Öykü

Nefes Al

Bu notu okumak zorunda kaldığınız için üzgünüm. Fakat iki cesetle birlikte kriyo-uykuda uyuyuyan biri bulunduğunda bir açıklama gerekir, değil mi? O yüzden en baştan başlayacağım. Geçen sefer kriyo-uykudan bir kabusa uyandığım andan.

Yolculuk süresince bu uzay gemisinde, J.A.M, biz dört haftalık kriyo-uykulara yatarız. Dört hafta uyuduktan sonra kalkar gemide üç gün çalışırız. Bu emektar gemide ıvır zıvır işler hiç bir zaman bitmez. Uçuş ve rota kontrolü, tamirat vesaire… Gemi eski olduğu için yapay zekaya sahip bir otomatik pilotumuz, çulsuz olduğumuz için de android veya robot mürettebatımız yok. Yolculuklarımız genelde üç-dört aylık olduğu için iki üç kez kalkarız. Biz çalışırken vücutlarımız kendini toplar, bir sonraki kriyo-ukuya hazır hale gelir. Bilirsiniz, kriyo-uykuda ne kadar uzun kalırsanız, o kadar zayıf uyanırsınız ya da hiç uyanamazsınız.

En son kriyo-uykumdan uyandığımda bir şeylerin yanlış olduğunu hemen anladım. Başımdaki müthiş ağrı ve karnımdaki guruldamalar olmadan bile bir şeylerin yanlış gittiği belliydi. Işıl ışıl olması gereken odam, karanlıktı. Sadece acil durum ışıkları yanıyordu, onlar da ancak kendini aydınlatıyordu. Güç bela kriyo-çemberden çıkıp “Jaaan” diye bağırdım. Cevap yoktu. Karanlıkta yere uzandım. Öyle ne kadar kaldım bilmiyorum.

Gemide üç kişiyiz. Pardon, kişiydik. Ben uçuş ve rota kontrolünü yaptığım için Jan ve Michelle bana Kaptan Al derdi. Sanki ‘Ali’ demek çok zormuş gibi. Jan mühendisimizdi. Gemiyi işler halde tutmak onun göreviydi. Michelle geriye kalan tüm işleri yapardı. Doktorumuzdu, aşçımızdı. Jan’la ben gövdeysek o bizim aklımızdı. Jan ve Michelle Fransız Kanada’sında başlayan hayatlarının nerdeyse tümünü beraber geçirmişlerdi. Birbirilerini seviyorlardı. Evleneceklerdi. Ya da evlenmişlerdi. Ne bileyim ben, bildim bileli hep beraberlerdi. Ben, ışıkaltı hızlarda bağımsız taşımacılık yapmak için bu gemiyi satın almak istediğimde bir ortağa ihtiyacım oldu. Daha doğrusu param yetmeyince ortak aramak zorunda kaldım. Sonra onlarla karşılaştım. Ortak olmadık, kardeş olduk. Sonsuz boşlukta üç özgür ruh beraber dolaşıyorduk. Genelde astreoit kuşaklarından aldığımız yükü uzay istasyonlarına taşırdık. Eğer parası iyiyse ufak tefek yaramazlıklar yapar, kanuni olmayan yükleri de taşırdık. Ama kimsenin dikkatini çekmeyecek ufak tefek işlere bulaşırdık.

Kendimi biraz daha iyi hissettiğimde tekrar bağırdım.

“Jaaan… Micheeelle.”

Hâlâ ses yoktu. Karanlıkta doğruldum. İlk önce odamdaki bilgisayar terminalini buldum. Buradan tüm gemiyi kontrol edemezdim ama belki neler olduğunu anlayabilirdim. Acil durum ışıklarının parlaklıklarını artırmaktan başka bir şey yapamadım. Geminin ana bilgisayarı kilitliydi. Kumanda odasına gitmeden bir halt edemezdim. Bir şeyler olmuştu, hem de çok kötü şeyler…

Yerimden kalktım. Biraz daha iyi hissediyordum. Dışarıda olan her neyse bu kapıyı geçememişti. Şimdi aramızdaki engeli kaldırmak üzereydim. Derin bir nefes aldım. Elimi kilidin üzerine koydum. Sağ elimin biyometrik bilgilerini okumasıyla kapıdan ufak bir ses geldi. Kapı bir şeye takılmış gibi yavaşça açılmaya başladı. Odamın dışındaki karanlık adeta çarptı bana. Kapkaranlıktı dışarısı. Gözlerimin karanlığa alışmasını beklerken kokuyu aldım. Adeta fiziksel bir darbe almış gibi sendeledim. Bir sürü iğrenç koku. Kanın metalik kokusu, çürümüşlüğün kokusu, ve daha ayırdına varamadığım bir sürü koku. Midem bulandı. Tekrar iki büklüm oldum. Nefes alamıyordum. Boğulan birinin kafasını suyun üzerine çıkarmak istemesi gibi başımı yukarı kaldırdım. İstediğim tek şey bu iğrenç kokulardan uzakta derin bir nefes almaktı. Fakat kafamı kaldırırken karanlıkta bir hareket gördüm. Ufak bir ses duydum. Koşan çıplak ayakların metal üzerinde çıkardığı ses gibi, uzun tırnakların zemine sürtündüğünde çıkardığı ses gibi bir ufak, ince bir gürültü. Kanım dondu, aldığım nefes yarıda kaldı. Karanlıkta bir şey üzerime doğru geliyordu. Onu fark ettiğimi anlayınca hızlandı. Dolu dizgin koşarak geliyordu. Düşünebildiğim tek şeyi yaptım. Uzanıp kilide tekrar dokundum. Kapı bu sefer hızla kapandı. Birkaç saniye sonra o şey durmaya çalıştı. Ama duramadı. Karbon fiber ve nanotüplerle kuvvetlendirilmiş kapıya çarptı. Bir ses çıkardı. Canının yanmasından değildi bu ses. Sadece avını elinden kaçıran bir avcının homurdanmasıydı.

Nefes almadığımı fark ettim. Nefes almayı unutmuştum. Adrenalinim fırlamıştı. Yüzüme hücum eden kanı, damarlarımda kalbimin atışını hissedebiliyordum. Ama sakin olmalıydım. Dışarıda bir şey vardı. Bir canavar. Bir gulyabani.

Babaannemin hikayelerindeki bu canavar nereden gelmişti ki aklıma. O hikayelerde gulyabani ölüleri yemeye mahkum olmuş günahkar bir oburdu. Hiçbir zaman doymazdı. O yüzden ıssız yollardaki insanlara saldırırdı. Eğer canlısını bulamazsa mezarlıklara musallat olur; cesetleri çıkartır, onları yerdi. Şimdi aklımdan geçen bu düşünceler beni tekrar felç etmişti. Çocukluğuma dönmüştüm. Aynı o zamanlardaki gibi korkuyordum. Kendime sarılmıştım ve sallanıyordum. Ne yazık ki beni teselli edecek biri yoktu yanımda. Derin derin nefes almaya başladım. Ne kadar da çabuk vazgeçiyordum. Şimdiye kadar savaşmadan hiçbir şeyi vermemiştim. Canımı da vermeyecektim.

İlk önce sakinleşmem gerekiyordu. Tekrar bilgisayar terminalinin yanındaki koltuğa oturdum. Odada küçük bir çeşme ve lavabo vardı. Suyu yüzüme çarptım. Biraz da su içip kendime gelmeye çalıştım. Beklemiş suyun tadı kötüydü ama şimdilik idare edecektim. Midem yüksek sesle tekrar guruldadı. Maalesef odada yiyecek bir şey yoktu. Yiyecek, sadece mutfakta ve kilerde vardı. Eğer odamdan çıkıp koridorun sonundaki kapıyı kapatabilirsem mutfağı, yemek yediğimiz ortak alan ile Jan ve Michelle’in odalarını güvene alabilirdim. Ortak alanda bir bölmede silah da vardı. Ama oraya kadar kendimi korumam gerekiyordu. Odamda silah olarak kullanabilecek bir şey aradım. En sonunda oturduğum koltuğu parçaladım. Çok uzun olmasa da ufak bir metal boru vardı şimdi elimde.

Kapıya kulağımı dayadım. Nefesimi tutup, dinlemeye başladım. Ses yoktu. Kilide dokundum. Kapı tekrar yavaşça açılmaya başlayınca ilk önce kapıya asıldım. Boşluk geçebileceğim kadar büyüyünce, kendimi hızla aralıktan fırlattım. Bir el feneri, bir ışık bulmayı akıl etmeliydim ama artık karanlıkta bir yarış başlamıştı. Ödülüm ise sadece biraz daha uzun yaşamaktı. Kapıya vardığımda Gulyabani ortalıkta yoktu. Kilide dokundum. Kapı kapanmaya başladı. Fakat bir türlü kapanmıyordu. Yerde bir şey kapanmasını engelliyordu. Bir pençenin kafamı alıp götüreceği endişesiyle eğildim. El yordamıyla buldum. Kuru, pürüzlü silindirik bir şeydi. Onu aradan çekince kapı kapanıverdi. Bulduğum nesneyi yokladım. Kahretsin, bir kemikti. Pek çok sefer dişlenmis bir uyluk kemiği.

 

İçimde panik tekrar yükselmeye başlayınca derin derin nefes almaya başladım. Bunca zamandır odama giremediğine göre bu kapı şimdilik Gulyabani’yi -ya da her neyse- dışarıda tutmaya yeterdi. Ama ya dışarda değilse ya ikimizi de buraya kilitlediysem. Birden panik kalbimi sıkıştırdı. Nerdeyse kapıyı açıp koşmaya devam edecektim. Neredeyse…

Duvara tutunarak ilerlemeye başladım. Bir elimde metal boru diğerinde ise kemik vardı. Histerik bir gülme içimde yuvarlanarak büyümeye başladı. Sözde özgürdüm, uzaylar fatihiydim, uzay gemisinde gezegenler arası yolculuk yapıyordum. Ama şimdi, karanlıkta bir elimde kemik, bir canavara yem olmamaya çalışıyordum. On binlerce yıllık teknolojik gelişimin sonunda elimde kemik, bir mağara adamı gibi bilinmeyen karşısında titriyordum. Uyandığımdan beri yapabildiğim tek şeyi yaptım ve derin nefesler almaya devam ettim. Nefes almaya devam etmek şu an yapmayı umabildiğim tek şeydi.

Ortak alana ulaştığımda gülmemi kontrol etmeyi başarmıştım. Silahı biyometrik kilitli kutudan aldım. Hatta acil durum ışıklarını yakmayı bile becerdim. Yiyecek hazırlayan makine, hammadde yok hatası vermeseydi bir şeyler bile yiyecektim. Ya biri makinenin hazırlayabileceği ne varsa yemişti ya da acil durum kilitlenmesinin bana hazırladığı acı sürprizlerden biriyle karşı karşıyaydım. Yapacak bir şey yoktu. Sabredecektim. Odaları dolaşıp güvende olduğuma emin olmalıydım. En azından şimdilik.

İlk önce yakın olan Jan’ın odasına gittim. Her zamanki gibi dağınıktı. Anormal sayabileceğim herhangi bir şey görünmüyordu. Ama Michelle’in odası. Bu oda, tamamen farklıydı. Nasıl anlatacağımı bilmiyorum. Kokunun kaynağı burasıydı. Zeminde ne olduğunu anlayamadığım irili ufaklı bir sürü çer çöp vardı. Tam kapının karşısındaki kriyo-çemberin cam alaşımlı kapağı paramparça edilmişti. Kafamı çevirdikçe odanın içinde binlerce küçük parça minik yıldızlar gibi parlayıp sönüyordu. En zorunu sona sakladım. Odada bir ceset, hayır bir iskelet, vardı. Etler kemiklerin üzerinde çürümemiş de sanki vahşi bir yırtıcı etleri kemirmişti. Ama görebildiğim kadarıyla cesedin kafası yerinde yoktu. İlk başta benimle ilgisi olmayan bir manzara seyrediyor gibiydim. Hissizce bakıyordum etrafıma. Etrafa savrulmuş uzun kızıl saçları gördüm sonra. Michelle’in o güzel yüzü, sessiz gülüşü geldi aklıma. Mideme sağlam bir tekme yemiş gibi oldum. Bir yandan koku bir yandan odadaki korkunç manzara. Olduğum yere çöküp kustum. Ya da kusmaya çalıştım. Hâlâ hiçbir şey yememiştim. Sadece yeşilimsi, sarımsı bir sıvı geldi ağzımdan.

O anda bir gürültü ile irkildim. Bir şey kendisini kapıya fırlatıyor, kapıyı kırmaya uğraşıyordu. Öfkelenmiştim. Ne hakkı vardı onun, her kimse, her neyse. Ne hakkı vardı bunları yapmaya bu Gulyabani’nin. Kapıya koştum ve kapıya okkalı bir tekme savurdum.

“S.ktiğimin Gulyabanisi, ne istiyorsun benden?”

Bir anda zonklayan ayağımın acısıyla kendime geldim. Dışarıda bir hayvan, bir canavar vardı. Benim ona olabilecek tek üstünlüğüm olan aklımı da öfkeye teslim etmek üzereydim. Sakin olmalıydım, sakin. En yakın iki arkadaşımdan en az birine mezar olmuş bu kahrolası gemide, bu zifiri karanlıkta sakin olmalıydım. Çünkü ölmek istemiyordum. Mezarımın ölü yiyici bir Gulyabani’nin midesi olmasını hiç istemiyordum.

Sırtımı kapıya yasladım. Mideme sancılar girmişti. Başım çatlayacak gibiydi. Olanları düşünmeye çalıştım. Jan neredeydi? Bu yaratık, ona verdiğim isimle Gulyabani, neyin nesiydi? Nereden gelmişti? Şimdiye kadar hep gemideyse niçin şimdiye kadar niçin hiç fark etmemiştik. O anda bir şey hatırladım. Yılın çoğunu uyuyarak geçirince zamanı tahmin etmek zordu ama birkaç yıl önce hatır –hatırını saydığımız daha çok kredilerdi ama- için egzotik bir yük taşımıştık. Jan’ın bir arkadaşı için endemik yırtıcı hayvan yavrularının gezegen dışına çıkmasına yardım etmiştik. Hiç istemediğimiz bir şekilde, kargo alanımızın tamamını bir kaçakçıya kiralamıştık. Yolculuk biraz sert ve olaylı geçmişti. Hiç içimize sinmemesine rağmen kargoyu tek parça teslim etmiştik. Daha sonra aldığımız kredi ise bizi bayağı iyi hissettirmişti.

Ya o kargoyu tam teslim edemediysek. Bizim gibi kargoyu gemi içinde taşıyan yük gemilerinin kargo bölümünde ufak kemirgenlerin ve yırtıcıların bulunması duyulmadık şey değildi. Daha büyük bir yırtıcının onlarla beslenmesi sık rastlanan bir şey değildi ama hiç olamayacak bir iş değildi. Düşmanıma bir isimden sonra bir yüz, bir sıfat vermiş olmak beni rahatlatmıştı. Jan muhtemelen bu yaratığın farkına varmış ama onu hafife almış olmalıydı. Kargo bölümünde yaralanmış, yardım bekliyor olabilirdi. Kafamda hızlıca bir plan kurdum. Daha iyiye gitmiyordum. En iyisi ne olacaksa bir an önce olsun, bitsin istedim.

Kapıyı açtım ve bulabildiğim çer çöp, kemik ne varsa kapının önüne koyup kapıyı kapattım. Kapı yarı aralık kalmıştı. Buradan beni onu görebilir ve ateş edebilirdim ama o bana ulaşamazdı. Kapıdan bir adım uzakta diziminin üzerinde atış pozisyonu aldım. Elimdeki plazma silahı adından anlaşılacağı gibi plazma haline getirilmiş metal çekirdekleri fırlatıyordu. Bir uzay gemisi için güvenliydi yanlışlıkla bir dış duvarı delmenize imkan yoktu. Fakat tek atışla büyük bir organizmayı öldürmek de kolay değildi. Ama bu silahla açılan yaraların verdiği acı felç ediciydi.

Karşıda ufak bir kıpırtı görünce bastım tetiğe. Rastgele bir yaylım ateşi açmaktansa kısa düzenli aralıklarla ateş ediyordum. Gulyabani çok hızlıydı ve sürekli zikzak çiziyordu. Kurşunlarım vardığında, o bir adım ileride oluyordu. Bana yaklaşınca birden sola seyirtti ve görüş alanımdan çıktı. Ben de kapıya yaklaşıp onu görmeye çalıştım. O anda bir mucize oldu. Nasıl algıladım bilmiyorum ama hızla başımı geriye attığım anda karanlıkların içinden bir pençe belirdi. Az önce kafamın olduğu yere indi. Eğer hareket etmeseydim, o anda ölmüş olacaktım. Yine de yeterince hızlı değildim. Tırnaklarının ucu yüzümü sıyırdı geçti ama o an yüzümün sol tarafı alev aldı sandım. Öylesine kızıl bir acıydı. Ölmek istemiyordum. Geriye doğru hareketime devam ederken silahımın namlusunu tekrar doğrulttum ve arka arkaya üç kere tetiğe bastım. İlk ikisinin kapıya çarptığını duydum ama üçüncüsü Gulyanabi’yi vurmuştu. Bir cızlama sesi geldi. Daha sonra da Gulyabani kulaklarımı sağır eden bir çığlık attı. Çığlık acı doluydu ama ilk kez içinde insani bir tını duymuştum sanki.

Gulyabani’nin uzaklaştığını duydum. Yüzümün sol yanında tarifsiz bir acı vardı. Ama onu takip etmeliydim. Vahşi bir hayvandan daha tehlikeli tek bir şey vardı: O da yaralı ve vahşi bir hayvan. Kapıyı açıp koşmaya başladım. Kilere doğru gidiyordu. Kilerin kapısından sızan alacakaranlık ışığında onu ilk kez gördüm. Bir goril gibi yürüyordu ya da yürümeye çalışıyordu. Vücudunun üst kısmı çıplak ince fakat atletikti. Kafası simsiyah tüylerle kaplıydı. Kilerin kapısından içeri girdi. Ben de elimden geldiğince sessizce yaklaştım. Silahımın namlusuyla kilerin kapısını yavaşça açtım. Silahımı doğrulttum.

Ama Gulyabani tam karşımdayken tetiğe basamadım. Kiler yerdeki ufak çöpleri saymazsak boştu. İki istisna dışında. Odanın ortasında arkası bana dönük Gulyabani. Ve tam karşıda yüksek rafların ortasına konmuş kafatası. Ama kafatası öylesine oraya atılmış gibi değildi. Bir sunağın üzerine, kadim tanrılara ait tapınılmak için konmuş bir idol gibi özenle yerleştirilmişti. Michelle’in kafatası, boş gözleri ve sessiz bir çığlık atmak için açılmış gibi duran ağzı ile bana bakıyordu. O anda Gulyabani’nin bir şeyler mırıldandığını duydum.

“Mic-helle. Mic-helle….”

Kilerde ne bulacağımı ummuştum bilmiyorum ama şu an gördüklerim, aklımın ucundan bile geçmemişti. Sonra odanın havası birden değişti. Gulyabani havayı koklamaya başladı. Ne olduğunu bir anda anladım. Yüzümden akan kanın kokusunu almıştı. Hızla dönerek üzerime atıldı ama bu sefer hazırlıklıydım. Asıldığım tetiği bıraktım bir anda. Namluda hızlandırılan fakat ateşlenmeyen onlarca merminin hepsi Gulyabani’yi sıçrayışının tam ortasında yakaladı. Gulyabani raketten seken bir tenis topu gibi geriye fırladı. Ben de dört dörtlük bir atış pozisyonu almış olmama rağmen geri tepmeyle savruldum. Gözümün ucuyla gördüm Gulyabani’nin raflara çarpmasını ve yere yığılmasını. Üst raflardaki kafatası sallandı ve Gulyabani’nin üzerine düşüverdi. İki sevgili yine kavuşmuştular.

Yerde bir müddet yattıktan sonra kalktım. Geminin kumanda merkezine gittim. Ne yazık ki geminin ne nerede olduğunu, ne de nereye gittiğini çözecek sistemleri çalıştıramadım. Ama güvenlik kayıtlarına ulaşmayı başardım. Az önce tanık olduklarımın eksik parçalarını tamamlayabildim en azından.

Jan ile Michelle daha önce hiçbir çiftte görmediğim kadar birbirlerine düşkündü. Sevişmek için hiçbir fırsatı kaçırmazlardı. Ama bizim bir aylık kriyo-uykularımızı, kısa balayıları için böldüklerinden haberim yoktu. Görüntülerden birinde Jan kriyo-çemberine kısa devre yapacak bir sistem kurduğunu gördüm. Sonra, iki hafta kadar sonra kriyo-çemberden çıktı ve Michelle’i uyandırdı. Sonra beraberce son balayılarını yaptılar. Sonra Jan kısa bir öpücükle Michelle tekrar kriyo-çembere yatırdı. Fakat bir şeyler ters gitti. Michelle’in çırpınmasını izlemek benim için bütün bu yaşadıklarımdan sonra bile korkunçtu. Jan’ın çaresizliğini ve kriyo-çembere vurduğu nafile yumrukları gözümde yaşlarla seyrettim. Muhtemelen bu eski geminin elektrik sistemleri kısa devreyi kaldıramadı ve yandı. Jan’in öfkesinin, hayal kırıklığının, kendini suçlamasının ezici ağırlığını sadece hayal edebiliyorum. Geminin hasar gören elektrik sistemlerinden ötürü görüntülerin bundan sonrası alacakaranlık. Ondan sonra Jan’ı görüntülerde hep alacakaranlıklar içinde bölük pörçük gördüm. Mutfakta, kilerde ve hep bir şeyler yerken. Yavaş yavaş değişirken. Bir gulyabaniye dönüşürken. Nasıl oldu da Jan böyle bir yaratığa dönüştü onu tam olarak bilmiyorum.

Bir biliminsanına sorarsanız size geminin hasar gören koruma sistemlerinden, koruma sistemlerinin devre dışı kalmasından, iyonlaştırıcı kozmik ışınlardan, ışınların sebep olduğu mutasyonlardan, bu mutasyonların genelde zararlı veya faydasız olmasına rağmen çok küçük ihtimallerle organizmaya faydalı olabileceğinden bahseder. Bana sorarsanız, teknoloji ve bilim ne kadar ilerlerse ilerlesin hepimizin içinde ilkel çağlardan kalma canavarlar ve bir karanlık olduğuna inanıyorum. O canavarlar serbest kalmak için sadece uygun zamanı ve ortamı bekliyor. Jan, Michelle’i kaybedip sebepsiz bir oburluğa başladığında bu acının üstesinden gelebilecek tek parçasını –bence bilmeden ama bilinçaltındaki ilkel bir dürtüyle- beslemeye başladı. O canavar bu acıyla baş edebilecek kadar güçlendiğinde ise geriye benim tanıdığım Jan’dan pek bir şey kalmamıştı. Yani, Jan içindeki o karanlığa ve canavara teslim oldu çünkü Michelle’siz yaşamanın başka bir yolu yoktu.

İşte bu da beni, notumun sonuna ve seçimlerime getiriyor. Jan’ın akıbetini seyrettikten sonra ilk düşüncem kendimi öldürmek oldu. Silahımın namlusu ağzımın içinde saatlerce düşündüm. Sonunda bunu yapamayacağıma karar verdim. Ama geminin içinde hayatta kalmam imkansız, yiyebileceğim tek şey Gulyabani’nin cesedi ve ben onu yiyerek bir gulyabaniye dönüşmek istemiyorum. O yüzden bu notu yazıyorum. Sonu belirsiz bir kriyo-uykuya yatıyorum. Umarım beni bulduğunuzda hâlâ nefes alıyor olurum.

J.A.M Birinci Süvari ve Kaptanı

Ali Karaorman

Nefes Al” için 4 Yorum Var

  1. Hem bilimkurgu hem de korku-gerilim özellikleri içeren, başarılı bir öykü. Okurken çok keyif aldım. Nice öykülere!

  2. Tesekkur ederim. Hem begeniniz, hem de yazim esnasinda desteginiz icin.

  3. 35 yıl önce yazsanız Alien adıyla çekilir siz de milyoner olurdunuz. Eksiği yok fazlası var. Bir çırpıda, gerilerek ve merakla okudum. Dİlin kullanımı ve imla gibi zanaate dair kısımlar da yerli yerindeydi.
    Çok güzeldi. Tebrikler.

  4. Dipsiz dedi ki: dedi ki:

    Sevgili @Mrt_Yldrm

    Cok buyuk bir endiseyle okudum. Bir alanda hem.giziken hem zihnen sıkışıp kalmak konusunu benim hep gerilmeme neden olmustur ve bu yuzden bu konularda yazmayi cok severim. Bu ayki oykumde de buna benzer bir alanfa sıkışıp kalmis bir kahramani anlatmistim.

    Bu yuzden beni hemen icine aldi oyku. Keske biraz daha gulyabanin Jan oldugunu anladigimiz yeri biraz daha belirgin yapabilseydim. Dikkatli olmama ragmen Michelle kafasi asagi dusuncr dedigin gibi iki sevgili bulusunca bir an birseyler kacirdigimi hissettim.

    Cok keyifliydi.
    Eline ve dus gucune saglik
    Sevgiler
    Dipsiz

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!