Öykü

Oldukça Kalabalık Bir Savaş

İnsanın neden var olduğunu anlayamaması ve bunun üzerinde düşünmesi yeni bir şey değildi. Dünya döndükçe insan buna kafa yormuş, sonucuna da kendi kendine verdiği zayıf cevaplar dışında ulaşamamıştı. Rena da kendi kendine verdiği cılız cevaplardan ızdırap duymuş, sonra ise cevaplardan da sorduğu sorulardan da uzaklaşmıştı. Rena, kendini gündelik heyecanlara bırakıp bu kollarda teselli bulan, tutkusunu yitirmiş ve mantıklı zannettiği ilişkilerde kendini harcayan aşıklardan biri olmuştu artık. Aşık sıfatını dahi gün geçtikçe kaybediyordu. En başta ruhu, aklı, kalbi ve bedeni hayatı sorgularken şimdi varlığının hazinesini bulmak üzere kazmayla kürekle içine delikler açan sadece kalbi kalmıştı. Fakat hissediyordu. Kalbinin incecik bilekleri yorulmuş, ona göre sadece kalple yapılabilecek olan aşık olma eylemi de kayıyordu işte ellerinden. Diğerlerinin onu terk edişini bu derece yoğun hissetmiş miydi?

Bedeni gitti ilk. Gündelik hazların dayanılmazlığına, yer çekimine, doğaya yenik düşmüştü bedeni. Anlam aramak üzere bir başka coğrafyaya vardığında yerleştiği ülkede ilk olarak daha önce tanımadığı bir hastalık vücuduna yapışmış anlam arayış savaşında onu yormuş ve bedeni tüm bu yarışa sonunda isyan etmişti. Sonra aklı bıraktı onu. Aklın insanı bırakması deliliğin ilk adımıydı ya hani, bu Rena için öyle olmadı. Yaşadığı toplumda daima deliliğe bir kala biri olarak görüldüğünden Rena’nın sınır tanımaz aklının onu terk etmesi normal insanın zalimliği zamanlarına yakışır bir şeydi. Yenmişlerdi onu. “El diyarına geldin, bedenin sağlığını kaybetti, artık geri dönmen lazım. Normalliğin kutsallığında yıkanmak için henüz geç değil!” demeye başladı kafasının içinden uçup giden aklının yerine gelen o soluk ses… Rena aklının boşluğuna da uydu. Fakat ruhunun gidişi en acılısı olmuştu. Bedeni onu kandırıp aklı da terk edince Rena evine geri döndü. Hâlâ ruhunun ve kalbinin ağırlığı omuzlarındaydı. Önceleri onu kendi normalliğiyle çevreleyen ve rahatlatan bu ikili, aklın ve bedenin ahengi olmadan çalışamıyordı. Rena ruhunu kaybetmemek üzere direndi. El diyarları olmadı madem kendi coğrafyamda ararım anlamını varlığımın, dedi. Bir seyyah gibi yola düştüğünde bedeninin yorgunluğu, aklının solukluğu peşini bırakmadığı gibi ruhu da gitti. O çok güvendiği kendi coğrafyası binlerce istiridye arasında incisi olan tek istiridyeyi daha zamanı gelmeden kanırtarak açtı. Rena’nın ruhu tüm bu kör bıçakların muamelesine dayanamadı. En sonunda kendi coğrafyası, bu özel ruhu sahte incilerin ucuzluğuna kanıp kaybetti. Kazması ve küreğiyle kalbini galaksinin son hazine arayıcısı gibi hissederken kafasının içi uğulduyordu. Uğultuların arasında ince ince tınlayan bip bip sesinin hızlandığını fark etti. Normal insanlar böyle anlarda korkar, heyecanlanır dünyaya tutunmak uğruna her şeylerini verirlerdi. Rena ise normalliğin sınırına geldiği an bile tüm nefesini kaybedeceğini hisseden biri olarak en son normallik beklenecek insandı. Mutluydu. Sesin kesilmesini bekledi. Ses, kesilmiş seslerin en kutsalıymış gibi kesildi. Kalbi de Rena’yı terk etmişti işte. Zaten anlam arayan biri için ne bir kalp ne bir ruh ne bir akıl ne de bir beden lazımdı… Rena bir ışık huzmesi olarak göğe yükseldi. Tatminsizlik, umutsuzluk, o sefilcesine arayış, kendi kendine yetememe, güvensizlik… Hepsi gitmişti… Bir ışık olarak yükselirken kendi diyarının ona çektirdiği acıyı, el diyarına olan önyargılarını düşündü. Maddenin sahteliği, mananın derinliği içini doldururken zaten tüm diyarların onun olduğunu fark etti… Rena, tüm bunları yaşarken en derin fark ediş uzaklardan koşarak yanı başına geldi: Burası mahşer yeriydi. Kendisine öğretilen gibi kalabalık bir yer değildi burası. Rena’nın gördüğü sadece dört varlık vardı. En halis tavırlarıyla Rena’yı selamlıyor, reverans ediyorlardı. Bedeni, aklı, ruhu ve kalbi; mahşerin dört atlısı… 4 atlı sakin ve eşi benzeri görülmemiş bir incelikle iç içe geçti. Bu, evrenin en uyumlu dansı olmalıydı. Seramonilerin en naifi, savaşların en kansızı, sevişmelerin en tutkulusu, barışların en yücesi… Dört atlının muazzam uyumu… Artık hiçbir şey Rena için aynı değildi. Anlamın binlerce katlı sarayında en azından birkaç kat çıktığını bilerek, vakıflığın yelpaze sallayan huzurunu yüzünde hissederek derin bir nefes aldı ve uyandı. Gözlerini açtı. Çevresinde bekleyen ağlak ve endişeli yüzlere daha önce hiç görmediği insanlar gibi baktı. Ona nasılsın, diye sorduklarında da şu cevabı verdi: İyiyim. Sadece oldukça kalabalık bir savaştan çıktım…

Merve Aydın

Ben Merve Aydın. Önce Kandilli Kız Lisesi’nde yatılı okuyup sonra Çanakkale 18 Mart Üniversitesi Tarih Bölümü’nü bitirdikten sonra şimdi de Yeditepe Üniversitesi’nde Tarih yüksek lisansı yapıyorum. Bir kalem ve kağıdın ne işe yaradığını öğrendiğim andan beri yazıyor, yazıyorum. İflah olmaz bir Potterhead olduğumu belirtmem gerekiyor çünkü şu biyografide Hogwarts’ın da olmasını çok isterdim. Ha bir de Hogwarts’ta okurken okulu korumak için piertotum locomotor büyüsünü yapmak. Marquez ve Le Guin’in de kutsallarım arasında olduğunu belirtmek isterim.

Oldukça Kalabalık Bir Savaş” için 6 Yorum Var

  1. gizemade dedi ki: dedi ki:

    Hikayelerinizin hissettirdiği derinliği,bir sonraki satırda ne olacağını deli gibi merak ettirip yutarcasına okutmanızı,hikayenin sonunda o ‘voov gerçekten büyüleyiciydi’ diyerek nutkumun tutulmasını ve bunu sizin kaleminizin yapmasını çok seviyorum. Umuyorum ki böyle etki bırakan şeyler yazmaya hep devam edersiniz,nicelerini bekliyoruz,sevgilerle.

  2. Bu ne güzel bir yorumdur. İnanılmaz mutlu oldum​:green_heart: Çok ama çok teşekkür ederim :blue_heart:

  3. Merhabalar,

    Mahşerin atlılarını özdeşleştirdiğiniz dörtlü o kadar aklıma gelmemiş ki başlangıçta ipuçları bırakmanıza rağmen nasıl bir yere bağlanacağını kestiremedim. Bütüne baktığımda, olayları görüp nasıl birleştiremedim gerçekten bilemiyorum. Muhtemelen atlıların zihnimin köşesinden dahi geçmemesiyle alakalı fakat son kısma geldiğimde öykü benim için bambaşka bir boyuta geçti bu sayede.

    İçeriğin düşünce boyutunda aktarılan mahşer daha yoğun geldi sonu okuduktan sonra. Özellikle yapılmış da olabilir kestiremiyorum aslında ama paragrafın yoğunluğu ve yek parça oluşu sonrasında hoşuma giden detayları bulmamı bir miktar zorlaştırdı. Ama söz konusu mahşer olunca ve adım adım ilerlenen rota da çizilince bütüne yedirilmiş bir kurgu olma ihtimali de makul geliyor.

    Kaleminize sağlık!

  4. Böyle değerli geri bildirimler almak beni çok mutlu ediyor. Açıkçası hem bu öyküde hem yazdığım diğer öykülerde ilk etapta kurguyu ayarlamıyorum. Bazı şeyler kendiliğinden akıp gidiyor. Öykü bitince geri dönüp değiştirdiğim cümleler oluyor. Atlı yerine koyduğum duyguları ve mahşeri de birbirine bağlamaya çalıştım. Normalde yoğun metinleri okumayı çok sevdiğimden sanırım burada da bir yoğunluk yakalama çabam oldu. :grinning: Değerli yorumunuz için teşekkür ederim. :heart:

  5. milenya dedi ki: dedi ki:

    Yazdığınız öykü kendi içinde bir müziği barındırıyor, şiir gibi o da devrik ve sonu olmayan cümlelerin birbirleriyle oluşturduğu kendine has bir ezgiye sahip. Bu tarz işleri okumaktan çok keyif alıyorum: Hem daha derin ve çok boyutlu bir eser oluyor hem de okurken ardında bıraktığı iz daha renkli. Aklınıza, elinize sağlık.

    Son satırlarınız çok güzeldi, beklemediğim bir son değildi ama güzel sisli bir son olmuş, final konusuna çok değer verdiğim için tatmin ediciydi. :relieved:

    Okurken bu şiirsel anlatımı benim için bozan yerlerden kısaca bahsetmek isterim.

    Rena ise normalliğin sınırına geldiği an bile tüm nefesini kaybedeceğini hisseden biri olarak en son normallik beklenecek insandı. Mutluydu.

    Böyle bir öyküde Rena’nın nasıl bir insan olduğunu yazar ağzından duymak beni rahatsız etti. Bu cümlenizden önce ‘normalliğin sınırı’ olarak tanımladığınız yerlere şahitlik ettik. Bir çok düşünsel yılgınlıklar yaşamıştı ve Bu zaten Rena’nın artık normal sayabileceğimiz bir noktada olmadığını bize gösteriyordu, anlatıyordu. Bunlara rağmen mutlu olması da onun bu durum karşısında ne kadar farklı bir tavır sergilediğini yine ‘az da olsa’ bize gösterirdi.

    Hikayeyi önce hızlı bir şekilde konu odaklı okudum sonra yazım şeklini irdeleyerek ikinci kez okudum ve iyelik ekleriyle biraz cebelleştim. Rena’dan bahsedildiğinin kesin olduğu yerlerde olan iyelik ekleri sıklaştıkça okurken kafamdaki güzel tını ‘ın-nın-ın-nını’ şeklinde aksıyordu. Bunun bir kaç yerde başıma geldiğini söylemeliyim ama kenara -fazlaca rahatsız etmiş olacak- şu cümlenizi not almışım:

    Normalliğin kutsallığında yıkanmak için henüz geç değil!” demeye başladı kafasının içinden uçup giden aklının yerine gelen o soluk ses…

    Yazım olarak daha kötü eleştirebileceğim bir kaç yer daha olduğu gibi anlam arayışı ile ilgili uzun uzadıya konuşasım da var ama öyküden uzun eleştiri yazmak istemem. Belki bir sonraki hikayede, sağlıcakla kalın.