Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Pinokyo Gebze’de

Her yerden orman yangını haberleri geliyordu. Yaza girilmesi ile birlikte Hırvatistan, Yunanistan, Türkiye ve doğuya doğru birçok ülkeden bitmek bilmeyen orman yangınları haberleri geliyordu art arda. Bu da yetmezmiş gibi insanoğlunun artan nüfusu, şehirlere sığmayışı, yabani otların atıl bulduğu arazileri hızla çevirmesi, talan etmesi gibi, korumasız mısır tarlaları bulmuş çekirgeler gibi, yeni yerleşim yerleri, yollar, havaalanları için ormanların yok edilmesi. Hızla yok oluyordu ormanlar. Artık bir insan gibi hissetmesine, yaşamasına ve ondan bir insan gibi davranması istenmesine rağmen Pinokyo, kendi türü olarak insandan çok ağaçları görüyordu ve belki de kimsenin çekmediği kadar acı çekiyordu bu nedenle.

Yaşlanmıyordu babası gibi.Dünyaya geldiği andan itibaren birçok ölüm görmüştü, insanlar yaşlanıp ölüyordu, özellikle yaşlı babasının birçok arkadaşının öldüğüne tanık olmuştu ama kendisi yaşlanmıyordu. Hiçbirinin ömrü ormanların tamamen yok olduğunu görmeye yetmeyecekti, o yüzden böyle düşüncesizce yok ediyorlardı ama ya kendisi ne yapacaktı? “Hepiniz öldüğünüzde, ormanları da beraberinizde götürdüğünüzde, o zaman ben ne yapacağım?” diye düşündü.

Çocuklarını bile düşünmeyen insan, artık şehrindeki çocuklar oynayabilecekleri düzgün bir yeşil alan bile bulamıyordu, ne kadar da büyümüştü şehir, doğduğundan beri aralıksız güneş alan bir hazan dalı gibi ve oyun oynayacak yer bulamıyordu artık arkadaşlarıyla ve şimdi şehrin dışındaki ormanlar bile yok oluyordu. Kaplumbağa kalmayacaktı artık ya da geyikler, ceylanlar, tavşan alması gerektiğini düşündü, ormanların tamamı yok olduğunda en azından tavşanlara ev sahipliği yapabilirdi.

Oyun, ilk başta, her yer boşken, yemyeşil çayır ve ormanlarla kaplıyken, her zaman güneşli ama serin serin eserek insanı ferahlatan esintiler varken, yalnızca çocukların oynadığı çayırlarla doluyken her yer, kuşların ve böceklerin binlerce çeşidi insana yaşamak için bin bir sebep sunarken, kış olunca kendisini adeta boğmaya çalışan, dizine kadar kaplı karlarda oynama imkânı varken hiç arkadaşı olmamıştı. Kimse istemiyordu onu. Ötekiydi, istenmeyendi, gül bahçesinde yabani bir ottu. Çok uğraşmıştı çocuklarla arkadaş olmak için, yeni oyuncaklar yaptırmıştı babasına, Gepetto’ya, onun da elinden her iş geliyordu, o at arabası, birkaç günde nasıl da yapıvermişti, dört atıyla birlikte hem de, sırf Pinokyo istiyor diye ve onu da diğer çocuklara vermişti, sırf kendisini de aralarına alsınlar diye. Ne çok oyuncak vermişti böyle, bütün çocuklara, her yerde babasının oyuncakları olmalıydı şimdi, şurada önünde duran bütün evlerin bir yerlerinde, küçük maketleri hatırladı, evlere bakıyordu karşısındaki ve o maket evleri görüyordu, babasının yaptığı küçük maket evleri. Az ileride, gözüne o zamanlarda uçsuz bucaksız görünen, mutluluğun eş anlamlısı çayırda, o tarafa döndü, gördüğü çirkin binalar yığınının hatıralarını kirletmesine izin vermedi. Yeni bir mahalle yapmışlardı o alana, babasının maketleriyle, haftalarca sadece onlarla oynamışlardı bütün çocuklar, o ağaçların altında, şimdi üzerinde gri binaların olduğu ağaçların. İnsanlar; “ah o ağaçlar” diyebiliyordu, umut da veriyordu bu ama nerede bir orman yıkılıp yerine yeni bir mahalle ve yeni, güzel evler yapılsın, hiç düşünmeden yaşamaya başlıyorlardı orada. O orman mezarındaki göz alıcı, yeni, şirin yuvalarında.

O zaman arkadaşı olmuştu, o boş çayırda babasının yaptığı maket evlerle oynarlarken, ne çok şey borçluydu babasına. Şimdi ne kadar da çok arkadaşı olduğunu düşündü ama oynayacak hiçbir yer kalmamıştı. Hiçbiri evlerinden dışarıya çıkamıyorlardı. Ne orman kalmıştı yakınlarda ne de bir ağaç, ne guruldayarak, kafalarını bir öne bir arkaya sallaya sallaya gezinen güvercinler, ne de süslü kuyruklarıyla tilkiler.

Kalktı, eve doğru yürümeye başladı, şimdi önüne serilen manzaranın geçmişi kirletmesine izin vermedi, hatırladığı o en güzel mahallede yürüyordu, aklında müthiş bir planla. Uzun zamandır düşünüyordu bunu ve artık kesin kararını vermişti. Hemen babasına gitmeliydi, ne çok şey borçluydu ona, şimdi son bir şey isteyecekti babasından, “ne de yaşlı” diye düşündü, yormak olmazdı onu ama geyiklerin buna ihtiyacı vardı, ceylanların da en çok da kendi gibi olanların, ağaçların. Köşeyi hızla döndü, bu kez tüm dünya borçlanacaktı Gepetto’ya. Çok heyecanlıydı, çabucak içeri girerek yukarıya çıktı, babasının yanına.

“Baba” diye seslendi, en sevdiği koltuğunda şekerlemesini henüz bitirmiş babasına, yüzünde büyük bir gülümseme, karnında uçuşan kelebeklerle, karşısındaki koltuğa geçti, neden bu kadar mutlu olduğunu anlamaya çalışan gözlerle bakan babasının elini tuttu ve devam etti;

“Biliyorsun, ormanlar her yerde yok oluyor, sadece burada, İtalya’da da değil, tüm dünyada.” Gepetto daha önce de defalarca kez dinlediği bu yakarışları yine ilgi göstermek istercesine dinliyordu, çünkü bu kez konuyla bağdaşmayan bir mutluluk görüyordu Pinokyo’nun hareketlerinde. Belirli aralıklarla kafasını sallıyor, ilgiyle dinlediğini göstermeye çalışıyordu. Ne kadar da mutluydu Pinokyo yanında olduğu için, yıllardır yalnızlığını paylaşıyordu. “Ya hiç olmasaydı?” Düşüncelerini bir kenara bırakmaya çalıştı, dinleme devam etti.

“Şimdi onların hepsini kurtaracak bir fikrim var” dedi Pinokyo, yavaş yavaş anlatıyordu babasının merakını artırmak ve tüm ilgisini üzerinde toplamak için.

“Ya, neymiş o fikir?”

“Bütün dünyanın ilgisini ormanlara çekmek için, buradan Çin’e kadar bisikletle gideceğim. Uğrayacağım her şehirde, her mahallede bu konuda konuşmalar yapacağım, halkın ilgisini çekeceğim bu konuya, basına da konuşacağım gittiğim yerlerde, tüm seyahatim bitince de bu geziyi anlatan bir kitap yazacağım.”

Gepetto kafasındaki gözlüğü gözüne indirdi, yaslandığı koltuktan doğruldu ve Pinokyo’ya doğru biraz daha yaklaştı bu şekilde. Ne kadar ciddi olduğunu anlamaya çalışıyordu.

“Bunun için senin de yardımına ihtiyacım var” diye devam etti konuşmasına. Bir bisikleti yoktu, bisikleti babasının yapması gerekiyordu. Fazla süslü olması gerekmiyordu, iş görmesi ve rahat olması yeterdi. Bir de önünde, çantasını koyabileceği bir sepeti.

Oldukça uzun sürdü babasını ikna etmesi ama sonunda başarmıştı. Hayatının sonlarına geldiğini hisseden Gepetto, Pinokyo’nun kendi başına bir şeyler yapabilmesini istiyordu. Düşündüğü şey tam olarak bu olmasa da hoşuna gittiği söylenebilirdi. Kendi başına yaşamayı öğrenmeliydi artık.

Bir hafta sonra, tahtadan iskeletinin altında pırıl pırıl parlayan büyük tekerlekleri ve önünde çok güzel beyaz bir sepeti ile bisikleti hazırdı. “Ne kadar da güzel” dedi Pinokyo, arkadaşlarının bisikletlerinin yanında çok basit bir görünümü vardı ama yine de çok güzeldi. Kendisinindi çünkü. Bu bir hafta boyunca gideceği rotayı çıkarmaya çalışmıştı o da bu arada.

Floransa’dan yola çıktığında ilk hedefi Venedik’ti. Venedik’e ulaşana kadar İtalya’da çoktan duyurmuştu bile kendisini. Geçtiği tüm kasabalarda, şehirlerde coşkulu bir kalabalık tarafından karşılanıyor, gazetecilerin sorularını yanıtlıyor, çocuklar etrafını çevirerek fotoğraf çektirmek istiyor, özellikle de Gepetto’nun yaptığı bisikletle fotoğraflar ve Pinokyo, kampanyasının başarıya ulaşacağından daha emin, mutlu bir şekilde yol almaya devam ediyordu. İtalya’dan ayrıldıktan sonra sırasıyla Slovenya, Hırvatistan, Bosna Hersek, Sırbistan, Bulgaristan, Türkiye, Ermenistan, Azerbaycan’dan geçerek Orta Asya’ya, oradan da Çin’e gidecekti.

Ünü tüm Avrupa’da yayılmaya başladı, özellikle Slovenya’yı da geçtikten sonra tüm ülkelerde çocuklar tarafından aynı neşe ile karşılanıyordu. Bazı çocuklar şehirlerinin bitimine kadar kendisine eşlik ediyorlardı. Bisikletinin her yerine uçurtmalar, balonlar, çeşitli süsler takıyorlardı. Bosnalı çocuklardan ayrılarak Sırp çocuklarla devam ediyor, onlar da Pinokyo’yu Bulgar çocuklara emanet ediyorlardı. Günler bu şekilde geçerken Pinokyo en ufak bir yorgunluk hissetmiyor, aksine çocukların ilgisinden adeta bulutların üzerinde uçuyordu. Beklediğinden daha yoğun bir ilgi, beklediğinden daha az yorgunluk. Her şey mükemmel gidiyordu. Bu şekilde yaklaşık iki hafta sonra Kırklareli’nden Türkiye’ye girdi Pinokyo. Buraya kadar kampanyasının başarılı olduğuna inanıyordu. Bundan sonrası da güzel olacaktı ve çocukların da yardımı ile ormanları kurtaracaktı. Bulgar çocuklarla vedalaştı ve kendisini bekleyen Türk çocuklarla birlikte sürmeye devam etti.

Türkiye’de de benzer bir ilgi devam etti. Çocuklar etrafını sarıyor, onunla birlikte bisiklete biniyor ve gidebilecekleri son noktada güzel dileklerle veda ediyorlardı Pinokyo’ya. Bu şekilde İstanbul’u da geride bıraktı. İstanbul’da ilgi biraz daha artmıştı, gezilecek çok yer vardı ve hepsine uğramaya çalışmış, turistik yerlerde kampanyasına daha fazla ilgi gösterilmişti. İstanbul’dan çıktıktan sonra bisikleti ile gidebileceği bir yol bulmakta zorlandığından, etraf büyük boşluklar veya fabrikalarla doluydu, buralarda kampanyasına ilgi gösterecek birileri olmadığını, çocuklarla karşılaşamayacağını anlayarak anayola çıkmaya karar verdi, en azında hızlıca geçebilirdi bu bölgeyi.

Arabalar son sürat yanından geçiyordu ve bisikletini bir yaprak gibi savurmaya çalışan kamyonların rüzgârında bisikletinin üzerinde kalmakta oldukça zorlanıyordu. Anayola girdikten sonra gitmesi gereken çok uzun bir yol olduğunu fark etti. Durabileceği bir yer yoktu, yalnızca fabrikalar, ama oralara da ulaşabilmek için önce bu yoldan çıkabilmesi gerekiyordu. Uzun bir süre bu sıkıcı ama tehlikeli yolda gittikten sonra bir çıkış gördü. Sağ tarafında yine fabrikalara benzeyen kocaman yapılara doğru giden bir yol vardı. O yola saptı, güneş tepede, ilerlemesini daha da zor hale getiriyordu. Bu yol, anayoldan bir çıkıştı ama yine oldukça büyük, yalnızca kamyonların olduğu bir yola çıkarmıştı Pinokyo’yu.

Yolun kenarından gitmeye çalışıyordu yine ama yanından geçen kamyonların rüzgârı ile ara sıra yola savruluyor, sonra arkasından gelen kamyonların korkunç çığlığıyla zorla da olsa yol kenarına geri atıyordu kendini. Bu şekilde devam ederken, oldukça korkmuştu Pinokyo, kocaman binaların arasındaki boş bir arazinin kenarında duran çocukları gördü. Sonunda birkaç çocuk görmek rahatlatmıştı Pinokyo’yu. Kendisini tanıyor olmalılardı, ünü şimdiye kadar çoktan Çin’e kadar ulaşmış ve her yerde kendisinin gelmesini bekliyorlardı. Öyle olmalıydı.

Çocuklardan birinin kendisini fark ettiğini gördü, eliyle işaret ederek diğerlerine Pinokyo’yu gösterdi. Pinokyo da yüzünde kocaman bir gülümseme ile el sallayarak yaklaştı çocuklara. Yaklaştıkça artan kahkaha ve gürültülerini duydu. Söylediklerini anlayamıyordu ama bir tanesinin kendisine bir şey atmakta olduğunu gördü. Çocuğun fırlattığı şey tam önünden geçti, neyse ki bisikletine gelmemişti, bir taş olduğunu anladı çok geçmeden. Neden böyle bir şey yaptığını anlamaya çalışırken diğerlerinin de yerden taş alarak kendisine atmaya hazırlandığını gördü. Ne olduğunu bile anlamamıştı, hızlanmaya çalıştı, pedallara tüm gücüyle basarken, bir yandan da yanından geçmeye devam eden dev kamyonların homurdanmaları ve çığlıklarına katlanmaya ve yolun kenarında kalmaya çalışıyordu. Trafik ve kamyonlar dışında oldukça ıssız, neredeyse hiçbir insanın olmadığı bu bölgede, kurtulmak için daha hızlı gitmekten başka bir çaresi olmadığına karar verdi ama kamyonların sağ şeritte yarattığı fırtına buna engel oluyordu.

Önce sırtına bir taş isabet etti, onun yarattığı korku ile pedallara daha bir yüklenmişken arka tekerleğine bir tane daha geldiğini fark etti. Bisiklet yolda şöyle bir sendeledi ama devrilmedi. Bu arada önünden, yanından ve arkasından taşlar geçmeye devam ediyordu. Kurtulmak üzere olduğunu düşündüğü anda arkasında bir ambulans olduğunu düşündüğü bir aracın sirenlerini duydu. Yan tarafını kontrol etti, koca koca kamyonlar hızla gitmeye devam ediyordu, kaçabileceği bir yer olmadığını anladı, bu arada arkasındaki araçtan kesik kesik bet bir ses geldiğini duydu. Daha önce hiç böyle bir ses duymamıştı. Oldukça sinirli bir ses, sirenle birlikte devam ediyor, bu sırada yanından hızla geçmekte olan kamyonların rüzgârı nedeni ile ayakta kalmakta zorlanıyordu. Bisikletiyle ayakta kalmaya çalışırken bulunduğu şeridin bir sağına, bir soluna savrularak ilerliyordu.

Arkasını döndü, bu arada sürmeye devam ediyordu,arkasındakinin ne olduğunu görmek ve ona kaçabileceği bir yeri olmadığını, belki de durarak yanından sakin bir şekilde geçebileceğini anlatmak istiyordu. Hatta bir ambulanssa kendisini de güvenli bir yere kadar götürebilirdi de. Önce birkaç kez denedi arkasına bakmayı ama yoldaki şiddetli kamyon fırtınası ve hızı nedeniyle, korktuğu için ne kadar hızlandığının kendisi de farkında değildi henüz, göremedi arkasındakini. Durmayı düşündü, bu şekilde arkasındaki de duracak ve sonra sakin sakin devam edebileceklerdi, o zaman anladı ne kadar hızlı gittiğini. Şimdi durmaya kalkarsa arkasındakinin duramayıp kendisine çarpabileceğinden korktu.

Bir süre sonra dengesini tamamen sağladığını düşündüğü bir anda kafasını çevirdi, yalnızca çok kısa bir an için başarabilmişti bunu, arkasındaki aracın – ki bir ambulans olmadığını o anda anladı, bir polis ya da itfaiye de değildi – ışıklarının yanıp yanıp sönerek, mor ya da mavi ışıklardı bunlar, neredeyse kendisine çarpacak kadar yaklaşmış olduğunu gördü. Son bir çabayla biraz daha sağa kaymak isterken şiddetli bir gürültü ile kendisini önce havada, sonra da yolun kenarındaki boş bir arsada buldu.

Dirseklerinin üzerinde doğrulunca iki bacağının da kırıldığını, ikisinin de birbirinden farklı yönlere bakmakta olduğunu gördü. Ne olmuştu, neler yaşamıştı, düşünmeye çalıştı panik içinde, çünkü ıssız ve hiç bilmediği bir yerde, ayakları kırılmış, artık yürüyemeyecek bir haldeydi ve bisikleti de kim bilir nerelerdeydi. Etrafına bakında ama göremedi. Ne kadardır bu durumda olduğunu anlayabileceği bir şeyler aradı etrafta.

Az önce, çok fazla zaman geçmediğini düşünüyordu, arkasında bağırmakta olan arabayı aradı gözleri ile ama göremedi. Trafik aynı şiddeti ile az ilerideki yolda devam ediyor, kamyonlar arsızca bağırmayı ve homurdanmayı sürdürüyordu. Bağırmak, ağlamak istiyordu ama konuşamıyordu, yüzüne de bir şeyler olmuş olmalıydı, hiç sesini çıkaramadı. Bir süre sonra kollarının gücü tamamen bittiğinde yığılıp kaldı. Artık ne hareket edebiliyordu ne de konuşabiliyordu.

Ne kadar daha zaman geçti bilmiyordu, ama artık güneşin yavaş yavaş çekildiğini anlıyordu, hava daha serindi, bazı sesler duymaya başladı. Çok geçmeden bir aile olduğunu tahmin ettiği, biri çocuk, biri kadın ve diğeri bir erkek, üç kişi geldi yanına.

Kımıldayamadığından neler olup bittiğini göremiyordu ama bir çuval geçti gözünün önünden. Kadın çekerek yanına kadar getirmişti çuvalı ve şimdi eğilmiş Pinokyo’yu seyrediyordu. Sonra adamın yaklaştığını fark etti, elinde bir balta vardı, Pinokyo’nun kırık bacaklarından birini tutarak havaya kaldırdı. Çığlık atmaya çalıştı Pinokyo, yaşıyordu, yaşadığını anlatmak istiyordu, yapmamalıydı adam, babası onu eski haline getirebilirdi. Ama sesi çıkmadı. Bunları düşünürken baltanın bacağına indiğini gördü yalnızca. Hiçbir acı duymadı.

Tek bir hareketten sonra bacağının adamın elinde olduğunu ve kıvrak bir hareketle çuvala atıldığını gördü. Sonra diğer bacağı. Ve çok geçmeden tüm vücudu parçalanarak çuvalın içine istiflenmişti.

Emre Özpek