Bir de isim takmış hayali hayvanına. Eğilip yatağın altına uzanıyorum, karaltıyı tutup çekiyorum kendime. Garip, kıl yumağı gibi bir şey. Ufak bir hayvan ölüsü sanki ama kokmuyor da. Bir tarafından gerçekten fil hortumu gibi bir uzantı. Herhalde fare gibi bir şeymiş bu, ölmüş de kurumuş kalmış burada.

— Hiç file benzemiyor ki bu

— Benziyor işte!

— Nereden bileceksin ki sen? Hiç fil mi gördün sanki?

— Öğretmen anlattı. Böyle at gibi bir şey dedi, dört bacağı, kuyruğu var. Ama daha büyük, hem de şişman. Bir de burnunda upuzun bir hortumu var.

— Tamam da filin bu kadar kılı olmaz ki, kalın kılsız bir derisi olur. Bu kıl yumağı gibi bir şey.

— Olmaz mı?

Hayalleri yıkılmıştı. Söylendi bir süre kendi kendine “kılı olmazmış filin, ama at gibi dedi ya öğretmen, neden demedi hiç kılsız diye…”

— Sen bir fil nasıl olur bilmek istiyor musun?

— Eveeet!

— Tamam o zaman, yarın seninle kütüphaneye gidelim de sana hem filleri hem de diğer hayvanları göstereyim.

Hay demez olaydım! Kalktık gittik ertesi gün, kütüphanedeki Resimli Bilgi Ansiklopedisi’nin neredeyse tüm ciltlerini inceledik. Hepsine baktı hayvanların, inceledi. Akşamüstü eve dönerken gözleri ışıl ışıl parlıyordu Nurgül’ün.

 

Sonra da işler çığırından çıktı zaten. Ertesi hafta okulda bir baykuş olduğunu iddia etti. Ufak, sevimli bir baykuş varmış. Ama çok utangaç olduğu için öbür çocuklara görünmüyor, sadece Nurgül’ün yanına geliyormuş. Sürekli anlatıyordu, baykuşum şöyle, baykuşum böyle diye. Tabii inanmadık biz, ama birkaç gün sonra annesi çantasında kuş tüyleri bulunca endişelendi biraz: “Sakın bir kuşu yakalayıp da tüylerini yolmuş olmasın bu!” Tüyler nereden geldi öğrenemedik hiç. Zaten bu baykuş meselesi de birkaç hafta sonra yavaş yavaş unutuldu.

Sonra yaz tatiline kadar pek bir icat çıkartmadı Nurgül. Ansiklopedide gördüklerini unutmaya başladı ki artık böyle hayaller görmüyor, diye düşünüyorduk. Taa ki o sıcak yaz günü gelip kapıma dayanıp balinadan bahsedene kadar!

— Gel dedim! Balinam seninle tanışmak için bekliyor.

İnanmayan gözlerle baktığımı görünce üsteledi:

— Oldu bu sefer! Valla bak, çok da güzel oldu hem.

Ne var kızı kırmayıp inanmış gibi yapsam. Kalktım lojmanın bodrumuna indim Nurgül’le. Dairelerin depo olarak kullandıkları küçük odalardan birine girdik. Odanın ortasında içi suyla doldurulmuş büyükçe bir leğen vardı. Yaklaşıp içene baktım… Oradaydı! Yüzgeçleri, kuyruğu, hatta zaman zaman su püskürttüğü nefes deliği ile tastamam bir balina. Elli atmış santim vardı boyu, irice bir torik kadardı. Leğenden ibaret okyanusunun içinde bir ileri bir geri gidiyor, bazen dibe iniyor, bazen yukarı çıkıp bize doğru bakıyordu… Ve inanması güç ama hayvan bizi gördüğünde gülümsüyordu!

— İşte, dedi Nurgül, nasıl olmuş? Ben kendim yaptım balinamı.

— Nasıl kendin yaptın?

— Resimlere baktık ya seninle. O günden beri işte ben hep böyle balinamı istedim. Kafamda resmini düşündüm hep. Her yerini ayrı ayrı düşünüp aklımdan geçirdim. İşte oldu sonunda. Hem de baykuştan bile güzel oldu!

O gün o minyatür balinanın karşısında ne kadar zaman geçirdik bilmiyorum. Baktıkça gözlerime inanamıyorum. Nurgül söz verdirdi bana, kimseye söylemeyecektik, bizim sırrımız olarak kalacaktı bu. Balina yaptı diye ona kızacaklarından korkuyordu.

O yaz boyunca gizli gizli baktı balinaya, bayat ekmekleri ufalayıp besledi, hemen hemen her gün suyunu değiştirdi. Ama gittikçe ilgisi azalıyordu ufacık hayvana karşı. Balina da günden güne zayıf düşüyor, daha yavaş hareket etmeye, daha az yemeye başlıyordu. Son günlerinde artık yerinden kıpırdamaz, atılan yemleri yemez olmuştu. Yine bir öğleden sonra deli gibi çalan zille geldi Nurgül, balinanın öldüğünü söyledi.

Lojmanın arkasındaki bahçeye derince bir çukur kazdım, balinayı içine koyup toprakla örttüm. Kedi köpek eşelemesin diye de birkaç büyük taş koyup onunda üzerini yine toprakla kapattık. Sonraki ilkbaharda Nurgül “Oraya bir gül dikmemiz lazım,” diye tutturdu. Rüyalarına giriyormuş balina, “Yerim bile belli değil, beni unuttunuz,” diyormuş. Güle bakıp onu hatırlayacakmışız hep.

Sonraki sene Nurgül ilkokula başlayınca hayvanlar âlemi de artık çocukluk anılarının tozlu mahzenine gömülmeye başladı. Mümtaz Abi emekli ikramiyesiyle bahçeli müstakil bir ev alıp gerçekten de o kasabaya yerleşti. Birkaç sene sonra tayinim çıkınca bağlantımız koptu. Nurgül için, on beş on altı yaşlarındayken, kasabanın panayırında kâğıt açıp ölmüşlerden haber söyleyen bir çingene çocukla kaçtı dediler. Sonra ne oldu bilmiyorum.

Yaklaşık otuz sene geçti aradan. Mümtaz Abi’nin ölüm haberi gelince kalktım cenazesine gittim. Namazdı, defindi, taziyeydi derken, bir de gidip balina mezarına bakmak istedim. Ama lojmanın olduğu araziyi TOKİ’ye devretmiş bakanlık. Tabii ne lojman kalmış orada, ne gül ağacı, ne de balina mezarı…

Nurgül” için 1 Yorum Var

  1. Merhaba,

    Öncelikle Seçki’ye hoşgeldiniz. Öyküyü beğendim. Dilinizi beğendim. Daha uzun metinler görmek isterim sizden. Öykü hakkında diyecek pek bir şey yok, tatlıydı. Benim damak zevkime göre fazla yumuşaktı ama üslubunuz ümit vadediyor. :+1:

    Kaleminize sağlık. Görüşmek dileğiyle. :pray:

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!