Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Ruhi

Bu hayatta bir Nil var benim bildiğim ve sizin bilmediğiniz. Öyle süper güçlü biri sanmayın. Sizin gibi sıradan biri işte o da. Ben onu anlatmak için hazırım. Dilerseniz siz de yerleşin yerlerinize, başlayalım yavaştan.

Nil on beş yaşında, çok tatlı bir hanım kızımız. Utanınca yanakları hemen al al oluverir. Yere dikiverir gözlerini hemencicik, bakamaz karşısına. Kahve ve tonlarına sahip, geniş dalgalı saçları tel tel dökülür sırtına eğer ki Nil, o gün saçların nasıl durması kararını her bir telin insiyatifine bırakırsa. Yok efendim, kararı kendi alıyorsa eğer, balık sırtı yapar daima. Az biraz hayal ederseniz geniş dalgayla yapılmış balık sırtı nasıl da alım katar bir kıza, siz de anlayabilirsiniz. Altın kaplamaymış gibi parlar saçları gün ışığında. Alnı geniş ve bütün yanakları, hemen göz torbalarının altında bir tümsekten oluşur. Boynu kuğularınkine benzer. Nil’in ela gözleri var, her sabah güneş ile birlikte hayatı ısıtır; gece saatler tam on ikiyi bulduğunda göz kapakları bir battaniye misali, ela gözlerini karanlığın hapsine alır. Ela gözler, ilk başta buz gibi yatağa giren bir bebeğin teni gibi battaniyeyi yadırgasa da… Gözlerinin içi güler devamlı Nil’in sanki göz bebeklerinden içindeki karanlık oda görünmezmiş gibi. Sabahları öyle hemencecik kalkamaz yatağından tembel kız. Mahmur mahmur süzer etrafı uyanmamış gözler. Size bir şey diyeyim, ben böyle tatlı mahmurluk başka insanda ne gördüm ne de işittim.

Her sabah kahvaltısını yapar kızımız, Nuran hanımın burnunu sıkıp da kızımızın ağzına koyuverdiği iki üç parça, farklı tatlarla hazırlanmış lokmalar ile. Mümtaz beyin de ayva göbeğine vurmadan bir sabahı atlamaz deli kız. Evden çıkarken de mutlaka her iki yanağına birer öpücük alır. Öpücüklerden sonra kapı kapandığında ise kızımız maratonuna başlar.

Her sabah Kadıköy’den Karaköy’e geçer vapurla aynı saatte ve neredeyse aynı insanlarla. Hayatının en güzel yolculuğunun vapur olduğunu düşünüyor. Martıları besler aldığı sabah simidinin yarısıyla. Diğer yarısıyla da balıkları. Bir gün bana gelip: “ Bu martılar etçil kuşlar değiller miydi?” diye sormuştu ama üzerinde çok durmamış olacak ki sorunun, hala her sabah martılara simit atar vapurun balkonundan. İnsanları izlemekten acayip bir haz alıyor Nil. Fakat vapurda ne zaman insanları izlese garip bir düşünce gelir, oturur gözlerine ve birer beyaz soru işareti bırakır o karanlık odalarda. Sadece, o soru işaretlerini paylaşmaz benimle Nil. Bir sol anahtarı gelir açar Nil’in gözlerindeki soru işaretlerinin asma kilidini. Serbest kalan ela gözlerle tekrardan gülümsemeye başlar dalgalara, martılara. Denizin dalgalarıyla konuşur; klarnetten, gitardan, yan flütten gelen ezgilere sözlerinin altını çizdirerek. Bir gün vapurun ilk katının sancağında otururken, aniden küpeşteden denize doğru sarkıp denize, usulcana: “ Senin mavinle gökyüzünün mavisi neden farklı? “ diye sormuştu. Sonrasında da her ikisine sırayla bakıp: “ Hadi itiraf edin, hanginiz diğerinin mavisini kıskanıyor?” demişti.

Mahmut hocası, Nil’in sevdiği öğretmeni. Yalnız bu Mahmut kel değil. Mahmut hocanın belirleyici özellikleri: öne doğru düşen sivri göbeği, dudağının üstündeki gür bıyığı, sinekkaydı ütülenmiş gömlekleri. Neredeyse her tenefüsün başında yakalar Mahmut hocasını Nil ve koridorun sonuna kadar muhabbet ederler. Koridor değil de kantinde yakalarsa eğer tostunu yer, yanında da ne istiyorsa onu içer, Mahmut hocasının hesabından. Bir gece bana gelip de Mahmut’u kıskanıp kıskanmadığımı sordu yüzünde haylazca bir gülümsemeyle. Aklı sıra beni kıskandıracak! İşim gücüm kalmadı Mahmut’u kıskanacam. Ben! Daha neler! Hem, hangi hayal yer bu numarayı? Cadı sen de!

Okul bittimi hemen İstiklal’e bağlanır ayakları Nil için. O sokaklar her manadır onun için; yürümek, koşmak, hayata karışmak, her adımda kalkan tozları konuşturmak… Uğuldayan insanlara net sesler vermeye çalışır kafasında, tramvay raylarından başını kaldırmadan yürürken. Bazen ise turistlerin en çok oturdukları kafeye oturup saatlerce konuşturur onları, çıkardıkları seslerin ritmini ve tonlamasını takip ederek. Bazen kavga ederler bazen ise ilan-ı aşk, bazen piknik planlarlar bazen ise Türkiye turuna nereden devam edeceklerini… Derken güneş yokluğunu az az hissettirmeye başladığı zaman, gitmek vakti gelir ve evin yoluna bağlanır ayakları Nil için. Ne var ki bugünlerde Nil biraz bu olaylardan mahrum. Hemen eve dönüyor okuldan çıktığı zaman. Çünkü korkuyor hayattan, ne olduğunu unutan insanlardan, ondan, bundan, şundan. Bir kere şahit oldu gözleriyle bir varmış ve bir yokmuş hayatlara, kulaklarında günlerce süren uğultuyla.

Biliyor musunuz? Çok tatlı bir odası var Nil’in. Her taraf mor ve pembe tonları. İki tane posteri var duvarda ve iyi ki bu adamlar posterlerde, bilgisayarda olduğu kadar sesli değiller. Nasıl bağırmalar canım onlar öyle. Birilerinin çıkıp bu adamlara sessizliğin onlara ne kadar yakıştığını söylemesi lazım. Masasının üstü envai çeşit kırtasiye malzemesiyle dolu. Duvarındaki boy aynası, her gece onu örten kalpli battaniyesinden sabah ayrılan Nil’in kendini görmesi için hemen yatağının karşısında.

Şimdi de gelelim odanın özel eşyalarına. Bilirsiniz, her odanın özel eşyaları olur. Daha anlamlı. Olmazsa olmazlar. Bu odanın da iki tane var. İlki oyuncak ayısı Ponçik. Ponçik bir el kadar boya sahip. Vücudu mavi ve kolları beyaz kıvırcık tüylerle kaplı. Gözleri siyah birer bilye. Burnu palyaçodan kopma bir kırmızı top.(Bir gün Nil kırmızı ojesiyle burnunu boyamıştı Ponçik’in) Ağız çizgileri her zaman kıvır kıvır duran kulaklarına kadar yayık. Ponçik her zaman Nil’in yatağının sol baş ucunda ve her uykusunda tüm rüyalar alemini Nil ile birlikte kateter. İkincisi ise çok uzun süredir prizden bir yere ayrılmayan gece lambası Ruhi. Odanın her bir karanlık köşesini, her gece, vücudunun yeşiliyle yeşile ve ağzından çıkan aleviyle kırmızıya boyar. Ruhi gördüğünüz gibi gece lambası görünümlü küçük bir ejderha. Şaka yaptım şaka. Ruhi bildiğiniz gece lambası. Çok küçük yaşta iken Nil ve babası Eminönü’ne gittiklerinde Ruhi’yi satın almışlardı. Ruhi ve Nil arasındaki ilk görüşte sevdaydı. Ruhi Nil’in odasını aydınlatmayı, Nil de Ruhi’nin, odasını aydınlatmasını dilemişlerdi tam da o anda. Nitekim de öyle oldu. Babası Nil’in kalbini kıracağına eşiyle az bir laf dalaşına girmeyi göze alıp Ruhi’yi satın aldı. Baba kız eve geldiklerinde kızının odasına böyle bir gece lambasının olmayacağını düşünen Nuran hanımın hışımından kurtulamamışlardı fakat ikisinin ağzından kopan yalvarıcı sözler sizinde tahmin edeceğiniz gibi Nuran hanımı kabullendirmişlerdi sonunda. İşte o gün bu gündür odanın girişindeki prizde takılı durur Ruhi. Nil’in kişisel aydınlatmanı.

Ruhi’nin odaya girişiyle, günden güne, Ponçik’e Nil’in içinden akan sırlar azalıp bu sırlar Ruhi’ye doğru akmaya başladı. Bu gün de dahil, hala iki sırdaşı var Nil’in lakin Ruhi burun farkıyla önde, bu sırlara sahip olmak için. Ruhi, Nil’e dair çoğu şeyi bilirken; Ponçik bu sırların daha azına sahip bugün. Fakat Nil’in de her insanoğlu gibi sadece kendine sakladığı ve kimselere anlatmadıkları var: Vapurdaki gözlerine ilişen soru işaretleri. Kendi benliğine akıttığı sırları. Ruhi ile dahi paylaşmadıkları.

Ruhi” için 4 Yorum Var

  1. Güzel bir öykü ama sanki tema “ejderha” zoraki duruyor öyküde. Temayı daha farklı kullansaydınız daha mı iyi olurdu acaba? Çünkü kendini okutan bir öykü temadan bağımsız düşünürsek.
    Özellikle ikinci paragraftaki anlatım oldukça başarılı. İlhamınız bol olsun.

    1. Öncelikle merhaba. Yorum için teşekkürler.
      Ejderha temasını bu öyküde direk anlamıyla değil de dolaylı olarak incelemek istedim. Metnin bütününe bakıldığında bir iki cümleyle ve özellikle son cümleyle hikayeyi anlatanın Ruhi olduğu anlaşılıyor ve Ruhi’nin de ejderha şeklinde bir gece lambası olduğunu düşünürsek şahsıma göre çok da zoraki durmadı seçki için. Bu yüzden yazıp göndermek de bir çekince duymadım ama yorumunuza da saygı duyuyorum. Sonuçta bir yazıyı bir kere yazan bir kere de okuyan oluşturur diye düşünüyorum.
      İyi günler.

  2. Harika bir anlatım tekniği benimsemişsin. Benimsediğin şeyleri, harika bir düşle şekle getirip bize vermişsin. Tebrik ve teşekkür ederim 🙂

    Ejderha temasına uygunluk konusunu ben de düşündüm. Açıkçası, anlatanın o iki özel varlıktan birisi olduğu kesin gibiyken hangisi olduğunu pek çıkartamadım (Öykünün adı görmezden gelinirse. Çoğu zaman, oraya bakmayı unuturum maalesef :/ ). Yine de, öykünün geneline yayılmış “mucizevi”lik veya “düşsel”lik, ejerhaların barındırdığı harikalara uyumlu olduğu için… Temayı yansıtmakta yeterli olduğunu söyleyebilirim 🙂

    Öykünün içinde kullandığın teknikleri bilerek gerçekleştirdiğin bariz olduğundan, tek tek belirtip tebrik etmeyeceğim ama… Güzeller 🙂

    Bir, iki yerde “sıkıntılı” diyebileceğim cümlelerle karşılaştım. Onları ve böyle algılamamın sebeplerini aşağıya yazacağım:
    “Hayatının en güzel yolculuğunun vapur olduğunu düşünüyor. ”
    Öykünün bazı yerlerinde şimdiki zamanı kullandığın halde bu cümledeki kullanış biraz sırıtmış gibi… Etrafı tonla güzel vurguyla kaplıyken, orada bulunan bir gedik gibi. En azından, bana öyle geldi. Pek sorun değil, öykünün güzelliği bu meseleyi görünmez kıldığı gibi, ben de bu konularda pek yetkin olmadığım için…

    “Ruhi’nin odaya girişiyle, günden güne, Ponçik’e Nil’in içinden akan sırlar azalıp bu sırlar Ruhi’ye doğru akmaya başladı.”
    Bir anlatım bozukluğu vb. barındırmadığı halde, “azalıp”dan sonra cümlede duraklama sağlayacak bir virgülün fena kaçmayacağını düşünüyorum.
    Ama, dediğim gibi, bunlar bu harikalığın içindeki sıradan, minicik şeyler ve sadece ve sadece benim yargımdan ibaretler.

    Tebrik ederim yeniden 🙂 Harika bir öyküydü.

    1. Çok teşekkürler değerlendirmen için.
      Yorumundan sonra “Hayatının en güzel yolculuğunun vapur olduğunu düşünüyor. ” kısmını çıkarıp bir daha okudum o kısmı dikkatlice dediğin gibi çok küçük bir dalgalanma yaratıyor gibi geldi ama çok da farketmedi. Belki cümlenin zaman yapısında bir değişiklik o kısmı güzelleştirebilir.
      Virgül kısmına gelince de şöyle söyleyeyim ki oraya virgül koyup koymamayı düşündüm baya bir ama kendi içimden okumama göre koymamaya karar vermiştim ama dediğin gibi virgül olsa çok fena durmayacak sanırım.
      Günlerinin güzel geçmesi dileğiyle… 🙂

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *