Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Otomatik Şekerler

Benim adım A. Aslında adımın hiçbir önemi yok. Rio da ki gettolarda çocukların isimleri önemsizdir. Önemli olan tek şey yaptıkları işlerdir. Pek çeşitli bir iş yaptığımız da söylenemez. Elimize ensesi kalın adamlar tarafından verilen silahlarla gezeriz hepsi bu. Gettolar cadılar bayramının kostümsüz kutlanıldığı tek yerlerdir. Sevdiğimizden kutlamayız. Cadılar bayramı elimize silah yerine şeker verilen nadir zamanlardandır.

Şu da vardır ki “şeker ya da şaka” diyerek de kapıları çalamayız. Huzuru kaçan bunaklar, hiç durmadan sevişen serseriler ya da büyük bir uyuşturucu satışı sırasında çıkan çatışma bunların hepsi yaralanmanıza hatta ölmenize sebep olabilir. Tam da böyle bir cadılar bayramı gecesiydi işte. Çalmamamız gereken bir kapıyı çalmak üzereydik Cristiana ile. Cristiana hayatını tehlikeye atmayı her zaman maceradan saymıştı. Gettoda birilerine “şeker ya da şaka” diyerek kahkaha atmayı istiyordu bu yüzden. Tanrı bilir uyuşturucu bile almıştı çünkü ben de almıştım. Ve ordaydı tam karşımızda. Kilidi ve kolu siyah üstüne bakırdı. Tamamen el işçiliği olduğu belliydi. Rio ya uygun olarak zümrüt yeşiline boyanmıştı. Sorsan burada kimse zümrüdü ve rengini tarif edemez ama ben biliyordum bu zümrüt yeşiliydi. Tokmağı çift başlı bir kartal veya ejderha gibiydi. Ejderha olmasını isterdim nedense. Sıra o muhteşem tokmağı çalmaya gelmişti. Cristiana sıska bedeniyle hamlesini yaptı. Onu kolundan yakaladım. Bunu ben de yapmak istiyordum. O sihirli cümleyi söylersem gettodan kurtulacakmışım gibi geldi biran. Belki de lanet uyuşturucunun etkisi sürüyordu bilmiyorum. İçerdekinin şekeri yoksa şakası kurşun yağmuru olmazdı umarım. Amazonların yağmuru gibi gettolarında kurşunu hiçbir zaman bitmezdi.

“Taş kâğıt makas, taş kâğıt makas.”

Cristiana ile birbirimizi bir türlü yenememiştik. Üçüncü denememiz de başarılı olmazsa bu bir uğursuzluk sayılırdı. Sanki daha kötü şeyler olabilirmiş gibi bu mahallede. Yine de buna kalpten inanmıştık bir kere.

Şimdi son kez deniyorduk “Taş kâğıt makas” evet olmuştu onu sonunda yenmiştim. Ufak iki adım attıktan sonra zarif bir bilek hareketiyle ejderha ile zümrüdün dansını başlattım. Dans sona erdiğinde bir gıcırtı başladı. Kimsenin kimseyi duymadığı bu gürültülü çöplük de sanki ilk defa bir ses duymuşum da oda bu gıcırtıymış gibiydi. Menteşeler orkestra kılığına girmiş Beethovenin sağır kulaklarıyla yaptığı bir senfoniyi çalıyordu bana. Tanrı bu gıcırtıdaydı sanki. Bu yüzden gözlerimi yumdum ve bekledim. Bir ışığın gelip beni almasını bekledim.

Kısa bir süre sonra Cristiana’nın “Şeker ya da şaka.” diyerek gülmesiyle kendime gelmiştim. “O lafı ben söyleyecektim seni kara şeytan ben kazanmıştım oyunu.” diyerek ona vurmaya hazırlandım. Burada birilerine vurmak için hep hazırsınızdır zaten. “Sen de söyle evlat hepinize yetecek kadar şekerim hatta şakam bile var.” dedi boğuk hasta bir ses. Kafamı çevirdiğim de kristal elma kesmeli bir şekerlik bana doğru uzanmıştı. Nerden çıktı şimdi bunlar. Kurşunlar nerde. Nerde çivili baseball sopaları küfürler ve ıslak bir tükürük de eksikti. “Şaşkınlığın geçene kadar kahve içmeye ne dersin evlat hadi gelin.” dedi bizim ihtiyar. İlk defa Cristiana ve ben bir eve bu kadar çekingen ve utangaç tavırla girmiştik. İhtiyar kahveleri getirirken bir yandan da kendinden bahsetmeyi de ihmal etmiyordu. Emekli bir profesörmüş. Siyaset, devrim falan filan onu buralara kadar getirmiş. Bizi sevmişe benziyordu. Cristiana bir ara göz kırptı. Profesörü soymaktı niyeti. Güldüm ve asla dedim. Bu ihtiyarı soysak ona borç vermek zorunda kalırdık.

“Özgürlüğünüzün ve gençliğinizin tadını pek çıkaramıyor gibisiniz.” diyerek lafa girdi ihtiyar.

“Siz bunları söyleyene kadar farkında bile değildik bayım.” dedi Cristiana.

“Demek öyle düşünüyorsun.” karşılığı gelince bu seferde ben atladım.

“Burada ki herkes böyle düşünür ihtiyar özgürlük bu değildir.” Bir zafer kazanmış gibi yudumladım kahvemi ihtiyar daha ilk hamlede şah oldu pardon mat olmuştu. Tam gardı düştü derken yeniden lafa girişti bizimki sordu: “Peki nedir özgürlük?”

Bense bu soruyu bekliyor gibi heyecanlı bir şekilde başladım lafıma, “Silahların olmadığı, insanların günlük hayatın bir parçasıymış gibi ölmediği bir mahallede evinde sütlü çayını yudumlamaktır.”

İkinci mat diye geçirdim içimden ama ihtiyar kaçmayı başardı. “Dünyanın hiçbir yeri yoktur ki silah olmayan ve insan her yerde ölebilir.”

Bu kez o kahvesini yudumladı zafer kazanmış edasıyla. Onu kendi silahıyla vurmaksa keyfimi yerine getirebilirdi. Bu bunak ihtiyara bu mahallenin bir çöplük olduğunu gösterecektim.

“Peki, sen söyle Sayın Gandi nedir özgürlük.”

İhtiyar ayağa kalktı kahvesini tazeledikten sonra yerine oturdu daha sağlam bir şekilde, “Sütlü çay içenlerin kravatları vardır. Ütülü gömlekleri hareket etmelerini pek sevmez. İç karartan siyah ceket ve pantolonları vardır. Çayını içmek istediğin o evde sadece akşamları yemek yer sonra da uyurlar. Sırf bunun için çileli kazançlarının yarısını verirler.”

Pek etkilenmemiş gibi görünmeye çalışsam da söze başlamadan önce yutkunmam beni ele vermişti.

“E ihtiyar ne var bunda sonuçta o insanlar bizim maruz kaldığımız şiddete maruz kalmıyorlar.”

İhtiyar bir gülüş atarak konuşmasına devam etti. “Bak evlat onlar özgür değillerdir. Senin gibi günün ilk dalgalarını karşılayamazlar, iyi giyinmek, emir almak gibi dertleri vardır. Taksit öderler, fatura öderler. Evet, burada bir şiddet ve fakirlik var farkındayım ama bunlar sadece birer mikrop doğru ilaçlarla iyileştirebiliriz ancak özgürlük bir kere bizi terk edince hiçbir ilaç fayda etmez.”

Sinirlenmiştim bu bunak bizim durumumuzun kravatlı kölelerden iyi olduğunu sanıyordu. Daha hışımlı bir şekilde söze girecekken Cristiana araya girdi.”Biz burada gerçek ilaç bile bulamayız hasta olduğumuz da siz ise soyut faydasız ilaçlardan bahsediyorsunuz bayım.” Aferin sana kara şeytan diye geçirdim içimden. İhtiyarın biran yüzü düştü. Bu konu basit bir konuşmadan çıkmak üzereydi. İhtiyar birazdan proleterler, emperyalizm gibi saçmalıklara girecekti. Haklı olduğu yerler vardı belki. Ama biz gettolarda yaşıyorduk 20 yaşımızı görebilmek için kravatlı köleler olmayı kabul ederdik. Siz de ederdiniz burada şeker çaldığı için vurulan çocuklar vardır. Özgürlüğün kıymetsizleştiği bir mahallede yaşıyorsanız eğer bu ihtiyarın söyledikleri birer lakırdıdan öte gidemez. Bize düşen ise o belasız şekerlerden alıp defolup gitmekti. Tuhaf olansa gidemiyorduk. Cristianadan bir hamle bekliyordum. Ne yazık ki maceraperest ruhundan pek eser kalmamış gibiydi. İkimiz de hayatın içinde durmuş bir ihtiyarın evinde dinleniyor gibiydik.

“Herkes beraberinde taşıdığı bir parmaklığın ardında yaşıyor der Kafka.” İhtiyar kim olduğunu bilmediğim bir adamdan yardım almaya başlamıştı.

“Yani evlat benim parmaklığım ihtiyarlık ve özgür olamama sizin parmaklıklarınız yoksulluk ve suç. Senin ya da benim haklı olduğum bir dünya yok sadece bu parmaklıklar var hepsi bu.  İster kravatlı köleler olun ister gettoda eli kanlı birer suç makinesi. Nereye giderseniz gidin ne yaparsanız yapın parmaklıklarınızda sizinle gelecektir. Şimdilik özgürsünüz bunun tadını çıkartın.”

İhtiyar haklı olduğumu biliyordu bende ihtiyarın. Bu sohbet burada bitmişti. Düzeni kuranlar yıllar önce bitirmişti bu sohbeti. Yenildik haklı olmamız bizi yenmişti. Artık gitmeliydik” Biz gidiyoruz ihtiyar yıldızların etkisi geçti.” Biraz şaşırmıştı “Yıldızlar ha anladım artık onlara ihtiyacın yok içinde ki yıldıza odaklan.” Dayak yemiş gibiydim. Tepelerden birine oturduk. Cristiana çoktan sızmıştı. Acaba bizim ihtiyarda uyumuş muydu? Ya ben uyuyor muydum? Hayır, yeni uyanmıştım tek isteğimse sahile inip günün ilk dalgalarını karşılamaktı.

Otomatik Şekerler” için 10 Yorum Var

  1. merhaba, öykünün adı ve karakterler “Otomatik Portakal”ı çağrıştırdı ama şükür ki öyle arıza değil öykünüz 🙂 Öykünün içeriğindeki, diyaloglardaki felsefeyi sevdim. Kafka’nın o sözünden haberdar değildim, öğrenmiş oldum, iyi de oldu. Sözün devamında gelişen konuşmayı, açıklayıcı paragrafı da sevdim. Kahramanın finaldeki -konuşmalar üzerine- uyanışı klişedir aslında, hepimiz de kullanırız, yakışmış öyküye. Ama daha vurucu bir final olabilirdi sanki, niye böyle diyorum? Öykünün başlarında anlattığınız karakterler sert karakterler, arızalı olmaya müsaitler. Bir diyalogla yumuşamaları biraz gerçekliğe aykırı geldi bana yani öykünün gerçekliğine aykırı. Şaşırtıcı bir son yahut tepkisiz/ değişme olmadan bir son daha hoş olurdu sanki. Burada yazara müdahale ettim gibi 🙂

    Başlığı sevdim. Öykü de genel olarak güzeldi. Kaleminize sağlık.

  2. Yorumunuz için Teşekkür ederim 🙂 söyledikleriniz doğru başka öykülerimde bunlara dikkat edeceğim 🙂

  3. Merhabalar. Öykünüzü sevdim. Zafer sonrası kahve yudumlayışlarını özellikle çok beğendim. Öyküye hakim olan gettolar ise bana Tanrı Kent filmini hatırlattı. Sonunu yetersiz bulsam da genel olarak öykünüz güzeldi. Üslubunuz etkileyiciydi. Elinize sağlık.

  4. Hikayenin özü güzel yalnız benimde çoğu zaman yaptığım gibi tutarsızlıklar olmuş. O konuda ozbabur’a katılıyorum ? Bazen düşüncelerimiz bizi öylesine ele geçirir ki, bunu yazmak, konuşmak, paylaşmak isteriz. Fakat mesajımızı hikaye yoluyla aktarmak biraz daha uğraş ister. Mesaj ne kadar öğretici, güzel ve ya eleştirel olursa olsun kurgusu yetersiz olursa, okuyucunun, hikayenin özünden uzaklaşıp, göze batan tutarsızlıklara kaymasına sebep olabilir ? Bence güzel bir öyküydü. Umarım ileride daha iyilerini yazarsın. Eline sağlık ?

  5. Yorumun için teşekkürler osman 🙂 sanada teşekkürler sayın gürkçü 🙂 tutarsızlıkları gidermeye gayret edeceğim 🙂

  6. Merhabalar, öykünüz benim de hoşuma gitti. İlk öykünüze göre önemli mesafe katetmiş olduğunuzu düşünüyorum.
    Öykü, gerek mekan tasvirleri, gerekse felsefi göndermeleriyle renkli bir metin olmuş. İnsanı düşünmeye, hayal etmeye sevk ediyor. Üslubunuz bana sevimli geldi. Öyküde akıcılık da sağlanmış bence. Öykünün genelini başarılı buldum.

    Metinde olay öyküsünden durum öyküsüne geçiş yapmışsınız sanki. Olay öyküsü olarak da devam etse güzel olabilirmiş. Durum öyküsü kısmına gelince, biraz mesaj verme kaygısı göze batmış sanırım. Zira o yönde eleştiriler de gelmiş. Aslında verilen mesajları ben de beğendim, güzel de ifade edilmiş. Ancak, genel olarak öyküde okuyucuya açıktan öğüt vermek pek makbul görülen bir yöntem değil. Elbette yazar böyle kalıplarla bağlı kalmak zorunda da değil. Hatta didaktik eser yazmayı bir tarz olarak benimseyen çok büyük yazarlar da var mesela. Ama yine de bana göre, bizim gibi yeni yeni yazın hayatına dahil olanlar için klasik tarzlardan başlamak, üzerine katarak gitmek, kendimizi geliştirmek bakımından daha faydalı olurmuş gibi geliyor.
    Tebrikler..

  7. Merhaba;
    Öncelikle ellerinize sağlık. Güzel bir öykü kaleme almışsınız. Naçizane bir iki noktaya ben de değinmek isterim. Öncelikle çocuk/gençlerin yaşları konusunda çelişkide kaldım. Bunu tam algılayamadığım için öykünün devamında bu çocuk/genç bunu söyler mi, buna mı önem verir gibi sorular dolaştı kafamda. Özgürlüğün karşılığı sadece o kıravatlılar mı, profesör kendinden mi yola çıkıyor, ne demek istiyor gibi sorularla devam ettim ve Öznur Babur’un da belirttiği gibi bu kadar çabuk değişemez düşüncesiyle noktaladım. Ben de bıraktığı izlenim, yazarın bu konuda söylemek istediği çok şey olduğu ama öykü kahramanlarının bunları söyleyip söylemeyeceği. Okuması zevkli bir kaleminiz var, gelecek seçkilerde görüşmek dileğiyle

  8. yorumlarınıza çok teşekkür ederim bir daha ki öykümde söylediklerinizi dikkate alıcam 🙂

  9. Merhaba, başlık otomatik portokal’ı çağrıştırdığı için okumaktan çekindim. Sonra okuyayım dedim. Diyaloglar güzeldi, özellikle kahve ayrı bir güzellik katmış. Pürüzler olsa da konu iyiydi. Uç noktalarda yaşayan bu insanların bir konuşmayla hemen fikir değiştirmesi uygun olmamış.
    Ellerinize sağlık, gelecek seçkilerde görüşmek dileğiyle…

  10. Merhabalar, öykünüzü genel olarak beğendim, mekan kurgusu hoş, diyaloglar güzel düşünülmüş, fakat üzülerek söylemeliyim ki anlatımda yeterli tadı alamadım. Mesela;
    “Cristiana ile birbirimizi bir türlü yenememiştik. Üçüncü denememiz de başarılı olmazsa bu bir uğursuzluk sayılırdı. Sanki daha kötü şeyler olabilirmiş gibi bu mahallede. Yine de buna kalpten inanmıştık bir kere.”
    kısmında “Sanki daha kötü şeyler olabilirmiş gibi bu mahallede.” cümlesi iç ses gibi geldi, “yine de” ile devam ettiğinden, o cümleyi; “sanki bu mahallede daha kötü ne olabilir?” diye soran bir iç ses gibi algıladım. O yüzden biçimsel olarak yazımın da buna göre olması gerektiğini düşündüm. Birkaç yerde de anlamı değiştiren virgül hataları var gibi. Bunlar ufak hatalar tabii ki, ama insan ancak eleştirilerek gelişebilir diye düşünüyorum, bu sebepten umarım yanlış anlamazsınız söylediklerimi, naçizane fikirlerimi belirttim. Yine de öykünüzü genel olarak beğendim, emeğinize sağlık. Bir sonraki seçkide görüşmek dileğiyle.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *