Öykü

Son Dakika

1

Onur ve Melis’in evleneceği haberi kimseyi şaşırtmamıştı.

İkili üniversite sıralarında tanışmış ve kısa süre içinde çıkmaya başlamışlardı.

“Beni tamamlayan ruh eşimi buldum,” demişti arkadaşlarına Melis, Onur’dan bahsederken. Hayalperest, özgür bir kızdı. Onur ise matematik öğretmeni babasının kopyasıydı; sakin ve disiplinli…

“Ben bu kızla evlenirim hacı,” diyordu Onur. Damarlarında coşkuyla akan rakının bahşettiği öz güvenle ayağa fırlamıştı dostlarıyla gittiği balıkçıda. Arkadaşları sırtını sıvazlayıp desteklerini belli etmişlerdi.

Okul bitmiş, ikisi de iş hayatının gerçekleri ile yüzleşmek zorunda kalmışlardı. Onur kopup giden takvim yapraklarının Melis’i de götürebileceğinden çekinmiş ve evlenme teklif etmenin zamanının geldiğine kanaat getirmişti. Bu kararından kısa bir süre sonra, sık sık uğradıkları Cihangir’deki o hoş lokantada romantik bir akşam yemeği programı ayarlamış, yemeğin sonunda yüzük kutusunu çıkartmış ve pırlantayı hayatını paylaşmak istediği kadının parmağına takmıştı.

Uzun zamandır bugünü bekleyen Melis, Onur’un teklifine hiç düşünmeden evet demiş ve mutluluk gözyaşları dökmüştü. Halbuki, Cihangir’deki o aşk kokan akşamdan bir gece önce Onur’un onu artık sevmediğini, onunla evlenmek istemediğini düşünerek hıçkırıklara boğulmuş, hüsnü kuruntuyla kendini eski Türk filmlerine vermişti.

Çiftin beş yıldızlı otelde gerçekleşen düğününe yakın arkadaşları ve aile bireyleri katılmıştı. Seremoniler bitmiş, takılar takılmış, romantik şarkılar tüketilmiş ve en nihayetinde oyun havaları faslına geçilmişti.

2

Kıvrak bir yılan gibi pistte dolaşan halaydan kendini zor kurtaran Onur, nefeslenmek için boş bulduğu bir masaya oturdu. Ortada duran bira bardağı gözüne ilişti. Kaptığı gibi bir dikişte bitiriverdi. Bardağı geri koyduğunda karşısında tanımadığı bir adamın oturmakta olduğunu fark etti.

Bu masa az önce boş değil miydi? diye geçirdi içinden.

“Tebrik ederim. Allah bir yastıkta kocatsın,” dedi adam. İnce uzun vücuduna oturan siyah bir takım vardı üzerinde. Rahat ve sakin görünüyordu. Kendinden emin bir şekilde bacak bacak üstüne atmış, sol kolunu yandaki sandalyeye dayamıştı. Aralarına aklar düşmüş uzun siyah saçları omuzlarından dökülüyordu.

‘’Teşekkür ederim, sağ olun,’’ diye yanıtladı Onur samimiyetle. ‘’Çıkaramadın sizi,’’ diye ekledi, ‘’Melis’in ailesindensiniz sanırım?’’

“Öyle diyebiliriz,” diyerek kestirip attı adam. “Her neyse, sadece sizi tebrik etmek istemiştim. Mutluluklar dilerim.”

Sözünü bitirir bitirmez ayağa kalktı, ceketinin önünü ilikledi ve yumuşak ama kararlı adımlarla çıkışa doğru yürümeye başladı. Fazla uzaklaşmamıştı ki Onur’a son bir şey söylemek için arkasını döndü:

“Bu arada, olur da bir gün karşınıza bir Gulyabani çıkarsa aman ha kapıyı açmayın,” dedi gülümseyerek ve yürüyüşüne kaldığı yerden devam etti.

Onur adamın garip sözlerine bir anlam yüklemeye çalışırken dans pistinden gelen neşe dolu kahkahalar bir an için ilgisini çekti ve başını o yöne doğru çevirdi. Kafasını çakırkeyif gruptan tekrar çıkışa doğru döndürdüğünde ise esrarengiz adamın kaşla göz arasında kaybolmuş olduğunu hayretle karşıladı.

Onur’un boş masada tek başına şaşkın şaşkın oturduğunu gören Melis, kocasının yanına geldi.

“Hadi Onur, oturmaya mı geldik,” diye takılarak onu dansa kaldırmaya yeltendi.

“Az önce karşımda oturan adam kimdi? Sizin aileden olduğunu söyledi.” Onur’un aklı o sahnede kalmıştı.

“Ben kimseyi görmedim. Pist çok kalabalık, birisi önümü kapatmıştır herhalde. Nasıl biriydi?”

“Uzun siyah saçları vardı. Boylu poslu manken gibi bir adamdı,” diye tarif etti Onur.

Melis düşündü ama tarife uyan biri aklına gelmedi. “Çıkartamadım valla hayatım,” dedi.

“Gulyabanili garip bir şeyler söyledi, ardından da arkasını dönüp kayıplara karıştı. Hiçbir şey anlamadım,” dedi Onur.

“Aman canım kimse kim… Bak Ankara Havası çalıyor. Hadi gel dans edelim!” diyen Melis yerinde duramıyordu. Bir elini başının üstünde çeviriyor, diğer eliyle gelinliğinin eteğini sallıyordu.

Esrarengiz adamı zamanı gelince tekrar çıkarmak üzere zihin çekmecesine kaldıran Onur, içinde olduğu ana geri döndü, güzeller güzeli eşine gülümsedi ve elini uzattı. Melis de mutluluktan ışıldayan gözleriyle tuttu uzatılan eli. Gelin ve damat alkışlar arasında dans pistine döndü.

Herkesin keyfi yerindeydi. İçkiler içiliyor, kurtlar dökülüyor, Melis ve Onur’un evlilikleri kutlanıyordu…

Onur’un çekmeceye kaldırdığı bu anı, uzun bir süre orada kalacaktı.

3

“Canım lütfen bak. Bir kez daha Survivor izlersem kusacağım. Açalım Netflix’ten bir film. Netflix and chill hayatım ya!”

Onur, İstanbul’un Maltepe ilçesinin Küçükyalı semtinde bulunan Tunç Apartmanı’nın beşinci katındaki evlerinin pofuduk üçlü kanepesine uzanmış, kolunu başının arkasına atmış, sıkkın gözlerle televizyona bakıyordu. Melis’in Survivor aşkı canına tak etmişti.

Evliliklerinin birinci yılını devirmişlerdi. Aile büyüklerinin yaptığı çocuk baskısı hayatlarındaki en büyük stres kaynağıydı. Ama şikayetçi değillerdi.

“Hayat dediğimiz şey, zaman isimli lokomotifin çektiği sırasıyla doğum, mezuniyet, iş, evlilik, çocuk, emeklilik ve ölüm istasyonlarına uğrayan bir trenden ibarettir,” derdi Onur’un babası. Oğlu ve gelini de, evlilik ve çocuk durakları arasındaki yolculuklarını sürdüren klasik bir Türk çifti olmalıydı onun gözünde.

İkisi de şartlar gereği sabah 9 akşam 5 çalışıyor ve işten eve geldiklerinde çabucak bir şeyler hazırlayıp karınlarını doyuruyorlardı. Akşamın geri kalanını da televizyon karşısında geçiriyorlardı.

“Ya canım lütfen, bugün eleme günü ama,” diyerek dudak büktü Melis. Survivor izleyerek günün stresini üzerinden atıyordu. Akşam eğlencesinin elinden alınmasına gönlü razı değildi.

“Of hayatım. İyi peki. Şu iPad’i ver o zaman bana, ben başka bir şey izleyeyim bari,” diyen Onur, Melis’ten aldığı iPad’deki Netflix uygulamasını açıp arşivi karıştırmaya girişti.

Melis ise dokunulmazlık oyununu kazanmış bir Survivor yarışmacısından farksızdı. Oturduğu koltukta hanedanlığını ilan etmişti.

Onur ilgisini çeken bir bilimkurgu dizisinin pilot bölümünü izlerken, televizyonda devam eden Survivor yayını bir son dakika gelişmesi nedeniyle kesilmişti. Ekranda beliren kırmızı şeritler, patlayan bomba ve silahlı çatışma görüntüleri ile birlikte kan kırmızısı son dakika yazısının süslediği jenerik müziği Onur’un gözünün iPad’den televizyona kaymasına neden oldu. Jenerik bitti, gri tonlarda dizayn edilmiş haber stüdyosu ekrana geldi. Kamera spikere doğru yaklaştı ve sabitlendi. Hayattan duyduğu hoşnutsuzluk soluk suratına yansıyan kadın spiker konuşmaya başladı:

“Survivor isimli yarışma programımıza bir son dakika gelişmesi için ara veriyoruz sayın seyirciler. İçişleri Bakanlığı’nın az önce tüm ajanslara ve haber merkezlerine geçtiği bilgiye göre, Gulyabani kod adlı, hakkında görüldüğü yerde yakalanma kararı bulunan teröristin, Suriye üzerinden Türkiye’ye giriş yaptığı belirlenmiştir. Bakanlık, tüm halkımızın gözünü dört açarak, şüphe uyandıran durumları emniyet birimlerine bildirmelerini rica etmektedir. Bu son dakika gelişmesi İçişleri Bakanlığı’nın talimatı doğrultusunda paylaşılmaktadır.

Evet sayın seyirciler, bu bilgi notunu sizinle paylaştıktan sonra, yayınımız Survivor isimli yarışma programı kaldığı yerden devam edecektir. İyi akşamlar dileriz.”

4

“Bu neydi şimdi?” diye sordu Onur. Tabletteki diziyi durdurmuş, son dakika gelişmesini dinlemişti. “Bunlar harbiden kafayı yedi. Ülkeye giren her terörist için son dakika haberi mi yapacaklar? Yemin ediyorum 1984 kitabına döndü ülke. Oldu olacak televizyonlara kamera koyup evleri izlesinler. Saçmalık resmen.”

Melis spikerin konuşması boyunca telefonu ile oynamış, haberi umursamamıştı. Zaten tüm haber bültenleri insanın canını sıkan gelişmelerle doluydu. Bir de daha da korkunç olacağından emin olduğu son dakika haberleri ile keyfini kaçıracak değildi.

Survivor tekrardan başladı ve Melis bir kere daha gözlerini televizyona kilitledi. “Aman canım boş ver, biliyorsun insanların haberler üzerinden manipüle edildiğini, korkutulduğunu. Takılma,” dedi kocasına.

“Neyse ya, akşam akşam sinirlerimi bozmak istemiyorum,” diyen Onur tabletine geri döndü. Melis çoktan Survivor dünyasının içine girmişti.

Aradan beş dakika kadar bir süre geçmişti ki son dakika logosu tekrar ekrandaki yerini aldı. Kadın spiker yine karşılarındaydı ve somurtmaya devam ediyordu. Yaptığı işten de, aldığı nefesten de belli ki nefret ediyordu:

“Sayın seyirciler, bir son dakika gelişmesi için yayınımıza tekrar ara vermek durumunda kalıyoruz.

İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nden alınan bilgiye göre Gulyabani kod adlı terörist en son İstanbul İl Sınırına giriş yaparken görülmüştür. Tüm İstanbul ve çevre illerde ikamet etmekte olan vatandaşlarımızın teyakkuz halinde olmasını rica ederiz. Her türlü şüphe uyandıran durum için Polis İmdat hattı 7/24 hizmet vermektedir. Konu ile alakalı yeni bir gelişme olduğunda siz değerli izleyicilerimizi bilgilendirmeyi sürdüreceğiz.

Şimdi yayınımız kaldığı yerden devam edecektir.”

5

Onur tableti kanepeye bırakıp ayağa kalktı. “Yok böyle olmayacak, ben bir balkona çıkıp hava alacağım.”

Bu seferki son dakika haberini Melis de izlemişti. Böyle bir haberin televizyonda bu şekilde veriliyor oluşu garibine gitmişti. Ayrıca, bir teröristin İstanbul’da olduğunu duymak tedirgin edici bir durumdu. İstanbul’da yirmi beş milyon kişi yaşıyordu ama insan ister istemez bu tip haberlerden geriliyordu.

“Havada pis bir basıklık var, anlamadım neden,” dedi Onur çıktığı balkondan geri dönerken. “Bir çay koy da içelim aşkım ya. İçimiz ısınsın, kendimize gelelim.”

Survivor’ın reklam arasında olmasını fırsat bile Melis mutfağa geçti. Isıtıcıya suyu koydu, düğmesine bastı. Koltuğuna geri döndü ve cep telefonunu eline aldı.

“Allah Allah… WhatsApp gruplarında herkes Gulyabani’den bahsediyor. Hepsi çok korkmuş aşkım. Annem kapınızı kilitleyin iyice demiş.”

Üst üste gelen son dakika haberlerinin üzerine bir de okuduğu mesajlar eklenince iyice gerilen Melis’e bir üşüme geldi. Yatak odasına geçip üstüne hâkî rengi, anne evinden getirdiği salaş bir yelek aldı.

Melis’in endişeden çayı unuttuğunu düşünen Onur kaynamış suyu çaydanlığa döküp çayı demledi.

İkili, kupalarıyla birlikte televizyonun karşısındaki kanepeye geçtiler. “İyi demlenmiş bir bardak çayın düzeltemeyeceği moral bozukluğu yoktur, Fenerbahçe mağlubiyetleri hariç,” diyen babası geldi Onur’un aklına. Bu hatırayla birlikte boğazından geçen sıcak sıvının içini ısıtmasına izin verdi. Melis ise bergamot kokusunu içine çekerek sakinleşmekle meşguldü. Kendilerini şimdiden daha iyi hissediyorlardı. Olumsuz gelişmelerin etkisi buhar olup uçuyordu.

Yarım saati bulan reklam arası bitmiş, Survivor’a geri dönülmüştü. Tavşan kanı çayın yumuşattığı Onur iPad’i bırakıp eşiyle birlikte Survivor’a sarmıştı.

“Yani hayatım gerçekten merak ediyorum, ne buluyorsun bu programda? Nedir yani dünyanın öbür ucunda bir adaya atılmış insanların bir tabak patates kızartması için yarım saat güreş tutuşması? İnsanlık evrile evrile buraya mı geldi?” diye sordu Onur. “Aklım almıyor bu durumu.”

“Canım benim. İşte yarışmacılar uğraşıyor didiniyor, mücadele ediyor orada. Entrika oluyor, kavga ediyorlar. İzliyorsun işte. Sorgulamıyorsun öyle bilimsel şeyleri falan.”

“Patates kızartmasının bilimsel olduğunu düşünmüyorum. Ne de güreşin…”

“Anladın sen benim ne demek istediğimi,” diye yanıtladı Melis, gözlerini devirerek.

Dışarıdan, konuşmalarını bölecek kadar kuvvetli bir sesin gelmesiyle ikisi de kafalarını salonun camına doğru çevirdiler.

“Bu da neydi?” diye sordu Melis. “Tabanca mıydı?

“Bana da öyle geldi,” dedi Onur, doğrulurken. “Dur bir bakayım.”

“Saçmalama, otur oturduğun yerde canım ya. Çocuklar çatapat falan patlatmıştır.”

Onur gözlerini Melis’e dikti. “Çatapatın sesini gayet iyi bilirim hayatım. Az atmadım çocukken. Böyle çatapat olmaz.”

Melis omuz silkti. Eşini bir maganda kurşununa kurban vermek istemiyordu. Gazete manşetleri gözünün önüne gelmişti bile: Yeni evli çiftin mutluluğu şuursuz bir kurşunla son buldu. Acılı eş yasta…

“Tamam canım boş ver, bir daha duyulmadı bak. Geçti demek ki,” dedi Melis ve Onur’u kanepeden kalkmamaya ikna etti.

Çiftin tartışmasını son dakika haberinin bir kez daha duyulan jenerik müziği kesti.

“Yine ne var?” diye tepki gösterdi Onur. Artık tepesi atmıştı.

Spikerin sesi bu sefer öncekilerden farklı olarak heyecanlı çıkıyordu. Saçları da dağılmıştı. Yayına girmeden saniyeler önce bir kavgaya karışmış da son anda koltuğuna oturabilmiş gibiydi.

“Sayın seyirciler, İstanbul Emniyet Müdürü’nün Gulyabani hakkında yapmakta olduğu açıklamayı canlı olarak size aktarıyoruz.”

Göz bebekleri büyümüş spiker kayboldu ve şişman, kel, bıyıklı, kalın boyunlu bir adam belirdi ekranda. Bu kişi emniyet müdürü olmalıydı. Etrafını saran muhabirlerin mikrofonları, kayıt cihazları ve cep telefonları emniyet müdürünün yapacağı açıklamanın her kelimesini kaydetmek üzere hazır bekliyorlardı.

“Tamamsak başlıyorum arkadaşlar,” dedi emniyet müdürü. Gazetecilerden homurtular, onaylamalar ve anlaşılamayan başka sözcükler duyuldu.

Emniyet müdürü elinde ikiye katlanmış bir kâğıt tutuyordu. Henüz açmamıştı.

Onur ve Melis dahil, ekran başındaki herkes emniyet müdürünün yapacağı açıklamaya kilitlenmişti.

“Evet başlıyorum o zaman,” dedi adam, alnında biriken ter damlacıklarını elinin tersiyle sildikten sonra.

“Değerli basın mensupları ve pek tabii ki saygıdeğer İstanbullu vatandaşlarımız,

Bildiğiniz gibi Gulyabani isimli çok tehlikeli bir teröristin ilimiz sınırları içerisinde olduğuna dair birtakım bilgiler elimize ulaşmıştı. Bu bilgiler ışığında ekip arkadaşlarımız çok ciddi bir istihbarat çalışması yaptı. Şu an itibariyle Gulyabani’nin nerede olduğunu belirlediğimizi size bildirmek istiyorum. Kendisinin eşkâli de elimize geçti. Şimdi bu bilgileri sizlerle paylaşacağım.

Öncelikle teröristin konumu. Gulyabani’nin Maltepe ilçemizin Küçükyalı semtinde saklanmakta olduğunu deşifre ettik. Duyarlı bazı vatandaşlarımız son derece rahat hareketler içerisinde sokağın ortasında yürüyen uzun boylu ve uzun saçlı bir kişinin eşkâlini bize bildirdiler. Yaptığımız incelemede bu kişinin Gulyabani olduğunu tespit ettik.

Bu vesileyle, Küçükyalı semtinde oturan vatandaşlarımızdan dikkatli olmalarını, kapıyı yabancılara açmamalarını ve az sonra göstereceğim eşkâldeki adamı gördükleri anda Polis İmdat servisini aramalarını rica ediyorum. Bunu hem sizin, hem de sevdiklerinizin güvenliği için istiyorum.

Gulyabani’nin eşkâlini veriyorum. 1.85 boylarında, ince yapılı, uzun siyah saçlı, siyah takım elbise giymiş, son derece modern görünümlü, 40-45 yaşlarında.

Lütfen bu eşkâle uyan birisini görürseniz vatandaşlık görevinizi yerine getiriniz ve en kısa zamanda emniyet görevlileri ile temasa geçiniz.

Şimdilik bu kadar. Gelişme olursa, yine sizinle paylaşacağız. İyi akşamlar.”

6

Onur, düğünlerinde karşısında beliriveren ve anlamsız bir şeyler söyleyip yok olan enteresan adamın fotoğrafını Emniyet Müdürü’nün elindeki kâğıtta gördüğü anda ağzındaki bütün çayı televizyona doğru püskürttü. Gözleri fal taşı gibi açıldı. Kupasını sehpaya bırakıp ayağa fırladı. Zihin çekmecesini bir hışımla açtı ve içindeki saklı hatırayı serbest bıraktı.

“Bu o!” diye bağırdı. “Vallahi billahi o!”

“Kimden bahsediyorsun?” diye sordu Melis, çekinerek. Sesi çatlak çıkmıştı. Onur’un ani ve yüksek perdeden tepkisi onu ürkütmüştü.

“Düğündeki adam, hatırladın mı? Hani sana demiştim. Yanıma oturdu, Gulyabanili bir şeyler söyledi gitti demiştim. Hatırladın mı?”

Melis kafasını sola çevirdi ve gözlerini yukarı döndürdü, hatırlamaya çalıştı. Endişeliyken bir şey anımsamak ne de zordu… “Bir şeyler dediğini hatırlıyorum ama… Of hayatım bilmiyorum. Emin misin bu adam olduğundan?”

“Ya o diyorum işte o! Uzun saç, jilet gibi takım, manken gibi adam… Gulyabani bizim düğünümüzdeydi! Şimdi de Küçükyalı’daymış! Bizim mahallemizde…” diye bağırdı Onur. Sakin babanın kontrollü oğlu sahayı terk etmiş, Melis’in tanıyamadığı bambaşka bir Onur oyuna girmişti.

Gözü dönmüş bir katil burunlarının dibindeydi ve Onur onu düğünlerinde gördüğünü söylüyordu. Melis için bunun tek bir anlamı olabilirdi: Gulyabani… onlar için gelmişti…ve onları bulup… öldürecekti…

Melis ağlamamak için kendini zor tutuyordu. Alt dudağı büzülmüştü. Bir yandan da telefonu çalıyordu. Arayan annesiydi. Emniyet müdürünün açıklamalarını görüp endişeyle telefona sarılmıştı anneciği… Sık nefes alıp veriyordu Melis. Bir anda ağzı kurumuştu. Panik, korku ve endişenin kuşatması altındaydı.

“Koş kapıyı kilitle, perdeleri kapat,” dedi Onur. Evin güvenliğini sağlamak aklına ilk gelen hareketti.

Melis artık titriyordu. Eşinin kontrolünü kaybettiğini gören Onur önce kendini toparladı, ardından da karısına sarıldı. “Korkacak bir şey yok. Ben buradayım,” dedi Melis’e. O an gözünün önüne babasının yüzü geldi Onur’un. “Sakin olan takım maçı kazanır,” diyordu babası eski evlerinin hüzün kokan balkonunda, sakinlik kılıfına sakladığı sinir bozucu vurdumduymazlığıyla…

“Merak etme hayatım. Tesadüf oldu büyük ihtimalle. Hepsi bir yanlış anlaşılmadan ibaret olmalı. Kapıları ve ışıkları kapatır polisin Gulyabani’yi yakalamasını bekleriz, tamam mı? Ben buradayım seni canım pahasına korurum. Hiç korkma sen,” diyen Onur eşini sakinleştirmeye çalışıyordu. Ne kadar inandırıcı olduğu tartışılırdı. Onur’un ruh halindeki dalgalanma da ortadaydı.

Kısa süre sonra dışarıdan helikopter pervanelerinin gürültüsü gelmeye başladı. Polis Küçükyalı sokaklarında Gulyabani’yi arıyordu.

“Bizden ne istiyor bu adam?” dedi Melis. Koyuverdiği gözyaşları yanaklarından dökülüyordu.

“Bilmiyorum,” dedi Onur. “Her ne istiyorsa asla alamayacak, it oğlu it.”

Beraber kapıya doğru yöneldiler. Kilitlediklerinden emin olduktan sonra ışıkları kapattılar ve perdeleri çektiler. Sadece televizyonun yapay ışığı kaldı geride… Gelişmeleri takip etmek istedikleri için onu açık tutmaya karar vermişlerdi. Bu kâbusun bittiğini müjdeleyecek son dakika haberini bekliyorlardı. İkisinin de telefonu sayısız kez aranmıştı. Aileleri panik içinde onlara ulaşmaya çalışıyordu.

Diğer yanda, dünyanın geri kalanında hayat olduğu gibi akıyor, televizyonda Survivor kaldığı yerden devam ediyordu. Ödül oyununu kazanan takımın oyuncuları çekecekleri ziyafeti düşünerek açlıktan guruldayan karınlarını neşeyle ovuşturuyorlardı.

Tam o anda, kanepede birbirlerine sarılmış bir şekilde oturan Onur ve Melis sokak kapısının önünde bir ses duydular. Ayak sesi miydi bu? Kapının önünde birisi mi vardı?

Gelen kişi, birer saniye arayla üç kez çaldı kapıyı.

Tak…tak…tak…

Melis bağırmamak için elleriyle ağzını kapattı.

7

Onur paniğin kontrolü ele geçirmesine engel olmaya çalışıyordu. Polis helikopterinin göz kamaştırıcı spot ışığı artık Tunç Apartmanı sakinlerinin camları üzerinde dolaşıyordu. Bir süre daireleri dolaşan helikopter en sonunda nereye bakması gerektiğini tespit edip, Onur ve Melis’in evinde sabitledi ışığını. O saniyede helikopter Sauron’un Gözü olmuştu onlar için…

Korku içindeki çift kanepenin arkasına saklandılar. Gulyabani’nin onlardan ne istediğini bilmiyorlardı. Onları nasıl bulduğunu, onlara ne yapacağını da… Tüm bunlar gerçek olamayacak kadar korkunçtu.

Kapı tekrar çaldı.

Tak…tak…tak…

“Hu huuuu Onuuuuur… Meliiiiis… Ben geldim. Açsanıza kapıyı. Size söylemek istediğim bir şey var.”

Gulyabani’nin sesi alaycıydı. Sözlerini gırtlaktan çıkan korkunç bir kahkaha ile sonlandırmıştı. Onur sesi tanımıştı. Bu düğündeki adamdı. “Gulyabani gelirse kapıyı açmayın,” diye öğüt veren adamın Gulyabani’nin ta kendisi olduğu gerçeği Onur’u beyninden vurmuştu.

“Madem siz davet etmiyorsunuz, o zaman ben de kendim gelirim,” dedi Gulyabani.

Tekrardan ayak sesleri duyuldu… Bu sefer daha mı yakından geliyordu? Kapıyı açmış olabilir miydi?

Onur ve Melis ayak seslerinin yaklaştığını duyabiliyorlardı. Her adımla birlikte kalpleri göğüslerini parçalayıp fırlayacakmış gibi atıyor, gerilen sinirleri kopmak üzere olan bir telden farksız bir hale geliyordu.

Ayak sesleri artık yanı başlarındaydı. Ardından, ilk önce Gulyabani’nin biçimsiz elleri göründü kanepenin üzerinde. Hemen sonra tıraşlı suratı ve aklar düşmüş uzun siyah saçları geldi gözlerinin önüne… Gulyabani’nin donuk yüzünde alaycı bir gülüş vardı.

“Ceeeee!” diye bağırdı Gulyabani kanepenin arkasına doğru zıplarken.

Melis hayatında o güne kadar hiç yapmadığı bir şey yaptı ve avazı çıktığı kadar bağırdı.

8

Melis ter içindeydi.

Karşısındaki kapı açıldı. Annesi ve babası koşarak içeri girdiler.

“Kızım iyi misin? Ne oldu?” diye sordu annesi telaşla.

“Kızım iyi misin?” diye tekrarladı babası, kaşlarını çatarak sağa sola bakındı.

Melis, bütün çocukluğunu ve gençliğini geçirdiği odasındaki yatağında doğrulmuş bir halde buldu kendini. Haki rengi yelek vardı üstünde. Baş ucundaki küçük televizyonda açık bıraktığı Türk filmleri kanalında Kemal Sunal, Halit Akçatepe’ye gülümsüyordu. Adile Naşit’in sevimli yüzü izledi unutulmaz ikiliyi. Ekranın sağ alt köşesinde “Süt Kardeşler” yazıyordu.

Hepsinin bir rüya olduğunu anlaması Melis’in birkaç saniyesini aldı. Meğer, Onur’un onu artık sevmediğini düşünüp ağlarken, Türk filmleri kanalındaki bir dramaya takılmış, filmin ortasında da uyuyakalmıştı. Film bitmiş, ardından Ertem Eğilmez’in unutulmaz filmi Süt Kardeşler başlamıştı. Melis’in bilinç dışı, içinde bulunduğu duygusal durumdan istifade edip Süt Kardeşler’deki Gulyabani’nin başrolde oynadığı bir kâbus oynatmıştı uykusunda.

Melis tüm bunların bir kâbus olduğu gerçeğini öğrendiğinde büyük bir rahatlama hissetti. Tabi bu, Onur ile henüz evlenmediği anlamına da geliyordu. Peki Onur onu hâlâ seviyor muydu? Bu düşünce ile içini yeni bir huzursuzluk kapladı. Cep telefonunu eline aldı. Onur’dan gelen bir mesaj vardı. Gözlerini ovuşturdu ve mesajı okudu:

“Yarın akşam 8’de Cihangir’deki güzel lokantada yer ayırttım aşkım. Sana bir sürprizim var. Seni çok seviyorum. İyi uykular…”

Melis’in göz bebekleri büyüdü, başından aşağı kaynar sular döküldü. “Yarın bana evlenme teklif edecek,” dedi sadece kendi duyabileceği kadar kısık bir sesle… Rüyası gerçekleşecekti…

Peki bu ne demekti?

Yoksa kâbus bitmemiş miydi?

9

Melis bunları düşünürken, apartmanın önündeki sokak lambasının cılız ışığının altından takım elbiseli adam geçmekteydi. O yürüdükçe uzayan gölgesi, esen rüzgarla uçuşan saçları ile bütünleşerek bir Gulyabani’yi anımsatıyordu. Direğe omzunu dayayıp bir an için bekleyen siluet, Melis’in odasına dikti gözlerini. Ardından, zifiri karanlığın içinde gözden kayboldu…

Son Dakika” için 19 Yorum Var

  1. Öykülerini seviyorum Ufuk, gerçekten. Nötron Yıldızı’nı da okudum, lâkin kafasız bir adam olmam hasebiyle uzay mevzusuna tam olarak sokamamıştım kendimi, ama yine de beğenmiştim. Bu, seninle tanıştığım ilk öyküyü hatırlattı bana, her ne kadar bu daha çeşitli bir öykü olsa da.

    Mizah var burada, ince düşünülmüş benzetmeler var, günlük hayatta kullandığımız terimler var, bütünüyle sıradanlık var. Ve ben bunu bir çırpıda okudum. Üslûbuna zaten hastayım, bir de ilginç bir fikir gelince aklına, kurgusundan karakterlerine enfes bir öykü yazıyorsun.

    Beni mest eden noktaları tek tek alıntılamayacağım, zira bi’ hâyli çok. İngilizce konuşan milletlerin “pounding headache” diye tanımladığı bir baş ağrısıyla okudum bu öyküyü ki böyle durumlarda genel olarak işlevsiz bir insan hâlini alıyorum.

    Melis’in kendini öykünün başında Türk filmlerine verdiğini öyle iyi unutturdun ki bana, sonda “aa,
    doğru lan!” dedim keko gibi, düşün. Süt Kardeşler detayı bana göre değildi sadece, ama öykünün başını ve sonunu kırpıp bu yerlere daha tekinsiz şeyler eklendiğinde öykü bambaşka bir hâl alabiliyor. Zekice. Alkışlıyorum.

    Var ol Ufuk :krs:

  2. Gurlino dedi ki: dedi ki:

    Merhabalar, ne mutlu senden böyle güzel bir mesaj almak. Takip edildiğimi bilmek, öykülerimin benzerliklerinin yakalnıp, farklılıklarının analiz edildiğini görmek bana müthiş keyif veriyor ve beni daha sık yazmam için teşvik ediyor.

    Hatırladığın öyküm Buluşma olsa gerek. Orada da benzer bir olay örgüsü vardı. Ama senin de belirttiğin gibi, Son Dakika, içiçe geçen sarmalları, zaman zıplamaları ve farklı alt metinleri ile daha “dolu” bir öykü. Açıkçası sen ve @Osman_Eliuz benzerliğe parmak basmadan önce ben bu anımsatmanın farkında değildim. Bambaşka iki çıkış noktasından gelip, farkında olmadan benzer iki kurguya yönelmemin, iki temanın birbirine yakın oluşundan kaynaklandığını düşünüyorum. Bir sonraki temada artık öcülerden böcülerden çıkacağımız için daha duygusal, daha samimi ve içten bir öykü kaleme almayı düşünüyorum. Bakalım, göreceğiz. :slight_smile:

    Mizah, hayatın içinden basit ama yerinde benzetmeler, ses, görsel, tat gibi duyumlara oynamak, farklı hislerin peşpeşe uyarılması gibi hikaye anlatım tekniklerini kullanmayı seviyorum. Okuyucuyu roller coaster’da gibi tuttuğunu, sürükleyici ve eğlenceli bir okuma tecrübesi sunduğunu düşünüyorum. Bir de öykülerimde hayatın içinde sıradan insanların başından geçen ilginç olayları anlatmayı seviyorum. Sonuçta hiç birimiz kral, kraliçe değiliz ama kafamızın içinde kimseyle paylaşmadığımız bir krallıkta yaşıyoruz. O krallığın kapılarını açmaya çalışıyorum öykülerimle…

    Valla Melis’in rüyası konusunda küfür yemeyi kabul ederek bu kurguyu oluşturdum. Öykünün sonundaki arka arkaya gelen kafa karıştırıcı gelişmelerle o küfürün yerini övgüye çevirmesini umdum okuyucunun. Cümle aralarında ipuçlarını vermeye çalıştım ama tek bir okumada yakalaması zor olsa gerek. Kendine haksızlık etme bu açıdan, diye düşünüyorum. :slight_smile: Süt Kardeşler kısmı; “küfürleri yedim, şimdi öpüp barışalım” bölümü. Barıştık mı seninle de ? :smiley:

  3. Gurlino dedi ki: dedi ki:

    Veba Temalı Bir Öykü Yazınız benim için yeri ayrı bir öyküdür. Büyük keyif alarak yazmıştım. Hem temayla yapboz gibi oynamak, hem olay örgüsü kurallarını bozmak, hem de tüm duyulara hitap etme noktasında başarılı bulduğum bir öykümdü. Beğenmiş olmandan memnun oldum. :slight_smile:

    Bulduğun ipuçlarını paylaşırsan, beraber değerlendirebiliriz. :slight_smile:

    Yeni öyküleri beklerken, katıldığı yarışmada birincilik ödülü kazanmış Zeplin isimli öykümü okuyabilirsin; http://yerlibilimkurguyukseliyor.com/2018/03/06/sayi11/#p=14

    ya da blog adresimden, diğer öykülerime ulaşabilirsin :slight_smile:

    www.duslerdengercege.com

    Bu da yetmezse, Ekşisözlük’teki öykü başlığıma da göz atabilirsin:

    https://eksisozluk.com/gurlinonun-kisa-hikayeleri--4933004

    Tüm bunların bir sonraki Seçki’ye kadar yeterli olacağını umuyorum. :slight_smile:

  4. Gurlino dedi ki: dedi ki:

    Merhaba Murat,

    Sanırım bu öyküyü yazmaya başladığımda kullandığım çıkış noktama en çok yaklaşan sen oldun:

    Senin hikayende de aynı sınıfın Türkiye’deki evliliğe giden yol, evlilik ve ilişki dinamiği o kadar iyi anlatılmış ki hiç gulyabani olmasa da keyifle okurdum.
    Ben ayrıca gerilmem gereken yerleri son derece keyifle ve ağzımda bir sırıtışla okudum.

    Hadi fazla uzatmadan kurgumda esinlendiğim şeyi açıklayayım: Bir Olacak O Kadar hikayesi

    Levent Kırca’nın inanılmaz trajikomik yaklaştığı hadiseler vardır, hepimiz gayet iyi biliriz. Olacak O Kadar’ın bir bölümünde, iki evli çift, çiftlerden birinin 4. Levent’teki evlerinde çilingir sofrasında muhabbetin belini kırmaktadır (Bugün için böyle bir şeyi televizyonda görmemizin imkansız olması ne kadar trajik değil mi?). Açık olan televizyonda bir haber çıkar, akıl hastanesinden kaçan bir hasta Levent taraflarında görülmüştür. Bizimkiler tedirgin olur ama eğlenceye devam ederler, ne de olsa çok sayıda Levent var derler… Sonra bir son dakika haberi daha gelir, manyak hasta 4. Levent’tedir. Bizimkiler tırsar. Ne yapacaklarını bilemezler. Sonra pat kapı çalar. Bizimkiler korkudan bayılır. Kapıdaki kapıcıdır, ekmek getirmiştir… (ben böyle hatırlıyorum ama yanılıyor da olabilir, çok zaman geçti üzerinden ve internette bulamadım bu videoyu) :smiley:

    Bunu da hesaba katınca, gergin anları tebessümle okuman, aradığım tadı yakaladığım anlamına geliyor. Orada gergin bir durum var ama absürt yani, gerçek dışı. Komik hatta. Son dakika haberlerinin saçmalığı, karakterlerin değişen ruh halleri ve gergin anlardaki tebessüm ettiren anlatım bizi sürreal bir sonuca götüren parçalar. Senin de burada gerilmekten çok tebessüm etmen son derece doğal ve öykünün her okuyucuda farklı bir tat bıraktığını gösteriyor. Ben bundan gayet memnunum. :slight_smile:

    Cloverfield benzetmene de bayıldım. Sıradan hayatları anlatması zordur. Okuyucu çabuk sıkılır ve tatmin olmaz. Cloverfiled o açıdan hiç beklenmedik bir anda dönen hikayesi ile başarılı bulduğum bir filmdir. Benim hikayeler de sıradan gibi başlayıp sonra bambaşka yerlere gidiyor sanırım. O zaman bir itiraf daha olsun bu; Cloverfield, Lost, Fringe, Last Jedi gibi yapımlardan tanıdığımız JJ Abrams hikaye anlatıcılığını takdir ettiğim ve tekniklerini kullandığım bir senarist, yazar ve yönetmendir. :slight_smile:

    İlerleyen seçkilerde görüşebilmek dileğimle…

  5. Gurlino dedi ki: dedi ki:

    Not: ben de eşimle mecburen Survivor izliyorum :frowning:

    İşte bu! Fazla gerçekçi öykü yazdığımı biliyordum. Kapıyı kilitlemeyi unutmayın, yabancılara da açmayın. :smiley:

    Beklentilerin sırf benim için değilmiş, şimdi anladım. :slight_smile:

    Selamlar, sevgiler…