Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Ölmek ya da Ölmemek

Sakin bir gündü. O güne dair söylenebilecek en somut şey buydu. Gereğinden fazla bir sakinlik… Havada bir tek bulut, ufacık da olsa ses çıkaracak bir tek kuş yoktu. Korna sesi yoktu. “Dikkat etsene be adam!”diye bağırıp arkasından kallavi bir küfür savuracak olan herhangi bir şoför yoktu. Trafik yoktu. Var olan tek şey, Ömer Ölmez’in burnuna gelen tuhaf kokuydu.

“Köpek falan ölmüş herhalde.”

Ömer Ölmez’in leş olduğunu düşündüğü bu koku –ki gerçekten o kadar pis bir şeydi ve böyle düşünmesi son derece normaldi- ölü bir hayvanın değil, ölümün kendine özgü iğrenç kokusuydu. Ölüm “Geliyorum.”derdi her seferinde buna benzer bir koku yayarak ama sadece ölecek olan bunu hissedebilirdi. Bu yüzden bal gibi geldiğini söylese de atalar bunu bilememişler ve “Ölüm geliyorum demez.” demişlerdi.

“Sadece bana mı geliyor bu ko-“

Küüüt!

Ömer Ölmez nereden ne şekilde geldiği hiç anlaşılmayan bir arabanın aniden kaldırıma çıkıp kendisini ezmesi üzerine soyadıyla müstesna bir şekilde öldü.

* * *

Ömer Ölmez, kalabalığın olduğu yöne doğru yanaştı.

“Nasıl oldu anlamadık. Pek de gençmiş. Yazık.”

Bu ve buna benzer lafları duyan tıp öğrencisi Ömer, bir kaza olduğunu anlayınca “Yol verin, ben doktorum.” diyerek kalabalığı yarıp yerde yatan gence ulaştı.

Ama o da neydi? Yerde yatan kendisiydi.

Aynı şekilde kalabalığı yaran bir doktor, Ömer’in nabzını yokladı.

“Ölmüş bu.”

* * *

Ölmüştüm. Hala buradaydım, ölmemiş insanların arasında. Ama bu şekilde olması bana çok saçma geliyordu. Tamam, ahiret inancı olan bir insan değildim ama öldükten sonra da aynı evrende yaşamak – ah yaşamak dedim – çok mantıklı gelmiyordu bana. Böyle iş mi olurdu? Madem öldük, daha farklı bir beklentisi oluyor yani insanın.

Kendi cenazemi izledim. Çok fazla bir çevrem yoktu ama beklediğimden fazla insan gelmişti. Ailem ağlıyordu, normaldi. Birkaç akrabam vardı ağlayan. Hadi o da normal olsundu da hiç tanımadığım, belki bir iki kez gördüğüm insanlar gördüm ağlayan. Sahtekârlar…

İnanmıyorum. Benden ölümüne nefret eden liseden tanıdığım Şahin Kara bile oradaydı. Lise bittikten sonra bir daha görmemiştim adi abazanı. Kız arkadaşıma gözümün önünde sulanıp beni milletin önünde küçük düşürmesine tahammül edemeyip yumruğu çakmıştım ayının burnunun üstüne. O günden sonra, eminim ki asla hayata geçiremeyeceği suikast planları düzenlemiştir. Şimdi de cenazeme gelmiş yüzsüz herif.

Şahin Kara gibi daha niceleri oradaydı. Yalandan ağlaşmaları bir türlü bitmiyordu. Ne samimiyet ama!

Daha fazla katlanamadım. Onları derin acılarıyla baş başa bırakıp mezarlıktan uzaklaştım.

* * *

Kimse tarafından fark edilmiyordum. Sesimi duyan da yoktu. İşin ilginci etrafımda benden başka ölü yoktu. Mezarlıklarda dolaştım günlerce, bir tek ruh bile görmedim. Yalnızlıktan ölüyordum –ah ölüyordum dedim bu sefer de-.

Mahallenin bakkalı Eli Bol Ali’nin ölmüş olmasına sevineceğim hiç aklıma gelmezdi. Ama adam ölünce, bundan böyle yalnızlığa mahkûm olmayabilirim diye bir umuda kapılıp epey bir sevindim. Lakin o da hepsi gibi ruhsuzun tekiydi ve ben yine yalnızdım.

Kafayı yemek üzereyken Tanrı’ya söylenmeye başladım.

“Neden ben? Zaten bir kez öldürmedin mi? Öldürmekten beter ettin, bu yalnızlığım niye?”

“Yalnızlık bana mahsustur Ömer. Ama ben de ara sıra böyle senin gibilerle takılıyorum bir süre. Tanrı bile olsan yalnızlık da bir yere kadar.”

“?!”

Cevap vereceğini hiç düşünmemiştim.

“Tanrı’yla bildiğin konuşuyorum yani?”

“O seninle konuşuyor diyelim. Nedenini merak ettiğini biliyorum. Endişelenme sonsuza kadar seni bu halde bırakacak değilim, buna hakkım yok.”

Koskoca Tanrı’nın dediğine bak diye geçirdim içimden.

“Lafın gelişi, yoksa her şeye hakkım var yani.”

Yalnızlıktan kurtulmam için birine ihtiyacım vardı ama Tanrı’nın yalnızlığında ona yoldaşlık etmek aklımın ucundan bile geçmezdi.

“Şimdi ne olacak peki?”

“Kurtuluş Labirenti’ne göndereceğim seni.”

“Kurtuluş La-“

Sözümü bitiremeden kendimi rengârenk bir girdabın içinde buldum. Dönerek ve hızla dibe ilerliyordum. Sonu hiç gelmeyecek gibiydi. Türlü meyve kokularını hissettikten sonra sona ulaştım.

Altından, epeyce yüksek duvarları olan bir labirentteydim. Zemin yer yer kum, yer yer çakıldı. Labirenti çözmeye çalıştım çok uzun bir süre ama bu imkânsızdı.

“Söylememin vakti geldi.”dedi Tanrı. “Buradan kurtulmanın tek bir yolu var.”

“E hani senin yalnızlığına ortak olacaktım?”

“E konuştuk ya işte. O kadardı hepsi, abartmayalım.”

Ben de abartmıştım cidden. Ne bekliyorsam? Koca Tanrı’ydı nihayetinde.

“Neymiş o kurtulmanın tek yolu?”

“İntihar.”

Buna gülmeden geçemezdim işte. Tanrı intihara teşvik ediyordu. Hayretti.

“Çok kolaymış.” dedim. “Zaten duvarlar da çok yüksek. Uçarak ölmekten daha güzel bir ölüm şekli olabilir mi? Teşekkürler Tanrı’m.”

Duvarlardaki basamakları yeni koymuş olmalıydı. Geldiğimde orada olduklarını hatırlamıyordum.

Altın duvarlardan birinin tepesine tırmandım. Aşağısı oldukça güzel görünüyordu. Kollarımı yanlara açtım. Hafif bir rüzgâr esti yüzüme. Kendimi boşluğa bıraktım. Yere inmem çok uzun sürdü. O esnada bir sürü şey düşündüm. İlkokul öğretmenim geldi aklıma, sonra küçükken yaptığımız mahalleler arası futbol turnuvaları, anneannemlerin yazlığında her gün bir azar işiterek geçirdiğim yazlar, liseye kayıt yaptırdığım gün babamla müdürün tartışması, uğruna Şahin Kara’yla kavga ettiğim eski kız arkadaşım…

Sonra düştüm. Tabi buna ne kadar düşmek denebilirse… Ölmek şöyle dursun, hiçbir yerim incinmemişti bile. Sanki kanatlarım vardı ve yumuşacık bir iniş yapmıştım.

“Ölmemişsin.”dedi Tanrı. “Öyleyse bana uğrunda ölmeye değer bir şey söyle ki senin istediğin bir şekilde olsun ölüm.”

İzlediğim bir film gelmişti aklıma. Benzer bir replik vardı orada da. Cevabımı da ona göre verdim.

“Aşk.”

“Tamam. İstediğin gibi olsun. Aşkın şu duvarın ardında seni bekliyor.”

Daha sonra Tanrı benimle bir daha konuşmadı. Bundan sonra yapmam gereken duvarın arkasına, aşka ulaşmaktı.

Duvarın arkasına geçtiğimde gördüğüm çok güzel bir kadın değildi, çirkin bir kadın da değildi. Bu, kesinlikle bir kadın değildi. Karşımdaki, şeffaf bir sabun köpüğünün ortasında havada duran bembeyaz bir çiçekti. Bu güne kadar gördüğüm en güzel şey olması muhtemeldi. Beyaz taç yaprakları hafifçe kıpırdarken, çıplak bir vücudun üzerinde, tene değmeden hareket eden incecik bir bluzu andırıyordu. Bir çiçeğe âşık olmak, aşkların en saçması gibi gelebilir ama olmuştum. Ben bile nasıl olduğuna inanamıyordum.

Çiçeği uzun uzun seyrettikten sonra büyülenmiş bir halde “Çok güzelsin.”diyebildim ancak.

“Benim zavallı aşığım.”

Çiçeğim sonsuza kadar konuşsaydı ve ben dinleseydim. Ama o kadar zamanım yoktu. Ruhumu kendi ellerimle ölüme bırakmıştım.

Başarmıştım. Bu kez sahiden ölüyordum. Görüntüler silinmeye başladı. Çiçeğimi göremiyordum artık ama sesi hala kulaklarımdaydı.

“Bilmez misin ki uğrunda ölmeye değer dediğin aşk, aynı zamanda uğrunda yaşamaya da değer olandır.”

Çok mutluydum, bir o kadar da pişman.

Burcu Durukan

Ölmek ya da Ölmemek” için 12 Yorum Var

  1. Merhabalar!
    Herhalde seckinin en eglenceli oykusu bu olmali!
    Ama hani devami? Biraz daha uzatilsa, mesela labirenti cok daha uzun anlatsaniz ve tabi ki birazcik da betimlemeyle cok daha guzel olurmus!
    Yalniz birkac sorum var, cicege aşik olunca mi öldü?? Nasil öldü? Duvardan düşünce neden ölmedi? Allah neden baska bir yoldan olmesini ve intihar etmesini istedi? Ve zaten ölen biri nasil olur da bir kere daha ölebilir?
    Daha nice seckilerde beraber yazmak, okumak ve yorumlamak dilekleriyle..

    1. Merhaba,

      Biraz eğlenceli olsun istedim ama başarabildiğimden emin değildim. Eğlendiyseniz ne güzel 🙂 Yazdığım öyküler genelde bu şekilde kısa oluyor, hatta bu uzun bile sayılabilir diğerlerine göre 🙂 Ama tavsiyenizi dikkate alırım.

      Duvardan atlayıp ölse biterdi hikaye 😀 O zaman niye atlama kısmını da yazdın diye sorabilirsiniz. Bu şekildeki bir ölümü basitleştirip aşkla ölmeyi yüceltmek istemiş olabilirim. Ölen birisi bir kere daha neden ölemesin, fantastik hikaye yazdığımızı unutmayalım 🙂

      Okuyup yorumladığınız için teşekkür ederim, aynı dileklerle…

  2. Yine çok başarılı bir hikaye olmuş, tebrik ederim. Dış bakış açısından sonra Ömer Ölmez’in tekil bakış açısına geçiş ve kurduğun betimlemeler çok hoş olmuş. Ayrıca kısa kısa bağlaman ve yersiz uzamaların yaşanmayışı hikayeye daha da okunaklı bir hava katmış. E zaten okunaklı bir hikayeye biraz daha okunaklı durum katınca tadından yenmiyor!

    Ellerine sağlık 🙂

  3. Selamlar Bardes.

    Öncelikle bu güzel öykü için teşekkürler. Kullandığın Türkçe isimler ve yaptığın kelime oyunlarını çok sevdim. Yaşamak dedim ve öldüm dedim kısımlarında da bayağı güldüm 🙂

    Velhasıl kelam keyif alarak okuduğum bir öykü oldu, ellerine sağlık…

  4. ” “Söylememin vakti geldi.”dedi Tanrı. “Buradan kurtulmanın tek bir yolu var.”

    “E hani senin yalnızlığına ortak olacaktım?”

    “E konuştuk ya işte. O kadardı hepsi, abartmayalım.” ”

    Tanrının yalnızlığına arkadaş olmak fikrinin, ne denli eğlenceli ve bir o kadarda ürkütücü olduğunu söylememe gerek kalmayacak herhalde. Her satırında albenisini koruyan hikayeyi yine aynı derecede güzel ve anlamlı bir sona bağlamışsınız.

    Ellerinize sağlık =)

  5. Merhaba Burcu,

    Bu güzel öykü için teşekkür ederim. “Ölüm geliyorum der.” fikri oldukça güzeldi. Ömer Ölmez isim tercihine de bayıldım. Tanrıyla olan diyaloglar çok eğlenceliydi, favorim şu:

    “Lafın gelişi, yoksa her şeye hakkım var yani.”

    Bir tarz tutturmaya başladığını fark ediyorum, dilerim böyle devam edersin.

    Sonu daha vurucu bir kıvamda yazabileceğine inanıyorum. Böyle güzel bir öykünün sonu, tokat gibi olmalı bence. Tasvirden, laf kalabalığından vs. kaçınıyor ve kısa bir öykü yazıyorsan; sonu çarpmalı okuru. Tabii benim fikrim bu sadece. 🙂

    Kalemine sağlık.

    1. Merhaba Onur,

      Eğlenceli olmasını istedim ve de öyle olmuşsa ne mutlu bana 😀

      Haklısın, basit bir son oldu. Tavsiyeni dikkate alacağım. Yorumun ve iyi dileklerin için teşekkür ederim 🙂

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *