Öykü

Öteki

Yakın arkadaş dağ gibidir. Gölgesinde dolaşır, sahip olduğu türlü ağaçlarının yemişlerinden yer, serin sularından içersin; fakat sana nimetlerini yine de karşılık beklemeden sunmaya devam eder.

İki ay önce taşınmıştık bu koca şehre. Babam hayatını kaybetmişti. Annem de olaydan çok etkilenmişti. Sığamıyordu artık; yıllarını verdiği, hatıralarının ilmek ilmek sokaklarında dolaştığı, benim dünyaya geldiğim, babamla orada tanıştığı o küçük kasabaya. Buraya gelir gelmez sanki her şey düzelecekmiş gibi davranmaya başlamıştı annem. Oysaki ben alışmak istemiyordum. Alışamazdım; öyle hissediyordum. Sanki dünya bir daha ışıldamayacakmış gibi geliyordu bana. Ama bu kadar yanıldığım olmamıştı.

Evimize yakın bir yerde yazıldığım lisede herkesin zaten birbirini tanıdığı, benim için keşfetme evresi olan ilk hafta, oldukça sıkıcı ve yorucu geçti. Arka sıraya geçip oturur, kimsenin ne bana soru sormasını ne de yanıma yaklaşmasını arzulardım. Hayat bu ya, ister istemez ortama ayak uydurmaya başlıyordu insan. Bir süre sonra konuşmalara kulak misafiri olmaya, sınıf arkadaşlarımın nasıl insanlar olduğunu anlamaya çalışıyordum. Selam sabah verdiğim ve adlarını öğrendiğim kişiler de olmaya başladı bu arada.

Bir ara yine anlatılanlara kulak kabartmışken adımın geçtiğini duydum. “Şu bizim Lesya’yla, yeni gelen kız ne kadar da benziyorlar değil mi?” dedi uzun boylu yüzü sivilcelerle dolu olan biri. Merakım iyice artmıştı. Dedikleri kızı az çok tanıyordum. Benden bir hafta önce gelmiş okula. Gözlerini üstümde hissettiğim de çok oldu ama o aralar babamın durumundan ötürü pek umursamamıştım. Duyduğum kadarıyla o da kader ortağım sayılırdı. Annesini kaybetmişti kısa bir süre önce.

“İkisi de pek konuşmuyor. Acaba aralarını mı yapsak ne? Lesya da fena çocuk değil hani; yakışıklı,” dedi bir diğeri. Kıkırdamalar başladı gizlice. O tarafa doğru bakış attığımda utanarak yerlerine geçip oturdular.

Birkaç gün boyunca bu konuşmaları duyduğumdan mı yoksa gerçekten de paranoyak mı oldum bilinmez yeni gelen kızın artık çekinmeden, bu sefer de uzun uzun bakışlarını yakalıyordum. Yiğidi öldür hakkını yeme demiş atalar, evet yakışıklıyımdır; tahmin ettiğiniz üzere biraz da kendini beğenmiş.

Geleli iki hafta olmuştu artık. Bizim yeni gelenin radarından kurtulmak için bir ara yanına yanaşıp hâlini hatırını sordum. Utangaç ve oldukça ürkekti. Dokunsan tuzla buz olacakmış gibiydi. Bu durumu beni oldukça etkiledi; aynaya bakmak gibiydi sanki.  Sanırım o an, o da hislerimi yüzümden okumuş olacak ki konuşmaya başladı. Annesini trafik kazasında kaybetmiş, bayılma krizleri başlamış bu olaydan sonra ve artık dayanamayan polis memuru olan babası, annem gibi düşünüp onu uzaklaştırmak istemiş ölüm kokan yerlerden.

Ortak konuların olması –her ne kadar acı tecrübeler olsa da- konuşmalarımızı zincir gibi uzatmaya başladı; açıldıkça açıldık. Gel zaman git zaman birbirimizle daha da yakınlaşmaya başladık. Güzel kızdı Allah var. Ama düşündüğünüz şekilde değil. O da benimle aynı duyguları hissediyordu; kısa süren bu hızlı kaynaşma faslında anladık. Aşk değil. Dostluk…

Kimseyle pek konuşmuyorduk sınıftan, hatta hiç konuşmuyorduk desem yeridir. Kendi aramızda sohbet ediyorduk Kıvırcık’la. Kıvırcık diye sesleniyordum ona; evet, çalı gibi kabarık saçlara en uygun lakap buydu ne yapayım; o saçlara böyle yaratıcılık… Gerçek adı ise Aysel; çok da tercih etmiyorum kullanmayı.

Birbirimizi iyileştiriyorduk aslında. Aynı kitapları okumayı seviyor, üstüne günlerce konuştuğumuz oluyordu. Dinlediğimiz farklı müzikleri birbirimizle paylaşıyor ve aynı filmleri seviyorduk. Bir elmanın iki yarısı meselesi…

Neredeyse bir ay geçmişti buraya geleli. Kıvırcık hiç kimseyle konuşmuyordu hâlâ; diğerleri arada sırada bizlere tuhaf bakışlar atsa da umursamıyorduk pek.  Benim de işime geliyordu aslında.  Sessiz sessiz konuşuyorduk; rahatsızlık vermeden, dikkatleri çekmeden. Kıvırcık’a benzedim o konuda; birbirimize yetiyorduk, geri kalan olmasa da olurdu.

Bir gün okula gelmedi bizimkisi. Meraktan çatlayacaktım, böyle yaptığı olmamıştı hiç. Her Allah’ın günü istisnasız konuşurduk. Bir sıkıntısı olsaydı, derdi bana. Okuldan çıkmayı sabırsızlıkla bekliyordum. Çıkar çıkmaz evlerine vardım. Daha önce de birkaç kez gelmiştim. Kapıyı bana hep o açardı. Babası ise orada olduğumun farkına varmaz; selam bile vermezdi; kız babası ya anladınız işte(!), ama yaralı olduğu için yavrusu, sıkıntı etmezdi sanırım gidip gelmeme.

Kapıya vurdum, bizim Kıvırcık açtı. Babası salonda, ayakta durmuş kapıya doğru bakıyordu; yarı somurtkan yarı üzgün. Sanırım o da benim durumumu biliyordu ve az biraz müsamaha gösteriyordu artık; gerçekten çok az. “Selam vermeyecek misin baba?” diye sordu Kıvırcık. Babası ağzında bir şeyler geveleyip bana doğru bakarak daha doğrusu bakışları üstümden geçerek –beni görmek istemediğini orada yokmuşum gibi davranacağını yine- belli ederek selamını verdi.

Yukarıya, Kıvırcık’ın odasına çıktık hemen. Tabii kapı açık kalacak şekilde, babasının isteği buydu! “N’oldu?  Neyin var, niye gelmedin bugün?” Telaşlı telaşlı sordum soruyu. Anlattı hemen olan biteni. Bayılmış yine. Babası apar topar hastaneye kaldırmış. Okula da gelmesine izin vermemiş. Bir süre daha izin vermeyecekmiş.  Hâlbuki her şey yolunda gidiyordu sanki. Sıkıntılarımız azalmıştı; onun kâbusları, benim panik atağım…

“Kötü bir şey var ama demiyor bana. Hissediyorum, yoksa neden okula gelmeme izin vermesin hem tatile de çıkacakmışız, izin almış,”dedi.

“Saçmalama kötü bir şey olsa söylerdi. Önceden de olmuştu. Ama bak maşallah ayaktasın.” Kötü bir şey olmadığına hem onu hem kendimi ikna etmeye çalışıyordum.

“Yok, yok var bir şey. Sorduğum her seferinde bir bahane uyduruyor. Hastanenin yaptığı tüm testleri saklıyor, göstermiyor bana. Doktorları da tembihlemiş sanırım nüfuzunu kullanarak; hiçbiri tam bir ayrıntı vermiyor sorduğumda.”

Onu, kötü bir şey olmadığına ikna etmek için uğraştım ve biraz olsun kafasını dağıttım. Babasına benim de tatile onlarla birlikte gelmemi isteyeceğini, gerekirse hasta numarasına devam edeceğini söyledi. Zaten kıracağını sanmıyordu, bayılıp düşünce her şeyini yerine getiriyormuş babası. Annemi arayıp kendisinin izin isteyeceğini söyledi ve dediğini hemen yaptı da. Annem olur verdi hemen; beni de şaşırtarak. Sırada babasının onayı kalmıştı.

 * * *

Tüm hazırlıkları yapmıştık. Gideceğimiz yer Kıvırcık’ın daha önce anne ve babasıyla gittiği bir tatil köyüydü. Şu ara karla kaplıymış her yer, öyle dedi. Kayak yapıp temiz hava alacak ve her şeyin yoluna girmesini umacaktık.

Eşyalarımızı bagaja yükledik ve yola koyulduk. Yolda pek sohbet etmedik açıkçası. Babasının Kıvırcık’a dikiz aynasından sürekli bakması ikimizi de uzaklaştırıyordu konuşmadan.

Birkaç saatin ardından tatil köyüne vardık. Birbirine pek yakın olmayan bungalovlar karların arasında sıra sıra uzanıyordu. Umut ve canlılık veren bu ferah yerde insan bir ömür boyu kalabilirdi. Evlerin arkasındaki büyük tepede kayak yapan insanlar, bu soğuk havada bile yapraklarını dökmeyen ağaçların beyaz örtüler altında kalan görüntüsü… Tam bir kartpostallık resim gibiydi. Kıvırcık da aynı şeyi hissetmişti belli ki. Gözlerinden huzur akıyordu. Belki de annesi ve babasıyla buradaki hatıraları gözünde canlanıyordu.

Eşyalarımızı hemen eve taşıdık. Girişte, salonun hemen yanında büyük bir şömine yanıyordu. Üst katta üç ayrı oda vardı kalmamız için. Bavullarımızı yukarıya taşıdık. Sessizlik devam ediyordu aramızda. Yerleştirilen kıyafetler ve ıvır zıvırdan sonra odamdan çıkıp koridora bir göz attım. Şans bu ya Kıvırcık da o an dışarı çıkıyordu odasından. Sessizce “Yürüyelim mi,” dedi. Gözlerimle onaylayıp peşi sıra aşağıya doğru indim.

Hava kararmıştı. Yan yana yürümeye başladık. Karlara bastıkça çıtırtılar çıkıyordu. Arkamızdan insanların olduğu yerden sevinç çığlıkları, müzikler, bağırışlar, çağırışlar geliyordu. Biz ise tam tersi istikamete doğru yürüyorduk. İnsanlardan uzağa, ormana doğru…

“Sanırım baban beni hiç sevemeyecek,” dedim aramızda büyüyen sessizliği bozmak için.

“Öyle deme, o pek gösteremez içindekini. Zamanla alışırsın, o da alışır tabii.” Utanmıştı.

“Bilmiyorum, belki de öyle olacak. Neyse, sen nasıl hissediyorsun kendini? Huzurlu gibisin? Arabadan iner inmez gördüm; gözlerin parlıyordu.”

“Evet, oldukça huzurluyum. Mutlu anlarımızın olduğu bir yer burası. Aslında biraz hüzün de var içimde ama çoğunluğu huzur. Annem de çok severdi burayı. Onun etkisi sanırım.” Gözleri dolar gibi oldu sanki. Konuyu üstelemedim.

“Ee, ne diyorsun? Kırmızı yakışmış mı bana? Dur, söyleme cevabı biliyorum: beyaz karlar, kendini gösteren kırmızı bir triko ve bebeksi yüzüm; tabii ki de yakışmıştır!” Ukala olmam onu güldürüyordu her daim. Ama bunun ciddi olmadığını bilirdi; uzaklaşmak istediğimiz şeyler için yaptığımız savunma mekanizması bir nevi.

“Muazzamsın! Hayır, yani diğerleri erkekse sen nesin? Seni açmış kırmızı renk.” dedi sahte bir hayranlık ve muazzam olmadığımı vurgulayan ses tonuyla.

İkimizde gülüşmeye başladık o an. Derken ileride bir yerlerde bir kükreme sesi duyduk. Sanki büyük bir ayının derisini canlı canlı yüzüyorlar da acıdan bu sesi çıkarıyordu. Aniden durduk duyduğumuz bu seslerden ötürü. Birbirimizin yüzüne baktık; güven vermek amacıyla. Korkmaya başlamıştık açıkçası çünkü sesler gittikçe bize yaklaşıyor gibiydi. Ani bir kararla geriye doğru kaçmak için göz ucuyla anlaştık ve o an fırladık. İkimiz de yan yana koşuyorduk artık. Nabzım boğazımda atıyordu. Derken yere düşen Kıvırcık birkaç adım gerimde kaldı. Yanına dönmek için zorla durakladım ve ona doğru koştum.

O anı asla unutamayacaktım. Bembeyaz kocaman bir hayvan-insan karışımı yaratık, Kıvırcık’a doğru son sürat koşuyordu. Ayı gibi değildi, dört ayağı üstünde koşmuyor; bir insan gibi iki ayağı üstünde hareket ediyordu ve oldukça süratliydi. Efsanelerdeki o yaratık gibiydi: Yeti, namı diğer Kocayak. Bir an dona kaldım. Kıvırcık’ın sesiyle kendime geldim. “Yardım et!! Bu o-o-olamaz, bu Yeti!” Hemen kendime geldim ve yanına koştum. Kıvırcık’la aramdaki mesafe kısa olsa da bu yaratığın bize yetişeceğini hissetmiştim.

Kıvırcık artık çığlık atmaya başlamıştı. Sesi -mümkün olsa- çığa sebep olacak kadar tiz ve yüksekti. Neden bilmem ama o an ölmek değil de Kıvırcık’ın bulunduğu ruh halinden ötürü bu olayı nasıl atlatacağını düşündüm; tabii kurtulursak. Derken arkamızdan babasının sesi duyuldu. “Aysel! Kızım iyi misin?! N’oldu!!” Adam hemen yanımızda bitivermişti. Ne ara bu kadar yanımıza yaklaşmıştı da hiç haberimiz olmamıştı?.. Kıvırcık ormana doğru salladı elini. Fakat ortada hiçbir şey yoktu. Bu da nesiydi! Etrafa hızlı hızlı göz attım ama gerçekten de orada değildi yaratık. Biri bize oyun mu oynuyordu?

Babası kızına sarıldı. Kıvırcık bayılmanın eşiğine gelmişti. Ben olayları anlatmaya çalıştım fakat hiç oralı bile olmadı; kızıyla ilgileniyordu. Kendisi de bizim kadar korkmuştu; el kol hareketlerinden, kızına sarılışından, teselli edişinden belli oluyordu.

Benim ise yaratığın şekli gözümün önünden gitmiyordu. Her an tekrar ortaya çıkacak diye çevreyi kontrol etmeye devam ediyor, aynı zamanda babasına da heyecanlı heyecanlı olayı anlatmaya devam ediyordum. Kıvırcık ise yerde, babasının koynunda hıçkırıklarla ağlıyor ve bir yandan gülüyordu; bu durum oldukça korkutucu göründü gözüme. Bu kadarı ona fazla gelmişti belli ki.

Babası kızının bu haline oldukça üzülmüştü; gülüp ağlaması onu da korkutmuştu; kızının suratına tokat atıp kendine getirmeye çalışmasına korkudan başka bir şey sebep olamazdı çünkü. “Kendine gel! Ne oluyor kızım, lütfen anlat!”

Aniden ağlaması kesilen Kıvırcık, “Lesya’nın anlattığı gibi baba,” dedi o an beni işaret ederek başıyla. “Yeti var. Yeti’yi gördük ama şu an yok oldu.” Hiçbir şey olmamış gibi gayet sakin bir ses tonuyla konuşuyordu. Onun bu davranışları beni daha da ürkütmeye başlıyordu.

“Yeter artık! Yeter! Yeti diye bir şey yok! N’olur kendine gel artık! Dayanamıyorum senin böyle gözümün önünde yok olmana.” Artık adam da ağlamaya başlamıştı. Kendimi o kadar çaresiz ve güçsüz hissediyordum ki midem bulanıyordu sanki. Başımın döndüğünü hissediyordum.

“Seni buraya iyeleşesin diye getirdim. Ama daha da kötü oluyorsun. Kabul etmedim, yediremedim kendime; ama çare bırakmıyorsun bana; sanrılarından kurtulasın diye her şeyi denedim ama olmuyor! Olmuyor! Hala Lesya’dan bahsediyorsun. O YOK! HİÇBİR ZAMAN DA OLMADI. Senin hayal ürünün o!” Bir an adamın ne demek istediğini idrak edemedim. Kıvırcık’tan önce o kafayı yiyordu herhalde. Kıvırcık korkuyla bana doğru döndü; sonra babasına. “Ne diyorsun baba sen? Lesya orada işte. Kaç aydır görüşüyoruz. Hatırla. Hatta onu buraya biz davet ettik. Evimize geldi kaç kere?” Şokun şoku Kıvırcık’ ı kendisine getirmişti az da olsa; ya da beni kaybetme korkusu, belki de babasının akıl sağlığını…

“Kendinize gelin. Ben buradayım, bir ailem annem var. Okula gidiyorum. Evinize gidip geldim. Lütfen dinleyin beni ve artık buradan gidelim. O yaratık her ne idiyse tekrar ortaya çıkabilir!” Artık kusacak gibiydim. Şakaklarım ağrıyordu.

Adam ise hiç oralı değildi; aklını kaybetmişti sanki artık; beni dinlemiyordu. Konuşmasına devam ediyordu: “Hiçbir zaman öyle biri olmadı. Buraya taşındıktan sonra iyiydin. Ama bir hafta sonra tekrar bayılmaların başladı ve o an Lesya diye birinden bahsetmeye başladın. Ben ise iyi olduğunu düşünmeye başlamıştım. Lesya’dan bahsederken çok mutluydun, tanıştırmaya getirdiğinde anladım. Kapıyı açtın ve orada kimse yoktu. Ben ise o anın şokuyla ne yapacağımı bilemedim. Bana sürekli neden ona böyle davrandığımı sordun. O her geldiğinde boyu posu ne, hangi tarafa doğru selam vereyim de sana çaktırmayayım diye didindim durdum ama olmadı.” Adam artık dişlerini sıkarak ağzından tükürükler saçarak konuşuyordu. Kıvırcık’ın yüzünde kaç buradan gibi bir ifade vardı. Ama onu bu manyağın elinde bırakamazdım.

Adamı sakinleştirmek için yanına yaklaştım; her ne kadar kendim sakin olamasam da.  Kıvırcık da korkmuştu belli ki elini bana doğru uzattı: “Bak burada işte, elime dokunuyor. Bak baba.” Her şey o kadar hızlı gerçekleşti ki o an; babasının silahını çekmesi ve bana doğru ateş etmesi; bir kalp atımı kadardı sanki. Ölümün mü şoku yoksa yaşadıklarımızın vermiş olduğu heyecan mı, o an herhangi bir şey hissetmedim. Demek ölüm böyle bir şeydi…

Kıvırcık boğazı patlayana kadar bağırdı. Babası ise ateş etmeye devam ediyordu rastgele. Ardından kızına sarıldı sıkıca. “Bak, neredeyse o… İzle. İzle de gör. O bir sanrı. Ölmeyecek.” Kıvırcık ise babasından uzaklaşıp bana doğru süründü. Dizlerimin üstüme çökmüştüm farkında olmadan. Kıvırcık da dizlerinin üstünde… Göz gözeydik. Elleriyle yüzümü okşuyordu. “Adına dikkat ettin mi hiç?” diye sordu babası az önce yaptıklarından bihaber ve kimseyi dinlemeden hala konuşmasına devam ederek. “Adı Lesya! LESYA! Günlerce üstüne düşündüm. Günlerce… Tersten okudum ve sonunda buldum. Lesya… Aysel…  O senin hayali zıt ikizin. Olmasını istediğin şeylerin tam tersine sahip. Sen anneni kaybettin o ise babasını. Aynı acıyı çeken birini oluşturdun zihninde. Sınıfında kimseyle konuşmadın. Arkadaşların bir tuhaflık olduğunu bildirdiler öğretmenlerine ve bana; ama o kadar kendi dünyandaydın ki kimseyi duyamıyordun artık. Eve onu her davet ettiğinde boşluğa bakıp senin her an daha da kötüye gideceğini düşünerek olmayan birine de bir tabak hazırladım ve ne olur ne olmaz diye kapını hep açık tutmanı istedim; kötü bir şey olursa duyayım diye. Ama artık daha kötüye gidiyorsun. Buraya geldiğinde düzelirsin sandım ama olmadı… Seni takip ettim arkandan ve düşüp bağırmaya başladın. Yeti’yi oluşturdun bu sefer zihninde… Ve annenin buraya geldiğinde giydiği kırmızı renkli kıyafeti hayalindeki kişiye giydirmiştin. O kadar pişmanım ki… Sana en başında musallat olan bu hastalığı kabullenemeyip bu kadar sürmesine izin vermekten; düzeleceğini sanıp seni düzgünce tedavi etmekten uzaklaştırmaktan.”

Her şey buğulu bir pusun içinde gibiydi sanki. Adamın söyledikleri bana hem anlamlı hem de anlamsız geliyordu. Ben o anlattıkları değildim. Ben Lesya’ydım, Kıvırcık da karşımda işte. Yanaklarımı okşuyor. Gözlerinden süzülen yaşlar… Benim mi ona mı ait? Kestiremiyorum. Sadece boşluğun beni yakalamasını istiyorum. Kıvırcık’ın bana sarılmasını beni hiç bırakmamasını… O adam bir deli. Bütün bunlar saçmalık… Tesadüf… Annem beni bekler. Ona gitmeliyim. Ben varım; hep de var oldum.

İçimde bilinmez bir huzur duymaya başladım aniden. Kıvırcık gülüyordu artık; senin var olduğunu biliyorum dercesine. Ben de gülümsüyordum; sessizce… O an ikimiz de yavaşça ellerimizi birbirimize kenetledik ve bizi yakalayan hayalin derin sularına kendimizi salarak, sonsuz mutluluğun kendisine çeken rehavetine doğru yol aldık.

Öteki” için 9 Yorum Var

  1. Merhabalar.
    Geçen ayki öykünüz gibi bu da güzeldi ama bu sefer biraz daha detaylı bir yorum yapayım.

    Anlatımınız samimiydi, etkiliydi ve öykü konusuyla ve finaliyle başarılıydı. Lesya ismini de güzel bulmuşsunuz.

    “Seni buraya iyeleşesin diye getirdim. Ama daha da kötü oluyorsun. Kabul etmedim, yediremedim kendime; ama çare bırakmıyorsun bana; sanrılarından kurtulasın diye her şeyi denedim ama olmuyor! Olmuyor! Hala Lesya’dan bahsediyorsun. O YOK! HİÇBİR ZAMAN DA OLMADI. Senin hayal ürünün o!”

    Yukardaki paragraf öykünün kırılma noktası ve gayet de ilginç ve şaşırtıcıydı. Ama sonrasında okuyucuya fazla şey vermişsiniz gibi geldi bana. Zaten o an neredeyse her şey anlaşılıyor. Sonrasında baba ve kızla ilgili ateş etme sahnesi ve final paragrafı gelse bile fazlasıyla yeterli olurdu. Bu şekliyle sanki acaba anlamazlar mı, iyice açıklasam mı kaygısı sezdim ben.

    Haricinde söyleyecek pek bir şey yok sanırım. Atmosferi güzel yansıtmışsınız ve Aysel’in değil de Lesya’nın gözünden anlatmanız öyküyü farklılık anlamında güzel olmuş.

    Gelecek seçkilerde de görüşebilme umuduyla kendinize iyi bakın :slight_smile:

  2. Merhaba,

    Öykünüzü beğendiğimi ifade ederek başlayayım yoruma. Ters köşe kurguları seviyorum. O ana kadar Lesya ile ilgili - babanın tavrının açık edilmesine rağmen- hiç hayali olması gibi bir düşünce belirmedi kafamda. Ters köşe yaptığınız ana kadar bunu iyi sakladınız ama başlangıçta bir sıkıntı var gibi geldi bana. Hemen ifade edeyim ne demek istediğimi.

    Öyküye Lesya’nın gözünden değil de Aysel’in gözünden bakmaya başlasaydınız, bu sorun ortadan kalkacaktı sanıyorum.

    Bence “hayali” olanla başlamak öyküye, kurgusal bir hata olmuş. Çünkü başlangıçta Lesya’nın geçmişinden, annesinden, babasının ölümünden vs bahsediliyor. Sınıftaki kızların onun hakkında yaptığı dedikodulara kulak misafiri oluyor ve kendisi için yakışıklıyım ya da kendini beğenmiş biriyim gibi yorumlar yapabiliyor. Bu da ya hayali kahraman olan Lesya’nın da hayali durumlar yaşadığının ya da Lesya’nın sınıf arkadaşları arasında fark edildiğinin ilanı demektir. Lesya’nın da sanrılar yaşıyor olması ve okura bir şeyler anlatması pek olası olmamalı bu kurguda. Sınıf arkadaşları tarafından fark edilmesi durumu ise zaten öykünün doğası gereği imkansız.

    Oysa Aysel’in gözünden başlasaydı hikaye, sınıf arkadaşları Aysel’i Lesya ile yakıştırsaydı, yani konuşmalara tanık olan Lesya değil de Aysel olsaydı, Aysel’in zaten sanrıları olduğunu bilecek olduğumuzdan finale yakınlaştığımız bölümlerde, gerideki bu detaylar da anlam kazanacaktı. Ben burada takıldım biraz açıkçası sadece. Göremediğim, anlayamadığım bir durum vardır belki diyerek, cevabınızı dört gözle bekliyor olacağım.

    Tekrar edeyim, kafamı kurcalayan bu küçük kurgusal durum haricinde epey beğendiğimi söylemeliyim.

    Gelecek seçkilerde görüşmek üzere. :slight_smile:

  3. valarrr dedi ki: dedi ki:

    Selamlar,
    Aslında öykünün sonunda kimin sanrıları var belirli olsun pek istemedim. Ama ağırlığı Lesya’ya verdim sonra. Lesya okula 1 hafta sonra geliyor yani Aysel’den sonra; Aysel’in sanrılarının başlamasıyla birlikte(o an farkında olunmadan). Aysel kendi izole dünyasının aynısını Lesya’ya aktarıyor ruh hali sebebiyle(Lesya belki de yok). Lesya birinci tekil şahıs kullanıyor. Aslında o an konuşan da bilincini yitirmiş kişiliği bozuk Aysel olabilir. Kendi yaşadıklarını - okula ilk gelişi, arkadaşlarıyla olan münasebetini sonradan(!) ortaya çıkan Lesya’da görüyoruz biz; yakınlık oluşmasının sebebi bu. Bütün yaşadıklarını başka birine yıktı bir nevi belkide.
    Daha fazla açıklama belki de soru işaretlerini giderebilirdi. Fakat Osman’ı dediği gibi açıklama fazla yaptım mı diye düşündüm ve gerisini bıraktım. Sonu muallakta kalsın istedim.

  4. Pek o halde. Açıklama için teşekkür ederim. Aslında detay anlamında eksik değildi öykü. O konuda asla bir eleştirim olamaz. Hatta ben de Osman’a katılabilirim bile.

    Belki gerekli bağlantıyı kuramadım belki de kurguyu kafamda oturtamadım. Okuduğumda ne hissediyorsam, tabii biraz üzerine de düşünüyorum sonrasında ama, yazara aktarmaktan yanayım. Eleştiri bazen yazarın bazen de okurun kendini geliştirmesine yarıyor. Açıklamanız üzerine de biraz kafa yordum ve bir önceki yorumumda bakamadığım bir pencereden bakma fırsatı yakalamış oldum.

  5. Açıklamanızı okumadan önce kurgu konusunda @C.Paladros ile aynı düşünmüştüm. Öyküye farklı bir bakış açısı katmışsınız, sonu beklenmedikti. Babanın kızı konusundaki endişeleri ve çabası etkileyiciydi. Okumaktan keyif aldım. Ellerinize sağlık.