Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Paradoks – 2: Soruşturma

NOT: Bu öyküyü daha iyi anlayabilmeniz için PARADOKS 1: KEŞİF adlı öyküyü öncelikle okumanız devamlılık açısından yararlı olacaktır.


Fatma, konferans salonundaki kürsüde yerini almıştı. Kendisine hiç yakışmadığını bildiği halde ciddi bir görünüme bürünmeye çalışmıştı. Siyah bir takım elbise, fular, arkada toplanmış ve düz bir şekil verilmiş saçlar, biraz da makyaj. Bu halde biraz gülünç olduğunu biliyordu ama değiştirmek için artık çok geçti.

Görüntüyü havaya yansıtan etkileşimli bir holo ekran yardımıyla sunum yapıyordu. Karşısında üç yüze yakın lise son sınıf öğrencisi vardı. Kurum, meraklı gençleri kazanmak için sık sık bu tür etkinlikler yapardı. Gençlerle daha rahat iletişim kurması için genç bir eleman bu işle görevlendirilirdi. Son zamanlarda Türkiye şubesindeki en genç eleman olması nedeniyle de bu iş Fatma’ya verilir olmuştu. Fatma bu işi iyice kavramış ve rahatlıkla yapar hale gelmişti. Akıcı bir şekilde konuşmasını sürdürüyordu.

“…Pek çok zaman makinesi yerine tek bir zaman makinesinden bahsetmemizin nedeni, elimizdeki bütün kutuların merkezi bir sunucuda bulunmasıdır. Bu sunucu, İzlanda’nın kuzeyinde, şu ana kadar yapılmış olan en güçlü kuantum bilgisayardır ve INC adlı son derece güçlü bir yapay zekâ uygulaması tarafından yönetilmektedir. Herhangi bir zaman yolculuğu kutusu sadece INC tarafından onaylanmış yolculukları gerçekleştirebilir. INC’ye bağlanıp onay almadığı sürece bu kutular bir hiçtir.

Bugün size yaptığımız işin önemini, heyecan verici ve tehlikeli yanlarını anlattım. INC ise başlı başına bir sunum konusu olduğundan oraya girmeyeceğim. Şimdi merak ettiklerinize geçelim. Sorusu olan?”

Aynı anda yirmiye yakın el havaya kalktı. Fatma, birini seçti.

“Buyurun.”

“Zaman makinesinin kontrolünün bir yapay zekâya verilmesi tehlikeli değil mi? Neden böyle bir şey yapıldı?”

“Buna kontrol diyemeyiz. INC verilen görevleri kendi içinde canlandırıyor. Gidilecek yer ve zamanları canlandırıyor ve risk analizlerinde bulunuyor. Bu nedenle böyle bir şeye ihtiyaç duyuldu. Karar verme yetkisine sahip değil. INC, en sonunda bilim kuruluna rapor veriyor. Görevlere bilim kurulu karar veriyor. INC’nin buradaki işlevi, kutularla bağlantı kurup görev onayının olduğu şifreli kodu iletmek, onaysız zaman yolculuklarını engellemek. Sıradaki?”

“Zaman turistleri gerçekten var mı?”

“Hayır yok. Bol parası olan pek çok kişi, bize bol miktarda para teklif edip kendisini zamanda istediği bir yere göndermemizi istiyor. Bu tekliflerin hepsini reddediyoruz. Zaman makinesi sadece araştırma amacıyla kullanılmaktadır.”

“Onları demiyorum. Kurumun kendi çalışanlarını bazen ödüllendirmek için istedikleri yere gönderdiği söyleniyor.”

Fatma bu söylentilerin doğru olduğunu biliyordu ama gerçeği gizli tutması gerektiğinin farkındaydı. Çocuğun gözünün içine bakarak yalan söyledi.

“Hayır, bunlar komplo teorisi ve gerçeği yansıtmıyor. Sıradaki?”

“SGT[Sıfırıncı Gün Tarikatı] zamanda nasıl yolculuk edebiliyor?”

“Bu terörist örgüt hakkındaki bilgilerimiz son derece sınırlı. Gerçekten zaman yolculuğu yapabildikleri bile şüpheli. Biz de sizin bildiğinizden fazlasını bilmiyoruz.”

İkinci sıradan bir çocuk elini kaldırdı. Fatma “buyurun” dedi.

“Benimle yemeğe çıkar mısın?” Bütün salon aynı anda kahkaha attı. Fatma da gülümsemeden edemedi.

“Hayır.”

* * *

Herkes dağıldığında Metin, Fatma’nın yanına gelmişti. Sunumu çok beğendiğini söyleyip Fatma’yı tebrik etti. Fatma’nın aklındaysa Efe’nin yakalanması ve Tuğçe’nin durumu vardı.

“Tuğçe nasıl?”

“İyi. Bir süre izinli. Biliyorsun Hasan Bey onu daha ilk günden sahaya sürerek bazı önemli kuralları ihlal etti. Biraz başı ağrıyacak.”

“Sahi, Hasan Bey nerede?”

“Yurtdışında. Açık toplantıya çağırıldı. Buradaki toplantıyı bugün ben yöneteceğim. Gel.”

Fatma, Metin’in koluna girdi. Birlikte yukarı çıktılar.

Toplantı salonunda Metin ve Fatma’nın yanı sıra altı kişi daha vardı. Van’daki Urartularla ilgili görevden dönen Sinem ve Hüseyin, yurtdışından dönen Selim, Lale Devri’nden dönen Hakan, Haçlı Seferleri yıllarındaki Hatay’dan dönen Osman ve bin dokuz yüz kırk üç Ankara’sından dönen Gözde. Metin konuyu açtı.

“Hasan Bey merkezden acil toplantıya çağırıldığı için bugün aramızda yok. O dönene kadar yerine ben vekâlet edeceğim.”

Kimseden ses çıkmadı, Metin söze devam etti.

“Asıl önemli konuyla başlayalım. Biliyorsunuz, Efe iki bin yetmişte tarikatın eline düştü. Akıbetini bilmiyoruz. Tuğçe’yse zor kurtuldu.”

Gözde:

“Tuğçe nerede şimdi?”

Metin:

“Bir süre dışarıda tutulmasına karar verildi. Ne zaman izinden döneceği Hasan Bey döndüğünde belli olacak.”

Sinem, dalga geçer gibi bir ses tonuyla:

“Tüh. Kendisiyle tanışmak için çok heveslenmiştim.”

Osman:

“Nasıl oldu bu olay?”

Fatma:

“Efe yine bütün kuralları hiçe saymış. Doğrudan içeri girip kapıyı dinlemeye kalkmışlar.”

Selim:

“Yuh yani. Bu kadar da tedbirsizlik olmaz.”

Sinem:

“Peki, Tuğçe neden buna engel olmamış.”

Metin:

“Öz geçmişini okudum. O da biraz gözü kara biri. Tıpkı Efe gibi. Ayrıca Efe’nin gidilen yer ve zamanı daha iyi bilmesi nedeniyle Efe’yi serbest bırakmış olabilir.

Sinem:

“Bu geçerli bir mazeret değil.”

Fatma:

“Sen neden Tuğçe’ye böyle taktın? Tanımıyorsun bile.”

“Peki, sen neden onu böyle savunuyorsun? Kırk yıllık arkadaşınmış gibi.”

“Ne kadar da agresifsin.”

“Sen de palyaçosun.”

“Efendim?”

“Git de aynaya bak.”

Fatma, Sinem’e saldırmak için ayağa kalkmıştı ki diğerleri onları yatıştırdılar. Ortalık sakinleştikten sonra Metin devam etti.

“SGT bizi tehlikeli bir girdabın içine çekiyor. Efe’nin yakalanması onların elini güçlendirdi. Tek iyi haber: Onu canlı tutacaklardır. Kötü haber ise ona neler yapacaklar, ondan neler öğrenecekler düşünmek bile istemiyorum. Zaman çizgisinin bozulması riski de cabası. İşler yeterince karışık, bir de sizin saçma sapan kavgalarınızla uğraşmak istemiyorum.”

Hüseyin:

“Ne yapıyoruz şimdi?”

Metin:

“Size bir sırrımı açıklayayım: Efe, daha önce eğer başına bir şey gelirse iki bin on beş yılındaki İstanbul’da bir adres verdi, orada bir mesaj bulacağımı söylemişti. Ben oraya gideceğim.”

Fatma:

“Ben de gelmek istiyorum.”

Metin:

“Hayır, yalnız gideceğim. Bu sırada siz de normal görevlerinize devam edeceksiniz.”

* * *

Tuğçe, yeni kiraladığı apartman dairesinde, televizyon izliyordu. Ekranda iki adam tartışmaktaydı. Konu zaman makinesi ve küresel politikaydı. Soldaki esmer genç adam zaman makinesinin insanlığa getirdiklerinden söz ediyordu. Ona göre, Dördüncü Dünya Savaşından sonra Dünya ekosisteminin onarılması, hızlı ekonomik büyüme, bilimdeki ve kültürdeki atılımlar, barışçıl bir çağın başlaması Kurumun bilimsel faaliyetleri sayesinde olmuştu. Karşısındaki yaşlı adamsa son büyük savaşa şahit olmuş biriydi ve iyimser düşünmüyordu. Bu güzel dönemin sonuna gelindiğini savunuyordu. Ona göre, Dördüncü Dünya Savaşından sonra yeni süper güçler Güney Afrika, Suudi Arabistan, Brezilya ve Endonezya arasındaki gerginlikler başlamıştı. Ufukta Beşinci Dünya Savaşı görülüyordu ve daha da kötüsü bu ülkeler INC’yi kendi çıkarları için kullanmak istemekteydi. Zamana hükmetmek, bugüne kadar görülmemiş derecede tehlikeli bir silah olabilirdi.

O sırada kapı çaldı. Tuğçe, esneyerek yerinden kalktı, pijamasını düzeltti ve kapıyı açtı. Gelen kişi Fatma’ydı.

“Girebilir miyim?”

“Tabii ki. Hoş geldin.”

“Hoş bulduk.”

Salona geçtiler. Fatma ekrana baktı.

“Dün akşam izlemiştim bu programı.”

“Ben dün kaçırmıştım, neyse ki bugün tekrar gösteriyorlar. Sen ne düşünüyorsun bu konuda?”

“Bence ikisi de haklı. INC savaştan sonra dünyanın toparlanmasına çok yardımcı oldu ama şimdi savaş sebebi de olabilir. Ve bir savaşta benzeri görülmemiş bir silah olabilir.”

Tuğçe bir şey demedi. Ayağa kalktı.

“Bir şey içer misin?”

“Hayır, teşekkür ederim. Fazla kalmayacağım. Eee neler yapıyorsun?”

“Ne olsun işte İstanbul’un tadını çıkarıyorum.”

“Daha önce hiç gelmemiş miydin?”

“Sadece bir kere. On yıl önce Türkiye’den ayrılmak üzereyken.”

“Daha önce nerede yaşıyordun?”

“Adana’da. Ben oralıyım. Ya sen?”

“Siirt.”

“Hiç görmedim orayı.”

“Umarım bir gün sana gösterme fırsatı bulurum.”

“Umarım. Kurumda işler nasıl?”

“Karışık. Az çok tahmin edersin. Hasan Bey yurt dışına çıktı. Metin onun görevlerini yürütüyor.”

“Hepinizin canına okumuştur.”

“Sayılır.”

İkisi de gülümsemek için kendisini zorladı. Fatma söze devam etti.

“Metin iki bin on beşe gitti. Efe, bir ara orada bir iz bırakmış. Oradan araştırmaya başlayacakmış.”

“Yalnız mı gidiyor?”

“Evet. Ben de onunla gitmeyi teklif ettim ama reddetti.”

“Ne diyelim, yolu açık olsun.”

“Buraya sana bir şey vermeye geldim.”

“Ne?”

“Bir paket, içinde ne var bilmiyorum. Sanırım Metin sana bir mesaj gönderdi.”

“Sana da söyleyebilirdi. Bu güvensizlik neden?”

“Bu, güvenle ilgili değil. Güvenlikle ilgili. Bilmem gerekse bilirdim. Ama sen de şunu bil, Metin sana güveniyor. Ne oldu da bu kadar kısa sürede sana güvenmeye başladı bilmiyorum.”

“Ben biliyorum da sen bu iş hakkında ne kadar biliyorsun?”

Fatma iç çekti.

“Metin, Sıfırıncı Gün Tarikatı’nın buz dağının görünen kısmı olduğunu düşünüyor. Ona göre hedefleri, imkânları ve yöntemleri bizim kurum tarafından çok küçümseniyor. Tarikatın kuruma sızdığını düşünüyor. Ben de ona katılıyorum.”

Tuğçe, Fatma’nın elini tuttu.

“Bilmediğin şey yok. Sen de bizdensin.”

“Biz derken?”

“İçimize çok fena sızdılar. En yakın mesai arkadaşlarımız, hatta kurumun bütün yönetimi ele geçirilmiş olabilir. Kimseye güvenemeyiz. Buna karşı koymak için gizlice hareket eden bir grup kurduk. Türkiye’ye dönme nedenim buydu.”

Tuğçe paketi eline aldı. “Metin sadece güvenlik için içindekinin ne olduğunu söylememiştir. Anlıyorum bunu. Eğer ele geçirilirsen bir şey bilmediğin için konuşturamazlar seni diye düşünüyor. Fakat ben öyle düşünmüyorum. Yeterince şey biliyorsun zaten. Bu paketi birlikte açacağız.”

* * *

Metin, iki bin on beş yılında İstanbul’daydı. Tarih yirmi ekimdi ve sabah saat ondu. Efe daha önce dediklerini anımsadı. Gölge Sahaf adlı yerde eski püskü bir kitap olacaktı. Kim Stanley Robinson’ın Kızıl Mars adlı kitabının yıpranmış ikinci el bir nüshası. Kitabı tam on buçukta sahafta bulmalıydı. Daha önce gelirse bulamazdı, çok daha erken gelirse Efe ile karşılaşabilirdi ve evrende paradokslara neden olurdu. Geç gelirse kitap bir başkası tarafından satın alınmış olabilirdi. O zaman da mesaj yerine ulaşamayacağı gibi evrendeki küçücük bir değişikliğin bile her şeyi değiştirebileceğini düşünürsek tarihin akışı bozulabilirdi.

Terk edilmiş gibi görünen bir pasaja girdi, dolambaç gibi yerde birkaç koridor dönüp biraz yürüdükten sonra Gölge Sahaf’ı buldu. İçeri girdiğinde loş ışık altındaki raflarda binlerce tozlu kitabı gördü. Orada dükkânın sahibinden başka kimse yoktu. Altmışlı yaşlarında, kırlaşmış gür sakalları olan, olabildiğinde kalın bir gözlük takmış, başında takkesi olan bir adamdı. Metin’i görünce gözünü okuduğu gazeteden ayırıp onu biraz süzdü ve tekrar gazetesine gömüldü. Metin şüpheli davranışlardan kaçınıyordu, doğrudan konuya girmek yerine bir süre raflardaki kitapları süzdü, “hazır gelmişken bizim zamana kalamamış birkaç kitabı satın alıp götürsem mi” diye düşünmedi değil.

Sonra saatine baktı, asıl görevi aklına geldi. Adamın yanına gitti.

“Bakar mısınız?”

“Buyurun?”

“Bir kitap arıyorum. Kızıl Mars. Yazarı Kim Stanley Robinson. Elinizde var mı?”

“Tabii ki.”

Bu cevabı alınca Metin rahatladı. Kitabı kaçırmaktan korkmuştu.

“Bakabilir miyim?”

Adam ağır hareketlerle yerinden kalktı, en köşedeki rafa gidip kitabı çıkardı ve Metin’in önüne getirdi.

“Elinizde bundan sadece bir tane mi var?”

Adam tersleyen bir ifadeyle “Size kaç tane lazım” dedi.

“Hepsi. Belki arkadaşlarıma da hediye ederim.”

“Hayır, bende o kitaptan sadece bir tane var, o da bu.”

Metin, bu ihtiyarın ne kadar garip bir adam olduğunu düşünerek kitabı aldı. Parayı ödeyip çıktı. Yanlış kitabı almadığından emin olmak için “bir tane mi var” diye sormuştu. Bir banka oturup kitabın içindeki mesajı bulmak için sayfaları karıştırmaya başladı. Derken, aradığını buldu. Araya sıkıştırılmış küçük bir kâğıt. Heyecanlanarak kâğıdı açtı.

Abi merhaba. Ben Efe.

Eğer bu kâğıdı okuyorsan her şey yolunda gidiyor demektir. Eğer başıma bir şey gelirse buraya gelip bu mesajı bulmanı söylemiştim sana ve bunu başardın. Aslında sana tam olarak doğruyu söylemedim. Çünkü başıma bir şey geldiği yok. Fakat dışarıdan öyle görünmesini istedim. Neyi amaçladığımı, ne kadar gizli bir görevim olduğunu biliyorsun.

Planım SGT’nin içine sızmaktı ve bu mesajı okuyorsan aralarına girmişim demektir. Tabii ki şimdilik esir olarak. Her şey yolunda giderse sana bilgi sızdırabilirim ve aşağıda belirttiğim yer ve zamana not bırakabilirim. Fakat bunlar aramızda kalmalı. SGT’ye sızdığımı hiç kimse bilmemeli. Arkadaşlar bile. Bunu neden istediğimi biliyorsun.

Yirmi Dokuz Eylül Bin Yedi Yüz Otuz tarihine git. Patrona Halil İsyanının ikinci günü olacak. Bugünü özellikle seçtim, çünkü ortalık karışık olacak. SGT bile oradan uzak duracaktır. Üçüncü Ahmet Çeşmesini bul. Bir sonraki mesajımı oraya bırakmaya çalışacağım. Beni orada göremeyeceksin, çünkü mesajı çok daha önceden oraya bırakmış olacağım.

Dikkatli ol.

Metin kâğıdı birkaç kere okuyup aklına kazıdı ve cebinden çıkardığı çakmakla yaktı. Şimdi tarihte daha da geçmişe gidip Efe’nin izini sürecekti.

Paradoks – 2: Soruşturma” için 4 Yorum Var

  1. Aradan bir ay geçmesine karşın, ilk hikayeyi okuma gereği duymadan genel hatlarıyla hatırlayabildim. Şimdi ikinci kısmı okuyunca da geriye dönüşlerde hiç zorlanmadım.
    Yinede öykün devam edeceğine göre, en üste tek paragraftan oluşan bir özet bırakmanda fayda olabilir.

    Cümlelerinin uzunlukları orantılı. Hikayeden kopmadım.

    “Zaman turistleri gerçekten var mı?”
    “Hayır yok. Bol parası olan pek çok kişi, bize bol miktarda para teklif edip kendisini zamanda istediği bir yere göndermemizi istiyor. Bu tekliflerin hepsini reddediyoruz. Zaman makinesi sadece araştırma amacıyla kullanılmaktadır.”
    “Onları demiyorum. Kurumun kendi çalışanlarını bazen ödüllendirmek için istedikleri yere gönderdiği söyleniyor.”
    Burada ki, yanlış anlama örgüsünü çok beğendim. Birkaç tane daha buldum, fakat favorim bu. Hikayene böyle şekiller vermen zekice.

    “Hayır, bunlar komplo teorisi ve gerçeği yansıtmıyor. Sıradaki?”
    Olayı örtbas etmek niyetinde olduğunu iyi açıklamışsın.

    Gözüme çarpanlar ise:
    Kelime tekrarları,
    Bazı yerlerdeki gereksiz açıklamalar veya uzatmalar. (Çoğu yerde mükemmel şekilde kısaltmışsın. Demek ki zaten işin farkındasın da, sanırım düzenleme için zaman ayıramamışsın. Ancak eminim, yazdıkça kalemin keskinleşecek, ve parçaları birleştirip bir roman dosyası haline getirdiğin zaman o pürüzleri gidermiş olacaksın.

    “Bakar mısınız?”
    “Buyurun?”
    “Bir kitap arıyorum. Kızıl Mars. Yazarı Kim Stanley Robinson. Elinizde var mı?”
    Yerine:
    “Bakar mısınız, bir kitap arıyorum. Kızıl Mars, yazarı Kim Stanley Robinson. Elinizde var mı?”
    gibi yazabilirsin. Hikayenin akıcılığı adına.

    Ve güzel yerde kesmişsin. Eğer hikayeleri 30 günlük sürede çıkartıyorsan, iyi bir tempo yakalamışsın. Sakın peşini bırakma.

    1. Güzel yorumunuz için teşekkür ederim. Her öykünün sonunda bir “devam edecek” ifadesi olacaktı ama bu kez unutmuşum.

      Daha önce de öykülerimde kelime tekrarları, gereksiz açıklamalar ve uzatmalar en çok eleştirilen konulardı. Farkındayım bunun, sizin de belirttiğiniz üzere kısalttım bazı yerlerde. Fakat bu konuda mükemmel değilim, üzerinde çalışıyorum. Her öyküde kendimi bu konuda daha da geliştirmeyi amaçlıyorum.

      Eleştirileriniz ve tavsiyeleriniz için çok teşekkür ederim. Benim için çok değerli.

  2. Öncelikle geçen ay yazmaya başladığın konuda devam ettiğin için çok teşekkürler. Efe’nin derin planlar yapan bir Zaman Ajanı/Gelecek Nesil James Bond/Pervasız Bir Austin Powers olduğunu ve böyle bir hikaye ile karşılaşacağımı düşünmemiştim ama şimdiden çok sevdim. Hikayenin fiziki kurallarını bu kadar rahatlıkla koyabildiğine göre zamanda seyahat/kuantum/görelilik gibi kavramlar sana hiç de yabancı olmasa gerek. Benim cahilliğim olabilir, ama bu konunun bir türk yazar tarafından işlendiğini hatırlamıyorum? Alan senin, kurallarını koy 🙂 Şimdi sen bana, Patrona Halil İsyanının Dördüncü gününde oraya bir mesaj mı buraktığını söylüyorsun. Bak gözlerim açıldı birden. Tebrikler. Konuyu ve işleme tarzını çok beğendim. Arkadaşların daha önce paylaştığı görüşlere katılıyorum. Tekrara gerek yok. Sadece, Sence de Metin, Efe’nin ona bir sır verdiğini çok çabuk söylemedi mi? Ekibin toplantısındaki tartışma nasıl o hale gelebildi. Hani çok eğlenceli ve birbirine destek olan bir gruptu? İlk izlenim de pek çatlak yoktu aralarında? İki kahraman bir anda çok gizli ve saklı bir konuda birbirine çok hızlı güvenerek, hatta bir anda, konuyu sonuca bağlamadılar mı? Bir girizgah, bir kaç cümle, akışı bozmadan bizi hazırlar, diye düşünmüşümdür hep, nedersin?. Hikayenin gidişatında ileri atlamalar, üzerinde çalışılmayı hak eden konuşmalar ve biraz daha özenli kelime seçimi ile parlayacak bölümler var. Koltuğumu geriye yaslayıp okumaya devam edeceğim. Merakla. Lütfen devam et. Elinize ve Düş Gücünüze sağlık.

    1. Yorumunuz için çok teşekkür ederim. Beni devam bölümleri için daha da cesaretlendirdiniz. Aslında bütün kuralları koydum. Her bölümde biraz biraz okuyucuya yansıtıyorum. Evet, Patrona Halil İsyanının dördüncü gününe bir mesaj bırakıldığını söylüyorum. Gelecek bölümlerde daha da eğlenceli şeyler söyleyeceğim.

      Ekibin toplantısındaki tartışma nasıl o hale geldi? Ekibin çok eğlenceli olduğu sadece Tuğçe’nin ilk günkü izlenimiydi aslında. Ve o gün ekibin çoğu yoktu. Zaten genellikle çoğunluk orada olmaz. Herkes tarihin bir yerlerine gitmiş olur.

      Metin’in sırrı söylemesi evet çok hızlı oldu. Önümüzdeki bölümlerde bir kulp bulup bu hatayı kıvırırım. 🙂

okanakinci için Yorum Yap Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *