Öykü

Son Deniz Kızı

“Söylesene bana deniz kızı,” dedi yeşil gözlü delikanlı. “Masallarda geçen tüm yaratıklar korkunun ve çirkinliğin evladıyken sen nasıl bu kadar güzel olabiliyorsun? Bu kadar masum ve utangaç olup nasıl böylesi cilveli bir gülümsemeyle beni kendine âşık edebiliyorsun?”

Deniz kızı, kızarmaya başlayan pembemsi yüzünü saklamak için suyun altına kaçmayı düşünmüştü ama grup vaktiydi ve ortaya çıkan kızıllık denizin üstüne bir çarşaf gibi serilmişti.

“Bir zamanlar Paris de böyle bakıyordu Truvalı Helen’in yüzüne, senin bana baktığın gibi.” dedi Deniz kızı. “Tıpkı senin gibi hoş sözler söyleyip onu kandırıyordu!”

Yusuf kıkırdayarak, “Oradaydın demek, onları izliyordun, tıpkı buralarda yüzerken beni izlediğin gibi!” dedi.

Deniz kızının utancı, grup vaktinin kırmızısını aşmıştı şimdi. Onu saklayacak hiçbir şey kalmamıştı ve birden bire, “Tıpkı diğerleri gibi,” deyiverdi. Çabucak söylenen bu sözlerin arkasında kocaman bir mazi vardı ve geçmişin unutulmaya yüz tutan bu hatırası deniz kızını hüzünlendirmişti. Zira ırkından yalnız o kalmıştı geriye. Eskiden düzinelerce vardı onlardan ama şimdi…

“Diğerleri mi!” dedi Yusuf müthiş bir heyecanla. “Bana daha önce onlardan hiç bahsetmemiştin sarı papatyam.”

“Anlatayım anlatmasına ama hayli geç oldu. Merak edip aramaya çıkmasınlar seni sonra?”

“Savaş zamanında merak edilecek en son şey, bir delinin nerede olduğudur,” dedi delikanlı.

Yusuf, neredeyse her gün bu kayalıklara gelip yüzükoyun uzanır, iki elini de çenesinin altına getirip büyülenmişçesine deniz kızını izlerdi. İnsanlar ona nereye gittiğini sorduğunda, her zaman doğruyu söylemişti: “Deniz kızını görmeye!” Fakat bu cevap insanları hayli eğlendirirdi. Nitekim aklıselim hiç kimse böyle bir karşılık vermezdi! Onu kasabanın delisi olarak gördüklerinden, bolca dalga geçip eğlenirlerdi. Yusuf da bu durumu kabullenmişti. “Ne yapsınlar, bu zor zamanlarda eğlenecek bir beni bulmuşlar. Varsın eğlensin, mutlu olsunlar.” derdi.

“Savaş! Sizin için iyi gitmiyor değil mi?” dedi deniz kızı.

“Kaybediyoruz,” dedi Yusuf. Bu sefer hüzünlenme sırası ondaydı. “Babam seferberlik ilanının akabinde silâhaltına alınanlardan, zaten yıllardır o cepheden bu cepheye sürüklenip duruyor. Uzun süredir ondan haber alamıyoruz. Bu durumun beni delirttiğini düşünüyor insanlar, ondan buraya geliyormuşum. Babamın yolunu gözlüyormuşum.”

“Sence baban hayatta mı?” dedi deniz kızı.

“Annem bir gün çıkıp geleceğini düşünüyor! Ola ki çat kapı gelir diye her gün onun sevdiği yemeklerden muhakkak birini pişiriyor. Bu yüzden geçen çıldırmanın eşiğindeydi. Pırasalı börek yapacaktı ama bu mevsimde de pırasa olmaz ya hani. Bir kadının zapt edilemeyecek kadar güçlü olabileceği çok az an vardır herhalde, annem hepimizi devirip tüm mutfağı altüst etti o gün. Zor sakinleştirdik. Sonra da günlerce uyudu. Uyandığı zamanlarda da ağladı. Ağlamadığı zamanlarda da uzaklara bakıp durdu. Hâlâ kocakarıların yaptığı ilaçlarla sakinleştirmeye çalışıyoruz annemi. Her ne kadar yaşayan bir ölüden farksız olsa da en azından kendine ve bize verebileceği zarardan koruyoruz onu.”

“Soruma cevap vermedin?”

“Sen de!” dedi Yusuf.

Deniz kızı utangaç bir gülümsemeyle, “Aslında bu anıyı sana söylememeliydim,” dedi. “Zira onca güzel sözünden sonra ne kadar yaşlı olduğumu itiraf etmiş oldum.”

Delikanlı kahkaha attı. Deniz kızının yanağını okşayarak, “Buradaki iki bacaklı hemcinslerin gibi konuştun sarı papatyam,” dedi. “Garipsedim! Demek kadın her yerde kadınmış!”

“Aslında onları hep kıskanmışımdır biliyor musun?”

“Neden?”

“Çünkü yalnız değiller,” dedi deniz kızı. Yusuf’un yanağını okşayan elini tuttu ve öptü. “Truvalı Helen’i taşıyan kadırgayı yunuslarla birlikte takip ettim, karaya çıkana dek. Gerçekten de çok güzel bir kızdı. Onun altın sarısı saçlarını gördüm, güneşle birlikte ışıl ışıl parlıyordu. Kafasını döndürüp memleketine doğru baktığını ve yüzünde oluşan hüznü gördüm! Bence biliyordu Helen, ölümle sonuçlanacak bir sonu görmüştü ama âşıktı da! Kendisi için en doğru kararı verdi. Çünkü hüznün arkasında kendinden emin olan yüreğini de gördüm.”

“Şimdi düşünüce,” dedi Yusuf. “Annem de Helen’in kaderini yaşamış. Belki de bu toprakların lanetidir bu! Babam onu ilk gördüğü anda âşık olmuş, öyle diyor. Tıpkı Paris gibi babam da annemi kaçırmak zorunda kalmış. Zira dedem işsiz bir adama kızını vermeyecek kadar paragöz bir insanmış. Aynı zamanda da keçi gibi inatçı, gururlu ve de acımasızdır. Zaten bu olaydan dolayı annemi hiç affetmemiş. Şu an bile yardımını bizden esirger durur.”

“Annenin gözleri de seninki gibi yeşil mi?”

“Evet,” dedi Yusuf. “Peki, senin annen? Eminim ki çok güzeldir, tıpkı senin gibi!”

“Annem bir prensesti,” dedi deniz kızı. “O zamanlar dünya böyle değildi. Daha çok gençti. Yaramaz bir çocuk gibi hiç yerinde durmaz sürekli bir yerlerine zarar verirdi. Dedem, o zamanlar tek bir deniz olan tüm suların kralıydı ve yegâne çocuğu olan annem de tahtının varisiydi. Bundan dolayı kıymetli biriyle evlendirilmeliydi ve babamla evlendirildi.”

“Baban da bir kral mıydı?”

“Babam soylu biri değildi aslında. Zamanında dedemin askerleri devlet adamı yetiştirmek için köylerden adam toplarken babamla karşılaşmışlar. Onun zekâsına hayran kalan memurları, onu devletin hizmetine sokup eğitmişler ve o da hızlıca yükselip baş vezirliğe kadar çıkmış.”

“Müthiş bir hikâye,” dedi Yusuf. “Benim babam da çobandı. Koyunlarımız vardı. Çok değillerdi ama bize yeterdi. Onunla birlikte otlaklara gitmeyi çok severdim. Yıldızlara bakıp oralardaki yaşama dair hikâyelerle büyülerdi beni. Anlatacak hep bir masalı vardı… Soruna dönecek olursak deniz kızı, babam bu toprakları çoktan terk-i diyar eyledi bence! Hem de geri dönmemek üzere. Bunu arzulasa bile…”

“Üzülme,” dedi deniz kızı. Denizden biraz daha karaya çıkıp sarı saçlarını geriye attı ve delikanlıya sarıldı ve sonrasında onu öperek gözündeki yaşı sildi. “Belki de o yıldızlardan bizi izliyordur baban ve belki de bir gün orada tekrardan koyun güdüp masal dinleyeceksin ondan ama bir farkla. Artık senin de anlatacak masalların olacak ona.”

“Sanırım bu çok yakın bir zamanda olacak,” dedi Yusuf.

Deniz kızının yüzü asıldı birden, sürmeli gözlerinin arkasındaki mavilik, okyanusun en derin noktası gibi karardı. “Ne demek istiyorsun?” dedi titreyen sesiyle ama aslında delikanlının ne demek istediğini çok iyi biliyordu, sadece bunu kendine itiraf etmesi çok güçtü.

“Savaş beni de çağırıyor artık!”

“Ama sen,” dedi endişe içinde deniz kızı. “Gidemezsin, beni bırakıp gidemezsin. Gitmemelisin… Ben sensiz ne… Nasıl…”

Yusuf iyice kararan yeryüzünde deniz kızını kaybetmemek için suya atladı ve kendini geri çeken kızı yakalayıp ellerini tuttu.

“Yeniliyoruz deniz kızı, hem de bedelini çok ağır ödeyerek. İnsanlar her geçen gün umutlarını yitiriyor. Herkes korku içinde! Düşman armadasının boğazı geçeği ve İstanbul’u alıp Osmanlı’yı yıkacağını söylüyorlar. O zaman bizi kovacaklardır bu sulardan, beni uzaklaştıracaklardır senden… Ben buna izin veremem. İşte tam da bu yüzden gitmeliyim!”

“Umut her zaman vardır,” dedi deniz kızı. Tüm duygusallığına gem vurmaya çalışarak delikanlının yanında olmak istedi. “Ne zaman gideceksin?”

“Yarın.”

“Bu kadar çabuk mu?”

“Aslında uzunca bir süredir bunu sana söylemek için bir yol arıyordum ama bir türlü çıkamadım işin içinden. Her seferinde dilim düğümlendi. Cesaret edemedim. Sana hiçbir şey söylemeden çekip gitmeyi düşündüm. Belki de seni daha az yaralar böylesi dedim ama onu da yapamadım. İşte durum bu! Yarın gidiyorum.”

“Nereye?”

“Şans da bu ya işte, belki de buralarda olacağım için sana bunları söyleyebiliyorum.” dedi Yusuf. Karanlık suyun üzerinde titremeye başlamıştı. “Nusret adında bir mayın gemisinde görevlendirildim. Deniz Kuvvetlerimizin son bir hamlesiyle boğaza yeni bir mayın hattı döşeyeceğiz. Zira diğer tüm mayınlar itilaf kuvvetlerince temizlendi. Bu onları durdurur mu bilmiyorum ama biz elimizden geleni yapmış olacağız.”

“Yani bu son gecemiz…” dedi deniz kızı. “Şimdilik!”

“Şimdilik sarı papatyam!” dedi delikanlı ve gün doğana kadar deniz kızını sımsıkı sararak onu ne kadar çok sevdiğini anlattı.

* * *

Yüzbaşı Hakkı’nın komutasındaki Nusret Mayın gemisi, ertesi günün gecesinde itilaf devletlerine fark ettirmeden yirmi altı mayını belirli bir hat doğrultusunda denize bıraktı. Çok sessiz olmaları gerekiyordu. Hatta görünmez… Oldular da! Fakat Yüzbaşı Hakkı’nın kahraman yüreği, bu harekâtın heyecanına daha fazla dayanamayıp durdu.

Delikanlı mayınları denize dökmek için kurulan kızağın başında iş gören leventlerden biriydi. Tıpkı diğerleri gibi o da bu harekâtın öneminin farkındaydı ama onun bir gözü hep denizdeydi. Zira deniz kızını son kez olsun görme umudunu taşıyordu kalbi.

Nusret Mayın gemisi görevini başarıyla tamamlayıp aynı hassasiyetle evine doğru yöneldi ama deniz kızı oradan ayrılmadı. Tüm mayınların başında nöbet tuttu. O mayınlar artık onun da sorumluluğuydu. Sevdiği erkeğin ülkesine el uzatacak kim varsa onun da düşmanı olmuştu. Diğerlerini temizlemiş olabilirlerdi ama bunları keşfedemeyeceklerdi. Nitekim tüm gücünü kullandı deniz kızı. Denizi sisle kapladı, suyun sesini değiştirdi, su cinlerini bu işe memur tayin etti ve ne yaptı ne etti, o güne dek mayınlara göz bebeği gibi baktı. Ve o gün geldi. Düşman kuvvetlerinin yüzen kaleleri, peşlerinde cehennemi de getirerek evvela topa tuttu boğazın iki yakasını. Deniz kızı bu dehşet karşısında şoka girdi. Anılarının büyük bir çoğunluğu ve en güzeli bu boğazda geçmişken, bunca yıkıma bir anlam verememişti. Sayısız insan yaşamı boyunca bu sularda seyir etmesine rağmen hiç kimsenin canını dahi acıtmamıştı. Fakat bu savaş gemilerinde acıma diye bir şey yoktu. Truvalı Helen’in ayak bastığı kumsalı bombalamıştı Irrestable, delikanlıyı ilk gördüğü limanı yıkmıştı Ocean ve onunla sabaha kadar konuştukları kayalıkları ateşe vermişti Bouvet. Deniz kızının söyleyecek bir sözü yoktu bu yıkım karşısında. Daha önce hiç hissetmediği bir duygunun esiri olmuştu şimdi: İntikam!

Kader anı gelip çattığında, ittifak kuvvetlerinin savaş gemileri Çanakkale Boğazı’nı geçebilirdi ama deniz kızı buna müsaade etmedi. Dizilen mayınları tam da düşman gemilerinin rotaları üstüne taşıdı ve canı pahasına o kaleleri yerle bir etti.

O gün düşman boğazı geçemedi. Ayakta kalan gemiler geri kaçıp Çanakkale’yi rahat bırakmak zorunda kaldı ama geriye kalan son deniz kızı da tüm hikâyeleri ve aşkıyla birlikte boğazın kanlı sularına karıştı. Delikanlı savaşın bitiminde terhis olur olmaz deniz kızıyla buluştuğu yere geldi. Onun yapmış olduğu kahramanlıktan haberdar olmasa da öldüğünü anlamıştı.

“Üzülme,” dedi delikanlı kendi kendine. Fakat bu sefer gözyaşını silecek kimse yoktu yanında. “Babamın ve annemin yanında o da yerini almış olmalı, yıldızların arasından beni izleyip sıcacık gülümsemesini bahşediyor olmalı. Baksana, tüm deniz o kokuyor. Bahar gibi…”

Son Deniz Kızı” için 2 Yorum Var

  1. Yıllarca Çanakkale’de yaşamış, savaşın en derin noktalarını bilen ve anlatan bir tarihçi olarak hiç bu açıdan bakmamıştım! Deniz kızı teması Çanakkale’ye, Çanakkale de deniz kızı temasına çok yakışmış. Hele ki boğazımızı mayınlardan temizleyen ve aşkı Yusuf’a yardım eden deniz kızı fikrine bayıldım. Kısa ve narin bir aşk hikayesi ne de güzel sonuçlara sebep olmuş. Paris’le Helen’in birbirine bakışını ve Çanakkale’nin başka bir devrini okuyucuya hatırlatmanızı da gerçekten çok sevdim. Kaleminiz daim olsun.

  2. grihaci dedi ki: dedi ki:

    Tarihe meraklı biri olarak geçmiş ile fantastik ögeleri birbirine karıştırmayı hep çok sevmişimdir. Bu yüzden, tarihçi kimliğiniz ile ifade ettiğiniz bu güzel yorumunuz için çok teşekkür ederim. :blush:

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!