Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Sihir Gibi Geçti

Art Nouveau tarzı bir apartmandı oysaki. Pek fazla işlek olmayan caddenin çıkmaz bir sokağına kondurulmuştu. Etrafı demir çitlerle çevriliydi, çoğu paslanmıştı. Demir bahçe kapısından girer girmez sol tarafta bir melek heykeli, büyük kanatlarıyla gizemli bir şekilde gülümsüyordu gelenlere. Yanında da promosyonmuşçasına duran, küçük fıskiyeli bir süs havuzu.

Ara sıra bir karga öterdi, öttükten bir dakika sonra, bu sefer çatallı bir sesle çıkarırdı sesini. Yine bir dakika bekler, çevresine şöyle bir bakar, tünemiş olduğu söğüt ağacına belki içinden teşekkür eder ve gidip meleğin kanadına konardı.

Daha sonra, apartmanın ürkütücü görünümüne o da dayanamaz, bir daha buralara adım atmamak üzere güneye doğru uçardı.

Puslu ve gri bulutlarla dolu gökyüzünden aheste bir biçimde damlıyordu yağmur. Kimseyi rahatsız etmek istemiyormuş gibi. Bu soğuk kış gününde saatler akşamüstünü gösterirken, tarifsiz bir kasvet vardı etrafta.

Birkaç gün sonra yılbaşıydı. Şehir tatlı bir yılbaşı hazırlığı içindeydi belki. Herkesin aklına, yılbaşı denince “kar” ve “beyaz” sözcükleri gelmesine rağmen hava şartları bunu pek de istemiyor gibiydi. Yine karsız, yağmurlu ve ıslak bir yılbaşı olacağa benziyordu.

Kendimi Apartment Mary’de bulduğumda, buraya nasıl geldiğim konusunda en ufak fikrim yoktu, olamazdı da. Yolum bu sokaktan her geçtiğinde, bu gotik mimariden yayılan değişik enerjiyi hisseder, terk edilmiş gibi görünen bu apartmanda hala birilerinin oturup oturmadığını veya daha önce kimlerin yaşadığını merak ederdim. Kim bilir kaç kişi oturmuştu burada, kaç mutluluk veya kaç hüzün paylaşılmıştı.

Fakat dışarıdan apartmana benzese de, içerisi 1970’li yıllardan kalma bir otele benziyordu. Öncelikle, burada ne işim vardı? Ne zamandan beri buradaydım? İçeri nasıl girmiştim? Bilmiyordum…

Karanlık ve rutubetliydi içerisi. Küf kokuyordu.

Birden ortalık aydınlandı, her şey ortaya çıktı ve gözlerimi keskin ışıktan dolayı kısmak zorunda kaldım. Ayağa kalktım ve etrafı incelemeye başladım.

Mor çizgili duvar kağıtları şaşırtıcı bir biçimde yeni görünüyordu.

Neden buradaydım? Aklıma hiçbir şey gelmiyordu. Evde en son bir şeylerle meşguldüm kendimi burada bulmadan önce… Neydi?

Ah, tabii, Lara.

 
Bir yıla yakın bir süredir sevgili olduğum, her şeyi paylaştığım, canımdan çok sevdiğim insan; dokunmaya dahi kıyamadığım tek kız, ardında karmaşık ve anlamsız bir mektup bırakarak beni terk etmişti.

Evet, terk edilmiştim. İçten içe beni yiyip bitirmiyor muydu? Elbette. Henüz acım o kadar tazeydi ki, bazen durdukça hatırlıyor ve çok fazla üzülüyordum.

Lara’nın kargacık burgacık bir yazıyla yazdığı cümleleri ezberlemiştim neredeyse.

Hey-

Şu anda, yani sen bu satırları okurken benim hakkımda düşündüğün tek bir şey var, eminim. İçinden, “Lanet kız!” diyorsun. Evet, şu bir yıldır seni biraz olsun tanıyorsam, bunu diyorsundur.

Öncelikle, “Sevgili John” olaylarına girmeye hiç niyetim yok. Öyle bir şey yapmayacak kadar büyük olduğumuzu sanıyorum. Bu yüzden, -evet bu biraz klişe olacak ama- sadece bir mektup bırakarak gitmeye karar verdim.

Bunun için beni suçlama, kendini de suçlama. Geçen gün uyurken birden sıçrayıp kendime geldim. Kötü bir rüyadaydım ve hala etkisindeydim. Kendi kendime durdum ve birkaç dakika boyunca düşündüm: bunu neden yapıyordum? Ben, yani eskiden özgürlük konusunda rekorlar kıran özgür kız Lara, dışarıdan soyutlanıp kendini tamamen bir erkeğe mi adıyordu? Buna inanamıyordum.

Bu yüzden bu ilişkiyi ani bir kararla bitirmeye karar verdim. Biliyorum, şu anda bana küfretme evresindesin ama umurumda değil.

Ayrılmak istediğimi sana açıklarsam, itiraz edeceğini ve aramızdaki sorunu bulmaya çalışacağını da biliyorum

Sorun bende değil.

Sende de değil.

Lütfen beni arama, tadında bırakalım.

Sana yaşattığım acılar için özür dilerim.

Lara

 
Son yazdığı cümleleri her aklıma geldiğinde, bayılacak gibi oluyordum. Yani tamam, benden veya ilişkimizden sıkılmış olabilirdi ama “Lütfen beni arama, tadında bırakalım” ve “Sana yaşattığım acılar için özür dilerim” diye bir şey olabilir miydi? Bir yıldır gönül verdiğim kız hem acı çektirip hem de özür dileyebilir miydi?

Bunların cevaplarını bilmediğim gibi, şu anda bulunduğum yerde niye gözlerimi açtığımı da bilmiyordum. Almış olduğum sakinleştirici ve antidepresan ilaçların bir etkisi miydi?

Gördüğüm ilk kapıyı açıp şansımı denesem ne olurdu? İçinden ne çıkacağını veya nereye açıldığını bilemiyordum. Sonsuzluğa mı? Bir boşluğa mı? Hayaller alemine mi? Yoksa benim neden burada olduğumu açıklayan, cevaplarla dolu bir havuza mı?

Şansımı denemek zorundaydım çünkü şu anda bulunduğum koridorda, dışarıya açılan herhangi bir kapı varmış gibi görünmüyordu. Tıpkı, eski bir otelin odalarla dolu ve yine eski moda abajurlarla aydınlatılmış koridorunu andırıyordu.

İçimden binlerce kez dua ederek, üç kapıdan ilkinin kolunu çevirdim. Önce açılmadı, kilitli sandım. Pek de inatçı olmayan kapı gıcırdayarak kendini hemen ele verdi ve içeri daldım.

Her zaman olduğu gibi burası da karanlıktı. Kapının arkamdan gıcırdayarak kapandığını duydum ve koridordan sızan zayıf ışık da artık tamamen gitmiş oldu.

Asıl şimdi ne yapacağımı bilmiyordum. Tek yapabileceğim derin derin nefes almak ve içimde oluşmaya başlayan dayanılmaz korku ve heyecanı bastırmaktı…

Ve ansızın ortalık aydınlandı.

Şu anda tek görebildiğim, havasız odayı aydınlatan ve tavanda asılı duran, devasa, parlak taşlı avize ve onun altında bulunan uzun, ceviz masaydı.

“Merhaba” dedi ince bir ses.

Şaşkınlığım ve heyecanımdan dolayı masanın başında oturan, siyah saçlı, beyaz tenli ve mavi gözlü kızı fark edememiştim. Kırmızı bir gecelik giymişti ve mavi tırnaklarıyla iki tane iskambil kağıdını tedirgince tutuyordu.

“Merhaba?” diye karşılık verdim ama bu normal, içten bir merhaba değil; hafif tereddütlü ve çekingedi.

Kız bana bakmaya tenezzül bile etmemişti. Elindeki iki kartın bir tanesini usulca masaya bırakıp öbürüyle ilgilenmeye başladı. Yüzünden okunabildiği kadarıyla, düşünceli bir ruh hali içindeydi.

“Kupa kızı” dedi yine aynı ses tonuyla. “Her zaman bu çıkıyor. En az hayat kadar monoton bu oyun.”

Ne demek istediğini anlamamıştım ama masanın üzerindeki nesnelerle ilgilenince, birden fazla iskambil kağıdı, birkaç tane gümüş şamdan, kimisi boş, kimisi yarım kırmızı şarapla dolu kadehler, tüy kalem, minyatür bir baykuş, pırıl pırıl parlayan kırmızı, sulu bir elma, ortada kızarmış hindi, dört tane çay fincanı, sürahi, birkaç limon ve bir somun ekmek olduğunu gördüm.

Masanın düzeni, kurulumu ve biçimi bana aşırı derecede Alice Harikalar Diyarında’yı hatırlatıyordu.

“Fal mı bakıyordun?” diye sordum yine çekingen bir sesle.

“Hayır” dedi kız hemen. “Değişik bir tür oyun.” Kupa kızını odanın bir köşesine fırlattı, mavi gözlerini bana dikti ve yüzüne tuhaf, korkunç bir ifade yerleştirdi. Bu tavırları, yine Alice Harikalar Diyarında’ki Şapkacı’yı hatırlatıyordu.

“Herkes nerede?” diye sordum çenemle masanın etrafındaki boş sandalyeleri işaret ederek. Normalde “Ben neredeyim?” diye sormam gerekirken.

“Ah, herkes, gitti…” diye yanıt verdi kız. Pejmürde olduğunu fark ettim.

“Hepsi… Gitti. Benden korktular.”

“Ben neden buradayım?” dedim.

Bir hışımla ayağa kalkıp oturduğu sandalyenin üzerine çıktı. Ne yaptığını henüz çözemeden göz açıp kapayıncaya kadar devasa avizeye asılıp bir ileri bir geri sallanmaya başlamıştı.

“NEDEN Mİ BURADASIN? BUNU GERÇEKTEN MERAK EDİYOR MUSUN?”

“Evet…” diye fısıldadım.

“ÇÜNKÜ BUNU SEN İSTEDİN ŞAPŞAL! HA HA HA HA HA!”

Yaptığı deliliklere aldırmayarak gözlerimi kısıp ve kaşlarımı çatıp düşünmeye başladım… Buraya gelmeden önce ve kendimi burada bulmadan önce ne yapıyordum, ne düşünüyordum? Kalbimin derinliklerinden bir fısıltı Lara’yı düşündüğümü söylüyordu ama buna inanamıyordum.

Bir boşluk vardı… Kafamda, beynimde, zihnimin en ulaşılmaz köşelerinde. İçini dolduramadığım bir boşluk.

“Biraz düşün!” dedi kız delicesine çığlık atarak. Avizeden atladı, yeniden sandalyesine oturup hiçbir şey olmamış gibi eline bir iskambil kağıdı aldı. Eh, bu sofradan kalkıp kaçanların son derece doğru bir karar verdiğini düşünüyordum.

“Burası neresi?” diye sordum çocuk gibi. “Burayı ben sadece terk edilmiş bir apartman sanırdım.”

“Demek ki değilmiş” dedi şarkı söyler gibi. “Burası insanların kendilerini buldukları ve hatalarını telafi ettikleri yerdir.”

“Nasıl yani?”

“OF!” dedi gözlerini devirerek. Elindeki kartları sertçe kalabalık sofraya bırakıp bana döndü.

 

Duyuyor musun melodiyi

Derinlerden gelen bu bilmeceyi

Sana sırlar fısıldıyorlar

Vardır bir bildikleri

Duyuyor musun sesleri

Sana özel çalan zilleri

Aç kulaklarını iyi dinle

Vardır bir bildikleri”

 
İnce ve tiz sesiyle seslendirdiği bu ilginç şarkıdan sonra, gözlerimi birkaç kez kırpıştırmak zorunda kalmıştım.

“Bu ne anlama geliyor?” diye başlamıştım ama “Hişşt!” diye bağırarak beni susturdu ve işaret parmağını kaldırdı.

“Duyman gerekiyor” diye fısıldadı. “Sadece, dinle.”

Dediğini yapıp gözlerimi kapadım, duyma yetimin tüm pergellerini açıp atmosferi dikkatlice dinledim. Sessizlik… Kızın ve kendimin nefes alışını duyuyordum. Onun dışında herhangi bir tıkırtı veya fısıltı duyulmuyordu.

Sadece… Çok ama çok uzak diyarlardanmış gibi gelen, zayıf ve ritmik tik tak sesleri… Ufacık bir saat işlermiş gibi.

“Saat?” dedim heyecanla gözlerimi açıp ama kız yine kaşla göz arasında avizeye çıkmış sallanıyordu.

“EVET!” diye bağırdı sevinçle. “Evet, saat! Çok doğru! Şimdi bunu çöz bakalım. Hadi, dışarı!”

“Ne?”

“DIŞARI! DIŞARI!” diye böğürdü ve avizeden inip sofradaki nesneleri bana fırlatmaya başladı. “Dışarı çıkıp zamanı araman gerekiyor! ÇABUK! HALA NE DURUYORSUN MUBAREK!”

Hala hiçbir şey anlamıyordum. Neden söz ettiği hakkında zerre kadar fikrim yoktu. Şamdanlar ve limonlar havada uçuşurken, siyah saçlı ve mavi gözlü gizemli ve deli kızdan kendimi kurtarıp kendimi aydınlık koridora attım.

Tüm olan bitenler ne kadar da mantıksız geliyordu. Gözlerimi terk edilmiş bir evde açmam, devasa bir avizesi ve dağınık sofrası olan bir odada tuhaf ve takıntılı bir kızla tanışmam ve bana zorla sesleri dinletmesi… Gerçekten, çok tuhaf ve hayalin ötesinde tecrübeler yaşıyordum.

Az önce çıktığım kapının hemen yanındaki odadan geliyordu sesler. Doğaüstü güçlerim varmışçasına adım adım işleyen saniyelerin sesini kafamın içinde duyabiliyordum. Ne vardı bu odada böyle? Devasa bir saat falan mı?

Kapıyı açıp açmama konusunda kararsız kalmıştım. Sonuçta bununla birlikte önümde iki kapı vardı ve birinden biri dışarıya açılıyor olmalıydı.

Kolu yavaşça çevirip, görebileceğim her türlü saçmalığa veya tehlikeye karşı gözlerimi kıstım. Karanlık bir yer beklerken, altın sarısı ışıklarla donatılmış bir odaydı burası. Dikkatli bakınca, dört duvarın da çeşitli, tıkır tıkır işleyen saatlerle dolu olduğunu gördüm.

Seslerini duyduğum ve tuhaf kızın da şarkısında bahsettiği şeyler bunlardı: Saatler.

Yuvarlak, kare, dikdörtgen, guguklu, yeşil, sarı, siyah, kırmızı… Ayırt etmekte güçlük çekiyor, hangisinin işleyip hangisinin durmuş olduğunu seçemiyordum. Duvarlardan sarı bir ışık yükseliyor, saatlerin varlığını daha da belirginleştiriyordu.

Aklımda yeniden, ilginç melodili şarkı gelmişti:

 

Duyuyor musun melodiyi

Derinlerden gelen bu bilmeceyi

Sana sırlar fısıldıyorlar

Vardır bir bildikleri

 
Esrarengiz kız, şarkısında aslında bu odadan bahsediyordu. Saatler… Çeşitli renklerde ve biçimdeydiler. Hepsinin aynı zamanı gösterdiğini sanırken, aslında hepsi farklı zamanları gösteriyordu.

Kulaklarımı kapadım. Daha fazla bu gürültüye; saniyelerin rahatsız edici tik taklarına katlanmak istemiyordum.

Vardır bir bildikleri… Deli gibi çalışan milyonlarca saatin ne gibi bir bildiği olabilirdi? Bana yardım edebilirler miydi? Buradan çıkarabilirler miydi? Peki ya Lara? O geri gelebilir miydi?

“Günaydın sol yanım…” diyordu Lara, sıradan bir günün sıradan, güneşli bir sabahında. İkimizin de gözleri uyumaktan şişmiş; omuzlarımız sarılmaktan terlemişti.

Fakat ben, ben değildim… İkimiz yatağımıza uzanmış, mahmur bir şekilde uzanıyorduk. Bana tıpatıp benzeyen ikizim, benim yerime geçmişti. Yani olayları tamamen dışarıdan izliyordum.

Lara bana gülümsüyor, en tatlılığıyla bana olan sevgi ve ilgisini göstermeye çalışıyordu.

“Bugün güzel bir film gösterime giriyor” dedi. “Gidelim mi?”

“Sanmıyorum” diye cevap vermişim ve arkamı dönmüşüm. “Bugün biraz işim var.”

Sırtımı döndüğüm için Lara’nın yüzündeki üzgün ve umutsuz ifadeyi hiçbir zaman göremeyecektim. İşte, şimdi görüyordum.

Görüntü bir anda değişti.

Evimin mutfağındaydık ve masada oturmuş konuşuyorduk.

“Peki, belki bir gün evlenirsek…”

“Evlenmek mi?” Çıldırmış gibi bir anda ayağa kalktım. “Ne dediğinin farkında mısın Lara?”

İki büklüm oldu ve büzülüverdi kızcağız… “Neden?” diye sordu çekingen bir tavırla.

“Evlenmek falan… Bunlar bana ters ve saçma geliyor. Lütfen bir daha açma bu konuyu.”

Görüntü değişti.

İzledikten sonra etkisinden kurtulamadığımız Inception filmindeydik ve ilginçtir, sinema salonunda bizden başka kimse yoktu.

“Omzuna yaslanabilir miyim?” diye sordu Lara.

Şaşırtıcı bir ciddiyetle, “Hayır” dedim. “Film izliyorum.”

Görüntü değişti…

“Annemlerle tanışmanı isterim…”

“Hayır, Lara, buna gerek yok.”

Görüntü yeniden değişti.

“Bir İtalya seyahati varmış, gidelim mi?”

“Bu aralar yoğunum.”

Görüntü…

“Bugün…”

“Lara, çok yorgunum yarın konuşalım.”

“YETER! YETER, KES ŞUNU!” diye feryat figan bağırırken kendimi yeniden saatli odada bulmuştum. Kız haklıydı, saatler bana sırlar fısıldayıp geçmişime, aslında Lara’yla yaşadığım en berbat anlarıma götürmüştü.

Sevgilime nasıl kötü davrandığım, hatalarım, bilmeden de olsa kırdığım kalbi… Hepsi ortaya çıkmış ve bir ok, bir hançer gibi kalbime saplanmıştı.

Her şeyin suçlusu bendim aslında. Sorunu hiçbir şekilde Lara’da değil, kendimde aramalıydım. Onunla ilgilenmemiş, isteklerini göz ardı etmiş hatta belki de sevmemiştim bile… O kadar pişmandım ki…

Bunları yaptığıma inanamıyordum.

 
Saatli odadan çıkıp koridora ulaştığımda tuhaf kızın, rahatsız edici kahkahalarını zihnimde duyar gibiydim. Alay ediyormuş gibi gülüyordu. Ona kızıyordum; ama asıl kızmam gereken kişi, kendimdim.

Buradan çıkabilme şansını yaratan son bir kapı kalmıştı önümde. Eğer o kapı da dışarıya, yani özgürlüğe açılmıyorsa, burada sonsuza kadar kalacaktım. Ama umudumu yitirmemeliydim.

Üçüncü ve son kapının yanına gidip, ellerim terli bir vaziyette kolunu çevirdim. Her zamanki gibi karanlık bir ortama gireceğimi beklerken, göz kamaştırıcı bir ışık görmek şaşırtmıştı.

Gözlerimi kısmak zorunda kaldım. Kapı ardımdan kapandı ve boşlukta yankılandı. Evet, burası bir boşluktu. Mavi değil de beyaz bir gökyüzünde uçuyormuş gibi hissediyordum. Elle tutulur, gözle görülür hiçbir şey yoktu. Sadece, boşluk. Ve göz kamaştırıcı beyazlık.

Sana yaşattığım acılar için özür dilerim” dedi bir ses şarkı söyler gibi. Ses derinlerden geliyordu ve zar zor duyabilmiştim. Anlayabildiğim kadarıyla, Lara’nın ardında bıraktığı mektupta geçiyordu bu cümle.

“Efendim?” dedim uyku sersemiymiş gibi. “Sen de kimsin?”

Etrafıma baktım, kimse yoktu.

“O sana hiç acı yaşatmadı ki… Asıl acıyı sen yaşattın.”

Az öncekinden biraz daha net geliyordu sesi. Kendinden emin bir kızın sesiydi bu. Ama ilk girdiğim odadaki tuhaf kızın sesine hiç mi hiç benzemiyordu.

“Haklısın. Bunu anladım biraz geç de olsa.”

“Geç olsun, güç olmasın” dedi ipeksi ve alaycı bir sesle. “Asıl meselemiz, buradan çıkman.”

İşte nihayet, birisi mantıklı bir şey söylemişti.

Deli gibi başımı salladım. “Evet, buradan nasıl çıkacağım?”

“Burası Apartment Mary’nin son odasıdır. İsmi de “Sihir”dir. Böyle beyaz göründüğüne bakma, herkese ayrı bir şekle bürünür. Bakalım senin kısmetinde ne varmış?”

Hafif bir rüzgar ve dalgalanma hissettim, ama hala bulutların üstündeymişim gibi hissediyordum. Önümdeki sonsuz beyazlık yavaşça renklenmeye başladı. Gözlerimi kısıp baktığımda, çok ama çok uzaklarda kırmızı bir kapı belirdiğini fark ettim.

“Bu kapı ne?”

“Ya, işte!” diye horozlandı masalsı ses. “Senin, aslında sevgilin Lara’yla geçmen gereken kapı. AŞK KAPISI! Bu kapıdan geçebilseydin özgürlüğüne yeniden kavuşacaktın. Ama sen ne yaptın? Lara’yı kaybettin, aptal!”

Diyecek hiçbir şey bulamıyordum. Tamamen haklıydı.

“Bu… kapıdan Lara’sız gerçekten geçemeyecek miyim?” diye sordum boşluğa, çaresizce ve bir o kadar da ağlamaklı bir sesle.

“Pek sanmıyorum…” diye yanıt geldi.

Çok pişmandım, bunu yeni anlıyordum.

Ona yeterince iltifat edemediğim, ne kadar hoş, tatlı, güzel ve değerli biri olduğunu yüz binlerce kez dile getirmediğim için çok pişmandım. Altın kalpli, alçakgönüllü biriydi o sadece.

Tek istediği de biraz olsun “sevgi”ydi aslında.

Lara’yı sonsuza kadar kaybettiğime göre özgürlüğüme hiç kavuşamayacaktım. Ve Sihir’de kapalı kalmaya mahkumdum…

 
Ne karganın kulak tırmalayıcı sesi, ne melek heykellerinin tuhaf bakışları, ne de yağan yağmur…

Belki kan ter içinde uyandığımda kendimi yeniden yatağımda bulmuştum ama yaptıklarım, hatalarım, saçmalıklarım ve en önemlisi de Lara, tam olarak bir Apartment Mary’ye dönüşmüştü. Özgürlüğe açılan kapıdan hiçbir zaman geçemeyecektim; bu pişmanlıklarımla yaşayıp durdukça ve her biri içimi kemirdikçe…

Sihir Gibi Geçti” için 10 Yorum Var

  1. Bu arada belirtmeyi unutmuşum, öyküyü yazarken Jessie J’in Nobody’s Perfect klibinden ilham almıştım.

  2. Selamlar ve seçkiye hoş geldiniz.

    Öncelikle tebrikler. Güzel, sade, akıcı ve temiz bir üslubunuz var. Hikayenizi de gerçekten keyif alarak okudum. Alice göndermeleri ve saatli oda kısımları en beğendiğim yerler oldu. Sonunda uyanmasaydı dedim yine de bitirince. Birdenbire yine kendini apartmanın önüne dönmüş bulsa ve hatalarını telafi etmek için Lara’ya koşsa çok daha güzel bir son olabilirmiş. Ama bu bir eksi değil kesinlikle, sadece bir görüş. Sonuçta yazar sizsiniz ve bu sizin hikayeniz.

    Sonraki seçkilerde de görüşmek dileğiyle…

    1. Çok teşekkürler beğenmeniz beni çok mutlu etti. Evet dediğiniz gibi de olabilirdi, bir sürü değişik şekilde bitebilir aslında hikaye. Tekrardan teşekkürler.

  3. Bana Momo ve Alice Harikalar Diyarında’yı çağrıştıran ve bir aşk hikayesinin de harmanlandığı iyi bir dille yazılmış bir hikaye. Ellerinize sağlık.tabii; ama biraz daha kendinizden bir şeyler katarsanız

    1. Yorumunuz için çok teşekkürler fakat Momo isimli eser hakkında hiçbir fikrim yok. Beğenmenize sevindim.

  4. Merhabalar!
    Sanırım ilk defa seçkiye katıldınız, ben de çok eski olmamakla birlikte buranın yeni yeni rıhtımlılarından biri oluyorum diyebilirim; bu konuda yalnız değilsiniz 🙂
    Öncelikle sizi şu konuda tebrik etmeliyim, seçkiye ilk katıldığımda ; çok kısa bir hikaye yazmıştım, çok akıcı değildi ve konu da çok basitti. Sizi bu konuda tebrik ediyorum 🙂
    Bir diğer söyleyeceğim şey, ilk yorumunuz çok hoşuma gitti; ben de genelde bütün öykülerimde bir müzikten ilham alırım 🙂
    Öyküyle ilgili çok fazla yoruma gerek olmadığını düşünüyorum, tek kelimeyle harikaydı!
    Bir daha ki seçkide de sizi görmek dilekleriyle..

    1. Merhaba!
      Evet bu seçkiye yolladığım ilk öyküm, kendim tatmin olmamıştım pek aslında ama sizler beğendiyseniz ne mutlu 🙂 ve evet gerçekten müzikten ilham almak harika bir duygu.
      Teşekkürler. 🙂

  5. İlk hikayenize göre oldukça hoştu. Fantastikle gerçek arasında kalması, zaman zaman benzetmelere dayalı anlatımı filmvari bir seyirlik oluşturdu zihnimde. Aramıza hoş geldiniz 🙂

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *