Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Sıfır Hayat Projesi

“Erez! Artık, 21 gün sonra görüşürüz. Sana, tavşan deliğinde iyi eğlenceler.” dedi teknisyen, tankın içindeki adama, bir yandan da elindeki kamerayla bu tarihi anı görüntülüyordu. Çekimi bitirdikten sonra kameradan çıkardığı hafıza kartını ve makinenin mühendislik planlarını içeren verileri, başka bir laboratuvara göndermek için  sarı bir zarfa koymuştu. Verileri ölümsüzleştirmek için nano düzeyde yapılan işlemlerle Grafen atomlarına kayıt edilmesi gerekliydi. Bu bilgi arşivi, gelecek nesillere aktarılmak için hazırlanan Nano Yazıtlara işleniyordu. Teknisyen, zarfı posta gözüne koyacağı sırada unuttuğu bir düşünceyi bir gözü de tanka bakarak zarfa karalamıştı. Tankın hava kilitleri tıslayarak, metal gövdesinin tek giriş kapağını da kapattığında, üzerinden soğuk dumanlar tütüyordu. Kayıtlara geçecek, ölümsüz bir isim zarfa yazılmıştı; aynısı da tankın titanyum gövdesine kazınmıştı; KOLEKSİYONCU. Makinenin ismindeki ince anlam, mühendislik teknolojisi kadar derindi.

* * *

Tankın girişi, metalik bir gıcırtıyla kapandığında, artık kapalı bir kutunun içindeydim. Kapak kapanmadan önce, teknisyenin son sözleri basmakalıp laflara benzese de, benim için karanlıkta annesinin nefes alışlarıyla uyuyan bir çocuğun korkularını bastırmak için huzur bulduğu o an gibi gelmişti. Son hava kilidi de tıslayarak kilitlendiğinde, kendimi dış ortamdan soyutlanmış gibi hissettim. Artık yapayalnızdım, konuşamıyordum bile, üzerimdeki özel kriyojenik kıyafetin,  düşünce yoluyla iletişim kurmam için ağzımı kapattığı bir özellikti bu. Tankın içinde, sadece içsel sesim bana eşlik ediyordu. Sonunda bu sessizliği bozan şey, tankın içine açılan Jel valflerinin tıslama sesi olmuştu. İçeri akmaya başlayan, özel 4 Halli Jel, hızla sıvılaşarak ayaklarımın altından göğsüme kadar hemen yükselmişti. Daha önce bu kadar çok suyun içine girmediğimden kıyafetin içinde kendimi sıkışmış gibi hissetmiştim.  Burnumdan hızlı hızlı nefes almaya başlamıştım. Toparlanmalıydım, bu kadar az bir suyun içinde öleceğimi düşünmek aptalcaydı. Akıntı durmuştu; valfler kapanmıştı. Tankın içi tamamen jelle dolmuştu. Birden rahatlamıştım. Ne olduysa olmuştu. Akıllı Jel devreye girmişti. Özel kıyafetimi saran jel, kontrolü almıştı. Sanki yerçekimsiz bir ortamdaydım ya da… Hayır, hayır belki daha da rahattım, tıpkı anne karnındaki plasenta sıvısının içinde yüzüyordum.

Kriyojenik işlem başlamak üzereydi. Yavaş yavaş üşemeye başladığımı hissetmiştim. Tankın içi mutlak sıfır değerlerine düşerken, tıpkı bir maglev treninin aniden hızlanması gibi, hızla soğudukça beni de bilincimin derin katmanlarına taşıyordu. Yolculuğun nerede biteceğini bilmiyordum ama  geçmiş zaman frekanslarına atlamam için, kendi bilinç eşiğimi geçmem gerektiğini anlamıştım. Tanrım! Çok soğuktu, soğuk. Eğer, özel kıyafet olmasa çoktan ölmüştüm. Ya da gerçekten de ölmüşte olabilirdim; çünkü gördüklerimin başka bir açıklaması olamazdı. Dayanamayacağım derecelerdeki soğuk, bedenime giren yüzlerce iğne gibiydi. Çıplak bedenimle, buz kütlelerinin üzerinde esen, sert bir kar fırtınasının ortasındaydım. Hiçbir uzvumu hissedemiyordum. Parmaklarım donmuştu. Kaskımın içinde takırdayan dişlerimle soğuğu hissediyordum Aslında bunlar aklımın acıdan dolayı salgıladığı histamin  ve adrenalin salgıları yüzünden olabilirdi. Ama bu kadar gerçek olması beni yanıltıyor da olabilirdi. Aldoux Huxley’İn Cennet ve Cehennem kitabında anlattığı gibi… Beynimizdeki metaforik bir vanadan bahsettiğini hatırlıyorum. Çekilebilecek en derin acılarla, beşeri algılarımızı aşan bir gerçeklik vanasından söz ediyordu,  sanırım algılarım açılıyordu… Tanrım! Dayanamıyorum. Donuyorum. Düşünemiyorum bile…

Acı geldiği gibi birden kesilmişti. Sanki Zihnimin içindeki bir şalter açılıp kapanmıştı. Acımın dinmesiyle az önce düşündüklerimin hepsini unutmuştum. Bu ikinci aşamaydı. Tankın içinde birkaç saat süren işlem, gerçek dünyada birkaç gün sürebiliyordu. Bu değerler kişiden kişiye değişebiliyordu. İşlem süreleri, ortam şartlanmasına  zihinsel olarak uyum sağlamakla ilgiliydi. Benim gibi dar alanları sevmeyenler için bu uzun sürebilirdi. Ne yazık ki protokol yüzünden bu kıyafetin içine obsesif, kuruntulu ya da engelli insanlar girebilirdi. Bende seçilmişlerdendim, doğuştan görmüyordum.  Mühendislere göre bu makinenin çalışmasını sağlayan bir tür kıvılcım gibiydik; uzuvları eksik insanların ruhani bir algıya sahip olduklarını düşünüyorlardı, aslında bir nevi içinde olduğum makinenin marş motoruyduk. Beynimdeki belirli bölgelerin dondurulduğu bu aşamada zihinde bir durgunluk olurdu. Buna beyaz uzam diyorlardı. Titreşim akıntısına atlama eşiği. Pilotlar bu aşamada kendilerini yalnız hissettikleri için kendi kendilerine konuşurlardı. Şu an benim yaptığım gibi.

Teknolojimizin zirvesinde yapay zekâyı kendimizden üstün kılmıştık. Her türlü mantık işlemleri, hesaplamalar en zor algoritmalarla dünya üzerinde yapamayacağı iş kalmamıştı. Bunlara rağmen tek eksiği duygulardı. Aşkın işlem gücü, duygusal zekâsını çözümleyemiyordu. Mühendisler bu yüzden insani bir dokunuşla bu tankı geliştirmişlerdi. Süper iletkenlerle donatılmış tankın içindeki Jel, Yapay Zekâyı oluşturuyordu.  Tankın içindeki Jel, bilinç düzeyinde insani tecrübelerimizi ve bizim unuttuğumuz uzun süreli belleğimizdeki en derin tutkuları da su yüzüne çıkarıyordu. Yapay zekâ, kendi duygusal zekâsını sayısal olarak kopyalamak için insanların zihinlerindeki anıları sayısallaştırması gerekiyordu. Benim gibi okuyucu pilotlar bilinçaltındaki anıları okuyarak yapay zekâ ve zihin arasında,  bir algı tünelini açık tutuyordu. Mühendisler bu tünele kreyojenik tünel diyordu; tankın içinde yapay zekâ ile girdiğimiz bilinç düzeyinde ki derin bir bağlantıydı.    Bu aşamalar başlamadan önce Sıfır Hayat projesi hakkında, tankın içine giren her pilot bilgilendiriliyordu.

Kriyojenik İşlem hakkında

1987 yılında metal aletlerin yavaşça soğutulduktan sonra tekrar yavaşça oda sıcaklığına getirilmesi sonucu metallerin yapılarındaki atomların değişmesiyle, direnç ve ömürlerini uzatmak için yapılmış bir işlemdir. Mutlak sıfır noktasına ulaşmak için yapılan  işlemler ışık hızına ulaşmakla aynı kabul edilebilirdi. İkisi de ulaşılabildiklerinde uzay-zamanda şaşırtıcı durumlar ortaya çıkabilirdi. Tek fark birisi maddelerin soğutulduklarında molekül yapılarındaki tuhaf davranışları ortaya çıkıyordu. Mutlak sıfır noktasına ulaşmak teoride mümkündü fakat pratikte -273 santigrat dereceye ulaşmak mümkün görünmüyordu.

Mantık

Bilim adamları ve mühendisler Mutlak sıcaklığa ulaşmak için kritik sıcaklığa kadar soğuttukları maddelerin kazandıkları,  süper iletkenlik ve süper akışkanlık özelliklerinden faydalanarak insanların kullanabileceği bir makine tasarlamışlardı.  Geliştirdikleri özel tankın içindeki bütün malzemeler ve pilot kıyafeti süper iletkenlerden yapılmıştı. 4 Halli jelde bir süper akışkandı.

Bu süper iletken malzemeler nano tüplerle geliştirilmiş özel bir jel katmanıyla hazırlanmış süper akışkan tankın içini dolduruyordu. Bu özel jel içindeki nano algılayıcılarla maddenin dört haline girebiliyordu. Jel, akışkan olduğunda maddenin yeni bulunan bilinç haline girebiliyordu. Tankın içindeki özel kıyafet tankın içindeki jele bilinç seviyesinde bağlanmak için bir ara yüz görevi görüyordu.

Kreyojenik kıyafet,  aslında bir nevi eski JIM, dalış kıyafetlerine benziyordu. Zihnimizin derinliklerine dalıp, unutup eskimeye bıraktığımız, köhnemiş anılarımızdan yapılmış bir batığın içinden en nadide sezgilerimizi kendi koleksiyonuna katmak için tüm benliğimizi kullanıyordu. Sıfır Hayat: Yaşanmış anıların hiç yaşanmamış boş bir hayat kalıbına sığdırmaktı.  Ayrıca içine girdiğiniz sıvının sizden daha zeki olduğunu bilmek insanı tedirgin ediyordu. Korkuyordum; çünkü ilk denemelerde bir okuyucu pilot ölmüştü. Tabi buna ölmek denirse… Teknisyenlere göre basit bir sensör hatasıydı. Pilot, derin bilinç halindeyken anıların içinde suyla ilgili doğal bir koşul oluşturulduğu sırada  (Bu koşullar, yağmur, duş, yüzmek gibi.) ölmüştü. Akıllı jel, bu anı, katı bir hal olarak algıladığında, tankın içindeki pilotun etrafını saran jel, bir anda metalik  bir hale dönüşmüştü; böylece pilotun vücudu bu metalin içine sıkışıp kaynaşmış olarak can vermişti. Teknisyenler, onu metal haline gelen jelden çıkaramayacaklarını biliyorlardı. Şu an benimde bildiğim gibi. Ne bir mezar, ne de bir dini ritüel  yapılmıştı. Şirketin devasa binasının  girişindeki metal logo olarak, içine gömüldüğü metalik jel, ona hem mezar, hem de bu girişiminin bir nişanesi olarak layık görülmüştü. Sonrasında hatalar sıfıra inmişti. Milyarda bir olasılıkla güvendeydim.

Bilgilendirme bittiğinde, tekrardan üşümeye başlamıştım; soğuk acı, bir  jilet kesiği gibi acısını sonradan hissettirmişti. Bu acı, tüm okuyucu pilotların geçirdiği zor bir aşamaydı. Sonunda nasıl olduğunu bilmediğim bir  yoldan geçmişteki bir ana gelmiştim. Kim, neresi ve hayatı gibi ayrıntıların hepsini jel seçiyordu. Bense gördüklerimi  düşüncelerimle birebir anlatarak sistem operatörlerine  iletiyordum.

Okuyucu devreye girmişti. İstem dışı bir şekilde gördüklerimi anlatmaya başlamıştım.

Anı oluşturuluyor…

…Kütüphaneden aldığı iki çanta dolusu market alışverişini eve götürüyordu. Adımları uçacakmış gibi hızlandıkça yüreğindeki tatlı heyecan ve özlem omuzlarında, görünmez kanatlara dönüşüyordu sanki. Evde bir saatliğine komşusuna bıraktığı bebeği bu acelenin tek nedeniydi… Tanrım! Bu ne muhteşem bir duygu; artık görebiliyordum. Ömrüm boyunca nasıl bir şey olduğunu bilmeden yaşamak, buna sahip olanların değerini bildiklerini umuyorum, çünkü eşsiz bir deneyim. Görebiliyordum, ama aslında bu sadece bir yanılsama,  zihnimin anı projeksiyon yansıması. Hala körüm, sadece bu tankın  içinde görebiliyorum. Ama olsun yine de bence buna değer. Devam etmeliydim. Bu bir kadındı, alelacele toplanmış saçlarını saran bandana sarı saçlarını tutuyordu. Böyle bir anda, güzelliği tanımlayamazdım ama gülümsemesi bana çok hoş sıcak bir duygu hissettirmişti. Soğuk düşüncelerden bir süre uzaklaşmıştım ki, yeniden kontrolüm dışında başka bir ses, beni acıyla uyarmıştı. Anıları okumaya devam etmeliydim. …Birden çok sevdiği çikolatalı pastayı canı çekmişti. Bir anda gelen bu tatlı krizi onun düşüncelerini de etkilemişti. Midesindeki ve kafasındaki sesleri unutup yine yürümeye devam edebilir ve zihnindeki acıya son verebilirdi. Fakat o içgüdülerine yenik düşmüştü. Tam arkasını dönüp taksi durduracakken şaşırdı. Farkında olmadan epey yürümüştü ve sonradan metro istasyonunun üstünde olduğunu fark etti. O çok sevdiği pasta aşağıda satılıyordu ama bu pasta çok eskiden yapılanların aksine sadece pastil şeklinde satılıyordu. Tahıl ve  karbonhidrat türevleri besin zincirinden çıkarıldığından beri eski tatlar yapay tat pastilleriyle hatırlanır olmuştu; herkes Nano Anlak tarafından belirlenen miktarı tüketebilirdi. Alt geçitten aşağıya elindeki çantalarla indi. Pastil büfesine geldiğinde kafasındaki sesler susmuştu; artık rahattı. Boynundaki kolyeden, başka küçük bir parça daha çıkardı. Bunu satıcı kadına uzattı. “Çikolatalı pasta pastili lütfen” dedi. Kadın yongayı okutup pastili kadına verdi. Ağzına attığı pastille büfeden ayrılacağı sırada zihnindeki ses tekrar ortaya çıktı. Bu sefer gazete almalıydı. Gazeteyi alıp kendini hemen kalkmakta olan vagona  atladı.

Kalabalığın ortasında ilerlerken boş bir koltuk bulduğu için sevinmişti. Pudra kadar beyaz ve alnında barkod damgası olan adam bu boşluğun sebebiydi. Bunlar ölü dokulardan üretilen ilk yapay insanlardı; vücutlarının her parçası nanobiyo mekanik hücrelerle oluşturulmuştu ve bir yıl önce toplum içine salınmışlardı. İnsanlar bu yüzden onun gibilerden hep uzak duruyordu. Ayrım yapacak bir nedeni olmadığı için hemen pudra adamın yanına doğru hamle yaptı.  Cansız bir manken gibi oturan adamın yanına sessizce oturdu. Tam karşısında, cep boyutlu pelüş bir süs köpeği olan ve süsü ondan aşağı kalmayan orta yaşlı koket bir kadın oturuyordu. Karşılıklı gülümseyerek selamlaştıktan sonra koltukaltına sıkıştırdığı gazeteyi açıp okumaya başladı. Birden gözünün önünde garip renkli şekiller belirmeye başladı; bu sefer ses yoktu. Gazetedeki farklı haberlerin konu başlıkları ve haber sütunlarındaki kelimelerin bu renkli sembollerle işaretlendiğini gördü. Heyecanlanmış ve korkmuştu. Aklına ilk geleni yaptı; cebimden çıkardığı kâğıt kalemle işaretleri not almaya başladı; tıpkı kripto şifrelerini çözüyordu ya da sayısallaştırılmış bir bilgiyi çözümlüyordu. Tekrar normal görmeye başladığında not almayı bıraktı ve ortaya çıkan cümleyi okuduğunda birden irkildi. Kadın ve köpeğinin bir önceki durakta indiğini anladığında çok geç kalmıştı. Tekrar, elinde tuttuğu kâğıda baktı. KARŞINDAKİ KADININ KÖPEĞİ KUDUZ OLMAK ÜZERE BİLMİYOR ÖLECEK. SÖYLEMELİSİN.

Eve gelene kadar kendini suçlu hissetmemek için bütün bunların saçma olduğunu ve gerçekleşme olasılığının olmadığını düşünerek vicdanımı rahatlatmaya çalıştı. Fakat ertesi sabah izlediği haber yanıldığının kanıtıydı. Metroda gördüğü kadın ve köpeği birlikte çekilmiş bir fotoğrafları ile birlikte televizyondaydılar. İzlediği haberse daha dehşet vericiydi. Yaşlı kadın gece yarısı köpeği tarafından parçalanarak ölmüştü. Köpek kudurmuştu ve sahibini tatlı uykusunda boğazını parçalayarak öldürmüş ve sabaha kadar onunla oyalanmıştı.

Yaşadığım bu korkunç tecrübeyi, Yapay Zekâ bir işaret olarak değerlendirmişti. Soğuk, soğuğu tekrardan iliklerime kadar hissediyordum. Zihnimdeki şalter bir kere daha açılıp kapanmıştı. Düşüncelerim ve görüntüler, zor zahmet tek tek bir araya getirdiğim yap-boz gibiydi; ama yapay zekâ her seferinde, farklı bir okuma için bu bütünü dağıtıyordu.  Benim adım, Erez. Her anı boşluğunda ismimi tekrarlıyordum. Bu yaptığımı adımı unutmamak için yapıyordum Zihnimin içindeki birçok hatıranın boşalmasına rağmen, neden ismime takıldığımı anlayamıyordum. Soğuk, yeniden beynime hücum ediyor. Bilincimin Mariana çukuruna inen katmanlarını yavaş yavaş geçiyordum sanki. Kör karanlığın içinde bulacağım koleksiyon beni korkutuyordu.

Anı oluşturuluyor…

 Bu sefer yıkıntıların içindeydim  ve genç bir adamın yanındaydım. Metrodaki, sentetik pudra adamdı bu. Karşısında, büyük bir binanın beton enkazı vardı.  Tanrım, her yer yangın yeri gibiydi. Böyle bir dehşet karesinin nedeni ancak bir deprem olabilirdi. …Sentetik adam yıkıntıların arasındaki boşluktan içeri  giriyordu ve bende onu bir hayalet gibi izliyordum. Bu arada ismini de anımsamıştım. Sentetik insanlara verilen ilk isimlerdendi; Anut.

Etraf soğuk ve karanlıktı. Betonarme ile bütünleşmiş cesetlerin soğukluğu her yeri sarmıştı. Dişleri takırdayarak titredi. İlerde cılız bir ışık yandığını gördü. Birini bulma ümidiyle daha hızlı sürünerek ışığın yanına geldi. Elinle toz kırıntılarını ve tozu temizlediğinde birden irkildi. Cılız feneri, binayla bütünleşmiş vücudundan geriye kalan tek çıplaklığı olan eli hala sımsıkı tutuyordu. Fenerin Doracell pilleri -toz ve kirden tam telaffuz edemediğim bu logo bana tuhaf gelmişti, eski insanların marka takıntısı olsa gerek- bile hale göçük altında kalan bu talihsiz insandan daha uzun ömürlüydü. Gördükleri karşısında kalbinde garip bir acı hissetti. Hayatın adaletsizliğini sorgularcasına bu hayattan nefret etti. O an, ölü elin tuttuğu feneri kapatıp onu da karanlığa gömdü. Etrafındaki taş ve demir parçalarından kuvvet alarak daha hızlı sürünmeye çalıştı.

Bu tünelin bir mezarlık olduğunu artık anlamıştı. Tıpkı bütün insanları midesine indirmiş betonarmeden bir canavarın boğazından içeri giriyordu ve onu da taşla tozla sindirmesi an meselesiydi. Ölümün soğuk nefesini ensesinde hissettiğinde, yaşamının değerini daha iyi anlamaya başlıyordu Anut. Bu karanlık dehlizde olmasının nedeni kaderi miydi? Yoksa kendisini gerçek bir insan yapacağına inandığı o içindeki gizemli ses miydi? Bilemiyordu. Tünelin sonuna geldiğinde durdu, artık sürünmesine gerek yoktu. Burası daha geniş bir  çukurdu; kırık kirişlerin yıkıntıları zar zor desteklediği bir yerdi burası. Dar tünelden aşağıya ayağını uzattı, taş yığınlarını merdiven gibi kullanarak yere indi. Sonunda tekrar ayakta durabiliyordu. Elindeki fenerin ışığını bu çukurun içinde yavaşça gezdiriyordu. Canlı bir karaltı birden durmasına neden oldu. Sonra ışığı o noktada sabitledi. Kadını görmüştü. Karşısındaydı; fakat hiç ses yoktu. Donuk bir tablo görüyordu; enkazın kasvetli renkleriyle resmedilmiş bir sanat eserine bakıyordu sanki. Tıpkı Atlas heykelini andırıyordu. Bu haliyle Dünyanın tüm yükünü sırtında taşıyan bir insana benziyordu.

Fenerinin ışığını biraz daha açarak, ışığı kadına doğru gelecek şekilde ayarladı; sonra taş parçalarıyla sabitleyerek parçalanmış kirişlerin üstüne koydu. Artık daha aydınlık olmuştu bu karanlık çukur. Kadın insanüstü bir çabayla, yukarı kaldırdığı iki eliyle yana meyletmiş duvarı tutuyordu. Bağırmaktan sesi kısılmıştı; birkaç dakika önce yardım çığlıkları ve feryat figan haykırışlarla yankılanan bu karanlık çukur, şimdi derin bir sessizliğe gömülmüştü. Kadının yüzü gözü kir pas içinde kalmıştı. Duvarı tutan cılız kolları, sazlıklardaki incecik kamışlara benziyordu ve her an kırılacakmış gibi duruyordu. İçinden kendine soruyordu; nasıl bir insan hayatta kalmak için bu kadar çok gayret gösterebilirdi. Bu nasıl bir hayata bağlanma azmiydi ki onu yaşamaya mecbur bırakmıştı. Sorularının cevabını kadının yanına geldiğinde tek bir kare görüntü olarak almıştı Anut.

Kadının ayaklarının dibinde battaniye ve çarşaflara sarılmış halde duran bohçanın içinde bir bebek vardı. O da annesi gibi kirden ve tozdan nasibini almıştı. Bembeyaz yüzü tozdan gri bir renk almıştı. Bir tek dudakları pespembe kalmıştı. Minik ağzı bir açılıp bir kapanıyordu. Çok uzun süre ağlamaktan ve bağırmaktan onunda sesi kısılmıştı. Sonunda kadının gücünü nerden aldığını artık biliyordu Anut.  Enkazın içinde yaşadıkları ve bu en son gördükleri vücudundaki farklı duyguları oluşturan kimyasalları etkinleştirmişti; bu beyninden başlayıp tüm vücudunu titretirken, burnunu sızlatan ve sonrasında gözlerini yaşartan bir duygu olmuştu. Vücudundaki protein üretimi artmaya başlamıştı. Daha fazla protein sentezleniyordu; sinir hücrelerinde yeni bağlantı uçları oluşuyordu. Bu nöral bağlantı bu anın önemini ve yeni bir ruh halini zihnine perçinliyordu. Yaşadıkları bir tecrübe olarak sentetik beynine kaydedilmişti.

Bir anlık dalgınlığını çatırdayan kirişler dağıttı. Anut gözlerindeki ıslaklığı silerek kendine geldi. Sonra elindeki halatın ucunu diğer taraftaki halata takmaya çalıştı. Fakat basireti bağlanmışçasına bunu bir türlü yapamıyordu. Elleri titriyor,  kalbide yerinden çıkacakmış gibi hızlı çarpıyordu. Duvar artık daha fazla dayanamayacaktı. Kadınsa duvara yapışmış gibi onu bırakmıyordu. Bebekse burnuna giren tozu çıkarmak için aksırıp tıksırıp duruyordu. Çok az zaman kalmıştı. Sonunda halatın ucundaki demir tokayı duvarın köşesindeki boşluğa sıkıştırdı. Bu duvarı bir süre daha tutabilirdi. İlk önce Bohçadaki bebeği kucağına aldı; geldiği tünel ağzına çıkıp bebeği buraya bırakacaktı… Bense sadece olduğum yerde titreyerek bu kriyojenik tünelde olanları izlerken bile içim içime sığmıyordu. Hayatın bu kadar gerçek bir kesitinin içine, hayal bir beden olarak bile  dahil olmak sanki içimdeki bazı duyguları harekete geçirmişti. …Kadın, bebeğinin kurtarıldığını görünce, ellerini yavaşça duvardan çekmeye başladı. Kollarındaki yükün boşaldığını anladığında tamamen ellerini çekti duvardan; artık bütün yük duvarın kenarına sıkıştırılmış halatın ucundaydı. Kadın yumruk yaptığı elini, bebeğini kucağında tutan Anut’a doğru uzattı. Anut, kadının bir şey vereceğini anladığında avucunu açarak bekledi. Kadın avucunun içine kendi sıcaklığından bir parça bırakmıştı sanki. Sıcacıktı; avucunun içini ısıtan küçük bir şeydi; o da ne olduğunu göremeden avucunu sımsıkı kapatmıştı çünkü o an kadının yeşil gözlerine odaklanmıştı.

Derisi soyulmuş kanlı elinde sakladığı tek şey ne olduğunu bile bakmadan avucunun içinde tuttuğu şeydi. Kadının yeşil gözlerinin içine bakarak onunla sessizce konuşuyordu. ‘Bebeğini bırakıp senide almaya geleceğim’ diyordu gözleriyle Anut. Kadında başıyla onayladı. ‘Beni boş ver, bebeğimi kurtar bu bana yeter,’ diyerek bakıyordu kadın. Anut bebeği yukarı çıkarıp, geri döndüğünde kadın için çok geç kalmıştı. Halat duvarın yükünü daha fazla taşıyamamıştı. Beklemesi gerektiği kadar beklemişti sanki duvar. Duvar kadının üstüne yıkılırken, Anut’a doğru son bir defa daha baktı kadın; gözlerinin içi gülüyordu. ‘Hepimizin hayatını kurtardın teşekkürler.’ diyordu son defa kadın.

Büyük bir gürültüyle kirişleri parçalayarak devrilen duvar, enkazın içine bir kale kapısı gibi açılmıştı. Kadının ölümünün üstünde aydınlığa bir geçit açılmıştı. Annenin çocuğuna geride bıraktığı tek miras hayatı olmuştu. Anut bu gürültülü velvele bitene kadar korunaklı bir köşeye pusmuştu. Bebeği, fırlayan taş parçaları ve tozdan korumak için üstüne kapanarak tüm vücudunu ona siper etmişti. Dışarıda bekleyen kurtarma ekibi, içeri girdiğinde kucağında sımsıkı tuttuğu bebeği hala titreyen kollarından zor almışlardı. Anut, kısa bir şok geçiriyordu. Omzunda hissettiği bir elle irkilerek kendine geldi. “Evlat, iyi misin? Aferin sana iyi bir iş başardın evlat, bir hayat kurtardın, artık bir kahramansın,” dedi şef genç adamın solgun beyaz yüzüne ve baygın gözlerine bakarak. Anut dudakları seğirerek adama doğru baktı “Peki, ya kadın onu kurtaramadım” diyerek çöken duvarı gösterdi bakışlarıyla Anut. “Bazen bu hayat denen muamma yolda ilerlerken geride bırakmamız gereken insanlar olur, fakat onların ölümü onları kurtaramadığın anlamına gelmez, eğer onların sana hissettirdiklerini,” kalbini göstererek. “ Buraya kazırsan işte o zaman bu yolda vicdanınla rahat devam edersin.” diyerek onu teselli etmeye çalıştı şef. Sonra onu kolundan tutup dışarıya sağlık görevlilerinin yanına götürdü. Anut’u bıraktıktan sonra “Görüşürüz,” diyerek yanından uzaklaştı. Yaralarına pansuman yaptırdıktan sonra olduğu yerdeki kopmuş beton parçalarının üstüne çöktü. Titreyen vücudunu derin bir nefes alarak sakinleştirdi kendini. İnsan olmanın anlamını çözmeye çalışan yapay beyni, cevabı yavaşça göğsünün içindeki parçada aramaya koyulmuştu.

Tam kendine geldiği anda kucaklarında kurtardığı bebekle yanına yaklaşan ekibi fark etti. Ne olduğunu anlayamadan bebeği kucağına tutuşturulmuş halde buldu kendini Anut. Sonrasında yüzünde patlayan flaş gözlerini kamaştırmıştı. Kucağındaki bebekle Felaketten çıkmış paspal haliyle bir fotoğrafın ölümsüz bir karesi olmuştu. Omzuna dokunan adam onu tebrik ediyordu. “ Aferin çocuk, işte şimdi bu anı ölümsüzleştirdik ama bunu yarın bütün dünya öğrenecek.” diyen fotografçı oradan uzaklaşmıştı…  Soğuk, çok soğuktu. Kriyojenik tünelin varlığı ne duvar, ne de çeperleriydi, sadece soğuktu. Sesler zayıflamaya başladığında görsel dokudan da uzaklaşıyordum. Zaman titreşim frekansları etkisini kaybedeceğine daha da arttığını hissediyordum. Bilinçaltından topladığımız duygu koleksiyonları artık gerçek yaşam karelerine odaklanmıştı. Girmemem gereken odalardan birine girmek üzereydim; şirketin yasakladığı tünelin son odası. Kadının bebeğine olan bağlılığı onun kendi yaşamından üstün kılabilecek bir fedakârlığa sürüklemişti. Benim zamanımda bunun mantıklı nedenleri sorgulanırdı. Fakat o kadın bilgi ve tecrübeden daha çok erdemli olduğu bir seçim yapmıştı. Cevabı bildiğimi sanıyordum, önsezilerimin işaretlerini arıyordum. Sonra yeniden görüntüler bölük pörçük gelmeye başladığında adamın elinde sakladığı şeyi görme fırsatını bulmuştum. Avuçlarında bir kolye vardı. Yanına biraz daha yaklaşmam gerektiğinde Frekans tellerini zorladığımı anlamıştım; soğuğu iliklerime kadar hissediyordum mutlak sıcaklığa daha çok yaklaşmıştım. Kolyede ki isme bakıp mırıldanmıştım. Erez… Erez seni seviyorum. Sevgi… Evet bulmuştum.  Koleksiyonun  parçası sevgiydi. 

…Fotografçının arkasından bakarak kafası karışmış bir halde düşüncelere dalmıştı.  Birden elini fark etti; açmadığı sol eli hala yumruk şeklinde duruyordu. Kadının ölmeden önce verdiği şeyin ne olduğunu hala bilmiyordu. Sıktığı elini yavaşça açmaya başladı. Sıkmaktan uyuşmuştu, eli karıncalanıyordu. Avucunun içinde gümüş bir kolye vardı. Ortasında gümüş harflerle yazılmış bir isim yazıyordu. Anut diğer eliyle avucundan aldığı kolyedeki isme dikkatle baktı ve ‘Erez.’ diyerek mırıldandı.

* * *

21 gün sonra…

Sistem operatörü sanal ekranda beliren uyarı görseliyle, Kriyojenik işlemi durdurmuştu. KOLEKSİYONCU geri dönmüştü. Tankın içindeki jeli boşaltma işlemi devreye girmişti. Tank kritik sıcaklıktan, oda sıcaklığına çıkarıldıktan sonra hava kilitleri açılmıştı. Dışarı püsküren soğuk duman dağıldığında, pilotu çıkarmak için içeri giren teknisyenler, içi boş bir kreyojenik  kıyafetle karşılaşmışlardı. Erez, Kıyafetin içinde değildi; sanki buhar olup uçmuştu. Fakat görevliler bu olağan olaya alışmış bir tavırla kıyafeti tanktan çıkarmışlardı. “Bu pilotta gönderilmiş efendim.” diyen görevli kıyafeti dışarı çıkarıyordu. “Bu seferki kıyafeti duyguların olduğu koleksiyona yerleştirin.” diyen doktor yapay zekânın sanal ekranındaki gelecek analiz raporunu incelemeye başladı. “Her şey Yapay Zekanın öngördüğü gibi oldu efendim, metro faciası ve güney sahilindeki depremde göçen bina,  önceden belirlendiği için muhtemel ölümler Sıfır Hayat projesiyle engellenmiş oldu. Bu koleksiyon raporunu da nano yazıtlara  kaydediyoruz.” diyen görevli sanal ekrandaki rapora bakıyordu.

Olası felaket ve tuhaf olaylar koleksiyon raporu.

“Olası facianın ölüm bilançosu; metroda, 550 insan ve yıkılmış binada bir kadın ve bebek kurtarıldı. Yapay zekânın öngördüğü süre 21 gündü. Bu süre içinde analizciler sayısal öngörülerdeki ayrıntıları ayıklayarak dünya üzerindeki tam konumu buluyorlardı. Bilgiler henüz tam konum ve kişi verilerini saptayamıyordu ama bu bilgi kırıntıları daha emekleme aşamasında olduğumuzu gösteriyordu.   Yapay zekâ öngörülerini insanlar üzerinde imgeleme olarak belirliyordu; Metrodaki kadın ve göçük altında bebeğiyle sıkışan kadın anlatısı, sayısal zekâ ve duygusal zekânın melez bir duru görü birleşimiydi. Pilotların yok olmasıysa tamamen bir muamma olarak kalmıştı. Aslında kurtarılan hayatlar ve kazalar  bu bedeli unutturuyordu; Belki daha da fazlası olacağını hayal ediyoruz. Yok, olan Pilotların kritik sıcaklık eşiğini geçtikleri bile bir olasılık.”  rapor tamamlanmıştı.

Tanrım! Çok soğuk, burası tuhaf bir yer, büyük ve tuhaf görünümlü,  metal bir tank, etrafında da insanlar var.

 

Tanrım, gerçekten de çok soğuk, ama burası! Burası neresi, peki ben neredeyim? Yoksa… Yoksa ben öldüm mü?  Benim adım, Erez…

Anı oluşturuluyor…

Adımlarını, granit karoların sadece yeşil yaprak desenlerinin üzerine basarak yürüme isteği belki de obsesifçe bir hareketti; bunu hissi olarak bilemezdi sadece eski tıp literatürlerinin açıklayabileceği bir hastalık olduğu bilgisine sahipti…

 

Sıfır Hayat Projesi” için 10 Yorum Var

  1. Merhaba;
    Öykünüzü genel itibariyle beğendim, türü sevdiğimden sıkılmadan okudum. Söylemek istediğim birkaç noktaya gelince:
    Öyküde çok fazla malzeme var ve bunlar okur daha soluklanmadan arka arkaya geliyor. Dolayısıyla sürekli bir açıklayıcı anlatım mevcut. Bu konuda çok fazla araştırdığınız belli, yoğun bir emek var. Kurgu da güzel ama öykünün sürükleyiciliği açısından biraz daha sadeleşmeye ihtiyacı var gibi.
    “Korkuyordum; çünkü ilk denemelerde bir okuyucu pilot ölmüştü. Tabi buna ölmek denirse… Teknisyenlere göre basit bir sensör hatasıydı. Pilot, derin bilinç halindeyken anıların içinde suyla ilgili doğal bir koşul oluşturulduğu sırada (Bu koşullar, yağmur, duş, yüzmek gibi.) ölmüştü. Akıllı jel, bu anı, katı bir hal olarak algıladığında, tankın içindeki pilotun etrafını saran jel, bir anda metalik bir hale dönüşmüştü; böylece pilotun vücudu bu metalin içine sıkışıp kaynaşmış olarak can vermişti. Teknisyenler, onu metal haline gelen jelden çıkaramayacaklarını biliyorlardı. ” / Korkunç bir ölüm sahnesi, güzel anlatılmış.
    Maddenin bilinç hali / Açıkçası öykünüz sayesinde haberdar oldum, iyi de oldu.
    “Tahıl ve karbonhidrat türevleri besin zincirinden çıkarıldığından beri eski tatlar yapay tat pastilleriyle hatırlanır olmuştu; herkes Nano Anlak tarafından belirlenen miktarı tüketebilirdi. ” Süpermiş 🙂
    “Kalabalığın ortasında ilerlerken boş bir koltuk bulduğu için sevinmişti. Pudra kadar beyaz ve alnında barkod damgası olan adam bu boşluğun sebebiydi. Bunlar ölü dokulardan üretilen ilk yapay insanlardı; vücutlarının her parçası nanobiyo mekanik hücrelerle oluşturulmuştu ve bir yıl önce toplum içine salınmışlardı. İnsanlar bu yüzden onun gibilerden hep uzak duruyordu.” Yaratıcı, sevdim.
    Göçük sahnesi çok başarılıydı.
    Öykü bana hem ‘Azınlık Raporu’nu hem ‘Yaşam Kodu’ filmlerini çağrıştırdı. Karakterin engelli olup tanka girmesi, olacakların olmadan engellenmesi vs.
    Yazım hataları az değil. Bazı cümleler kısaltılsa daha iyi olur gibi. “Donuk bir tablo görüyordu; enkazın kasvetli renkleriyle resmedilmiş bir sanat eserine bakıyordu sanki. Tıpkı Atlas heykelini andırıyordu. Bu haliyle Dünyanın tüm yükünü sırtında taşıyan bir insana benziyordu.” Bu cümlelerle anlatılmak istenen tek cümleye sığar sanki. Birbirini tekrarlamış cümleler.
    Anut=Tuna mı 🙂
    Nano yazıt fikrini sevdim.
    Açıkçası bir sonraki öykünüzü merak ediyorum. Bilimkurgu yarışmalarını kaçırmayın derim naçizane.
    Kaleminize kuvvet.

    1. Merhaba. İlginiz ve güzel yorumlarınız için teşekkürler sayın Öznur. Öncelikle belirtmek isterim ki hayal kurmayı seviyorum tıpkı seçkideki diğer yazar arkadaşlar gibi. Bu yüzden hayallerimi yazarken onların gerçek olabileceğine kendimi inandıracak yazılı kanıtları ortaya çıkarmaya çalışıyorum. Bilim kurgu yazdığım için kafamda kurguladığım fikirleri bilimsel araştırmalarla sorgulayarak öykünün ateşini yakacak bir kıvılcım gibi kullanmaya çalışıyorum. Yazımda hatalarım oluyor çünkü yazarken kurgu aklımdan hızlı bir akış halinde aktığı için her kelimesini aynen yazıyorum Anlayacağınız imla ve anlatım hataları hala aşmam gereken sorunlar. Ancak köyde yoğun bir iş temposuyla çalıştığım için bana, hızla yazma gayreti göstermekten başka çarem kalmıyor. Belkide toprak ve doğayla iç içe olmak insanlığımızın sağlamasını yapmanın tek yoludur. Belki…

      Ayrıca Anut, Nano Anlak ve Nano Yazıt, benim yazmaya çalıştığım romandaki bir karakterin takma adı ve kavramlardı. Anut: İnatçı bir demekti.
      Vakit buldukça yazmaya devam. İyi günler.

  2. Merhabalar. Sayın Öznur’un belirttiği hususlara katıldıktan sonra ben de çok beğendim öykünüzü. Öykü içinde öykülere bayılırım, siz de gayet etkileyici kullanmışsınız. Öykünün en çok beğendiğim kısmı enkaz sahnesiydi. Ellerinize sağlık diyorum.

    1. Merhabalar. Öykümü okuduğunuz için teşekkürler. Öyküyü yazarken okuyucunun zihninde bir tat bırakmaya çalışmak, bence yazmanın tek gayesi bu. Diğer seçkilerde görüşmek üzere, iyi günler.

  3. Merhaba, öykünüzü beğenerek okudum. Üzerinde çalıştığınız belli oluyor emek harcanmış. Kaleminize kuvvet ve elinize sağlık. Gelecek seçkilerde görüşmek dileğiyle…

    1. Merhabalar. Öykümü vakit bulup okuduğunuz için teşekkürler. Hepimizin hayallerine sağlık. İyi günler.

  4. Merhabalar.

    Aslında sizden böyle bir öykü bekliyordum. İlk öykünüz gibi… Ama bu kez çok daha dolu bir içerikle kaşımıza çıkmışsınız. İlgimi çeken o kadar çok kısım oldu ki tekrar okuyup üzerinden geçmek, fırsat bulursam araştırmak istiyorum.

    Tanka girme sahnesi bana Fringe dizisinin bir bölümünü hatırlattı. İzlediniz mi bilmiyorum ama o dizinin konsepti de geleceğin önemli buluşları üzerine. Siz de gerçekten emek vererek ufuk açıcı bilgiler yerleştirmişsiniz öykünüze. Mesela ele aldığınız yapay zeka konusunun yakın geleceğimizin en önemli meselelerinden biri olacağını, yeni bir çığır açacağını düşünüyorum. Kısacası öykünüzün içeriği çok zengin. Tebrikler.

    İşin hikaye etme kısmına gelecek olursak, haznedeki bunca bilgiyi akıcı bir dille okura sunmak gerçekten zor bir iş. Bu kısım bana göre ciddi bir tecrübe gerektiriyor. Ama ben, anlatacak iyi bir hikayen olduktan sonra bunu öyküleştirmenin çalışarak sonradan kazanılabileceğine inananlardanım. Evet öykünüzün içinde dağılmamak için biraz gayret gerekiyor. Yazım yanlışları ve bazı anlatım bozuklukları var. Açıklayıcı ifadeler akışı biraz bozmuş. Ama söylediğim gibi okura iletmeye çalıştığınız mesaj-anlam-duygu bu eksikleri ikinci plana atıyor. Zaten telafisi gayet mümkün meseleler.

    Lafı bayağı uzattık. Velhasıl efendim, siz yazın. Yazmaya devam edin. Eğer gerçekten içinizde bu tutku varsa verdiğiniz emek bir noktada kıvama gelecek, ortaya özgün bir şeyler çıkacaktır diye düşünüyorum. Acemi yazar dayanışması kapsamında bunları paylaşmak istedim 🙂

    Elinize sağlık..

  5. Merhabalar. Değerli yorumlarınız için teşekkürler. Bilim kurguya olan ilgim bilimsel olan her şeyi incelemekle başladı. İlk başta çizgi romanlar, bilim dergileri ve sonralarda TRT’de yayınlanan bilim kurgu dizileriyle pekişti. Bilim kurgunun uzayı ve insanı konu alan geniş etki alanı beni de kendine çekmişti. Öykü yazmaksa yeni yeni başladığım başka bir aşama ya da geçmişimdeki birikimlerin bir anlatım biçimi gibi. Aslında iki yıl önce bu tutkuyu romanla başlama çabam cahilce bir başlangıçtı. Bu yüzden öykü yazmak benim için kendimi geliştirmem için iyi başlangıç olacağını düşündüm. Öykü malzemesi olarak bilimsel makaleleri takip etmek anlatacak bir hikaye olduğunda öykünün sağlam bir temel üzerinde yükselmesinde katkısı olduğu aşikar. Sizinde uzay yolculuğu ve başka gezegenlere olan ilginiz ve tutkunuz, öyküde ki içerik bilgisini tamda dozunda ve akıcı bir şekilde, bütün öykünün içine dağıttığı belli oluyor.

    Ayrıca ülkemizdeki bilime olan ilgiyi bilim kurguyla pekiştirebilmek için bilim kurgu öykülerinin insanın kendisini görmesi için bir ayna olduğunu düşünüyorum. Tespitleriniz ve ilginiz için teşekkürler. Vakit buldukça yazmaya devam.

  6. Merhaba;

    Öncelikle kaleminize, yüreğinize sağlık. Çok güzel bir bilim kurgu. Kanımca roman olarak düşünmekte haksız değilsiniz. Okurken ben de genişlemeye meyilli gördüm. Umarım bu öykü üzerinde çalışmaya devam edersiniz. Gelecek seçkilerde görüşebilmek dileğiyle.

    1. Merhaba. Öykümü okuduğunuz ve yorumladığınız için teşekkürler. Roman üzerinde vakit buldukça çalışıyorum; en azından kafamdaki kurguyu oluşturmak için yeni fikirler araştırıyorum. Diğer seçkilerde görüşmek üzere.

Servet Tursun için Yorum Yap Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *