Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

O Gün

O gün, genç adam garip bir rüya esintisiyle kalkmıştı yatağından. Üzerini giyinirken, rüyasını hatırlamaya çalışıyordu hala. Güzel bir rüyaydı. Bunu, sabah kalktığında içinin ıpılık olmasından anlıyordu.

Ama nasıl bir rüya görmüştü acaba? Merak ediyordu.

İçini böylesine ışıtan bir rüyayı daha önce hiç görmemişti genç adam.

Çabuk olmalıydı ama. İşine yetişmeliydi çünkü. Üzerini giyinmeyi bitirmişti. Şimdi sıra kahvaltı etmekteydi. Kahvaltısı, sıcak bir bardak tarçınlı sütlü kakaoydu. Onu içtikten sonra, işine gitmek üzere yalnız yaşadığı evinden çıktı.

İşine yürüyerek gidiyordu. Onun tek lüksüydü bu.

Bir vergi dairesinde memur olarak çalışıyordu. Erkenden uyanır, işine yürüyerek, bazen de geç uyandığı için koşarak gider, işini yapar, iş bitince evine döner, yemek yapıp yemeğini yer, sonra da hemen yatardı genç adam. Çok erken yatardı.

Bir çocuğun yatma saatiydi yatma vakti. Buna rağmen bazen geç kalktığı bile olurdu.

Uyumaktan başka yapabilecek şeyi olmadığını düşünürdü genç adam.

Arkadaşı yoktu. Bir kafeye gidip bir şeyler içmeyi, ya da bir spor yapmayı, ya da herhangi bir kulübe veya derneğe katılmayı aklından bile geçirmemişti. Televizyon bile izlemezdi.

Bazen kendisine birkaç saat ayırıyordu. Bambaşka bir iş için.

***

Kızları düşünmemişti bile. Yani bir kızla arkadaş olmayı ya da cinselliği aklından bile geçirmemişti. En azından gerçek hayatta.

O, rüyalarında yaşıyordu.

Gördüğü her rüyayı anı anına hatırladığı göz önüne alındığında, bu gün gördüğü rüyayı hatırlayamaması ilginçten de öte, acayipti.

Genç adamın işe gitmek için geçtiği yol sıradan bir yoldu. Dükkanların yan yana sıralandığı bir sokak, birkaç ağacın bulunduğu bir başka sokak, işlek iki cadde, bir köprü ve bir ara sokaktan ibaretti. Ara sokaktan sonra tekrar işlek bir caddeye çıkıp vergi dairesinin kapısından girebiliyordunuz.

Genç adam, ağaçlı sokağa geldiğinde ansızın duruverdi.

Ne oluyordu böyle!

Önce anımsayamadığı bir rüya görüyor, şimdiyse, harikuladeden de harikulade bir melodi dolduruyordu kulaklarını. Sahi, ne oluyordu bu gün?

İlkin çalınan müziğin ne taraftan geldiğini saptayamadı. Aynı anda her yerden geliyordu sanki.

Müziği bir kadınla bir adam çalıyorlardı. Büyük bir ağacın altına, yan yana oturmuşlardı.

Adam harp, kadınsa yan flüt çalıyordu.

Genç adam, bilinçsizce ikiliye biraz daha yaklaşıp melodiyi dinlemeye koyuldu.

Nasıl bir müzikti bu! Belli bir planı ya da tekrarlanan bir ezgisi yoktu. Sanki gelişigüzel ilerliyordu.

Bazen yükseliyor, bazen alçalıyor, bazense bir mırıltıyı andırıyordu bu melodi. Kadınla adam arasındaki uyum delikanlıyı şaşırtıyordu…

Bir orkestra şefine gerek görmeksizin, öyle bir uyumla çalıyorlardı ki! İnsan şaşıyordu bu işe.

Ama delikanlıya göre müzikteki en harikulade şey, bu melodinin sırf kendisi için çalındığı, hatta belki de bestelendiği sanısıydı. Bu bir sanı mıydı gerçekten? Belki de gerçekten sırf onun için bestelenmişti bu garip ve plansız melodi.

Ezgi sürdükçe sürüyor, genç adam dinledikçe dinliyordu.

İşini, evini, yolu, oturduğu kaldırımın poposuna yaptığı baskıyı unutmuştu bile. O, sadece dinliyordu.

***

Yirmi beş yaşındaydı genç adam. Annesi ve babasını hatırlamıyordu.

Bir yetimhanede büyümüştü o. Hayatı hiç de kötü geçmemişti. Böyle düşünmüyordu genç adam.

Belki de yaşadıklarından daha iyi bir yaşamı yaşamadığından karşılaştıramıyordu. Zıtlıkları hiç anlayamazdı zaten.

İyi neydi?

Kötü neydi?

Bunlar umurunda bile değildi.

O sadece, hoşuna gideni yapar, gitmeyeniyse yapmazdı.

Sözgelimi, Bir tezgahta ya da dükkanda, yahut da her hangi bir yerde, hoşuna giden bir şey olduysa, önce satıcıdan onu ister, o vermezse de, bir yolunu bulur onu alırdı.

Parası olduğunda istediği şeyi parasını vererek alırdı elbette; ama parasızlık bir engel değildi onun için.

Yalan söylemeyi asla bir tabu olarak belirlememişti.

Bu, çok yalan söylediği anlamına gelmiyordu tabii. Ama güvenebileceğiniz birisi değildi genç adam.

Sevebilirdiniz, ama güvenemezdiniz. Eğer onun da sizi sevdiğine inandıysanız, ancak o zaman koşulsuzca güvenebilirdiniz ona.

Bununla birlikte hayatı boyunca hiç kimseyle birebir bir ilişkiye girmemişti ki herhangi bir kişiyi sevsin?

Yetimhaneden çıkar çıkmaz bir iş aramıştı kendisine.

Aradığının ikinci günü bulmuştu bu işi. Yetimhane müdüresi sayesinde tabii.

Hemen bir ev kiralamıştı. Küçük bir evdi bu. Dört kapısı vardı.

Dış kapıyı açtığınızda ilk karşılaşacağınız şey, mis gibi bir tarçın kokusu olurdu.

Hemen solda, tertemiz ve düzenli bir mutfağa açılan ama genelde hep kapalı duran bir kapı vardı.

Onun karşısında bir ayakkabılık durmaktaydı.

Bu ayakkabılık, tam olarak ayakkabılık olarak kullanılmıyordu aslında.

Evet aşağıdaki bölmede bir çift ayakkabı durmaktaydı. Doğruydu bu ama, Üst katta genç adamın parfümleri diziliydi.

Kendi yapıyordu bu parfümleri. Özel olarak. Gece için. Sadece gece yatmadan önce kullanırdı onları.

Aslında parfüm denemezdi bu yaptıklarına. Kolonya demek daha doğruydu.

Kesinlikle keskin değildi çünkü kokuları.

Ayakkabılığın yanındaki kapı, duş kabininin ve tuvaletin olduğu yere açılıyordu.

Tertemizdi burası da.

Ve en uçtaki kapı…

Bu kapı diğerlerinden farklıydı.

En görülür farkı, kapının üstüne yapıştırılmış garip çizgilerle kaplı bir kartondu.

Aslında pek de garip değildi bu çizgiler genç adam için.

Kapının her tarafını kaplıyordu karton. Beyazdı rengi.

Bu çizgi karmaşası, delikanlının garip bir fikri üzerine oluşmuştu.

Bir gün, kırtasiyeden bu kartonu almış, onu kapıya yapıştırmış ve o günden başlayarak her gün kartona rüyalarının resimlerini yapmaya koyulmuştu.

Bir önceki yaptığı resimlerin üzerine yapıyordu bir sonraki resimlerini.

Bu kartonda tek boş yer kalmasın istediğinden değildi bu.

Her işe başladığında, bu çizgi karmaşasından bir önceki yaptığı resmi çıkarmaya çalışmak bir eylenceydi onun için.

Ve çıkarırdı da çoğu zaman. Daha önceki yaptığı resimler, o zamanki yaptığı resmi karartmanın tersine daha da süslüyor, hatta daha da belirtiyorlardı onu.

Böyle düşünüyordu genç adam.

Bu kapının diğer kapılardan bir diğer farkı, açıldığında duyulan çan sesiydi.

Sanki, “Hoş geldin!” diyordu bu ses genç adama. “Rüyalar dünyasına hoş geldin!”

Kendi eliyle yapmıştı delikanlı bu çanı.

Her türlü ses çıkaran malzemeyi, harikulade bir uyumla birbirlerine türlü iplerle tutturmuş, düzeneğini kendi elleriyle kapıya monte etmişti.

En ufak bir iticilik yoktu bu çan sesinde.

Bu kapının diğer kapılardan üçüncü farkıysa, açıldığı odaydı. Garip bir odaydı burası.

Odaya girdiğinde, tanımlanamaz bir kokuyla karşılaşıyordu insan. Güzel miydi bu koku? Tam bu sıfatla nitelenilemezdi.

Güzelden çok büyüleyiciydi. Envai çeşit parfümle uyku kokusunun karışımından oluşuyordu.

Kolonyalarını, daha doğrusu kokulu sıvılarını mutfakta yapıyordu.

Odada gözünüze ilişen ilk şey yataktı. Büyük bir yataktı bu. İki kişilikti.

Yatağın başucunu boydan boya kaplayan, yüksek, sert ve düzgün yüzeyli bir yastığı vardı genç adamın. Yorganın çevresine küçücük çanlar dikilmişti.

Yatağın başucuna, Kızılderili inancına göre rüyalarda rehberlik yapacağına inanılan dört kuşun tüyleri asılı bir direk vardı. Sadece rüyalarda rehberlik yapmıyorlardı bu tüyler.

İnsanın rehberliğe ihtiyacı olan her yerde rehberdiler.

Doğuda, cesaretin sembolü olan kartal, batıda, bilgeliğin sembolü baykuş, kuzeyde, ilerigörüşlülüğün ve ilerlemenin sembolü olan şahin, güneyde ise ruhaniliğin sembolü olan kuzgun tüyleri durmaktaydı direkte.

***

Hala büyük bir huşuyla dinlemekteydi müziği genç adam.

Orada oturalı ne kadar olmuştu bilmiyordu. Hatta bunu bilmediğinin ayrımına bile varmıyordu.

Genç adam, sadece dinliyordu.

Sonunda, adamla kadın çalmayı bitirmişlerdi. Bitirmişlerdi bitirmelerine de, bu kez de birbirlerinin yüzlerine dalmışlardı.

Öylece, bitmez tükenmez bir sevgiyle bakıyorlardı birbirlerine.

Genç adamsa hala orada oturmaktaydı. Müziğin bittiğini bile fark etmemişti. Gözleri kapalıydı. Uykudaydı sanki.

Kadınla adam, el ele genç adamın yanına geldiler.

Derin bir sesin kulağının dibinde fısıldamasıyla kendisine geldi delikanlı.

–Gözlerini açıp bize bakmayacak mısın Rüyadayaşayan?

Konuşan, harpını sırtındaki kılıfında taşıyan ve kadının elini şefkatle tutan adamdan başkası değildi.

–Rüyalarda yaşadığımı nereden biliyorsunuz? Diye sordu adam derin bir uykudan uyandırılmış insanların sersemliğiyle.

–Müziklerini yapmaya karar verdiğimiz insanları izleriz, Dedi, gümüşi ses.

–Nasıl yani? Demekten başka çıkar yolu yoktu genç adamın.

Anlam veremiyordu yaşadıklarına çünkü.

Düşündüklerinin doğru olması onu şaşırtmıştı. –Bu harikulade melodi benim için mi bestelendi gerçekten?

–Tam olarak bestelendi denilemez, dedi derin ses.

–Senin için çalındı sadece, ama bestelenmedi. Viz beste yapmayız, dedi gülümseyerek gümüşi ses.

–Müzisyen değiliz biz.

–Evet! Dedi huşuyla rüyadayaşayan.

Sıradan müzisyenler değilsiniz siz. Siz, siz…

–Bizimle gelmelisin, gelecek misin? Diye sordu muzipçe derin ses.

Elbette biliyordu delikanlının geleceğini. –Tabii gelirim, dedi Rüyadayaşayan.

Bunu derken aklına bile gelmemişti gitmesi gereken bir işi olduğu.

Ve ikilinin peşisıra yürümeye koyuldu.

***

Ne kadar yürüdüklerini bilmiyordu Rüyadayaşayan. Yürüyorlardı işte.

Günlerce yürümüş bile olabilirlerdi. Acıkmış yada susamış değildi ama. Yorgun da değildi.

Sadece beklentinin getirdiği açlık hüküm sürüyordu zihninde.

Ve yürüyorlardı…

Manzara o kadar çok değişmişti ki! Şimdi bir koruluktan geçmekteydiler.

Çam ağaçları ve ladinlerle doluydu burası.

Dar bir patikaydı geçtikleri yol. Önlerinde yıkık dökük bir bina belirdi.

Büyük bir binaydı bu.

Ama boyaları dökülmüştü ve dış cephesi derbeder görünüyordu. Köhne bir binaydı yani.

Kapısı meşedendi. Oymalı bir kapıydı.

Binanın köhneliğine karşın, kapının oymaları göz alıyordu. Aslına bakılırsa, binanın köhneliği bile göz alıyordu.

Bir de tokmağı vardı kapının.

Delikanlı Tokmağa ilk bakışında yanlış gördüğünü düşünse de, ikinci bakışında gördüğünün doğru olduğunu anladı. Kendi yüzüydü tokmak.

Kendi yüzünün taştan olanıydı. Taş mıydı bu?

Hem taşa benziyor hem de benzemiyordu.

Kadın tokmağı uzun parmaklarıyla kavrayıp, hafifçe üç kere kapıya vurunca gıcırtısız açılmıştı kapı.

Kapıdan girdiler. İçerisi hiç de köhne değildi.

Hatta tam tersiydi. Upuzun bir koridordaydılar şimdi.

Duvarlarda, türlü ağaçlardan yapılmış olan, ancak şekilleri birbirlerine çok benzeyen kapılar görülmekteydi.

Adamla kadın hiçbir kapıdan girmeye niyetli değillerdi galiba. Çünkü tek yaptıkları yürümekti.

Rüyadayaşayan, kapılara bakmaya başladı.

Aralarındaki farklar görülmeyecek kadardı.

En azından ilk bakışta görülmeyecek kadar…

***

Koridorun en ucundaki kapının önüne geldiklerinde, delikanlı hayatının en büyük şaşkınlığını yaşadı.

Nasıl şaşırmasındı ki? Kendi yatak odasının kapısında asılı olan karton bu kapıda asılıydı.

Aynı karton!

Aynı çizgiler!

Yanılmış olamazdı. Çizgilerinin hepsini adı gibi hatırlıyordu.

Kapının önünde öylece duruyordu Rüyadayaşayan.

Öylece bakıyordu resimlerine.

Tam arkasında, kadınla adam durmaktaydı.

Onu bekliyor olmalıydılar. Şaşkınlığının geçmesini…

–Neresi burası? Diye sorduğunda, sesinde, şaşkınlıkla veraber en değerli malının yağmalandığını gören bir adamın hüznü de vardı.

–Burası, dedi derin ses, –Bizim atölyemiz…

–Ne yapıyorsunuz burada?

–İçeri girelim, dedi gümüşi ses gülümseyerek.

–Haydi, aç kapını.

Ve, kapıyı açtı genç adam.

İşte kendi elleriyle yaptığı çan ona “Hoş geldin” diyordu gene.

Ama burası onun odası değildi ki! Doğru yer değildi burası.

Kapıya yapıştırılmış karton ile, kapıya özel bir düzenekle, tamamen delikanlının icat ettiği bir yöntemle asılmış çan, olması gereken yerde değildi. Burası orası değildi.

İçeriye girdiklerinde, ayakkabılıkta olması gereken kokulu sıvı dolu şişeleri yatağın üstüne özenle dizilmiş halde gördü genç adam

İçi rahatladı. Huzursuz bir rahatlama olsa da…

Hala anlam veremediği çok şey vardı elbette ama yine de rahatladı.

Bir şey farklıydı işte. Bir şey olması gereken yerde değildi.

–Bunlar, dedi genç adam, kollarıyla tüm eşyalarını kapsayarak.

–Nasıl geldiler buraya?

–Odandakiler değiller bu gördüklerin, dedi derin ses.

–Ama… Ama onlara çok benziyorlar.

Kapıdaki o kartonun üzerindeki çizgilerin her birini kendi ellerimle çizdim ben.

O çanın düzeneğini, benden başkası yapmış olamaz.

–Bu çizgiler benim ellerimle çizildi, dedi gümüşi ses kartonu göstererek.

–O çan da benim ellerimle yapılıp asıldı kapıya, dedi derin ses.

–O kokulu sıvılar, benim özenli ellerimle yapıldılar, diye ekledi gümüşi ses.

–O yatak da benim becerikli ellerimle yapıldı, dedi derin ses gururla.

–Ya tüyler? Diye sordu Rüyadayaşayan.

–Baykuşu ben yakaladım, dedi gümüşi ses.

–Kartalı da ben, dedi derin ses.

–Şahini ben yakaladım, diye devam etti gümüşi ses.

–Kuzgunu da ben, dedi derin ses.

–Peki ellerinize kumanda eden zihin kimin zihniydi? Diye sordu Rüyadayaşayan mantıklıca.

–Senin zihnindi, dediler Gümüşi ve derin sesler.

–Nasıl? Diye sordu Rüyadayaşayan.

–Benim zihnim size nasıl kumanda edebilir?

–Çünkü biz istedik, dedi derin ses sakince.

–Neden? Diye sordu hep soran.

–Sana ait olan melodiyi çalabilmek için, diyerek açıklamaya çalıştı gümüşi ses.

–Seni her yönünle tanımalı, kendimizi senin yerine koyabilmeliydik, diye ekledi derin ses.

–Tam yirmi beş yıl çalıştık, dedi gümüşi ses.

–Neden ben? Diye sordu genç adam.

–Koridorun duvarındaki kapıları fark ettin mi? Diye soruya soruyla karşılık verdi derin ses.

–Evet, birbirlerine çok benziyordu hepsi.

–Farklı taraflarının olduğu kuşkusuz, dedi gümüşi ses.

–Ama senin de dediğin gibi, birbirlerine çok benziyorlar.

–O kapılar başka insanların kapılarıdır. Senin kapın diğerlerinden farklıydı.

Ve bizim de, diğerlerinden farklı olan kapılara eğilimimiz vardır, dedi gülümseyerek derin ses.

–Kimsiniz siz?

–Biz, o yolun rehberleriyiz.

–Hangi yolun?

–Sana giden yolun.

–Yani, insanların kendilerine giden yolu bulmalarına yardım ederiz biz.

–Ya siz?

Siz kendinize giden yolları buldunuz mu?

–Elbette, dediler gülümseyerek.

–Herkese aynı yolu mu gösterirsiniz?

–Eğer öyle olsaydı, neden herkesle teker teker uğraşma zahmetine katlanırdık? Diye sordu hayretle gümüşi ses.

–Herkesin kendisine has deneyimleri vardır, diye açıkladı derin ses.

–Farklı deneyimleri ve farklı ihtiyaçları.

–Bizim birbirimize benzeyen tek yanımız, kendimizi aramak isteğimizdir, dedi gümüşi ses.

–Bu istekte olanlara yardım ederiz biz.

–Anlıyorum, dedi Rüyadayaşayan.

Gerçekten de anlıyordu. Artık anlıyordu.

Derin sesin sahibi ve gümüşi sesin sahibi, Rüyadayaşayan’a bir kutu uzattılar merasimle.

Kutunun bir ucundan biri, diğer ucundan öteki tutuyordu.

Kutu, delikanlının avcuna aktarılınca, delikanlı, kutunun bir müzik kutusu olduğunu gördü.

–Bu kutuda bizim çaldığımız melodi gizli duruyor, dedi gümüşi ses.

–Onu al ve canının istediğinde dinle. –Bu melodi sana rehberlik edecektir; lakin, bu kutuya ihtiyacın kalmadığında,

yani o kutuda gizlenen müziği tümüyle sindirdiğinde, onu yok et.

Parçala onu, dedi derin ses önemle vurgulayarak.

–Parçala ki, kimse dinlemesin onu senden başka.

–Dediğinizi yapacağım, dedi Rüyadayaşayan.

–Her şey için teşekkür ederim size. Gümüşi sesin sahibiyle derin sesin sahibi gülümsediler genç adama.

Ve, kendisini evinde buldu delikanlı.

Elindeyse, yepyeni, kaliteli ahşaptan bir müzik kutusu vardı.

***

O gün ve ondan sonraki günler işe gitmedi Rüyadayaşayan.

O işe gitmedi…

Kendisine bir parfüm atölyesi açtı ve “Rüyalar” adında bir marka yarattı.

Bu marka dünya çapında ünlüydü artık.

Delikanlının en güzel eseri, evleneceği kızla kendisine yapıp düğünde hediye ettiği, “Tümlenmişlikten Doğan Huzurun Kokusu” adlı parfümüydü.

Oysa, bu parfümü, ikisinden başka hiç kimse kullanmadı.

Evleneceği kıza gelince, o da bir heykel yapmıştı genç adamla ikisine.

İkisini, karşı karşıya durup birbirlerine bakarken dondurmuştu taşta.

Heykele: “Selamlaşan İki Yolcu” adını vermişti.

Düğünde dört kişi vardı zaten.

Derin ses, gümüşi ses, Taşcanlandıran ve Rüyadayaşayan.

Başka yolculara rehberlik edecek olan bir çift daha vardı artık.

Ancak bu, kendi yollarının sonuna geldiklerini göstermiyordu.

O Gün” için 4 Yorum Var

  1. Merhabalar;

    Hikayenizin konusu oldukça enteresandı. Özellikle kapılarla ilgili olan konuşma kısmını beğendim. Fakat cümleleriniz çok kısa olduğundan ve hemen her cümlede yeni bir paragraf açmanızdan dolayı okurken bir “dur-kalk” hissi yaşıyor okuyucu. Bu da okumayı biraz zorlaştırıyor, sıkıcı hale getiriyor. Bir de hikaye içinde ilk kullandığınız *** ayracının yeri olmamış. Bunların dışında gayet ilginç bir öyküydü.

    Kaleminize sağlık…

    1. Çok teşekkür ederim. O öyküyü Lise bittikten sonra üniversite hazırlık döneminde yazmıştım. Tema üzerine aklıma geldi ve gönderdim. Düzeltmeye çalıştım; ama paragraf konusu hiç aklıma gelmedi. Gelmeyince de kontrol etmedim… Görmediğim için bu biçimsel konularda yapacağınız her geri dönüş çok makbule geçecektir. Okuduğunuz için ayrıca teşekkürler.

  2. Gerçekten harkuladeydi.Diğer öyküleriniz olan “KAÇAMAYIŞ” ve “SESSİZLİK”i de okudum.Onların devamını bekliyorum.Kısa öykü konusunda zevkimiz aynı,galiba ikimiz de Orkun UÇAR okuduğumuz için o ekole aşinayız.Yani,epik fantezi türü öyküler.Sizi ve bu siteyi de Orkun UÇAR’dan yola çıkarak keşfettim zaten.Burdaki,sanıyorum “ISSIZ MELEK” adlı öyküye yaptığınız yorum da bana gösterdiki,siz de benim gibi diğer bir kaç türdeki öykülerden tatmin olmakta zorlanıyorsunuz.Tabi ki her türü kastetmiyorum.Neyse,belki bir gün ben yazarım siz yorumlarsınız.Başka yorumumda görüşmek üzere,güzel olduğunu tahmin ettiğim kadın..

Eylem Yurtsever için Yorum Yap Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *