Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Okyanus Krallığı

“Harika! Hayatımda ilk kez aşık oldum ve kız şimdi bu suda boğuluyor!” Paletlerimi ayağıma geçirmeye uğraşırken bir yandan da uçsuz bucaksız okyanusta gezdirdim gözlerimi. Hiçbir yerde görünmüyordu. Bu kadar uzun süre nefesini tutması imkânsız. Tüple dalmadığını gördüm. Öylece atlayıverdi suya. “Hayır, kimse bir bucuk saat suyun altında bu şekilde kalamaz.”

Tekneden atladım ve okyanusun derinliklerini gözlerimle taramaya başladım. Karanlıktan başka bir şey yoktu. Çok geçmeden yüzeye çıkmak zorunda kaldım. Nefes tutma konusunda iyi değildim. Aynı başarısız denemeyi üç kez daha tekrarladım. Son seferde gözüme beyaz bir beden ilişti. Uzun siyah saçlar suda dans ediyordu. Ama hayır. Bu, zihnimde kurduğum ceset gibi değildi. Çünkü o yaşıyordu. Ancak bir denizkızı yüzerken bu kadar güzel görünebilir diye düşündüm. Benim olduğum yerden daha aşağıdaydı ve benim aksime nefes alma konusunda problem yaşamadığı belliydi. Bense bu kusursuz vücut karşısında açık kalan ağzımdan, ciğerlerimdeki son havayı da bıraktım. Ama bu halde yüzeye ulaşamayacağım kadar derindeydim. Çırpınan kollarım ve bacaklarımla birlikte her şey karanlığa gömüldü.

Gözlerimi açtığımda yerde yatıyordum. O da yanıma oturmuş okyanusu seyre dalmıştı. Boğazımda bir acı hissettim ve öksürmeye başladım. Midemde hala fazladan biraz su vardı anlaşılan.

Dalgın bakışlarını bana çevirdi.

“İyi misin?”

“Şey evet sanırım.”

“Yaptığın aptalcaydı.”

“Ah evet boğulduğunu sanıp seni kurtarmaya çalıştığım için üzgünüm. Zaten teşekkür etmen de çok gereksizdi.”

“Boğulmuyordum.”

“Bunu bilemezdim. Çok uzun süre nefesini tutabiliyormuşsun.” Tuhaf bir bakış attı.

“Her neyse. Kendi teknene yüzebilecek durumda mısın yoksa yanaşayım mı?”

Evet, şimdi de kapı dışarı ediliyorum. “Kendim giderim.” Ayağa kalktım ve o da aynı şeyi yaptı. Bu kadar mıydı yani? Haftalardır bu kızla tanışmak için fırsat kolluyordum. Şimdi bu kadar yakınken her şeyi öylece bırakıp gidecek miydim? Atlamaktan vazgeçtim ve ona döndüm.

“Ee affedersin. Genelde bu kadar kaba değilimdir. Sanırım bugün bir hayat kurtaran varsa o da sensin. Benim hayatımı. Teşekkür ederim. Şey acaba, yani yanlış anlama ama acaba bir gece, yani sadece doğru dürüst bir teşekkür, hani bildiğim güzel bir yer—“

Ben böyle saçmalarken bir şey oldu. Teknenin hemen yanında beliren beş yunus birden sıçradı ve açıya bakılırsa düşecekleri yer okyanus değildi. Aslında tam olarak tekneye doğru geliyorlardı. Her şey birkaç saniyede oldu. Üstümüze düşmekte olan yunuslar havadayken değişmeye başladılar. Birden beş çift kol ve bacak ortaya çıktı. Tam ayakları teknenin zeminine değdiği sırada değişimleri tamamlandı ve her görenin ağzını sulandıracak güzellikte beş tane çırılçıplak kız yanı başımızda durdu. Aynı anda teknenin şiddetle sallandığını hissettim. Etraf kararmaya başladı ve başımı ahşap zemine çarpmadan hemen önce sallantının benim titreyen vücudumdan başka bir şey olmadığını anladım.

Bugün ikinci kez aynı yerde ayılıyordum. Ama her seferinde başımda bekleyen güzellerin sayısı artıyordu. Ben doğrulup oturmaya çalışırken “erkek işte” diye söylendi birisi. Kim olduğunu anlayamadım. Ve tabi neden öyle dediğini de.

Altı kız da teknede ayakta duruyordu. Gözlerim Summer’ı aradı. Benden en uzak köşede, yüzü bana dönüktü. Gözleri öfke saçıyordu. Saçları rüzgârda savrulurken, öfkesiyle paralel kapkara alevleri andırıyordu bu haliyle.

Bakışlarından kaçıp diğer kızlara dönerek “Demek siz insana dönüşebilen yunuslarsınız?” dedim sanki her gün olan bir şeymiş gibi. Summer cevap verdi.”Bak evlat hayatta bazen herkese anlatamayacağımız şeyler olur. Bu da onlardan biri. Tabi bundan sonra yumuşak duvarları olan bir hücrede yaşamak istiyorsan o başka…” Ağzım bir karış açık kalmıştı. Evlat mı? Birisine anlatmak mı? “Ben aslında seni teknene götürüp tek başına ayıldığında rüya gördüğünü düşünmeni tercih ederdim ama Sissy sende özel bir şeyler olduğunu düşünüyor. Bu yüzden bir süre–“ Tutamadığım kahkaham konuşmasını kesti.

“Diyelim ki ben özelim. Peki, bu ne anlama geliyor? Balığa mı dönüşeceğim? Ve sen de bir denizkızısın herhalde.” Tekrar güldüm.

Yunus sürüsünün lideri – Gruptan bir adım önde durduğu için öyle olduğunu düşündüm- bana küçümsemeyle kuşku karışımı bir bakış attı ve “ Sanırım çocuk aklını kaçırdı. Neyse işimizi kolaylaştırır” deyip omuz silkti. Gururumun daha fazla ayaklar altına alınmasına izin veremezdim.”Kadınların gençlik takıntısı olduğunu sanırdım” diye homurdandım. Meraklı bakışlar üstümdeydi. “Nasıl göründüğünüzün farkında mısınız siz?” Kusursuz vücutlara sahip kızlara baktım. Tabiî ki muhteşem görünüyorlardı. Ve sözlerimin yanlış anlaşılacağını fark ettim. Tekneye düştükleri anın aksine şimdi hepsi giyinikti. Yani nerdeyse. Summer’ın fazladan kaç tane bikinisi var diye merak ettim. Onlar yanlış anlamadan önce devam ettim. “Yani hepimiz aynı yaşlardayız bence. O yüzden evlat, çocuk, ufaklık yerine Sam deyin bana. Çünkü ismim bu.”

Sessizliği sarışın kız bozdu. ”Durun düzeltiyorum. Bence bu çocukta yanlış olan bir şeyler var” Bu Sissy olmalıydı.

Summer bakışlarını yunusların liderine çevirip, sabırsız iki adım attı. “Yeter bu kadar eğlence. Şimdi konuş bakalım Victoria. Annem nerede?”

*

“Bunu size anlatmam ne kadar doğru bilmiyorum…” Bana bakarak konuşmuştu. Haklıydı, bu doğru değildi. Benim burada ne işim vardı böyle?

“Onun kalmasını siz istediniz. Ve annemle ilgili bir şeyi bilmemin nesi yanlış olabilir?”

“Bu tam olarak Sukeena’yla ilgili değil.” Biraz bekledi. Yüzü ciddi bir hal aldı ve devam etti. “İki gün önce çölden bir ulak geldi. Bunun üzerine kral, konseyin hemen toplanmasını emretti. Ne olduğunu bilmiyorum. Ama bunlar iyiye işaret değil.”

“Ne yani savaş mı istiyorlar yine?” Yine demesi hiç hoşuma gitmemişti. Daha önce de mi olmuştu bu?

“Bilmiyorum. Burada oyalanamayız. Eve dönüp bir şeyler öğrenmeye çalışacağız. Bunu başarır başarmaz geliriz.”

“Beni burada bulabilirsiniz.”

“Çocukla sen ilgilenirsin değil mi?”

“Hmm çok fazla şey biliyor. Ama sanırım halledebilirim.” Bunu gülerek söylemişti. Ama ben Victoria’nın söylediğine takılmıştım. Çocuk! Gözlerimi devirdim.

“Bol şans kızlar.”

“Yakında görüşürüz S.”

*

Teknemi onunkine yanaştırıp bağladım ve gelip yanına oturdum. Bilmem gereken şeyler vardı.

“Bir süre burada bekleyeceğimize göre belki vakit geçirmek için bana hikâyeni anlatırsın?”

Düşüncelere dalmış gibi sessizce bekledi. Gözleri denizdeydi, aklı da annesinde olmalıydı. Sonra bakışları uzaklarda, konuşmaya başladı.

“Korsan hikâyelerini bilirsin değil mi? Hani şu masal diye dinlediklerini.”

“Bugünden sonra hiçbir şey masal olamaz” dedim. Histerik bir yüz ifadesiyle bana baktı ve tekrar denize çevirdi bakışlarını.

“Onlar gerçekler Sam. Ben de bunun kanıtıyım. Victoria ve sürüsü de öyle. Benim annem bir korsan. Yani bir zamanlar öyleydi.”

“Korsanlar, gemide kadın olmasının uğursuzluk getirdiğine inanırlar diye duymuştum.”

“Sus da dinle.”

“Tamam” diye sızlandım.

“Annem kaptandı. Ve dokuz yakın arkadaşından oluşan bir tayfası vardı. Henüz birer çocukken hepsi aynı köyde yaşarlarmış. Balıkçılıkla geçinen bu köyün bütün işlerini kadınlar yaparmış çünkü erkeklerin çoğu savaşta ölmüş. Geri dönebilenlerse hep sakatmış.

Annem beyaz tenli, yıldızsız bir gece kadar siyah olan saçları beline kadar uzanan çok güzel genç bir kızmış. Ama öyle narin, zayıf bir çiçek gibi değilmiş. Güçlüymüş.

Bir gün tuttukları balıkları tekneden boşalttıkları sırada bir yabancı gelmiş yanına. Ve saçlarını ona satmasını istemiş. Karşılığında da bir gemi vaat etmiş o ve arkadaşlarına. Bir gemi bu hayattan kurtuluş bileti demekmiş ve hiç düşünmeden kabul etmiş annem. Normal bir hayat sürmek sıkıcıdır bilirsin” dedi gözlerini devirerek.

“Ertesi sabah 10 genç kadın kimseye veda etmeden denize açılmışlar. Yıllarca karaya ayak basmadan, karşılaştıkları ticaret gemilerini yağmalayarak geçinmişler. İlk zamanlarda bu çok kolay oluyormuş çünkü bir gemi dolusu kadını gören herkes yelkenleri suya indiriyormuş. Ama onlar önceliği silah ve cephane çalmaya vermişler. Çünkü ünleri kulaktan kulağa yayıldığında bu yöntemin hiçbir işe yaramayacağını biliyorlarmış. İşte o gün gerçek korsan olacaklarmış ve öyle de olmuş. Artık tek kural varmış; saldır ve yağmala.

Dünyadaki ilk ve tek kadın korsanlar onlar. Çünkü daha sonra başlarına gelenler yüzünden gemide kadın uğursuzluktur düşüncesi bir çeşit inanca dönüşmüş. Mürettebatta kadın olmasını bırak, esir olarak bile gemisine dişilerin adım atmasına izin vermeyen denizciler varmış.

Rotalarını büyük okyanusa çevirdiklerinde geminin lanetli olduğunu öğrenmeleri de uzun sürmemiş. Ay ışığı ve yıldızlardan yoksun bir gecede, gemileri suyun üzerinde gümüş gibi parlamaya başlamış. Herkes neler olduğunu anlamaya çalışırken bir anda sular köpürmüş, öfkeli bir homurtu geliyormuş derinlerden. Etraflarını türlü deniz yaratıkları sarmış.

Dev bir ahtapot kollarını gemiye dolamış ve güverteye tırmanmış. Sanki saldırmaya hazırlanır gibi gerilmiş. Kadınlar nasıl öleceklerini merak ederken ahtapot kıpırdanmaya başlamış ve göz alıcı bir ışıkla birlikte devasa hayvan ortadan kaybolmuş. Şimdi yerinde genç bir adam varmış, çırılçıplak bir adam. Bir saniye önce ahtapot olduğunu unutturacak kadar yakışıklıydı der annem hep.” Güldü. Hikâyeye öyle kapılmışım ki uykudan uyanmışım gibi hissettim. Ama sesimi çıkarmadım. Devam etmesini istiyordum.

“Genç adamın yüzü öfkeliymiş. Karanlık bir gülümsemeyle ‘biz de sizi bekliyorduk’ demiş. Tabiî ki anlamamışlar ne demek istediğini. ‘Kendi ayağınızla okyanusa gelmenizin aptallığını bir kenara bırakırsak, bunu bu kadar çabuk yapmanız beni çok şaşırttı. Sağlam bir planınız var herhalde. Ama bu sefer işe yaramayacak.’

Sukeena yani annem derin bir nefes almış ve bir adım öne çıkmış. ‘Sanırım bir yanlış anlaşılma var. Birisiyle karıştırıyor olmalısınız–’adam gülmüş. Bir korsanın bu kadar kibar konuşması herkesi güldürürdü eminim. ‘Ne yani gemimizi bir avuç karı kılıklı korsana vermek için mi çaldı? Yaşlı Christopher’dan daha iyisini beklerdim.’

‘Bakın kimden bahsettiğinizi bilmiyorum. Ben bu gemiyi genç bir adamdan aldım. Böyle parıldadığına ilk kez şahit oluyorum. Zaten bir kadına saç karşılığında verilen geminin mutlaka sorunlu olacağını tahmin etmiş olmalıydım değil mi?’ Sukeena bu son kısmı kendisine söyler gibi nerdeyse fısıldamış ama adam duymuş. Ve şaşkınlıktan ağzı açık kalmış. ‘Sen erkek değilsin’ diyebilmiş sonunda sanki dehşet verici bir gerçeği çok geç anlamış gibi.

Saçları şapkalarının altında saklı, üstleri başları pislik içinde, deniz tuzuyla sertleşmiş kumaşlardan oluşan kıyafetler giyen tayfasına bakmış ve ‘hayır’ diye itiraf etmiş annem. ‘Hiç birimiz değiliz.’ Ve hepsi şapkalarını çıkarmışlar. Omuzlarından aşağıya dökülmüş saçları. Genç adam korkuyla bir adım gerilemiş. Aynı anda okyanustan beş tane yunus sıçramış ve beş kız olarak inmişler güverteye. Hemen ahtapot adamın önünde onu korumak istercesine dizilmişler. Şimdi karşılarında altı tane çıplak insan varmış. Ama kimse bayılmamış” dedi omzuma vururken. Kızların önünde bayıldığımda bunu hak ettim ben.

“Devam eder misin?” diye homurdandım.

Gözleriyle okyanusu taradı ve batmak arzusuyla ufka doğru yol alan güneşin altında teknenin zeminine uzandı. Kollarını başının altına koydu ve annesinin hikâyesine devam etti.

“Ahtapotun az önce küçümsediği bir avuç kadından korkması ve başka bir avuç kadının arkasına saklanması Sukeena’yı güldürmüş. ‘Bakın kimseye zarar vermek niyetinde değiliz.’ deme ihtiyacı hissetmiş. ‘Söylediğim gibi geminin çalıntı olduğunu da bilmiyorduk. Şimdi ne yapmak istediğinize siz karar verin. Bu sizin geminiz ve kararınıza saygı duymak zorundayız.’

Victoria konuşmuş–”

“Victoria mı? Az önceki sürüden bahsetmiyorsun değil mi? Büyükannesi falan olmalı yani anlattığın hikâye çok eski.”

“Bak şunu anlamalısın. Suyun altında her şey durmuş gibidir. Yani vücudun değişmez, yaşlanmazsın. Yüzeyde yaşamaya başladığında doğal sürecine girer her şey ama okyanus krallığı ölümsüzlük demek.”

“Okyanus krallığı mı? Bunu da anlatacaksın değil mi?”

“Sabırlı ol Sam.”

“Şimdi senin annen aşağıdaysa, hala yüz yıllar önce olduğu kadar güzel mi yani?”

“Annem Alexander’la birlikte Sam. Salyalarını silebilirsin.”

“Sanırım haklısın. Zaten ben daha güzel birini biliyorum.” Bunu yere bakarak söylemiştim. Acınası laflarıma küfrettim. Eğer baksaydım yüz ifadesi belki biraz yardımcı olabilirdi.

“‘Yalan söylemediğinizi nasıl bilebiliriz? Belki de saf numarası yapıyorsunuz. Lanetten habersiz olmanız ispatlayabileceğiniz bir şey değil.’ demiş Victoria.”

‘Haklısın. Demek ki ispatlayamadığımız bir gerçek yüzünden öleceğiz.’

‘Biz katil değiliz. Savaş isteyen karadakilerdi.’

‘Karadakiler savaş istedi ve yabancı bir adam bizi kandırıp sizin geminizi verdi diye ölürüz o zaman.’

‘Neden ölmeye bu kadar isteklisin?’

‘Kimse ölmek zorunda değil.’ diye araya girmiş Alex.”

Annesinin Alexander’ı ahtapot muydu yani? Fal taşı gibi açılmış gözlerle ona baktığımı fark etmemiş gibi devam etti.

“‘Sizin bizden üstün olduğunuzu görebiliyorum. Bağışlamak için bir sebebiniz yok.’

‘Denizden çıkmış olabiliriz ama barbar değiliz. Hatta dünyamız sizinkinden daha güzel.’ demiş Victoria. Elinden gelse onlara aşağıda bir gezi turu düzenleyip gösteriş yapacak gibi duruyormuş. Yunuslar dikkat çekmeyi severler Sam.

Annem sesini çıkarmamış. Ve prens Alexander kararını vermiş. ‘Gemi sizde kalsın. Nasılsa artık işimize yaramayacak.’

Sözlerini bitirince tekrar hayvan formlarına dönmüşler ve hepsi gitmiş. Bütün o yaratıklar uzaklaşmış gemiden. Yine sessiz gecede parıldayan gemileriyle yol alan on kadın korsan olmuşlar.

Ama Alex’le görüşmeleri devam etmiş. Geminin yanında devasa bir ahtapot belirdiğinde kimse dehşete kapılmıyormuş artık. İkisi güvertede oturup sohbet ederlermiş saatlerce. Tabi bu imkânsız aşk çok işler açtı başlarına.” Doğrulup oturdu. “Annemin karaya çıkamaması da bunlardan biri. Karadakilerin laneti sayesinde o şimdi okyanus krallığında bir prenses. Ama kızından ayrı yaşamak zorunda. Sanırım bu küçük bir bedel, ha?” acı çektiğini görebiliyordum. Bu hali bana da acı vermişti.

Kızından ayrı kalmak dışında prenses olmanın neresi lanet anlamadım ama konuyu değiştirmek istedim. “Sukeena aşağıdaysa diğer dokuz kadın nerde? Hepsi bir balık bulup evlendiler deme sakın!”

Gülümsedi. Rahatladığımı hissettim.

“Onlar korsan olmaya isteyerek karar vermişlerdi. Biri hariç hepsi buna sadık kalmış. Annem ahtapotu seçince onlar da destek vermişler. Sonsuza kadar suyu seçince de kimse kaptan olmak istememiş. Karaya çıkıp kendilerine yeni hayatlar kurmuşlar, yaşlanmışlar ve ölmüşler. Ama bir tanesi ahtapotu gemide hiç istememiş. Bu yaptıklarının kendi insanlarına yani Karadakilere ihanet olduğunu söyleyip durmuş. Annem Chris’le gitmeden önce bu arkadaşının diğerlerine zarar veremeden karaya çıktığından emin olmak için son bir gemi yolculuğu yapmış. Sanırım Japonya yakınlarına bırakmışlar onu. Ömrünün geri kalanını insanlara korsan olduğunu, kaptanlarının bir ahtapota aşık olduğunu ve onunla yaşamak için okyanusa dalacağını anlatarak geçirmiş. Tabi kimse inanmamış. Aklını kaçırdığını düşünmüşler.

Ama biliyor musun Hokusai ve Teraoka adında iki faklı ressam, bir ahtapotla bir kadını resmetmişler. Esin kaynaklarını araştırmaya yüreğim dayanmadı açıkçası. Benim annemle bir ilgisi olmadığını düşünmek istiyorum. Sadece tesadüf.” Kötü düşünceleri kovmak istercesine başını iki yana salladı. Resimleri merak ettim bu kez de.

Tekrar konuyu değiştirmeliydim. “Bu hikayede bana anlatmadığın daha bir sürü ilginç ayrıntı, savaş, lanet falan var gibi. Mesela gemideki lanet tam olarak neymiş ve geminin akıbeti ne oldu? Okyanus krallığını da anlatmadın hala. Annenleri neden serbest bıraktı şu ahtapot prens Alexander? Ve lütfen söyle siz kaç yaşındasınız?”

“Eski masallar biraz beklemek zorunda Sam.”

Neden bahsettiğini anlamak için bakışlarını takip ettim. Hava kararmaya başladığı için güçlükle seçebildiğim beş tane yunus, okyanusun dibindeki krallıktan haberlerle bize doğru geliyorlardı.

 

Okyanus Krallığı” için 3 Yorum Var

  1. Bu hikaye bana yarım kalmış gibi geldi. Özellikle sonunda, “bunun devamı yok mu?” diye düşündüm.

    Fakat ‘kadın korsan’ fikri çok orjinal geldi bana, konu ile iyi bağlamışsın aslında biraz daha düzenleyip detay katsan, tadından yenmez bir hikaye olacak bence. Yine de ellerine sağlık. 🙂

  2. devamı gelecek zaten 🙂

    ayrıca not olarak yazmamıştım ama Hokusai ve Teraoka isimli ressamların ahtapotlu tabloları gerçekten var.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *