Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Ölümün Keşfi

Kıtaların Fatihi, Ölümsüz İmparator, barış ve savaş getiren gibi birçok isimle anılan henüz otuzlu yaşlarında, kahverengi saçları ve umursamaz duruşuyla diğer herhangi bir vatandaştan farkı yoktu. Onu diğerlerinden ayıran tek özelliği eşsiz özelliği -ona göre laneti olan- ölümsüzlüğüydü. Bunun yanı sıra büyü ve bilim konusunda binlerce yılın getirdiği bilgilerle her konuda çağların ilerisindeydi. Ama o yine de yün insanları kıskanıyordu. Ah evet onlar ölebiliyordu. Onun elinden alınmış diğer herkesin sahip olduğu o mutlu kurtarıcı. Kendini hiçbir şeyin öldüremediğinden emin olan İmparator End’in tek eğlencesi kendi klonlarını ölürken izlemekti. Kendi ölümünü onlarda görüyordu. Oysa ilk yıllarında ne kadar mutluydu ölemediğini ve yaşlanmadığını fark ettiğinde ve onlar henüz bir avuç insanken dünyanın her yerini araştırmaya gitmişti. Genç Kâşif Gernis derlerdi ona henüz End adını almadan önce. Ama iki yüz yıl sonra hevesi yavaş yavaş geçmeye başladı. Artık keşiflerin amacı sadece yeni yerler bulmak değil ölümü aramayı da içeriyordu. Klonlarını oluşturmaya başladı bir adamın bir yıllık hayat enerjisi ile yapılabilen klonlar onun için anlam ifade etmiyordu, onun hayat enerjisi sonsuzdu.

İmparator yine bir klonunun bir Şövalye tarafından öldürülmesini izlerken salona genç bir adam girdi. Gördüğü manzara karşısında hafif bir titreme yaşayan acemi bir haberci olduğu her halinden belli olan adam hazır olda bekliyordu.

Yine kötü haber anlaşılan diye düşündü End. Yüksek kademedeki adamlarının ölüm korkusu haberi iletmek için hep acemi birini göndermeye koşulluyordu onları. End için genç bir adamla, yaşlı zengin bir lordun ölümü arasında bir fark yoktu. Onlar bunu anlayamayacak kadar mı seviyorlardı bu hayatı? “Konuş.” dedi görünüşüne rağmen otoriter sesi bir fısıltı şeklinde çıkacak olsa bile insanları titretebilirdi.

“Saygıdeğer efendim, sokakta genç bir kadın sizin hakkınızda halka konuşma yaparken yakalandı.” dedi haberci neredeyse biraz sonra öleceğini hissetmesine rağmen dik durmaya özen göstererek.

“Benim sevgili eğlencemi bunu söylemek için…” az önce kesik boğazından kan akarak ölen klon bir anda titremeyle birkaç saniye hareket edip tekrar hareketsiz kaldığında imparator gözlerini nefretle onu öldürmüş olan komutana dikti. “Sana direnç göstermeyen birine bile ölümü bahşedemiyor musun? Ona tek bir kurtuluşu bile parça parça mı veriyorsun?!” Sesinin gürlemesi taht salonunda buz gibi bir hava estirdi. “Bu adamı ve tüm ailesini öldürün.” diye emir verip tekrar haberciye dönerken götürülen şövalyenin haykırış ve yalvarmaları havada bir süre asılı kaldı.

“Sizi öldürebilecek bir şey keşfettiğini ve insanların dayanması gerektiğini anlatıyordu efendim.” dedi haberci. End’in gözlerinde hafif bir ışıltı gelip geçti. Daha öncede ona ölümü bahşedecek haberler duymuştu. Ama hepsi anlamsız bir yaygaraydı ve yalan haberin kaynakları ve aileleri acımasızca işkenceye uğrarken ölmek için yalvarmışlardı. Az önce götürülen şövalyenin tüm ailesinin öldürülmesini istemişti ama işkenceden bahsetmemişti. Şefkat tekrar ruhuma geri mi dönüyor acaba diye düşündü tahtında geriye yaslanırken.

“Getirin.” dedi soğuk sesinde bir parça umut kırıntısı güçlükle fark edilebiliyordu.

Genç kadın içeri girdiğinde gözleri nefretle End’e kilitlenmişti. İşte bu iyi, diye düşündü End. Ona ölümü bahşedeceğini söyleyenler genelde onun yerini almak isteyenlerdi. Ama nefret, işte insana her şeyin gücünü verebilen en güçlü yakıt buydu.

“Göster kadın, sözünün doğruluğunu.” dedi End. Kadının tavrı, davranışları, End’in umurunda değildi. Önemli olan kurtuluştu.

Kadın saçlarının arasından ince bir metal çıkardı ve ona vermeleri için askerlere uzattı. Titremiyor diye düşündü End. Tuhaf herkesin içinde bir nebze kendinden şüphe vardır ama bu kadın benim ölümden mahrum olmam gibi endişe ve şüpheden mahrum gibi bakıyor.

End dünyadaki tüm zehirleri ve tüm fiziksel ölümleri denemişti. Zehirler ağzında sadece acı tat bırakmış, en keskin demirler bedeninden sekmiş, en yakıcı lavlar yüzünü sadece biraz ısıtmıştı. Yine de metali aldı ve tenine batırdı. Gözleri ani bir şokla açıldı, kandı bu. Asla görmediği kendi kanı. Ama metal derisine batar batmaz yok olmuştu. Yüzyıllardır ilk defa soğuk kanlılığını kaybetti. “Söyle bana nereden buldun bunu, söyle ve her dileğin gerçek olsun!” diye bağırdı kudretli bir heyecanla.

“Tek isteğim o lanet bedeninin acılar içinde ölmesidir.” dedi kadın.

End’in Kahkahası adeta bir fırtına gibi geniş salonu doldurdu. İçinde bir şeyler kımıldadı, unuttuğu bir şeyler. Yeni bir şeyin keşfi. Ah bir ölümün kaldığını düşünmüştü keşfetmediği. Eski bir arkadaşı ona böyle söylemişti. “Bir Kâşif için ölüm sadece keşfedilecek yeni bir dünyadır.” Gözleri eski bir anının tatlılığıyla neredeyse ıslanacaktı.

“Gerben şehrinde bir oyuk açıldı.” dedi kadın. “Ve orası bu dünyaya ait olmayan bir yer. Sadece ben seni oraya götürebilirim.”

End gerçekleri ve yalanları algılayabilirdi. Ve bu kadın ağzını açtığından beri tek kelime yalan söylememişti. Tahtından kalkmadan kadının önüne ışınlandı. Bir hayret nidası koparan genç kadın soğukkanlılığını tekrar sağlamaya çalışırken End ona elini uzattı. “Bana End diyebilirsin, bana ölümü getiren benim üstümdedir.” Salonda bu duruma mırıldanmalar olduysa da End’in tek bir bakışı sessizlik için yeterliydi.

“Annaz.” dedi kadın. “Umarım yakında cesedinin üzerine çıktığımda gerçekten üstünde olacağım.”

End bir kahkaha daha atmamak için kendine hâkim oldu “Sen haberci, git ve büyü kulesine Gerben geçidini açmalarını söyle. Ve orada bekle sen de bizimle geliyorsun. Eğer bunlar bir rüya değilse ve gerçekten ölürsem Defrun Lordu olacaksın. Ama eğer yine hüsrana uğrarsam bin yıl önceki şey tekrar yaşanacak.”

Sesi titreyen haberci, “Emredersiniz efendim!” diyerek salondan yavaş adımlarla çıktı. Koridora çıktığındaysa bu yavaş adımlar hızlı bir koşuya dönüşmüştü.

Gerben şehri geçimini madencilikle sağlıyordu. End burayı ilk keşfettiği zamanı hatırladı. Henüz diğerleri kıtadan ayrılmaya korkarken. O buraları gezmiş, tüm mağaralara girmiş ve tüm patikalarını arşınlamıştı. Bir anda gülmeye başladığında hava kararmaya başlamıştı. “Annaz bu sana komik gelmeyebilir ama gerçekten ölürsem ilk kâşifi öldürmüş olacaksın. Ve bu bahsettiğin yerden başka bir yer ortaya çıkmazsa aynı zamanda son kâşifi de. Çünkü keşfetmediğim bir yer veya bir canlı kalmadı.”

“Bu imkânsız, o yer gibi bir yer daha ortaya çıkmasa bile eminim sizden önce de kâşifler vardı.”

Bana karşı oldukça açık, diye düşündü End. Beni öldürmek mi yoksa beni kurtarmak mı istiyor acaba? Ama nefreti gerçekti. Ve ona nefretini soramam çünkü duygusallığa katlanamıyorum. Eminim öldürdüğüm birilerinin akrabasıdır. “Ah hayır. Ben var olduğumda sadece beş kişiydik.”

“Doğmak kelimesi yerine farklı bir seçim.”

“Peki ilk insanı kim doğurdu?”

Annaz’ın kafası karışmıştı. Eski metinler ne diyordu? “Şey ben…”

“Bu konuyu boş verelim. Peki daha çok var mı?”

Annaz sürekli şaşırıyordu. Bu o muydu? Korku abidesi, insanları öldürürken kıskanç bir sırıtışla başlarında dikilen o imparator bu yanındaki meraklı bakışlarla etrafı tarayan kişiyle aynı mıydı? “Hayır hemen şurada.” dedi yolu göstererek. End haberciye baktı gözü atının ensesinde endişe dolu bir şekilde onların arkasından geliyordu. Sanki şu an kaçsa ikisi de bunu fark etmeyecek diye düşündüğü yüzünden okunuyordu.

Tuhaf diye düşündü End. “Burayı bilmiyorum. Buradan kaç defa geçtiğimi biliyorum ama burayı bilmiyorum. Ve burayı büyüyle de yaratmadım.” Duvardaki oyuğun içinde yeni bir dünya vardı. Keşfedilecek yeni topraklar. “Hayır!” dedi kendi kendine, artık keşfedilecek tek bir şey vardı. Ölüm.

“Burada hayat yok.” dedi Annaz. Haberci arkalarından yaklaştığında. “Söylesene End ilk keşfettiğin yer neresiydi?”

“Şu an Erun olarak bilinen yer. Kendimizi ilk orada bulmuştuk.”

“Bana karşı neden bu kadar açık sözlüsün?”

“Bunu sadece sana yaptığımı sanma kadın. Kurtardığım yani sizin tabirinizle öldürdüğüm her insan hayatımı duymuştur. Asıl sen bana karşı nefretle bakarken aynı zamanda nasıl bana bu kadar yakın davranıyorsun?”

“Ah End, bu ismi neden aldığını hiç merak ettin mi? Anlamını biliyor musun?”

“Hatırlıyorum eski bir dilden. Son demek.”

“Evet End yani Rox. Bana öyle tuhaf tuhaf bakma bu senin gerçek adın. Bu yeri oluşturmak için ne kadar zaman harcadığımız hakkında en ufak fikrin yok.”

“Sen neden bahsediyorsun?”

“Sadece sus ve beni dinle. Burası End. Uzayın sonu. Keşif Birliği henüz karargahla konuşurken sen, tek derdi ün ve güç göstergesi olan sen kapsüllerden biriyle buraya geldin. Bir önceki gezegeni senden daha hızlıları keşfetti diye gururuna yediremiyordun. Ve sonra sen End’e, uzayın eksik, henüz oluşmamış kısmına girdiğinde bir şeyler oldu. Yeni bir gezegen gözümüzün önünde hızla oluşmaya başladı. Gemilerimizle geri çekilip olanları izlemeye başladık. Bir günün sonunda karşımızda bir güneş ve hayat bulmaya başlayan bir gezegen vardı. Gemilerimizden biri bölgeye yaklaştığı anda paslanıp gözümüzün önünde paramparça oldu. Bilim insanlarımız gezegenin aşırı hızlı bir zaman geçişinin olduğunu fark etti. Tuhaf olansa gezegenin dönüşü normaldi ama zamanda bir tuhaflık vardı. Oraya uygun bir ekipmanı yapana dek denemelerde mürettebattan üç bin kişi öldü. Ve senin o şanlı geçmişin bizim için iki haftaydı. İki hafta ve kaybedilen üç bin hayat! Rels ve ben buraya sağlam gelebilen tek kişileriz.” Olaylar karşısında ne diyeceğini bilemeyen End genç haberciye baktı.

“Peki tüm bu söylediklerinizin gerçek olduğunu farz edersek amaçlarımız aynı görünüyor. Herkes sanırım benim ölmem gerektiği konusunda hemfikir. Neden hâlâ konuşuyoruz işinizi yapın.” End kollarını iki yana açmış adeta ölümü kucaklamak için bekliyordu.

“Bunu tak.” dedi cebinden hiç de görüntü olarak bir imparatorun takması için uygun olmayan bir bileklik çıkararak. Cismin mat metalliğine tezat oluşturan tek şey yanıp sönen mavi bir ışıktı.

End hiç umursamadan onu alıp bileğine taktı. Sonra görüntüler solmaya başladı. İşte ona doğru geliyordu. Keşfetmek istediği son yer, ölümün toprakları.

Ve o ölürken gezegenden Annaz ve Rels bir çift küçük gemiyle ayrılmaktaydı. Efendisini kaybeden gezegense yavaş yavaş ölü bir gezegene dönüşmekteydi. Galaksi Haritalarında burası sadece tek bir kuru kafa simgesiyle belirlenmiş ve üstüne sadece tek bir kelime yazılmıştı, END.

Ömer Faruk Şirikçi