Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Son Kalanlar

Yine aynı şey. Mekanik bir şekilde sokaklarda yürüyordu gece vakti. Aslında daha doğrusu koşuyordu. Sanki bir yere yetişmesi gerekiyormuş gibi. Bir yerlere sapıyor ,aynı sokaklardan tekrar tekrar geçiyordu. Bir şey aradığını hissediyordu. Ve aradığı şey karşısına çıktığında elindeki kılıcı yavaşça boğazına saplıyordu onun. Ve kan kılıcın üzerinden akmaya başladığı anda kayboluyordu geriye en ufak bir leke bırakmadan. Sanki kılıç kanı iştahla içiyordu, bir çölde vaha bulmuş adam gibi. Geriye sadece kurumuş kemikler, gri büzülmüş bir deri kalıyordu ve sonra ise o da en ufak darbede toza dönüşüp gidiyordu. Ama çoğu zaman bunu görecek kadar uzun beklemiyordu orada. Kılıç ziyafetini çektikten sonra, yeni kurbanını arıyordu. Taki güneşin yaklaştığını hissedene kadar. Güneşten çekiniyordu, hem de çok fazla. Onu yakacağından, onun bütün enerjisini ondan alacağından korkuyordu. Bundan sonrası ise her zaman yatakta bitiyordu. Kan ter içinde etrafını tanımak isteyen gözlerle uyanıyordu. Ama sonra burasının onun derme çatma dairesi olduğunu hatırlıyordu. Onun bir oda bir salon derme çatma sıvaları dökülen, en son badanası ev inşa edilirken yapılmış olan, duvarları envai çeşit lekeyle dolu evi. Mutfağa gidip kullanılmaktan altı artık iyice kömüre benzemiş olan çaydanlığı alıp, içindeki dünden mi önceki günden mi kalmış olduğu belli olmayan çayı boşaltmadan ocağın üzerine koydu. Sonra minicik banyosuna gidip üzerinden silindir geçmiş gibi duran diş macunu tüpünü alıp içindeki son diş macunuyla dişlerini fırçalamaya koyuldu. Aynaya bakmak istemiyordu çünkü orada ne göreceğini biliyordu. Stresten oluşmuş mor halkalar, parasızlıktan ortaya çıkmaya başlamış elmacık kemikleri, bir iki haftadır doğru düzgün tıraş olmadığı için pek de güzel görünmeyen, aslında açık olması gerekirken kirden midir bilinmez, koyu kahve bir sakal. Tam dişlerini fırçalamayı bitirmişti ki kapının zili çaldı.

“Emre be.. Ezgi …karı gel…orum.” bozuk zile tamam deyip apartman girişi kapısını açma düğmesine bastı.

-Açıldı mı?

-Ha..ır

-Şimdi?

-A…lma…

-Şimdi açıldı mı?

-E..t

Emre kapıyı açtıktan sonra hemen yatağının yanındaki gardırobuna koşup gömleklerinin yanından bir atlet bir de alt çekmeceden bir şort alıp giydi. Sonra kapı çalındığında gidip delikten bakıp kapıyı açtı. “Merhaba” dedi Emre.

-Merhaba

-Nasılsın?

-İyiyim, ya sen?

-İyidir.

Bu Emre’nin son lafı bir süre havadaki garip sessizlikle beraber asılı kaldı. Sonra yaptığı hatayı anlayıp “İçeri gelsene.” dedi. Ezgi elindeki sefer taslarını kastederek “Şunları mutfağa bırakayım” dedi. Emre hemen elinden alıp mutfağa koyduktan sonra yatak odasındaki iki tabureden birine oturmuş olan Ezgi’nin yanına geçip ikinci tabureye oturdu. Yine insanların o her zaman kaçındıkları sessizlik sarmıştı etraflarını. Bu sefer sözü Ezgi açıp, Dışarı çıkıp gezelim mi? dedi. Emre umursamaz bir tavırla “Olur, gezelim. Nasıl olsa iş güç yok. Her gün boş dedi.” Tavrı umursamazdı ama işsiz olmanın ona dokunduğu sesinden anlaşılıyordu.

Dışarı çıktıktan sonra pek bir şey yapmadılar. Boş boş dolaşıp bir dönerciye oturup bir şeyler yediler. Eve sakin sakin gidiyorlardı ki, Ezgi birden şunları dedi: “Annem şu ilişkinin adını koyun artık diyor, evlenecek misiniz, nişanlanacak mısınız, ne yapacaksanız yapın, beni elaleme daha fazla rezil etmeyin diyor. Babamsa işsiz adama kız mız yok. Ne yapacağız söylesene. Gerçekten ben de bıktım her gün böyle her gün böyle. Ne olur evde boş boş oturmak yerine bir iş arasan, beni de babamdan istesen artık?”Emre bu sözlerden sonra Ezgi’nin yüzüne baktı. Sinirine zar zor hâkim olabiliyordu. Tamam, işsiz olabilirdi, tamam onunla ilişkilerinde yerinde sayıyor olabilirdi ama Ezgi’nin de pek evlenilecek bir kız olduğu söylenemezdi. Birkaç kere ayrılmışlardı ve bir hafta sonra onu başka adamlarla görmüştü hep. Şimdi bunları söylemeye hakkı neydi ki? Emre en sonunda kendini tutamayıp, “Ne yapayım sabıkalı adama iş vermiyorlar işte, ama annen benim yüzümden mi senin yüzünden mi elaleme rezil oluyor onu kavrasın!” dedi.

“Eti senin kemiği benim usta!” bu cümle aklına geldi birden. Sabıka kaydından, derme çatma evinden, bu yosmadan daha iyi bir sevgilisinin olmamasından sorumlu cümle. 1992, Ocağın 12’si. Emre ilkokuldan mezun olmuş sınavı kazanıp iyiye yakın bir okula yerleşmiş. Her zamanki gibi çantasını toplayıp, hazırlanıp okula gidecek. Tam kapıyı açarken arkadan gür bir ses: “Nereye gidiyorsun sabah sabah?”. “Okula baba.”. “Gitmene gerek yok artık Seni Ahmet Ustanın yanına verdim.”O anda Emre gözyaşlarına hâkim olamamıştı. “Erkek adam ağlar mı lan it. Kafamı şişirdin zaten akşamdan kalmayım. Sus yoksa patlatacağım.” Emre hâkim olmaya çalışsa da ağlamasını durduramamış ve babası dediğini yapmıştı. Hatta o kadar güçlü vurmuştu ki ki Emre duvara çarpıp bayılmıştı. Bayılmadan önce son duyduğu sözler annesinin “Oğlum, Oğlum!” diye bağırışları ve babasının “Sen de sus be kadın! Kafamı şişirdiniz ikiniz de!” Sonra uyandıktan sonra Ahmet Usta’nın yanına gitmişlerdi. Babası ücreti tartışırken Ahmet’le Emre ise bir kenarda sessizce oturuyordu ona geleceğinin akıbetini bilmeden. En sonunda 580 liraya anlaşıp çırak olarak yanına vermişti babası Ahmet Ustanın yanına. İki üç yıl çalıştıktan sonra biraz pahalıca, Emre tam hatırlamıyordu sanırım şu yuvarlak hatlı spor arabalardan, bir arabayı bir hata yapıp burnunu yere çarpmış ve arabanın önünde biraz hasar oluştuğu için ustası onu biraz dövüp, en seçme küfürlerini sıraladıktan sonra eve yollamıştı. Eve gelip ustanın attığını söylediğinde babası onu bir güzel dövmüş sonra da ona “Git lan evimden itoğluit, para getirinceye kadar da geri dönme. Çalar mısın çırpar mısın bilmem. Ama bir yerden para bulup getirmeden bu eve giremezsin.” diyerek onu gerçekten de evden atmıştı. İşte tam da o zaman çökmüş haldeyken babasının çalmakla ilgili sözleri aklına geldiğinde gidip pazardan bir kar maskesi alıp kuytu bir sokağa saklanıp sokak tenha olduğunda önünden geçen yaşlı bir bayanın çantasını alıp kaçmıştı. Arkadan kadının imdat çığlıkları kesildiğinde ve kimsenin arkasından gelmediğine emin olduğunda maskesini çıkarıp paranın miktarına bakmıştı. İçinde yaşlı bir adamın olduğu siyah beyaz resimle, genç bir kızın olduğu renkli bir resim bulunan altın bir madalyon, ve cüzdanında, belli ki yeni çektiği emekli maaşı, onun için büyük sayılabilecek bir meblağda para bulmuştu. Onu babasına götürdüğünde babası onu tekrar eve almıştı. Ne zaman evden kovsa bir yerden para bulup getiriyordu. Hatta artık küçük dönerci gibi yerleri ve bir keresinde de bir kuyumcuyu soymuştu. Son kez babası onu attığında yine küçük bir dönerciyi soymaya kalkmıştı. Kasiyer sipariş ettiği dönerin parasını alırken burnunun ortasına bir yumruk atıp kasanın çekmecesini elindeki boş market poşetinin içine atıp kaçmıştı. Tam kurtuldum arkamdan gelen yok diye yavaşlarken arkasında dönerci elinde döner bıçağıyla arkasından koşturmaya başlamıştı. Tam kaçarken küçük bir hatayla sağa sapıp çıkmaz sokağa girdiğinde dönerci ona “Kıstırdım seni itoğlusu!” demişti. Korku hiçbir zaman yapılamayacak şeyleri yaptırır insana. İşte Emre’de tam o an döner bıçağını elinden kapıp adama saplayıp kaçmıştı. Yakalanıp mahkemeye çıkarıldığındaysa 15 yıl hapis cezası almış ve afla 11. yılında çıkmıştı. Ama bu arada babası ve annesi, onu asıl yıkan kısmı annesiydi, bir trafik kazasında ölmüştü. Bu hatıralar onun için bunları her düşündüğünde yaşanıyordu. Alkolik babasının, kendisi evde otururken annesini temizliğe gönderip, yetmezmiş gibi onu okuldan alıp bir araba tamir atölyesine çırak olarak vermesi, ilk soyduğu yaşlı kadın, o kızgın dönerci… Ama Ezgi’nin o kızgın sesi o kısacık düşünme anını bile böldü.

-Şimdi ne demek bu Emre?

-Sen biliyorsun ne demek istediğimi. Ayrıldığımız zaman başka erkeklerle fingirdeştiğini hiç mi görmedim lan!

-Fingirdeşmek ne demek ya! Ben hayatıma devam ettim, tamam mı? Sen de aynısına yapsaydın!

-Ne demek hayatıma devam ettim lan! Bir hafta en fazla. Yedekte mi tutuyorsun yoksa onları. İşine gelmeyince boşta kalmayayım diye.

-Beğenmiyorsan ayrılalım, kafana silah mı dayadım benim sevgilim ol diye!

Gerçekten neden ayrılmadığını sordu Emre kendi kendine. Neden bütün geçmişi hatırladığı halde onunla çıktığını. Çünkü mecburdu. Kimse onu istemiyordu ve de istemeyeceklerini biliyordu. Ve bu kadının hiçbir şeyden daha iyi olduğu aşikârdı. Ama yine de son dedikleri, geçmiş, aklına gelen kötü anılar, hepsi artık onu zorluyordu. Ne halin varsa gör deyip çekip gitti en sonunda oradan.

Eve gittiğinde ışıkları açıp içeri girdi. Gözü hemen ışıktan parlayan salondaki kılıca gitti. Diğer eşyalar orada üst üste yığılı dururken, kılıç ortada sanki kutsal bir şeymiş gibi onlara göre düzgün, tek başına, salonun ortasına duruyordu. Çok garip bir şekli vardı. Kenarlarında çok keskin ve küçük testere gibi dişler, sanki uzun ana kılıcın yanından sanki ateş figürünü andırdırmışcasına iki yana çıkan küçük kılıç gibi şeyler, üzerinde sanki kılıcı sarmış gibi duran yılan figürleri. Testere dişlerinin her birinin kağıdı kesecek keskinlikte olması, kılıcın ateşi andıran silueti, metalden yılanların canlılarına ne kadar benzediği… Kılıç kesinlikle göz kamaştırıcıydı. Ezgi birkaç kere sat demişti. İyi para ederdi aslında ama yanına yaklaşmak istemiyordu. Sonradan öğrendiğine göre zaten Ezgi’de ondan huzursuz olduğu için sat demişti.

Eline nasıl geçtiğini hatırladı birden. Hapisten çıktıktan sonra yakındaki ormanda gömdüğü, babasından sakladığı kuyumcudan çaldığı altınları, topladığı paraları çıkarıp bir süre bu şekilde idare etmişti. Sonra ise parasızlık baş gösterince bir çare aramaya başlamıştı. “Size göre konumumuz yok.” Ya da buna benzer başka şeyler. İş aramaları sabıka kaydıyla beraber sonuçsuz kalıyordu. Sonra ne yapacağını düşünürken, belli ki zengin bir adam onun yürüdüğü yolun önündeki binadan çıkıyordu. Tam arabaya binmeden önce ona “kazayla” çarpıp yere düşerken arka cebinden cüzdanı aldı. Yağan yağmurdan oluşan çamura her ikisi düşünce “Ne yapıyorsun lan sen? Önüne baksana!” dediğinde “Pardon çok affedersiniz, özür dilerim. Yağmurda ıslanmamak için biraz acele ediyordum da.” Dediğindeyse arabadan iri yarı keçi sakallı kel bir herif çıkıp ona doğru yürürken adam onu eliyle durdurup “Tamam, tamam bir şey yok.” deyip onu engellemişti. Yırttım diye düşünürken Emre içinden birden arkasından “İt herif cüzdanımı çalmış! Yakalayın!” deyip üç tane en az demin gördüğü kel kadar iri herifleri göndermişti. Yine bir çıkmaz sokakta köşeye sıkışmıştı. Ama sonra onu polise teslim etmek yerine bir yere götürüp işkence etmeye başlamışlardı. Sonradan öğrenmişti ki, cüzdanını yürüttüğü adam ünlü mafya babası Ahmet Gözal’mış. Gözleri şişmiş, kaburga kemiklerinden iki üçü kırılmışken, her yeri yara bere içinde, burnu artık iyice yassılaşmışken, ağzı şiştiğinden pek az anlaşılabilen yalvarışlarından sonra Ahmet Gözal onunla bir anlaşma yapmıştı. “Tamam, lan hayatını bağışlayacağım. Yalnız müzeden bana bir parça getireceksin. Onu alıp getirirsen özgürsün, ha yok getiremedin işte o zaman seni öyle hemen öldürmem. Önce kendi ellerimle tek tek tırnaklarını sonra dişlerini söker, kulaklarını kesip gözünü oyup, öyle gönderirim öbür tarafa.” Emre çaresiz kabul etmişti. Parçanın fotoğraflarını göstermiş, müzedeki güvenlik sisteminin bildiği zaaflarını anlatmıştı ona. Emre de birkaç kere girip incelemişti müzeyi. Taç eski bir Mısır’dan kalmış. Romalılar orayı ele geçirince bu tacı ganimet olarak almış ve onu güzel taşlarla süsleyerek daha da değerli hale getirmişler. Sonra Bizans’a, en sonunda da Osmanlı’ya geçmiş. Gözal’ın istemesinin nedeni de yabancı bir müşterinin ona bu parça için çok para teklif etmesiymiş. Emre tacı görmek için müzeye gitmişti. Bu kılıç ise onun yakınındaki başka bir camlı bölmedeydi. Altındaki açıklamaya göre çok öncelerden, gerçekten çok öncelerden kalmış. Yaklaşık 7000 yıl öncesinden. Ve bu demir işçiliği o zamana göre olağan üstü bulunuyormuş. Hatta hala bile nasıl yapıldığı piramitler gibi bir gizem olarak kalmış. Emre istemese de gözlerini kılıcın üzerinden belli bir süre sonra daha alamamıştı ama sonra görevi aklına gelip taca dönmüştü. Akşam ise ona söylendiği gibi en kestirme yol olarak kapıya var gücüyle elinde getirdiği balyozla vurup otomatik cam kapıyı kırmıştı. Güvenlik sistemi kendini yeniden başlatmıştı. Bu yeniden başlatmanın da ona iki dakika kadar sürdüğü söylenmişti. Sonra hemen içeri girip tacı alıp çıkacaktı. Ama kılıç gözüne takıldı. Ondan bir türlü gözlerini alamıyordu. Sonra alarmlar çalmaya başladı birden. Sonraki anısı ise evde yatağında oturmuş durması. Rüya mıydı bütün bu müze hırsızlığı diye merak etmişti ama kılıç salonun ortasında tek başına durduğunda gerçek olduğunu anlamıştı. Şu anda olduğu gibi. Gözal’ın istediği tacı alamadığı için peşine adam takacağını düşündüğünden gözüne uyku girmeyeceğini zannederken hemen uyumuştu. İşte o elinde bu kılıç, sokak sokak dolaşıp kurban aradığı rüyalarda o gece başlamıştı. Zaten birkaç gün sonra ünlü “iş adamı” Ahmet Gözal’ın gizemli bir şekilde kaybolduğunu öğrenince rahat bir nefes aldı.

Sinirleri bozulduğundan uzanıp yatağının karşısındaki antenindeki tellerden biri kırıldığı için karlı gösteren televizyonunu açıp o “TV’de İlk” diye etiketlenmiş ucuz filmlerden birine bakmaya başladı. Kapı güm güm vurduğunda neredeyse yataktan düşecekti. “Benim ben Haydar Efendi.” Onun ev sahibiydi. Yine kiraları üç aydır ödemediğinden , kendisinin onun işsiz olduğunu bildiği için kiraları biraz düşürdüğünden, onun iyi niyetini suiistimal edeceğinden bahsedecekti. Nitekim öyle de oldu. İyi niyetmiş, kiraları indirmişmiş. Burayı kiralayacak başka enayi yok bu da elimden kaçmasın diye 50 kâğıt düştüm demiyor da, bunları söylüyor. Konuşmasını bitirdikten sonra onun merdivenlerden inerken ters ters bakmasına cevap olarak iyi akşamlar dileyip kapıyı kapattı. Filminde keyfi kaçmıştı zaten. En iyisi yatıp uyumak deyip televizyonu kapattı.

Yine o rüya, hiç kurtulamadığı, onu hayatına giren her şey gibi hiçbir zaman rahat bırakmayan o rüya ya da kâbus. Emre uyandıktan sonra gerçek miydi hayal miydi asla emin olamamıştı hatırladıklarından. Çünkü mekânlar uyanıkken gördükleri kadar gerçekçiydi. Her bir ayrıntısı her biri kesinlikle orada olduğunu hissettiriyordu. Ama bu düşün gerçekliğini bozan kurbanlarıydı. Kesinlikle bulanıktılar. Emre onlarla ilgili hiçbir ayrıntıyı hatırlamıyordu. Saçlarının renklerini, yaşını bırakın, erkek mi bayan mı olduklarını bile hatırlamıyordu. Ve ya çocuklar mıydı acaba? Ama bugün farklıydı. Onun düş olarak nitelendirdiği şeyde kanatlı insanlar gördü yukarıda. Bir insan için var olduğu gerçeklikteki aşırılıklar, olmaması gereken şeyler, onların ilgilerini çeker. Emre’nin de ilgisini bu gerçeklikteki kanatlı insanlar çekmişti. Ve bu da onun azda olsa kontrolünü kendi ele almasını sağlamıştı. Hareketleri yine mekanikti ama bu sefer kendi isteğiyle gidiyordu onların peşinden. Depo gibi bir yere geldiğinde hafif aralanmış kapının içinden girdi. Ama birden sanki başkası bedenini tekrar ele geçirmiş gibi kanatlı adamlardan üçüne saldırıp onları öldürdü. Kanlarının akmaması garibine gitmişti. Sonra arkasını döndüğünde oradaki adamı gördü. Adam diyebiliyordu çünkü uyanmıştı. Ve onun merak ettiği sorulardan biri cevap buldu. Kâbusu ya da rüyası gerçekti. Karşısındaki adamı görmek onu uyandırmıştı. Aynı yatakta uyandığındaki gibi çevresini tarıyordu. Ama bu sefer bütün o işlediği cinayetleri hatırlayarak. Onların gerçek olduğunu bilerek. Kurbanlardaki bulanıklığın aksine adam bütün ayrıntılarıyla oradaydı. 70’li yaşlarındaydı. Bu kırışıklıklarından ve suratındaki lekelerden belli oluyordu. Biraz kısa sayılırdı. Biraz büyük bir numaralıya benzeyen yeşil gözlerinin önündeki gözlüğü ve tepesi hariç kafasının çevresinden uzayan ve eskiden ne renk olduğuyla ilgili bilgi vermeyen saçları vardı. Karşısında gördüğü adamın en çok göze çarpan özellikleri bunlardı. Bu ayrıntıları tanımak çok doğal olmasına rağmen, Emre’ye ne kadar da garip gelmişti. Kılıç elinden düşüvermişti. Tam o anda karşıdaki adam “Fazla zaman yok.” Deyip elindeki biraz eski ama üzerinde pas olmayan bir bıçağı bir bıçağı önce kendi koluna sapladı sonra ise Emre’nin koluna. Ve yarasının olduğu yerden Emre’nin yarasının olduğu yere kanını akıttı. İşte tam o anda karşısındakinin ruhunun, bilgisinin ya da her neyse, kendi vücuduna aktığını hissetti. Adamın vücudundaki kan çok hızlı bir şekilde çekildi, daha önce öldürdüğü kurbanları gibi büzüştü, derisi grileşti ve yere düştüğünde un ufak oldu. Emre şu anda belki de yaşayacağı ömürde öğreneceği bilgilerin tamamının küçücük bir damla olduğu bir okyanusla boğuşuyordu. İşte tam o anda az önce karşısında gördüğü, şimdi ise onunla bedenini paylaştığını sandığı adam kontrolü ele alıp ölmemiş meleklerden birini bir şey söylemeden çağırdı ve ona tutunup olabildiğince uçmaya başladılar. Melekleri biliyordu artık. Onun için kanatlı adamlar değildi. Tanrılar Savaşı’nın piyon denebilecek karakterler olduklarını. Taşlarda yaşadıklarını, onlar öldüklerinde hangi taraf öldürmüşse o tarafta olacak şekilde canlandıklarını, yani mesela onun öldürdüğü üç meleğin kanatlarındaki tüylerin dökülerek ejder kanatlarına benzer bir kanat ortaya çıkacağını, derilerinin soluk grimsi bir renk alacağını ve Thegr yani kötü tarafta olacaklarını biliyordu. Ama Tanrılar Savaşı, Thegr, Heâgh, Unutulmuşlar, İnanılmayanlar, Antik Tanrılar… hepsi onun için çok fazlaydı. Çıldıracak gibiydi. Sanki parçalanıyordu. Ağır çekimdeki cam kırılması gibiydi. Ama sonra yatıştı. Kendi gözlerinden baktığında, sanki televizyona bakıyormuş gibi hissetmişti, kendi evinin yakınlarına gelmişti. Bunu onunla bedenini paylaşan adamla yani adını öğrendiği kadarıyla Mehmet oğlu Selim’in mi buraya tanıdık bir yere gelmek istediğini, yoksa kendisinin mi bunu istediğini bilmiyordu. Binanın yanındaki çöp konteynırlarının yanına inip meleği taşa gönderdikten sonra eve doğru çıktı. İçeri girdikten sonra bedenin kendisinin kontrolünde olduğunu hissetti. Kapının arkasına yığıldığında Selim konuşmaya başladı.”Sorularının olduğunu biliyorum.” “Belki” diye cevapladı Emre çünkü soracağı her sorunun cevabını bildiğini biliyordu. Asıl sorun tam toparlayamamasıydı. “Bana Tanrılar Savaşı’ndan, Heâgh’ten bahset. Çünkü bunları bilmeme rağmen toparlayamıyorum.”.”Bunun nedeni Işık’ı tam özümseyememen. Yakında iyi olacaksın.” Bunun üzerine Işık’ı da sormayı düşündü Emre. Biliyordu ama yeni gelen her bilgi gibi tam anlayamamıştı. Ama sonra kafasında tartıp ilk sorduğu sorunun daha önemli olduğuna karar verdi. Ve Selim anlatmaya koyuldu. “Bundan sayılamayacak kadar önce zamanın başında Gerçek Tanrı vardı, İlk olan, sadece yaratan, yaratılmayan. Gerçek Tanrı evreni, Güneşi, Dünya’yı ve insanları yarattı. Ama sonra yarattığı insandan pişman oldu ve bizi terk etmek istedi. Ama yine de onlara acıyıp, insan yaratılmadan öncesine gidip onun gibi, insan gibi bütün adilikleri üzerinde taşıyan Tanrı’yı yarattı. Heâgh. Ama sonra onunkinin yanında çok sınırlı da olsa bir idraka sahip olan diğer akıllı varlıklar ona yalvardılar. İnsana iyi tarafı göstermesi gereken Tanrı’lar da yaratması için yalvardılar. İlk olan da onları haklı buldu ve geri kalan Antik Tanrı’ları yarattı Bunların içinde kötü olmasa da olanlara karışmayan Tanrılarda vardı. Bunlar Dünya üzerinde çeşitli bölgelere dağılıp hüküm sürdüler. Bu arada Heâgh’de yani ilk olanda güç kazanıyordu. Bütün Dünya’ya yayılmıştı. Kendine Unutulmuş Olanlardan yani şu anda adına bile rastlayamadığımız Üç Dişi Tanrı’dan Üç Çocuk yaptı. Ya da sadece bildiğimiz üç çocuğu. Bu üç çocuklardan en büyüğü Set Bulutun Hanımı Eşalh’dan oldu. İkinci çocuk Hades Mağaraların Hanımı Seah’dan, sonuncu çocuk Şeytan ise Orman Ruhu’nu Temsil eden Toht’tan. Sonunda Heâgh’ın gücü inanılmaz boyutlara ulaştı ve insanları ve ya Dünya’yı geri dönülemeyecek bir noktaya getireceğinden korktu diğer Tanrılar. Ve Tanrı’lar savaşı başladı. Dünya’yı yok oluşun eşiğine getiren bir savaştı. Kıtalar bir anda yer değiştirdi. Volkanlar patladı, şiddetli depremler oldu. İnananlar birbirini katletti. Bu arada Tanrılar insanlardan esinlenilerek yaratıldıkları için bir kısmı entrikaların kurbanı oldu. Mesela Herkül Zeus’un yerine geçip Gerçek bir Tanrı olmak için Thegr’e yani en başından beri yaratılmaması gerekenlerin tarafına geçti, Loki’de zincirlerden kurtulması karşılında onların yanında yer aldı. Şeytan kurtulmak için babasına ihanet edip Meagh’a yani haklı olan tarafa geçti. En çok fedakârlıkları yapanlardan ikisi Ra ve Thor’du. Ra kendinden vazgeçti ve aslında sanılanın aksine kendisi değil güç aldığı kaynak olan Güneş’le birleşti. Ve Heâgh’ı 20 gün boyunca geceyi gündüze katarak onu yaktı. Zayıflamışken diğer Tanrı’lar saldırdılar. Ama o ilk yaratılandı çok güçlüydü, ölmesi imkânsızdı. Bu yüzden Thor çekicinden yani Tanrılığından vazgeçip, Heâgh’ı onun içine hapsetti. Tanrı güçleri olmadan ölümsüz bir hayat yaşamaya başladı ama sonra sevdiği kadın ölünce kalan son gücüyle ölmeyi denedi. Ama başarılı olamayıp her yeni nesilde önceki hayatına dair her şeyi unutarak tekrar dirilmek üzere kendini lanetledi. Yani sonuç olarak neredeyse tüm Tanrılar ya öldü, ya güçlerini kaybetti. O savaştan geriye kalanlar o kılıç Tanrıların son umudu Işık ve anılardı. İnsanlar anılarla onlara tapınmaya devam ettiler sonra onları değiştirdiler ve unuttular. Thor’u öldürenin yılan olduğunu, Herakles’in bir odun yığınında şerefini koruyarak can verdiğini uydurdular. Sonuçta onlarda yitip gittiğinde geriye sadece biz ve o kılıç kaldık.” Birinci sorunun cevabını galiba anlamıştı. Şimdi diğer önemli soruya geldi. “Peki, Işık ne, daha doğrusu sen kimsin?” “Eğer benim kim olduğumu soruyorsan ben dediğim gibi Mehmet oğlu Selim. Doğumum şu anın takvimine göre 1708’de Humus’ta oldu. Işık olmadan önce ben buydum. Kılıç 1300’lü yıllarda kaybolmuştu. Işık’ı önceki taşıyan artık son raddesine gelmişti çünkü yaklaşık 350 yıldır yaşıyordu ve artık ölecekti. O yüzden bana aktardı. Işık’ın ne olduğunu soruyorsan Işık Meagh’in belli bir insana verdiği onlardan kalan son kırıntıdır. Savaştan sağ çıkabilen birçok Tanrı Işık’ı yaratırken yokoldu. Işık kılıcı yani Heâgh’ı önlemekle görevlidir. Ruha bağlanır ve başkasına ancak o ruhla beraber geçer. Ve belli özel güçleri vardır. Mesela kılıcın yakınında olduğunu hissetme gibi. Ama sen daha Işık’ı tam özümseyemediğin için bunu yapamıyorsun. Ben özümsenme bittikten sonra senin ruhunun bir parçası olacağım. Tıpkı benden önce Işık’ı taşıyanların benim ruhumun bir parçası olması gibi.” Aklında son bir soru kalmıştı Emre’nin. “Neden ben?”, “Çünkü kılıcın ne kadar kötü olduğunu hissettin. Ve ben de öldürdüklerinden pişman olduğunu hissettim ve doğru aday olduğunu düşündüm. Hem ayrıca artık onları senin yapmadığını da biliyorsun.” Emre bugün başına gelenleri düşündü. Bir anda çok güçlü bir konuma gelmiş, hiç kimsenin bildiğini sanmadığı çok eskiden kalan bilgiler öğrenmişti. Sabıkalı işsiz adam tanımı kendisini Dünya için hayati değeri olan bir şeye bırakmıştı; Işık’a. Sonra kapı zili onu bu düşüncelerinden ayırdı.

-B.. Ezgi…nuşmak …tiyorum. Kapı.. aça…lirmi…

-Tamam, gel yukarı.

-Aç…ldı.

Aslında başka zaman olsa bozuk zilin en sonunda bir kerede açtığına sevinirdi ama şimdi düşünecek daha önemli işleri vardı. Birden havanın soğuduğunu hissetmişti, herhalde heyecandan diye düşündü. Ama üflediği havayı görmeye başlayınca, Allah’ın cimri Haydar’ı. Yine yakmıyor kazanı. Ama gerçi daha kış olmadı neden bu kadar soğudu ki hava birden, dedi içinden. Sonra kapı çalındığında içinde belli belirsiz bir huzursuzluk hissetti. Selim’in sesi boğuklaştı duyulmaz oldu ama bir şeyler dediği anlaşılıyordu. Ama bütün bunlara rağmen kapıyı açtı. Karşısındaki Ezgi’ydi, kesinlikle. Kızıla boyattığı ama aradan çıkan siyah saç telleriyle gerçek rengini belli eden saçıyla, biraz balıketli vücuduyla, yuvarlak kafa yapısı, alt dudağı üst dudağıyla garip bir şekilde orantısız olmasıyla kesinlikle Ezgi’ydi. Ama farklı olan fal taşı gibi açılmış gözlerindeki o donuk bakış ve elindeki o atıp kaçtığı kılıçtı. Bir an o kılıcı saplayacağını sandı ama o sadece onun eline attı.

İnsanlarda tutarlılık önemlidir, bir şeylerin tutarlı olması, 3 ve 4. Kare arasında 20. Karenin girmemesidir filmde. Tutarsızlıklar insana küçük rahatsızlık vermekten tutun delirtmeye kadar götürebilir. Emre’nin de orta parmağı soğuk demire değdiği anda kendini tamamen başka bir yerde buldu. Burada gündüzdü, hava çok sıcaktı ve ışık çok parlaktı, hatta kokusu bile çok değişikti. Bu yüzden Emre kusmak istedi, ama bunu yapamazdı. Beyni buranın gerçek olduğunu söylüyor, hissetmediği bedeni ise gerçek olmadığını kanıtlıyordu. Gözü ışığa alıştığında, biraz etrafa bakındı. Çöle benziyordu ama biraz ilerde çok derin ve geniş bir yarık uzanıyordu. Orasının vadi olduğunu tahmin etti. Vadinin yanına gidip aşağı baktığındaysa şu anda onun sahip olmadığı midesini kaldırdı yine. Aşağıda kandan bir nehir akıyordu. İçinde insan kemikleri, çürümüş, çürümemiş insan parçaları da akıntıya kapılmış gidiyordu. Tam bu görüntüye bakarken arkadan çok güçlü, gür bir ses geldi. Hayatında duyduğu en otoriter sesti herhalde bu. “Hoş geldin.” diyordu. Arkasını dönüp baktığında ilk yaratılanla karşı karşıya geldi. Tarif edilemezdi çünkü Dünya’dan hiçbir yaratığa benzemiyordu. Dünya’daki yaratıklarla tek ortak yönü kan kırmızısı parlayan, Emre’nin göz olduğunu düşündüğü çok yukarılardaki iki elipse benzeyen küreydi. Her haliyle karanlığın bir varlığı gibi görünüyordu. Güneşin ışınları sanki o bir kara delikmiş de onları yutacakmış gibi ondan kaçınıyordu. Emre bunların çok fazla olduğunu düşündü. Ama aynı zamanda ona çokta olağan gelmesi garipti. “Burası benim hapsolduğum yer. Sen buradasın çünkü senin sahip olduğun bir şeyi istiyorum.” Emre anlamaz şekilde baktı. “Işık’ı. O Tanrıların son parçası. Eğer onu bana verirsen sonunda buradan kaçacak kadar güce erişecek ve özgürlüğüme kavuşacağım. Diğer Tanrılar benim gücümden korktular o yüzden bana savaş açıp beni yok etmeye çalıştılar. Ama benim ne dünyayı yok etmek gibi ne de başka Tanrıları tehdit etmek gibi bir amaç taşıyordum. Benden sadece korktukları için beni yok etmeye çalıştılar. Beni bu kılıca hapsedip uyumamı sağladılar. Beni en derin toprağa gömdüler ama belli ki yeterince derin değildi. Biri beni buldu ve savaştaki ilk kurbanıyla uyandım. Gücümün kanla geri geleceğini anladım. Böylece ancak ruhunda insanlara kin ve nefret olanların duyduğu şarkıyla onları kendime bağladım ve nesiller boyunca onları kullanarak avlandım. Eğer özgür olursam senin düşündüğün kıyamet gelmeyecek. Tekrar müritlaerim olacak. Bana tapanlar ve benden çekinenler. Ve bana tapanlara güç bahşedeceğim. Ama özgürlüğümü kazanmam için ya daha çok kan dökeceğim ya da sen bana özgür iradenle Işık’ı vereceksin. Senden zorla almıyorum onu çünkü bu işe yaramayacak.” “Neden sana vereyim ki?” dedi çatlayan ses tonuyla korkusunu gizleyemeyerek. “Çünkü sana iki seçenek sunuyorum. Ya ruhuna işkence ederek ölmeyi dilemeni sağlarım…”Tam bu anda topraktan iki çarpı işareti yükseldi bunlardan bir tanesine Selim, diğerine Ezgi bağlıydı. Ve Heâgh’ın elinde o hapsolduğu kılıç belirdi. Ama sanırım bu bayağı büyümüş haliydi Ama yine de elinde tuttuğunda sanki oyuncak bir kılıç gibi duruyordu. Ama Heâgh küçülerek uzun bir insandan biraz daha büyük bir forma geldiğinde bu orantısızlık yok olmuştu. Birden direklerin yanında belirdi ve kılıcı Selim’e sapladı. Selim’in ağzından bir anda kan aktı ve susamış toprağı besledi. Kanın aktığı yerde toprak uğursuzca kıpırdanıyor, kurtçuk benzeri değişik böcekler çıkıyordu. Emre’nin o an çektiği acı anlatılamazdı. Ne babasının dayaklarıyla, ne de gördüğü işkenceyle ne de başka bir şeyle kıyaslanabilirdi bu acı. “…Özümsenme tam bitmemiş olsa da o artık senin ruhunun bir parçası. O yüzden ona incittiğinde seni de incitiyorum.” Sonra ise diğer çarpı işaretinin önüne geçti. Kılıcı kaldırdı ve Ezgi’nin boynunu keserek kafasından ayırdı. Bu bir saniyeden daha kısa sürmüştü bekli de. Ve kız bağıramamıştı bile Demin kandan çıkan kurtçuklar yere düşen taze ete gelip, kulaklarından girdiler, gözlerini ve üzerindeki deri parçasını kemirmeye başladılar. Emre için bu çok fazlaydı. Kavga etseler de, barışsalar da hatta aldatmış bile olsa, ona sevildiğini hissettiren tek kadındı belki o. Ve onun ölümü bedensel, ya da bu âlem de bedeninden geldiğini saydığı his her neyse, acısına eklenince gerçekten ölmeyi bunlara görmeyi tercih edeceğini düşündü. “Bunların hiçbiri gerçek değil. Dışarıda sevdiğin kadın hala hayatta ama bu acıyı hafifletmeyecek.” Haklıydı hayatta olması fikri burada olanları gördükten sonra pekte mantıklı ve inanılabilir gelmiyordu. “Sana bunun dışında ikinci seçenek sunuyorum. Sen bana Işık’ı ver. Ben de seni peygamberim yapayım. Sana bir krallık, sonsuz yaşam ve daha nicelerini sunacağım. Ruhun bana katıldıktan sonra bedenini yeniden yaratırım. Ben yalan söylemem. Unutma ölmediği konusunda yalan söylemedim, Işık’ı senin kendin vermen hakkında da. Yalan benim hain oğlum Şeytan’ın özelliğidir.” Bir anda çöl değişti. Onun yerini güzel kızların etrafını sardığı her yeri altınlarla gümüşlerle bezeli bir yer geldi onun yerine. İlki gibi bu Emre’yi rahatsız etse de kusma isteği ilki kadar fazla değildi. Dışarıdan bir ses konuştu. Bu ilk yaratılanın sesiydi. “Eğer teklifimi kabul edersen bunların hepsi senin olabilir. ” Dedi. “Kararını verdin mi?” diye sordu. Ve bu sorudan sonra anında mekan değişip yine apartman dairesi oldu. Kesik kesik soluyordu. Yerdeki Ezgi’ye baktı. Göğsünün hızlıca kalkıp inmesinden hala nefes aldığı belliydi. Emre ne yapması gerektiğini biliyordu. İlk yaratılanın ona teklif ettiklerinden mi yoksa sadece hayatı boyunca ezildikten sonra en azından önemli bir kararda rol oynamayı istediğinden mi bilinmez, kurbanına yaptığı gibi kılıcı yavaşça kendi boğazına sapladı.

Son Kalanlar” için 2 Yorum Var

  1. Öncelikle seçkiye hoş geldiniz. Geç yorum için kusura bakmayın, genelde ilk günden çoğunu okuyup yorumlarım ama bu ay pek sıradan bir ay olmadı benim için.

    Hikayedeki karakterin işleniş biçimi, başından geçen olaylar, onu bir sabıkalı olmaya iten olaylar oldukça iç burkucu. Okurken insan üzülmeden edemiyor. Bunda sizin olayları kaleme almadaki başarınız da büyük elbette.

    Gerçek dünya ile ilgili etmenler ne kadar etkileyici ise hayali dünyaya ait olanlarında onlardan aşağı kalır bir yanı yok. Pek çok mitolojik efsaneyi bir araya getirip sanki gerçekten yaşanmış bir olay gibi sunmanız özellikle hoşuma gitti.

    Tek eleştirim cümle yapıları ile ilgili. Genel olarak bakıldığında çok fazla sorun yok. Fakat bazı yerlerde virgül kullanmayışınız, bir-iki yerde “ama”ları arka arkaya kullanmanız okumayı biraz baltalıyor. Aksiyon sahnelerinde de hafif aksaklıklar yaşadım, olayı gözümde canlandırmakta zorlandım. Bu tür sahnelerde biraz daha detaya inmeniz hem sizin için hem de okuyucu için faydalı olacaktır. Bu şekilde biraz “oldu bitti” havasında kalmışlar.

    En nihayetinde keyif aldığım bir hikaye oldu. Sizi sonraki seçkilerde de görmek isterim. Elinize ve kaleminize sağlık.

  2. Öncelikle yorumunuz için teşekkürler. Eleştrileriniz konusunda haklısınız. Eylül ayının son saatlerinde yazmayı bitirdiğim için bazı yerleri geçiştirmek zorunda kalmış ve bu yüzden aksiyon sahneleri biraz sönük kalmış olabilir. Onun dışında bir de imla hatalarının nedeni de biraz son dakikaya kalmış olması. Her ne kadar çok göze batan hataları düzenleyip tekrar göndersem de hikayenin anahatlarıyla pek oynamak istemediğim için pek fazla değişiklik yapmadım sonradan üzerinde.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *