Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Son Çınar

Doğa savaşçılarıydık biz. Yaşamın kilit noktasında, doğaya, hayata ve sevgiye dair ne varsa savunmaya ant içmiştik. Çok çetin badireler atlatmıştık kardeşlerimle. Şimdi hepsi gitti, hüzünlü anılarını ve hayat izlerini arkalarında bırakarak. Yavaş yavaş yok edildiler acımasızca.

Ben en sonuncusuydum. Zamanımın azar azar tükenmekte olduğunu biliyordum. Yaşamak için hayata sımsıkı sarılmış, yalnızlığımın acısını sineye çekerek umudumu yitirmemeye çalışıyor, doğanın bana sunduğu muhteşem nimetleri sabırla paylaşmaya devam ediyordum.

Yüzlerce yılın ağırlığı vardı üzerimde. Köklerim, geçmişe sımsıkı bağlı, atalarıma kadar uzanıyordu. Onlar ki yaşamın temel taşları, doğanın en güçlü koruyucularıydı.

Asırlar boyu süren savaşta bu büyük mücadelede yanımızda olanlar da gücünü yitirmeye başlamıştı artık. Gelişen yeni düzen yok olmamızı istiyordu. Bizim yok olmamız onların da yok olması demekti. Elbette farkına varacaklardı ama artık çok geçti. En güçlülerimizi yok ettiklerinde başlarına gelenlere anlam verememişler ve başka yöntemlerle durumu düzeltmeye çalışmışlardı.

Zaman hep bizim yanımızdaydı belki ama açgözlülük ile savaşamazdık çünkü bu, yeni nesillere hızla aktarılan bir düşünceydi ve her nesil daha da saldırgan olarak yetişiyor, açgözlülükleri daha da artıyordu.

Yine de hayatı paylaşmaktaki savaşım devam edecek ömrüm boyunca ta ki bu düşünceleri değişinceye kadar.

* * *

Deniz yosunlarının taze kokusu geliyor burnuma. Kim bilir ne zamandır hissetmemiştim bu baharla gelen meltemin sürüklediği taze duyguyu. Ağaçkakanlar, tıkırtılarına başladılar yine her sabah olduğu gibi. Kışa hazırlanmak için belki çok zaman var ama yuva kurmaları da sabır ister onlar için. Deniz huzurlu bir güne hazırlanıyor. Ne de olsa yuvası olduğu canlılara rahatlık sağlaması gerekiyor. Toprağın yiğit işçileri, yemek biriktirme işlerine hız kazandırmış, her zamanki düzenlerinde yol alıyorlar. Ne de çoklar? Ne zaman bu karıncaları hissetsem tatlı bir kaşıntım olur, hafifçe ürperirim ama aynı zaman da mutlu eder beni.

Toprak; Bağımlısı olduğum muhteşem varlık. İçinde olmak ta dışında olmak ta ayrı bir zevktir. Hem üremenin kaynağı hem de huzura kavuştuğumuz yerdir o. Tekrar tekrar doğaya sunar bizi bıkmadan, usanmadan. Arkamda, toprağı ve bizi besleyen yüce dağ ise geriniyor sabah seheriyle güne hazırlanmak için.

İşte böyle bir yerde yaşıyorum hüzünlü hatıralarımla. Çok olay gördüm geçirdim ama o ilk mücadeleyi hiç unutmuyorum.

* * *

Yüce dağın eteklerinde yerleşmiştik kardeşlerimle. Sevgi ayı gelmesine rağmen, onun en yüksek tepelerindeki, doğanın saf yüreğini aksettirircesine yeşil elbisesinin üstüne sarılmış olan ve güneşin yeryüzüne düşen gülümseyen yüzünü bize yansıtan ak pelerinini hâlâ görebiliyorduk. Hemen eteklerinin bittiği yerde, sımsıcak çalıların içinde yerimizi almış ve deniz kıyısına kadar yayılmıştık özgürce.

Camgöbeği rengi durgun kıyının içinde görkemli resmimizi görmek bizi şaşırtırdı bu zamanlarda. Denizin mavisi, gökyüzüne renk veriyor, baharın sesleri neşelendiriyordu doğamızı. Yeşilin her tonunu veren sudaki aksimizle, havada aceleyle kanatlarını çırpan ardıç kuşlarının gölgeleri birbirine karışıyor, gölgeleri takip edip yakalamaya çalışan deniz kefalleri uçuşuyordu sakin deniz yüzeyinde.

Bulunduğumuz yer, yeryüzüne cennetten kopup gelen bir parçasıydı sanki. Suyun rahat zeminine kurulmuş geniş kara parçasının denize uzanan kolunun üzerindeydik.

Yetiştiğimiz geniş arazide hayatı sürüklemek için yanı başımızda, var gücümüzle çalışıyorduk. Zaman kavramımız yoktu ama belki yüzlerce yıl önceydi. İlk gelenleri gördüğümüzde şaşırmış ama gizlice izlemeyi tercih etmiştik. Önceleri, iki ayaklılar diyorduk onlara kendi aramızda. Bu türe daha önce hiç rastlamamış ve ne olduklarını anlayamamıştık ama zamanla onlara karşı duyduğumuz ilk hislerin ne kadar yanlış olduğunu fark edecektik. İnsandı onlar. Temel içgüdüleri ne kadar gelişmiş olursa olsun, amaçları için kendi kendilerini bile yok etmekten çekinmeyen bir tür.

O zamana kadar hiç iki ayaklı görmemiştik ama ilk gelen ikisinin aynı türün farklı cinsleri olduklarını anlayabilmiştik. Birbirlerini usulca sokulmuş bağlılıklarını pekiştiriyorlardı. Âşıklardı onlar. Sevgi bizim de en değer verdiğimiz histi. Onları anlıyor ve takdir ediyorduk. Birbirlerinin isimlerini kazıyorlar, başkalarının görmelerini ve aşklarının ölümsüz olduğunu haykırmak istiyorlardı.

Sonra gelenler ise kendi bencilliklerinin kurbanı oldular. Kamp kurmuş birkaç kişi vardı aralarında. Doğanın onlara sunduğu canlıları avlayıp beslenmelerini tamamlamışlardı ama bir şeyi unutmuşlardı ayrılırken. Kamp ateşini tam olarak söndürmemişlerdi. Bahar aylarıydı. Sıcak ve sert esen bir lodosun tanıklığını yapıyordu doğa.

Ateş; İnsanoğlu onu keşfettikten sonra hayatta farklı adımlarla yürümeye başlamış, belki her şey değişmişti onlar için ama bizim için hep aynıydı. Kontrol edilemezse neler olabileceğini düşünmeyen varlıkların bu gücü nasıl kullanacaklarını bilmemeleri çok cahilceydi.

Ateşin bize ulaşması uzun sürmedi. Azar azar artan acımız bir süre sonra lodosun da yardımıyla hat safhaya ulaşmıştı. Birçoğumuzun ortaya çıkan gaz ve dumanla nefes alış verişi zorlanmış, doğaya gereken nefesi sağlayamamıştık. Yanı başımızda yaşamaya başlayan insan topluluğu yangını durdurmak için ellerinden geleni yapıyor, denizden su çekip bize yardım etmeye çalışıyorlardı ama nafile bir çabaydı bu.

Yağmur; Doğanın, üzerinde yaşayanlara bir armağanındır o. Toprağın en büyük destekçisidir her anlamda. Bizim ise en büyük kurtarıcımız oldu.

Büyük yangın tüm hızıyla devam ediyor ve insanların çabaları yetersiz kalıyordu. Biz ise birbirimize olan bağlarımızı kullanıp köklerimizle tüm doğaya haber salmıştık. Yok olacaktık ve bu, yaşam dengesinin de yok olması anlamına geliyordu. Tüm kardeşlerimiz, çağrımızı duymuş gökyüzüne ihtiyacı olan şeyi, su buharını göndermek için tüm gözeneklerini açmış ve terlemeye başlamışlardı. Hızla toplanan bulutlar yeryüzünde şimdiye kadar görülmemiş bir yağmur deryasına başlamış, doyasıya yıkamıştı tüm küreyi.

İki hafta süren acımız son bulmuştu ama birçok kardeşimiz yanarak can vermiş, acı içindeki sessiz çığlıkları ise en kötü anılarımıza ev sahipliği yapmaya başlamıştı. Ateşin yaratıcıları ise kendi hatalarından kurtulamamış, dumandan boğulup ölmüşlerdi. Bu, gelecek olan tehlikenin de habercisiydi. Yok edilişimiz, yok edilişleri anlamına gelecekti ileride.

İşte böyle başladı ilk mücadele bencil ve düşüncesiz insanlarla ama sunduğumuz hayatı yok etmeleri o kadar kolay olmayacaktı.

* * *

Yangından kurtulan ben ve geride kalan kardeşlerim doğanın nefesini toparlaması için var gücümüzle çalışıyorduk. Asırlar boyu süren uğraşımız sonucunda, toprak çabamızı ödüllendirircesine yeşile can vermiş, çorak kalan arazi canlanmaya başlamıştı. Sayımız azalmış olsa da doğaya ve birbirimize bağlılığımız artmıştı.

Fakat insanoğlunun gelişme çabaları da son hızıyla devam ediyor, bu uğurda yollarına ne çıkarsa kontrol altına almaya çalışıyor, yapamazlar ise yok etmekten çekinmiyorlardı. Yeni gelen tehlike çok uzun sürecek bir doğa savaşının başlangıcı olacaktı. Çünkü kontrol altına alınma, kısıtlanma sırası bize gelmişti ve açgözlülüğe karşı olan ilk savaşımızdı bu.

Yanan bölge yeni gelen yatırımcılara bir arazi sağlamış ve o bölgeye yeni bir bina yapmaya başlamışlardı. Yanı başımızda yaşayan ve diğer yerden gelen yüzlerce insan ellerinde pankartlarla hep bir ağızdan bağırıyor, binanın yapılmasını engellemeye çalışıyorlardı. Protesto eden grupların tüm çabasına rağmen, bu büyük binanın yapımına başlanmış, askeri kuvvetler tarafından bastırılan protestocular dağılmıştı. Etrafı çitlerle çevrili bu dev yapı kısa zamanda inşa edilmiş ve hükümet tarafından koruma altına alınmıştı. Bu yapı insanoğlunun birbirlerini yok etmeleri için araç sağlamaya yönelik bir fabrikaydı. Bu da onların ne kadar düşüncesiz ve bencil olduğunun bir diğer kanıtıydı. Güç elde etmek ve diğerlerine karşı üstünlük sağlamak için yaptıkları bu silahlar yine kendi türlerinden birçoğunun ölmesi anlamına geliyor, tamahkârlıkları gün geçtikçe artıyordu.

Bizim için ise buna seyirci kalmak çok acı olacaktı. Yaşam, bizim değerlerimizin en üst seviyesindeydi ve onlar güç için birbirlerinin yaşam hakkını almaktan hiç çekinmeyeceklerdi. Fark edemediğimiz tehlike ise zamanla kendini gösterecek ve engellemek için çok geç kalacaktık.

Dev fabrika faaliyete geçmiş, doğayla ilk teması ise hava yoluyla olmuştu. Binanın üç dev bacasından çıkan ve ölümün gölgesini andıran kara bulutlar üzerimize kâbus gibi çökmüş, ne yapacağımızı bilememiştik. Bizler doğanın nefesiydik ve şimdi bu nefesi tıkamaya çalışıyorlardı.

Sert esen meltem ve lodos bizi rahatlatıyordu zaman zaman. İşte o dönemlerde hızlı hızlı nefes alıp vererek kendimize enerji topluyor ve doğanın nefesini idareli harcamaya uğraşıyorduk fakat tehlike sadece bundan ibaret değildi.

Zamanın yavaşça akması, sükûnetimizi korumamızı sağlamaya yardımcı oluyor ve biz etrafımızda olan değişiklikleri ibretle izliyorduk. Üzerimizdeki ölümcül sis tabakasıyla yaşamaya alışmıştık ama her zaman içimizi ferahlatan o masmavi deniz ve meltemle gelen taze yosun kokusu yoktu artık. Yeşilin ve sarının koyu tonları hükmetmeye başlamıştı deniz canlılarının evine. Pislik ve hastalık kokmaya başlamış, ilk ölümleri de o ara görmüştük. Değişime dayanamayıp, çaresizce nefes almaya çalışarak karaya vuran balıklar yaşamın ince çizgisinin en zayıf halkaları olmuşlardı. Hüznümüz artmaya başlamış, hatta yeterince çabalamadığımız için kendimizi suçlamaya başlamıştık.

Denizin değişmesi sadece bir işaretti aslında. Toprağın, fabrikadan sızıp içine giren zehirli maddeleri bize taşıması çok zaman almamıştı. Önce köklerimizde karıncalanma hissetmiş, sonra tüm bedenimizin uyuştuğunu fark etmiştik. Uyuşukluk geçtiğinde ise tüm damarlarımız patlarcasına acımaya başlamış ve hayat suyumuzun çekildiğini anlamıştık. Kuruyorduk birer birer. Birçoğumuz zehire maruz kalmış ve acı içinde ölmüştü. En güçlülerimizden sadece bir kaçı ayaktaydı. Denge bozulmuştu.

Ben ve diğer birkaçımız, köklerimizin en derinlerinde artık hayatın devamlılığını sağlamayacağımızı düşünerek içten içe ciddi bir yaşam kaygısı taşıyıp, toprağa haykırıyor, acımızı paylaşıyorduk. Artık meltem ve lodosun da yapabileceği bir şey kalmamıştı. Onlarda sessizce çekilmişlerdi köşelerine. Doğada çıt çıkmıyordu.

Ölüme terk edildiğimizi düşünüyorduk ama ne kadar yanıldığımızı anlamamız uzun sürmeyecekti. İnsanoğlu bu duruma fırtına önce sessizlik diyordu, biz ise doğanın savaşçı ruhunun nefesini tuttuğunu. O, nefesi bıraktığında gelenin adı tsunami idi. Son anda fark edebilmiştik bunu ve toprağa sımsıkı sarılarak onu kucaklamıştık. Fabrika yerle bir olmuş, içinden hiçbir canlı sağ çıkamamıştı. Uzun süre önce yerlerinden sürülen insanlar ise bu felaketi görmedikleri için şanslıydılar. Yerlerimizden sürüklenmemize rağmen köklerimiz sayesinde arkamızdaki yüce dağın eteklerine sığınmış ve hayatta kalabilmiştik. Artık, zaman bizim ilacımız olacaktı.

* * *

Toprağın, denizin ve geride kalan birkaç kardeşimle benim yaralarımızı sarıp iyileşmemiz çok uzun zaman almıştı. Ama irademiz ve doğanın yardımı sayesinde tekrar eski görevimize dönebilmiştik. Yani bir dönem başlıyordu artık.

Etrafımızda neşeyle şarkı söyleyip, süzülen kuşların yuvaya dönüşleri umudumuzun ilk tohumları olmuştu. Ardından masmavi gökyüzünü kaplayan martıları, altlarında ise denizde dans eden yunusları görmeye başlamıştık. Evlerini yeniden yapmaya başlayan karıncaların bizi kaşımalarını ne kadar özlediğimizi hatırlamıştık. Acımızı ve kederimizi unuttururcasına yeniden nefes alabilmek, dünyanın en büyük mutluluğuydu bizim için.

Kızıl gün batımında balıkçı tekneleri yeniden gezintilerine başlamış, yeni yapılan küçük iskeledeki âşıklara şahitlik yapıyorlardı. Gece ise ayrı bir güzeldi doğamız. Dolunayın canlandırdığı parlayan yıldızlar, yeni oluşan kumsalı aydınlatıyordu keyifle. Hemen gerisinde ise biz ve ev sahibimiz olan dağ yamacı kalmıştı. Geride kalan kardeşlerimle bağlarımız sıklaşmış, birbirimize sıkı sıkıya tutunmuştuk.

Bu güzellik, diğerlerini de yavaş yavaş kendine çekmiş ve kalabalıklaşmaya başlamıştık. İnsanlar burada kalmak ve bu güzelliği paylaşmak istiyor, biz de bunu memnuniyetle karşılıyorduk. Bu her ne kadar güzel bir his olsa da, bundan faydalanmak isteyenlerin de olabileceğini hiç fark etmemiştik. Her zamanki gibi insanoğlunun açgözlülük hissi devreye girmiş, kumsalı, insanların kalabileceği yerler inşa ederek onlardan kazanç sağlamak için değiştirmeye karar vermişlerdi.

Yeni dönem oteller dönemiydi. Onlarca otel yan yana dikilmiş ve sahte görüntüleriyle etraflarını bize benzetmeye çalışmışlar, bunları yaparken de kardeşlerimin tamamını keserek öldürmüşlerdi. Onlar için hızlı ve acısız bir ölüm, benim için ise katlanılması çok zor bir kayıptı bu. Belki en eskileri olduğum için, belki de görüntüm onlara uyduğu için beni sağ bırakmışlardı. Tutunacak hiç kimsem kalmamıştı. Savaşım devam ediyordu ama yalnızlığım beni tüketiyordu.

* * *

Artık anlıyorum açgözlü insanoğluyla savaşılmayacağını. Çünkü başlarına ne gelirse gelsin bundan ders almıyor, yine bildiklerini okuyorlar. Artık yapabileceğim tek şey kaldı o da onlara son bir ders vermek. Tüm acımı, yalnızlığımı ve öfkemi köklerime ulaştırdım.

“Doğa ana, ben kalan son çınarım. Bana verdiğin görevi artık yerine getiremeyeceğim ama yapmam gereken son bir şey var. Bunu gerçekleştirmem için bana yardım et!”

* * *

Son çınarın sesine cevap veren yeryüzündeki diğer kardeşleri, kökleriyle toprağı titretti ve toprak insanoğluna son dersi vermek için harekete geçti. Tarihin şimdiye kadar görmüş olduğu en büyük depremi gerçekleşiyor, kıtalarda oluşan çatlaklar suyla dolarak, dünyayı yaşanamayacak bir duruma getirmeye başlıyordu. Kaçınılacak durum ortaya çıkmış, açgözlülük insanlara kendi sonlarını getirmişti.

Son Çınar” için 2 Yorum Var

  1. Çok güzel bir hikâyeydi, alkışlamak istiyorum. Ayrıca anlatım tarzınız hikâyenin ruhuna sıkı sıkıya bağlıydı.

    Şunları da söylemeden geçmeyeyim. Güzel ve mesajlı bir sonu var, yalnız biraz klişe değil mi? Hikâyenin seyrinden dolayı daha rasyonel bir son beklemiştim. Zaten hikâye boyunca ders üstüne ders aldık, sonunda bizi bambaşka bir ruh haline sürükleyebilirdiniz. Yani tamamıyla sallıyorum, sonunda uzaylılar dünyayı istila ederek ortalığı birbirine katıp anarşi hali oluştursa ve Son Çınar da çıkıp ‘Vay be, beterin beteri varmış’ deseydi kanımca çok daha çarpıcı bir son olurdu (Şaka tabi).

    Bunun dışında gayet iyiydi. Tebrikler.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *