Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Soyuz

ilham alınan eser

Mihail Bulgakov – Köpek Kâlbi

Satirin korkusuz savaşçısı Mihail Bulgakov ve kurtardığı dünyadan sessiz sedasız göçen Stanislav Petrov için…

Bu hikâye, gerçek tarihî olaylar, kişilikler ve mekânlar üzerine kurulu bir kurgudur. Bizzat dedemin de içlerinde bulunduğu, İkinci Dünya Savaşı’nın en yaman cephesinde hayatlarını yitiren Kızıl Ordu mensupları başta olmak üzere hiçbir kuruma veya kişiliğe gönderme yoktur.                     

Bizim İçin Volga’nın Ötesinde Bir Ülke Yok

Toprağa kavuşan her top mermisiyle birlikte tavanın tahta parçaları arasından sızan toz zerreleri Çuykov ve kurmaylarının zeytin yeşili üniformaları üzerine yağıyordu. Mürdüm apoletler ve altın yıldızlar parlaklığını yitirmiş, gözler altında uykusuzluktan beliren kırmızı halkalar zayıf ışıkta bile bariz bir şekilde görülür duruma gelmişti. Elindeki mendille alnındaki kırışıklıklara doluşan tozları sildi Çuykov ve mendile baktı, çamur vardı üzerinde, derin bir of çekti. “Telefon hâlâ işlevsel mi?” diye sordu yanındaki kel, asık suratlı binbaşıya, bir yandan da elindeki siyah kalemi yaralı parmağına rağmen olabildiğince hızlı bir şekilde çeviriyordu parmakları arasında. “Evet yoldaş komutan,” dedi binbaşı ve sonrasında Çuykov’un söyleyeceklerini beklemek için sustu, diğer emir subayıysa not defterini ve kalemini eline alarak generalin söyleyeceklerine kulak kesildi.

Köylü suratından pek bir şey okunamazdı Çuykov’un, on iki çocuklu bir aileden geliyordu ve diğer kardeşleri gibi yokluk içinde büyümüştü, ifadesiz suratıyla donuk bir şekilde önündeki haritaya bakıyordu. Bu görev kendisine verildiğinde önceden hiçbir generalin göstermediği cesareti göstermişti fakat cesaret tek başına yeterli olacak mıydı ki?

“Barrikadi’den bir haber var mı?”

“Hayır yoldaş komutan, iletişim hatları Alman topçusunun yoğun ateşiyle  tahrip edildi. Yolladığımız ulaklarsa henüz geri gelmedi.”

“Oraya ulaştığından bile şüpheliyim…” dedi Çuykov fısıldarcasına, söylediği cümle kurmayları tarafından tam olarak duyulmamıştı fakat sormaya cesaret edememişlerdi.

“İstasyon?”

“Kuzeyden gelen işçi milislerin karşı taarruzuyla Almanları mevzilerden attık, şimdilik bizde.”

“Şimdilik, ha? Anlaşıldı.”

Oturduğu masadan kalkarak dışarı çıktı Çuykov ve bir sigara yaktı, Mamayev Kurgan’daki karargahı şehri hâkim bir noktadan görüyordu. Gece olmasına rağmen aydınlıktı her yer, askerî araçlar farlarını dahi açmamıştı, buna gerek yoktu, çünkü şehir yanıyordu. Toz toprağın tortusundan tıkanmış burnu hâlâ koku alabiliyordu az da olsa, hızlı bir şekilde Volga’dan gelen esintiyi çekti burun deliklerinden içeri, pas ve is kokusu genzini yaktı. Çok uzaklarda bir Stuka dalışa geçmişti, kanatlarının çıkardığı ses terörün ta kendisiydi kurbanları için. Sigarasından son fırtı çekti ve izmariti yere attı, arkasına dönerek Volga’nın karşı kıyısına baktı.

“Bizim için Volga’nın ötesinde bir ülke yok.”

Karargaha girdiğinde kurmayları ivedilikle ayağa kalktı, basit bir el hareketiyle oturmalarını işaret etti Çuykov onlara, masanın sadece kırk santim üzerindeki ışık askerlerin göz hizasına geliyordu oturduklarında, uzaklara bakarmışçasına dalgın bir şekilde zayıf ışığa kitledi gözlerini Çuykov. Top mermileri davul, kurşun sesleriyse zildi bu konserde. Karargahta çıt çıkmıyor, herkes generalin talimatlarını bekliyordu. Ve Çuykov, onları fazla bekletmedi.

“Bana Yoldaş Stalin’i bağlayın.”

İosif

“Yoldaş Çuykov, gerçeği istiyorum, beni mutlu edecek yalanları değil!”

Stalin’in tek isteği vardı. Ne pahasına olursa olsun adını taşıyan Stalingrad’ın savunulması.

“Yoldaş Stalin,” dedi Çuykov, o esnada bir bombardıman uçağı tarafından fırlatılarak tam karargahın üzerinde patlayan bomba yeri göğü inletti, masadaki lambanın demiri titreşimden zangır zangır ses çıkartıyordu ama mucizevî bir şekilde hâlâ desteği üzerinde kalabilmişti.

“Ne sizin ne de benim vaktim var, o yüzden kısa keseceğim. Önünüzdeki haritaya bakın, Tahıl Silosu’nu görüyorsunuz değil mi? Evet… şimdi yukarıya çıkın, İstasyon. Kızıl Ekim’den gelen takviyeleri Mamayev Kurgan’a aldık, çünkü hem merkez karargahı burada, hem de burası hâkim tepe. Fakat Tahıl Silosu ve İstasyon bizim kontrolümüzde değil artık, işçi milis kıtaları faşistlerin son taarruzu karşısında başarısız oldu. Ve karşı taarruz yapabilecek gücü mobilize edemiyoruz. Alman Hava Kuvvetleri, Volga üzerindeki ikmâl hattımızı kevgire çevirdi, karşı taarruz bir yanadursun, elimizdeki bölgeleri bile korumakta zorlanıyoruz. Açlık değil sorun, fakat cephanemiz yok, ilâcımız yok, düşmana kelimenin tam anlamıyla sarılıyoruz fakat bu kaçınılmaz sonu sadece biraz geciktiriyor. Beni yanlış anlamayın Yoldaş Stalin, çekilme izni istemiyorum sizden, burada askerlerimle birlikte öleceğim, bizim için Volga’nın ötesinde bir ülke yok, ama bilin ki Stalingrad düşecek.”

“Sağol Yoldaş Çuykov,” dedi Stalin, Çuykov’a güveniyordu, söylediklerinde ne eksik ne de fazla olmadığını da biliyordu.

“Dayanabildiğiniz kadar dayanın, Moskova sizi yalnız bırakmayacak. Size olan inancım tam!” dedi ve telefonu kapattı, hemen sonrasında masanın öbür ucundaki telefonu aldı eline. Birkaç saniye süren bekleme sonrasında telefonun diğer ucundan bir ses duyuldu: “Lavrenti Berya, emredin Yoldaş Stalin!”

“Berya, yirmi dört saat içerisinde seni Moskova’da görmek istiyorum, profesör ile birlikte.”

“Anlaşıldı Yoldaş Stalin.”

Telefon kapandı.

Nostalji

“IVAN! ARNOLDOVİÇ! BORMENTAL!”

Kesif bir kan kokusu vardı ortalıkta, sağlı sollu dizilmiş yataklar birden fazla yaralıyı taşıyordu üzerinde, kiminin kolu yoktu, kimininse bacağı. Komiser etrafına bakındıktan sonra bir kez daha bağırmak için ağzından derin bir nefes aldı fakat öğürdü, yemek borusundan hızla yükselen kusmuğunu yutağından geri yollamayı başardı. Bunu kimse görmemiştir umarım diye düşündü ve şöyle bir etrafı süzdü. Yanındaki bir hemşire göz teması kurdu komiserle, bir fer kalsaydı gözlerinde içindeki korkuyu yansıtırdı ama yoktu, odanın öbür ucunu işaret etti çenesinin ucuyla ve önünde yatan yaralının kopmuş koluna baskı uygulamaya devam etti. Zavallı asker avazı çıktığı kadar bağırıyordu.

Komiser doktoru gördü ve ona doğru yürümeye başladı büyük adımlarla. Her yeri kan olmuş önlüğü, stresten ve yorgunluktan titreyen elleri ve çökmüş suratıyla hemşirelere hastalarla ilgili talimatlar vermekteydi doktor.

“Profesör Bormental?”

Kafasını kaldıran profesör komiserin yüzüne baktı fakat gözlerini bulmakta zorlandı onun geniş yüzünde. “Evet?”

“Ben Yevgeniy Staşenka, NKVD şefi Lavrenti Berya sizinle görüşecek, hazırlanın, hemen çıkıyoruz.”

Apar topar görev yaptığı hastaneyi NKVD komiseri ve ona refakat eden tüfekli polislerin eşliğinde terk etti Bormental. Hastane kapısından çıkıp bahçede bekleyen araca bindiler. Endişelenmişti, komiser kendisine hiçbir şey söylememişti, fakat bir yandan da uzun bir süre sonrasında yumuşak bir zemine oturabildiği için kendini şanslı hissediyordu, bir de temiz hava almıştı. O kadar uzun zaman olmuştu ki kan kokusunu genzinde hissetmeden nefes alalı, yıllardır yapmakta olduğu şey uzun süreli bir aradan sonra fark yaratmıştı bünyesinde. Hafifçe kafasını çevirip dehşet dolu gözlerle hastaneye baktı, yaralıların çığlıklarını hâlâ duyabiliyordu. Fakat kafasını kurcalayan bir soru vardı; ne diye görüşecekti ki gizli polisin şefi kendisiyle? Kızıl Ordu’da görev yapan binlerce sağlık personelinden biriydi sadece o ve rejim karşıtı hiçbir faaliyeti bulunmamıştı.

“Profesör Bormental?” dedi komiser elindeki tabakayı ona doğru uzatarak, “Teşekkür ederim,” diye cevapladı Bormental, “Kullanmıyorum. Ama şimdi başlayacağım.”

Sigarasını yakan komiserin kendisine gösterdiği saygıdan ötürü içine bir nebze su serpilmişti. Bu samimiyeti fırsat bilerek sordu, “Nereye gidiyoruz yoldaş komiser?”, sesinde korku vardı aslında fakat elinden geldiğince belli etmemeye çalışıyordu.

“Moskova, yoldaş profesör, hava alanına gidiyoruz şu anda da.”

“Moskova mı?” diye sordu Bormental, şaşkınlığını gizlemekte başarısız olmuştu. “Moskova’da nere?” diye ekledi daha net bir yanıt almak amacıyla.

“Kremlin,” diye yanıtladı komiser, kafasını çevirerek profesöre baktı, “Yoldaş Stalin sizinle görüşecek.”

Hayatının en uzun nefesini çekti sigaradan Bormental, duman savaş süresince solumakta olduğu kan ve barut özlü havadan daha çok yakmıştı boğazını.

Kremlin

“Profesör Bormental,” dedi Berya, yuvarlak kafasına uyumlu çerçeveye sahip gözlükler takıyordu. Bormental kendisinden en az on yaş küçük olan bu adamı şöyle bir süzdü, karşısındaki gizli polisin şefi Lavrenti Berya’dan başkası değildi.

“Yoldaş Komiser,” diye yanıtladı Bormental, uçakta biraz da olsa uyuyabilmişti, sürekli devam eden topçu ateşi ve yaralıların çığlıklarına kıyasla uçak motorunun sesi ona ninni gibi gelmişti. Fakat gözleri hâlâ kanlıydı ve sesi cılız çıkıyordu yorgunluktan.

“Lütfen, bana ismimle hitap edin. Lavrenti Berya, sizinle tanışmak benim için bir onur yoldaş profesör.”

“Teşekkür ederim, çok incesiniz,” diye karşılık verdi Bormental. Zihninin derinliklerinde bu görüşmenin geçmişiyle ilgili olacağına dair bir düşünce vardı, ne zaman bu düşünceye yoğunlaşsa saniyeler sonra kopuyor, tekrardan aklı kolonlara ve duvarda asılı tablolara kayıyordu. Belki de böyle rahatlatıyordu kendini.

“Lütfen benimle gelin,” dedi Berya Bormental’in beline hafifçe dokunarak ve ikili Stalin’in ofisine doğru yürümeye başladı. Koridorda tek kelime dahi konuşmadılar fakat Berya, hayran gözlerle Bormental’e bakmaktan kendini alamamıştı. Kapı açıldı ve ikili içeriye girdi. Stalin, ellerini tahta işlemeli masasının kenarlarına dayamış bir hâlde önündeki devasa haritayı inceliyordu, masanın üzerinde harita, pipo ve muhtar çakmağı hâricinde hiçbir şey yoktu. “Yoldaş Stalin!” dedi ve topuk selâmı verdi Berya, “Profesör Bormental,” dedi Stalin neşeli bir ses tonuyla, gülümsüyordu, Bormental ise ilk defa görüyordu Stalin’i, Büyük Temizlik’ten ötürü halk arasındaki ünü pek iyi sayılmazdı, Moskova’da geçirdiği yıllarda dahi bir kez olsun görmemişti onu. “Yoldaş Stalin,” dedi ve kafasıyla selâmladı Stalin’i. “Lütfen,” dedi Stalin eliyle masanın önündeki koltuğu işaret ederek, “Buyrun, oturun.”

Savaş şartları, Bormental’in görev yeri ve hastanelerin durumu gibi konuların konuşulduğu buz kırıcı ufak bir sohbetten sonra Stalin lâfı daha fazla uzatmadı. Ne de olsa pek vakti yoktu.

“Yoldaş profesör, komünizmin nihaî zaferine inanıyor musunuz?” diye sordu Stalin Bormenta’lin gözlerinin içine bakarak, korkutmak istemiyordu onu, istediği tek şey samimi bir cevaptı. Bormental şaşırmıştı, böyle bir soru beklemiyordu yaşanan sohbetin üzerine. Yüzündeki şaşkın ifade Stalin’in dikkatinden kaçmamıştı. Pipodan çektiği dumanı dışarıya üfledi ve dirseklerini masaya koydu sessizlik bozulmayınca.

“Yoldaş profesör, geçmişiniz, inandıklarınız, düşünceleriniz, hiçbir şeyin önemi yok şu an itibariyle. Anavatanımız faşistlerin işgâli altında. Ve ben sizin vatansever olduğunuza inanıyorum. Yanlış mıyım?”

Retorik bir soruydu bu.

“Evet Yoldaş Stalin,” dedi Bormental, cümlesi biter bitmez Stalin kafasını Berya’ya çevirdi, “Berya, seni dinliyoruz,” dedi ve ellerini birbirine kavuşturarak profesörü göz hapsine aldı. Gür saçları, beyazlarla karışık bıyıkları, yüz hatlarına göre ziyadesiyle ince kalan kaşları, ilginç bir suratı vardı Stalin’in, güldüğünde tonton bir dedeyi andıran suratı aynı zamanda acımasız ve sert bir dokuya da sahipti.

“Yoldaş Profesör, kaynaklarım bana sizin Filip Filipoviç Preobrajenski’nin öğrencisi olduğunuzu söylüyor. Hatta, 1924 yılında Şarik isimli bir sokak köpeği üzerinde yaptığınız deney de elimdeki dosyada mevcut. Anladığım kadarıyla epey başarılı sonuçlar elde etmişsiniz.”

Berya’nın cümlesinin bitmesiyle birlikte Bormental soğuk terler dökmeye başlamıştı, kulaklarının uğuldadığını, midesinin guruldadığını hissediyordu.

“Deneyin ayrıntılarını bizimle paylaşma inceliğini gösterir misiniz rica etsem?” diye sordu Berya işaret parmağıyla gözlüğü burnunun üst tarafına yerleştirirken. Yüzünden kan çekilen Bormental derin bir nefes aldı, gözlerini ovuşturarak bir bardak su rica etti, Berya dışarıdaki emir subayına seslendikten sonra “evet,” dedi, “Dinlemekteyiz profesör.”

“Deney bütünüyle Filip Filipoviç’in fikriydi. Sokakta bulduğu ve Şarik ismini verdiği, pekâlâ ağır yaralı olarak nitelendirilebilecek köpeğe, henüz ölmüş bir insanın muhtelif parçalarını aktardık… daha doğrusu bu parçaları değiştirdik. Yani şöyle ki; ilk safhada köpeğin kafatasını açarak insandan aldığımız hipofiz bezini aktardık ona. Sonrasında bedenini yardık ve testislerini çıkardık. Son safhada da insandan aldığımız testisleri başarılı bir şekilde Şarik’e aktardık.”

Bormental nefes almak için durakladığı esnada kapı tıklatıldı, Berya tok bir sesle “gir!” diye bağırırken gözlerini profesörden ayırmamıştı, beyaz eldiven giyen görevli, tepsideki bardak ve sürahiyi profesörün önüne koyarak bardağa su doldurdu, müsade istedikten sonra çıktı. Bormental titreyen elleriyle bardağı sıkıca kavradı ve kafasına dikti.

“Ee, sonra ne oldu peki?” diye sordu Berya. Merakı sabırsızlığından belli oluyordu.

“Sonrasında her şey karmakarışık bir hâl aldı. Fiziksel olarak Şarik son derece stabildi, bu açıdan operasyon son derece başarılıydı ki Filip Filipoviç’in ününden bahsetmeme gerek yok sizlere. Lâkin planlamadığımız şeyler gerçekleşti…” dedi Bormental, devam edemedi, sesi çıkmıyordu artık, bir bardak daha su doldurdu ve tekrardan kafasına dikti.

“Ne gibi?” diye sordu Berya, Stalin ise dikkatle Bormental’i dinlemekteydi.

“Şarik beklemediğimiz bir hızda iyileşti, bir memeli için anormal diyebileceğimiz seviyede rejeneratif etkinlik kazandı. Kaynar suyla haşlanmış göğsü bir haftadan kısa bir sürede normale döndü, herhangi bir müdahale olmadan bedeni göğsündeki ölü bedeni öğüttü ve yenisini üretti, aynı şekilde ameliyatta boydan boya yardığımız bedeni de öyle, iz bile yoktu neredeyse. Filip Filipoviç’in nutku tutulmuştu bütün bunlar karşısında, böyle bir tıbbî gelişim beklemiyordu. Fakat sonra…”

Bormental başını öne eğdi ve kafasını ellerinin arasına aldı.

“Sonra?” diye sordu Stalin.

“Sonrasında Şarik insana evrildi. Yüz hatları, fiziği, kemik yapısı… her şeyiyle insana dönüşmeye başladı.”

Berya ağzı açık bir şekilde profesörün anlattıklarını dinliyordu, Stalin de en az onun kadar şaşkındı ama Berya kadar yüzüne vurmamıştı bu durum.

“Yoldaş profesör, Filip Filipoviç’in günlüğünden anladığım kadarıyla hipofiz bezini kullandığınız insan pek… nasıl desem, pek iyi bir geçmişe sahip değilmiş? Öyle mi?” diye sordu Berya, gözleri faltaşı gibi açıktı hâlâ.

“Evet, öyle de denebilir.”

“Peki bu işlemi tersine uygulayabilir misiniz?”

“Uyguladık zaten, uygulamasak Şarik dönüştüğü o pislikten geriye evrilmezdi ki bu bile bir mucizeydi!” diye yanıtladı profesör, sonrasında devam etti, “Bakın yoldaşlar, insandan Şarik’e aktardığımız hipofiz bezi, Şarik’in hormonlarına insanmışçasına komutlar verdi, bu sebepten ötürü Şarik, şekil olarak hipofiz bezini aldığı adama dönüşmeye başladı, en azından denedi. Fakat Şarik’in insan olan tek hormonu, diğer hormonlarını düzenleyen hipofizdi, bu bez Şarik’in diğer hormonlarına insanmışçasına hükmetti. Temel sorun da buydu zaten, Şarik hipofizi ve işlevsiz testisleri haricinde bir köpekti ve fiziksel olarak insana evrildi, Filip Filipoviç bir köpekten insan yaratmak istedi ama başaramadı. Başaramadık.”

“Profesör…” dedi Berya, “Kastettiğim bu değildi. Bir köpeğin hipofiz bezini insana takabilir misiniz? Bunu soruyorum.”

“Ne…” dedi profesör, sözcükler boğazına dizilmişti,  “Neden ki? Yani, hipofiz dediğiniz hormonun temel işlevleri, büyümemizi sağlayan hormonu salgılamak ve vücuttaki diğer hormonların salınımını denetlemek. İnsanın hipofizi köpek ve diğer canlılara kıyasla daha yoğun ve baskın olduğu için minör modifikasyonlar hâricinde herhangi bir şey gerçekleşmez, fiziksel bağlamda tabi.”

Berya kafasını Stalin’e çevirdi.

“Yoldaş profesör, tahmin edeceğiniz üzere faşistler Volga’ya dayandı, birkaç haftadır Stalingrad topyekûn bir savunma sergilemekte düşmana karşı. Ve bu odada konuşulan bu odada kalacağı için size söylemekte beis görmüyorum. Stalingrad’ı savunan 62. Ordu’nun toplamı yirmi binin altına düştü. Bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıda da tanklarımız mevcut, tabi tamamına yakını hareketsiz bir şekilde savunma amaçlı kullanılıyor. Verdiğim kesin talimat doğrultusunda bir adım dahi geri atılmıyor ve halkımızın zafere olan inancı tam. Fakat telefonda konuştuğum Yoldaş Çuykov bunların yeterli olmayacağını söylemekte ve korkarım ki haklı. Stalingrad’ın düşmesi demek, ülkenin enine ortadan ikiye ayrılması demek. Stalingrad’ın düşmesi demek, Bakü’deki petrol sahalarımızı kaybetmek demek. Stalingrad’ın düşmesi demek, anavatanımızın faşistlerce tecavüze uğraması demek. Yeterince açık oldum mu?”

Bormental’in bilmediği hiçbir şey söylememişti Stalin, hâlihazırda Almanların Rostov-na-Donu’dan sonra durdurulamaz bir hızla Stalingrad’a ilerlediğini okuma-yazma bilen herkes biliyordu sonuçta.

“Peki bunların konumuzla ilgisi ne?” diye sordu profesör, tamamen kaybolmuş vaziyetteydi. Tekrardan elleri titrediği gibi midesi kasılıyordu.

“Anlattığınız işlemi tersine uygulamanız,” diyerek yanıtladı Berya. “Köpeklerin hipofizlerini insanlara takacaksınız, bu sayede her şey tam tersi istikâmette ilerleyecek, yani istediğimiz yönde.”

Dehşetle çıktı sözcükler Bormental’in ağzından, “Ne? Nasıl yani?”

“Basbayağı, alkolik bir serserinin hipofiz bezini ve testislerini köpeğe taktınız ne oldu? Köpek, zamanla parçalarını taşıdığı insana dönüştü, veya sizin söylediğiniz tabirle denedi. Burada da tam tersi gerek bizlere. Köpek gibi sadık, savaşçı, söyleneni yapacak, sorgusuz suâlsiz bir şekilde emre itaat edecek insanlara ihtiyacımız var. Hâlihazırda elimizde bulunan kahramanlar anavatan savunması için kâfi değil. Söylediğiniz üzere insanın hipofizi köpeğe kıyasla daha baskın olduğu için herhangi bir fiziksel değişim de olmayacak askerlerde.”

“Peki,” dedi profesör, sesindeki protest ton Stalin’in dikkatini çekmiş, takdirini kazanmıştı, “Peki bu kadar insanı nereden bulacaksınız? Bunu kim kabul eder ki? Tabirimi maruz görün fakat bu resmen çılgınlık!”

“Profesör,” dedi Berya ve gözlüklerini çıkartıp silmeye başladı, “O konuda hiç endişeniz olmasın, gulaglarda anavatanın takdirini geri kazanmak için her şeyi yapmaya hazır milyonlarca siyasî suçlu mevcut.”

Fareler Savaşı

“Sevgili Erika,

Bu satırları Stalingrad’dan yazıyorum sana. Yüzlerce kilometre durmaksızın ilerledikten sonra Volga’ya ulaşabildik sonunda, her ne kadar bedeli ağır olsa da. Gurmak’ta 180 kişiden oluşan bölüğümden geriye sadece 26 kişi kaldı, Ruslar köpek gibi savunuyor mevzilerini. Daha dün aralıksız altı saat çatıştık, hem de ne için biliyor musun? Bir apartman için. Tek bir apartman, camı çerçevesi inmiş, yıkık dökük bir apartman için. Önce müfrezeler hâlinde sokağa giriyoruz, öncü bir Sovyet birliği karşılıyor bizleri, el bombaları ve makineli tüfek ateşiyle. Onu atlattıktan sonra apartmanlara dağılıyoruz ve girişte başka bir birlik ile karşılaşıyoruz. Onu da geçtikten sonra tek tek dairelere ve odalara giriyoruz ki asıl savaş o zaman başlıyor. 

Dün Schneider’i kaybettik, sokağın girişinde vuruldu, muhtemelen bir keskin nişancı tarafından. Yere yığıldıktan sonra kalan son gücüyle kafasını çevirip bana baktı, gözlerimin içine, ruhumun derinliklerinde kalan son insanlık tortularına. Korkmasını beklerdim hayatın vücudunu terk ettiği son anlarında ama korku yoktu gözlerinde, acıma vardı, ben gidiyorum Wolf, kendine dikkat et diyordu sanki. Her neyse, anlayacağın burada işler pek iç açıcı değil. Almanya’dan ayrılırken bana verdiğin mavi taşlı kolye hâlâ boynumda ve buraya gelirken yara yara aştığımız sonsuz Rus bozkırı bana senin altın sarısı saçlarını hatırlatıyor. Seni çok özledim Erika.

Elimde fazladan kağıt olmadığı için kardeşime ayrı mektup yazamayacağım, lütfen bunu ona ulaştır. Senden ricam, sana yazdıklarımı okumasın, anneme bahsedip onu endişelendirmesini istemiyorum. Buradan sonrasını katla ve yırt. 

Seni çok seviyorum, Wolfgang.

 

Sevgili Paul,

Annem bir önceki mektubunda Hitlerjugend’e katılacağından bahsetti bana, sana söylememem için de sıkı sıkı tembihledi. Anneme belli etme bunu ondan öğrendiğimi, tamam? Canının sıkılmasını istemiyorum.

Biliyorsun ki seni hiçbir şeye zorlamadım şimdiye kadar, elimden geldiğince yanında olmaya çalıştım bir abi olarak, bir arkadaş olarak. Babasız büyüdük ve bir yanın eksik kaldı, bunun da farkındayım. Ve biliyorum, şu an daha çok küçüksün ve kanın damarlarında hızlı akıyor, kendini kanıtlamak istiyorsun, bana, anneme, bizi izleyen babamıza. Hiç görmediğin bu topraklara gelerek yoldaşlarınla omuz omuza savaşmak istiyorsun, yine hiç görmediğin ve tanımadığın insanlara karşı. Macera arıyorsun, kahramanlık arıyorsun. Ben hiçbirini bulmadım burada kardeşim, hiçbirini. Her öldürdüğüm düşmanda kendimi biraz daha uzak hissettim evime, sizlere, Erika’ya. 

Bu mektuptan bahsetme anneme, sadece sıkı sıkı sarıl ve öp onu benim için. Ona iyi bak Paul, senden başka kimsesi yok çünkü.

Seni her şeyden çok seven abin, Wolfgang.”

İşçi bir ailenin ilk çocuğu olarak Hannover’de dünyaya geldi Wolfgang. Babasını hayâl meyâl hatırlıyordu, çünkü o henüz beş yaşındayken ölmüştü, geride yetim bir çocuk ve hamile bir dul bırakarak. Belirli bir süre annesinin peşinde oradan oraya sürüklendiler. Akrabaları onlara acıyordu ama ellerinden gelen bir şey yoktu, Alman ekonomisinin Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra tamamen çökmesinden ötürü yediden yetmişe herkes müşkül durumdaydı. İşte Wolfgang’ın iş hayatı da bu şekilde başladı. Odun kırmaktan baca temizleyiciliğine kadar para getiren her işi yapmıştı. En unutulmazı Hamburg Limanı’ydı onun için, balık ithalâtı yapan bir adamın deposunu temizleyecekti, karşılığında da yüz gram kahve, üç somun da ekmek alacaktı, o zamanlarda kahve bulmak bir lükstü ve annesinin kahveyi ne kadar çok sevdiğini biliyordu. “Temizlik?” diye düşündü, “Ne kadar zor olabilir ki?” Bu sorunun cevabı deponun sürgülü kapısının arkasında gizliydi. Balıklar, takribi üç aydır hiçbir soğutma sistemi bulunmayan bu depoda “balık istifi” söyleminin hakkını verircesine dizilmişti, içerisi havasızdı. Wolfgang öğürdü, kusacaktı, ama kusamadı, çünkü midesi boştu.

Krasny Oktyabr Fabrikası’nın yığınları arasında bulduğu düz bir metal parça üzerinde yazdı bu mektubu Wolfgang. Sonrasında kağıdı katlayarak zarfa koydu , istemsizce evini anımsatmıştı yazdığı mektup ona. Haftalardır amansız bir mücadelede vardı Stalingrad’da ve ateşkes ilân edilmediği için cesetler toplanmıyordu. Güneş Volga’nın öbür kıyısından doğup, önce yerde yatan soğuk ve katı cesetlere vuruyordu, ölüler üşümezdi ama güneş de cömertliğini esirgeyecek değildi. Sonrasında nehirden esen meltem, beraberinde öte yakadan getirdiği yanık barut kokusuyla cesetleri okşuyor ve bu eşsiz kokuyu askerlerin yüzüne çarpıyordu. Çocukluğunu hatırlamıştı Wolfgang, çünkü dün gibi aklındaydı o gün, “mümkün değil,” demişti kendi kendine, “hiçbir şey bundan daha kötü kokamaz, ölü bile.”

“Hayâl kuralım mı?” diye sordu Wagner ortalığa, “Gelen giden yok, zaman geçer en azından.”

“Hayâl mi? Neyin hayâlini kuracağız ki bu siktiğiminin yerinde?” dedi Dietrich, “Keşke uyuyabilsek biraz.”

“Aptal adam!” diyerek haykırdı isyankâr bir ses tonuyla Wagner ve Wolfgang’a döndü, “Wolf,” dedi, “Savaştan önce yazardın değil mi sen?”

Kaşlarını kaldırmış bir şekilde Wagner’e baktı Wolfgang, “Bilmem, öyleydi herhalde,” dedi kendisinden pek emin olmayan bir ses tonunda.

“Vay be! Neler yazıyordun peki?”

Wolfgang düşündü bir süre, esen rüzgar hârici ölüm sessizliği mevcuttu fabrikada. Sessizliğin kendini muhafaza etmesi sonucunda Wagner bir cevap alma umudunu kesmişti, sonrasında Schneider’in Wolfgang’ın çocukluk arkadaşı olduğunu ve dün gözlerinin önünde öldüğünü hatırladı. Boşboğazlık yaptığını anlayınca utandı ve bulunduğu sipere sindi. Ama Wolfgang bu yüzden cevap vermemezlik yapmıyordu, gerçekten hatırlamıyordu neler yazdığını, ne yaptığını, düşündü bir süre, başaramadı, hatırlayamamıştı buradan önce kim olduğunu. Doğuda geçirdiği bu bir sene ona yüz yıl gibi gelmişti. Kardeşi, annesi, sevdiği, hiçbbirinin yüzünü hatırlayamıyordu. Sürekli onlarla ilgili bir şeyler düşünmeye çalışıyor, anıları kafasında canlandırıyor, ama bomboş suratlara bakıyordu sadece. Almanya’daki Wolfgang ile şu anki Wolfgang bambaşka kişilerdi.

“Öykü… öykü yazıyordum.” diye cevapladı Wolfgang sonsuzluk gibi geçen bir süreden sonra. Hatırlamıştı. Wolfgang’ın cevabıyla sindiği siperde vicdan azabıyla baş başa kalan Wagner tekrardan boşboğazlık etmeye başladı. “Öykü mü?” diye sordu büyük bir hevesle, “Savaştan sonra da yazacak mısın peki?”

“Bilmem, yazarım herhalde.” dedi Wolfgang ve sırıttı uzaklara bakarak, umutsuzluk vardı sırıtan dudaklarında.

“Ne yazacaksın peki? Savaşı mı?”

“Savaşı? Savaşı… elbette ki savaşı yazacağım. Şen çocuklar gibi kahkahalar atarak geldiğimiz bu toprakları, ilk bolşeviği kimin vuracağına dair girdiğimiz iddiayı, durdurulamaz ilerleyişimizi, Moskova eteklerini, üzerimize kâbus gibi çöken kar ve soğuğu, dizanteriyi, bembeyaz kar üzerine sıçtığım kanlı boku, sonsuz Rus bozkırını, yaktığımız buğday tarlalarını ve köyleri, eve döneceğimizi zannettiğimiz anda kendimizi bulduğumuz bu bok çukurunu, fare gibi ölülerden kıyafetleri toplayan bizi, yüce Alman Irkı’nı, zerre kadar acıma hissetmeden suratından süngülediğim İvan’ı, ruhumuzun gıdasını bizden eksik etmeyen Stalin’in orglarını, uykuyu bize haram eden uçan dikiş makinesini, daha bir hafta önce başını okşadığım ve sonrasında açlıktan ölmemek için kestiğimiz atı, onun damağımda bıraktığı acı tadı, mayına bastıktan sonra kolları ve bacakları paramparça olan ama yine de ölmeyen ve geri kalan hayatını bir biblo gibi geçirecek olan Hans’ı, ciğerlerinden vurulduktan sonra aldığı her nefeste göğsünden kan fışkıran ve bir domuz gibi ölen, son anlarında gözlerimin içine bakan çocukluk arkadaşım Schneider’i, seni, kendimi, Michael’i, Erwin’i, Franz’ı, hepimizi… hepimizi yazacağım.”

Herkes bulunduğu siperden kafasını çevirmiş, Wolfgang’a bakıyordu.

“An… anladım.” dedi Wagner cılız bir sesle.

“SİPER AAAAAAAAL!” diye bir çığlık duyuldu ölüm sessizliğini yırtan, fabrikanın üçüncü katından geliyordu, ardından Rusların yoğun topçu ateşi başladı ıslıklarla birlikte. Herkes bulunduğu sipere kıvrılmış bir hâlde bekliyordu, Volga’nın karşı kıyısından gelen toplar Alman mevzilerini dövüyordu. Kurşun yememiş, isabet almamış tek bir bina dahi yoktu. Aralıksız on dakika boyunca devam eden topçu ateşinin sağır edici gürültüsü, yerini kararlılıkla taarruza kalkan bolşevik piyadesinin nidalarına bıraktı.

“KOMÜNİSTLEEEEER! BÖLÜK HAZIRLAAAAAN!” diye bağırdı bölük komutanı, kalkan tozdan burnunun ucunu dahi görmekte zorlanıyordu, torna tezgahının üzerine yerleştirilen telsizi eline aldı. “Hauptmann Bastian konuşuyor, Ruslar kıyı bölgesinden taarruza kalktı, acil zırhlı desteğine ihtiyacım var. Bir, sıfır, bir, bir, yedi, beş, altı! Çabuk!” dedi ve telsizi elinden fırlatarak tüfeğine sarıldı. Bolşeviklerin seslerini duyabiliyordu, bu da demekti ki çok yakındalardı ve bu mesafede topçu ateşinin yarardan çok zarardı olurdu bölüğüne, belki bir ihtimâl zırhlı desteği bu çatışmanın gidişatını onların lehine değiştirebilirdi. Topçu ve tanksavar ateşinden ötürü duvarlarda gedikler açılmıştı, bolşeviklerse bu gedikleri kullanarak fabrikanın içine doğru akıyordu. Çok fazlalardı, çok hızlılardı, çok kararlılardı. Kaybedilmiş bir savaş için kurşun sıkıyordu Wolfgang ve bir kez daha farkına varmıştı bu gerçeğin, fakat başka çaresi yoktu, bu artık onun savaşı değildi ama hâlâ bir savaş vardı kazanması gereken, kendi savaşı. Önüne düşen el bombasını son anda fark etti, siperden uzanarak bombayı eline aldı ve geldiği yöne doğru fırlattı, hemen sonrasında kafasını sipere gömdü, bombanın infilâk ederken çıkardığı sesi duymadı bile. Çevresine bakındı, göz gözü görmüyordu, hem kör, hem sağırdı. Fabrikanın on beş dakika önceki hâlini fotoğraf hâlinde aklına getirmeye çalıştı ve bolşeviklerin geldiği gediklerin olduğu yerlere kısa süreli atışlar yapmaya başladı. El bombalarının ve kurşunların patladığı, iki tarafın askerlerinin de canhıraş çığlıklar içerisinde birbirine girdiği o gürültüde duyulması epey zor bir sesi duydu sonra: “Klik”

Cephanesi bitmişti. Dizlerinin üstüne çöküp toz toprak dolu siperi aradı elleriyle, bir böcek gördü sonrasında, hayatta kalmaya çalışan, tozların oluşturduğu tepeleri aşarak siperden çıkmak isteyen. Sağ ayağının arkasında matarası vardı, küreğiyse ucu dışarıda kalacak şekilde moloz yığınının altında kalmıştı. Fakat yedek şarjörünü bulamadı. Arkasına dönüp Franz’ın bulunduğu tarafa baktı, fabrikanın batı duvarının hemen dibindeydi, o da kendisi gibi rastgele ateş ediyordu. Koşarsa yapabilirdi, koşmalıydı, başka çaresi yoktu. Makineli tüfek susmuştu, Wolfgang yuvanın olduğu tarafa baktı, makineli tüfeği kullanan asker şarjör değiştiriyordu, tekrardan ateş ettiğinde harekete geçmeliydi, duvardaki gediklerden hareket eden Sovyet birliklerini görebiliyordu, etraflarının sarıldığını anlamıştı. Makineli tüfek tekrardan ölüm kusmaya başlar başlamaz Franz’ın mevzisine doğru koşmaya başladı atik bir şekilde siperden atlayarak, varsın olsun yirmi metreydi koştuğu yer, fakat kurtuluş değildi, sadece başka bir mücadelenin başlangıcıydı. Fabrikanın öte yanından bir çığlık duydu Wolfgang koşarken.

“PANZER ALAAAAAAAARM!”

Mevziye ulaşmasına on metre kala Franz’ın bulunduğu duvar bayrak gibi dalgalandı ve arkasından gelen tankın atışıyla paramparça oldu. T-34, koyu yeşil boyası ve paletlerinden çıkan metal gıcırtılarla arz-ı endam etmekteydi fabrikada. Franz, üzerine battaniye gibi örtülmüş taşların altından kalktı aheste aheste, hâlâ hayattaydı, ifadesiz gözleriyle etrafa bakınıyordu, hayatında ilk defa görmenin tadına varan bir kör gibiydi adeta. Wolfgang bulduğu ilk siperin arkasına geçti, avazı çıktığı kadar Franz’a bağırıyordu bir tepki almak umuduyla, “Franz! FRANZ!” Franz’dan cevap gelmeyince Wolfgang kafasını kaldırıp ona baktı, hâlâ ayaktaydı ve o da Wolfgang’a bakıyordu ama onu görmüyordu, gülüyordu, kaşlarını ve dudaklarını oynatıyordu istemsizce. Mevcut gerçeklik, kulaklarının da işlevini yitirmesiyle birlikte ona fazla ağır gelmişti ve bu sebepten ötürü aklı kontak kapatmıştı, Franz artık kendi gerçekliğinde yaşıyordu. “Onu bu şekilde bırakamam,” dedi Wolfgang kendi kendine, Franz’ın bulunduğu yere koşarak onu yere yatıracak, sonrasında ondan aldığı cephaneyle birlikte savaşmaya devam edecekti. Kaybedecek tek bir saniyesinin dahi olmadığının farkında olan Wolfgang, arkasında mevzilenen yoldaşlarının dört koldan ateş açmaya başlamasıyla birlikte koşmaya başladı. On metre… sekiz metre…Franz’ın gözlerinden yaşlar akıyordu… beş metre… üç metre… Franz karnını tutarak kahkaha atıyordu, katılmıştı… ve Wolfgang göğsünde bir sıcaklık hissetti, etraf bir anlığa karardı. Gözlerini açtı, yerde yatıyordu. Yıkılan duvar tarafına çevirdi kafasını ve Franz’ın çizmelerini gördü, sonrasında fabrikanın duvarına bakmaya başladı, üzerinden atlayan Sovyet askerleri taarruza devam ediyordu, buz kesen ellerini göğsünde birleştirdi. Gözlerini kapattı ve ölmeyi bekledi, belirsiz de olsa bir şeyler duyuyordu kulakları, bitti diye mırıldandı kendi kendine, ama hâlâ hayattaydı. Gözlerini açtı tekrardan, Harz Dağları’nın eteğindeki çimler üzerine uzanıyordu, gözlerinin önündeyse rengarenk balonlar uçuşuyordu.

“Wolfgang am boden! Sanitäter!”

Aydınlıktan Ebedî Karanlığa

Tüten bir şehrin yığınlarında oturuyordu Ahmet, haftalardır süren top ve tüfek atışlarının gürültüsü yerini akerdeonuna bırakmıştı, ona eşlik edense Smolensk’ten beri yan yana olduğu arkadaşı Pavel’di. Uzun bir süredir solumakta olduğu kirli havaya ve boğazındaki hırıltıya rağmen Pavel’in sesi hâlâ cazibesini koruyordu, Ahmet’in akerdeonunun akıcı ezgisine Polyushka Polye ile eşlik ediyordu. 2 Mayıs 1945, Avrupa’daki savaş bitmişti sonunda ve Sovyetler Birliği tarih yazmıştı, kalem genç bedenler, mürekkepse onların kanlarıydı.

Stalingrad’daki ezici zafer sonrasında Moskova Bilimler Akademisi dahilinde oluşturulan komisyon, akademi dahilindeki en başarılı öğrencileri seçti ve Profesör Bormental için özel bir ekip oluşturdu. Bilgi, genlerde gizlenen ve ortaya çıkacağı zamanı sabırla bekleyen bir kanserdi ve varlığını devam ettirmesi için gereken tek şey sağlıklı bir taşıyıcıydı. İosif ve Berya bu taşıyıcıları sağlamak hususunda her türlü kolaylığı sağladı bilim adamlarına.

1944 yılının nisan ayında ölen Bormental’e Sovyetler Birliği Kahramanı madalyası verildi ve devlet töreniyle Moskova’da defnedildi. 1945 yılında Avrupa’daki savaş bitmişti fakat Pasifik’te hâlâ devam eden bir mücadele vardı. O da Amerika Birleşik Devletleri’nin Japonya’ya bıraktığı iki atom bombasıyla son buldu. Bu teknoloji karşısında hayranlığını gizleyemeyen Stalin, kurmaylarına nükleer teknoloji çalışmalarının hızlandırılması konusunda talimatlar verdi. Sovyetler Birliği dahilinde yüzlerce çalışma kampı kuruldu ve anavatanın dört bir yanından çıkarılan kaynaklar bilimsel ve teknolojik gelişmelere aktarıldı. 1948 yılında ilk atom bombası denemesini gerçekleştiren Sovyetler Birliği’nin en büyük rakibi Amerika Birleşik Devletleri’nden bir eksiği yoktu artık.

Milyonlarca insanın hayatını kaybettiği İkinci Dünya Savaşı insanlık için yeterli olmamış olacaktı ki eski dostlar yeni düşmanlar olarak karşı karşıya geldi, çok değil, beş yıl sonra. Sovyetler Birliği, Kore’deki komünist yoldaşlarını yalnız bırakmadı ve Çin’le birlikte Kore’ye asker çıkardı. Teknolojik açıdan üstünlüğe sahip müttefik güçler üç yıl gibi bir sürede hezimete uğrayıp yarım adayı terk etmek zorunda kaldı. Savaş bitmesine rağmen kazananların savaşı bitmemişti, Çin Halk Cumhuriyeti ile Sovyetler Birliği’nin askerî birlikleri sınır çatışmalarına başladı, sorunsa Demokratik Kore Cumhuriyeti ismiyle kurulan ve tek bir bayrak altında birleşen Kore’nin kime yakın olacağıydı. Sayıca üstünlüğe sahip Çin Halk Kurtuluş Ordusu, İkinci Dünya Savaşı’nda ortaya çıkan modern harp stratejilerini benimseyen ve biyolojik mühendisliğin avantajlarını kullanan Kızıl Ordu karşısında çaresiz kaldı. Esir alınan on binlerce Çinli askerdense bir daha haber alınamadı. Tamamı genetik çalışmalarda kullanılmak üzere kamplara dağıtıldı, her kampınsa kendine ait bir laboratuarı vardı. Genetik diziliminde kusur barındıranlar veya deneyler sonrasında “kullanılamaz” hâle gelenlerse çalışma kamplarına aktarıldı.

Türler arası çalışmaları ve genetik modifikasyon araştırmalarını öjenik politikalar izledi. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği 1955 yılında nüfusunu iki yüz milyona sabitledi. Çok uluslu yapıdaki ülkenin sahip olduğu geniş gen havuzu, Akademi’deki bilim adamları için bulunmaz nimetti. 1956 yılına gelindiğinde biyolojik mühendislik araştırmaları dahilinde hayatını kaybeden ve sakat kalan insan sayısı on milyonu aşacaktı.

1957 yılında Sovyetler Birliği tarafından uzaya fırlatılan Sputnik 2’nin yolcusu Layka, dünya yörüngesine çıkan ilk canlı olma ünvanını kazandı. Layka’nın kafatasında taşıdığı hipofiz, uzay çalışmalarıyla Sovyetler Birliği’nde üne kavuşmuş Fyodor Primakov isimli kozmonota aitti.

Arap-İsrail çatışmasıyla yıllar boyunca kasıp kavrulan Ortadoğu’ya Sovyetlerin müdahalesi gecikmedi. Suriye ve Mısır başta olmak üzere Baas rejiminin yükseldiği ülkelere ekonomik ve askerî yardımda bulunan Sovyetler Birliği, 1968 senesinde Birleşik Arap Sosyalist Federasyonu’nun kurulmasına önderlik etti. Her ne kadar Suudi Arabistan ve İran başta bu birliğe dahil olmak istemese de, yaşanan askerî çatışmalarda uğradıkları hezimetlerle birlikte fikirlerini değiştirmek zorunda kaldılar. Suriye’nin ilk kadın cumhurbaşkanı olan Zainab al-Khantiq, yapılan halk oylaması sonucunda federasyonun başkanı seçildi. Omuzlarından aşağı dökülen koyu kahverengi saçlarıyla televizyonlarda arz-ı endam eden yeni başkan, milyonların karşısında devrimin ateşinin Ortadoğu halklarını tekrardan şaha kaldıracağından bahsetti.

Sovyetler Birliği’nin yayılmacı politikası sadece Ortadoğu ile sınırlı değildi. Balkanlar dahilinde Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti’ni etkisi altına alan Sovyetler, NATO üyesi Türkiye’yi Yunanistan’ı işgâl ederek tamamen kuşatmış oldu. 1971 senesinde yapılan halk oylamasıyla Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin bir parçası oldu. Nükleer teknolojide ve uzay yarışında Batı’dan kilometrelerce ileri olan Sovyetler Birliği’ne NATO’dan herhangi bir tepki gelmedi ve yayılmacı politikalar Birleşmiş Milletler tarafından kınanmakla kaldı.

Soğuk Savaş’ın zirve yaptığı yıl 1979 oldu. Küba ve Bolivya’da başlayan sosyalist hareketlere Amerika Birleşik Devletleri müdahale etmekte gecikmedi. Çok değil, bir sene sonra Sovyetler Birliği, Küba’daki ilk askerî üssünü açarak rejime ve sosyalist hareketlere olan desteğini açıkça belli etti. Nükleer savaşın eşiğine gelen dünyayı sakinleştiren bir gelişme oldu o sırada. Moskova Bilimler Akademisi’nde görev yapan İlya Çerkanşinoviç Bazarov isimli bilgisayar mühendisi, bilinen ilk yapay zekâyı geliştirdiğini açıkladı. Neznakomec Model I ismiyle duyurulan ve Batı dünyasında Ne-Mo olarak bilinen yapay zekâ kısa sürede geliştirilerek tüm Sovyet bilgisayar sistemlerine entegre hâle getirildi. 1984 yılında Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyet Birliği saldırmazlık paktı imzaladı fakat Latin Amerika’daki sosyalist hareketler her geçen gün daha da kuvvetleniyordu. Pekâlâ Avrupa gibi Amerika da kuşatılmıştı.

1991 yılında Mark Kaufman isimli İngiliz casusun Almanya’da elde ettiği bilgiler Batı’da büyük yankı uyandırdı. Sovyetler Birliği’nin çalışma kampları ve genetik modifikasyon laboratuarları hakkında belgelere ulaşan Mark Kaufman, takribi kırk yıldır kimsenin bilmediği bir sırrı açığa çıkarmıştı. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ne taraf olmayan Sovyetler Birliği kendisine yöneltilen suçlamaları reddetti. Komünist Parti Genel Sekreteri Boris Kuznetsov’un yaptığı açıklamaysa şöyle olacaktı: “Kapitalist batının Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin üstünlüğü karşısındaki hazımsızlığı tüm insanlık için acı verici niteliktedir. İnsanî değerleri temel alan birliğimiz, özgürlüğe giden karanlık yolda insanlara yol gösteren bir meşâledir ve bu meşâlenin yakıtı Sovyet bilimidir.”

Tarihler 1998 yılının mart ayını gösterdiğinde Çin Halk Cumhuriyeti tarihinin en büyük kıtlığıyla karşılaştı. Çiftlik hayvanlarının sindirim sistemini etkisiz hâle getiren bir bakterinin yol açtığı kıtlık, sadece 1999 yılında yirmi milyona yakın Çinlinin açlıktan ölmesiyle sonuçlandı, milenyum tüm dünyada kutlanırken Çin’deki besicilik durma noktasına geldi. Amerika Birleşik Devletleri ve Çin Halk Cumhuriyeti, bu ölümcül bakterinin mühendisliğinin Sovyetler Birliği tarafından yapılıp Çin’e kasıtlı olarak salındığını söylese de herhangi bir kanıt bulunamadı. Çin’de gittikçe yükselen iktidar karşıtı sesler en sonunda hükümetin devrilmesiyle son buldu. Sovyetler Birliği, yeni bin yıla damgasını vurmuştu. Çin Halk Cumhuriyeti, tıpkı Kore, Balkanlar ve Ortadoğu gibi Sovyetler Birliği’nin bir parçası olmuştu.

Avrupa dahilinde Birleşik Krallık’la birlikte ayakta kalan sadece Almanya ve Fransa vardı. Sovyetler Birliği’nin bu ülkelere herhangi bir istilâ planı olmasa da muhtelif yaptırımlar ekonomik ve siyasî alanlarda uygulanacaktı. 2004 yılında Ukrayna’dan Avrupa’ya giden tahıl sevkiyatı kesildi Çin’in besleneceği ve ekonominin yeniden yapılandırılacağı bahanesiyle. Sekteye uğrayan gıda ihracatlarını enerji izledi, takvimler 2008’i gösterdiğinde yapılan halk oylamalarıyla birlikte üç ülke de %90’ı aşan bir evet oranıyla Sovyetler Birliği’nin bir parçası olmayı kabul ettiler. Üç seçenek vardı onlar için, beyhude bir direnişi takip edecek topyekûn nükleer savaş, Asya ve Ortadoğu’daki enerji sahalarını kontrol eden Sovyetler Birliği’nin Avrupa’yı bütünüyle enerjisiz bırakması ve tüm Avrupa Medeniyeti’nin kısa bir sürede ilkel çağlara geri dönmesi veya onların bir parçası olmak.

Avrupa’yı sosyalizmle yeniden inşa eden Moskova, pekâlâ Washington gibi yolun sonuna geldiğini biliyordu. Bundan sonra atılacak bir adım yoktu, onlarca nükleer başlık barındıran kıtalararası balistik füzeler vardı. Bundan sonra uğruna mücadele edilebilecek bir savaş yoktu, sadece herkesin kaybedeceği bir savaş vardı.

Takvimler 2024 yılını gösterdiğinde Sovyetler Birliği dahilindeki her ülke tek yürek olmuş, Şarik’in yüzüncü yaşını kutlamaktaydı. Onunla başlayan bir ateş ile komünistler önce anavatanlarını düşmandan arındırmış, sonra da devrimi çevresindeki tüm ülkelere yaymışlardı. Moskova, İstanbul, Beyrut, Pekin, Kahire, Paris, Bogota, dünya başkentlerinde milyarlarca insan, ellerindeki posterlerle sokakları doldurmuş, hep bir ağızdan bağırmaktaydı “Şarik!” diye.

Ve insan bu şekilde kör oldu bilimin ışığında…

Soyuz” için 19 Yorum Var

  1. Diğer yazar arkadaşların emeğine hürmetsizlik olsun istemem ama en çok bu öyküyü beğendim. Nispeten az bilinen bir eser ve o eserin karakterleri üzerine bir yazması kanaatimce öykünün değerini arttırmış. Şarik deneyinin Laika ile bağlanmasını çok başarılı buldum. deney için Gulaglardaki insanların kullanılmasının önerilmesi ise, Bulgakov hayatta olsa takdir edeceği bir bilim ve bilimin otoriteler(devlet,şirket vs) tarafından insanların izni olmaksızın, onların aleyhine kullanılması eleştirisi olurdu. Bir sonraki öykünüzü merakla bekliyorum. Tebrikler.

    1. Merhabalar,

      Öncelikle vaktinizi ayırıp okuduğunuz için çok teşekkür ederim. Yorumunuzun beni ne denli mutlu ettiğini anlatamam sizlere, neden olduğunu az çok kestirebilirsiniz. Yazarken özellikle “birileri fark edecektir” diye düşünmesem de aklımdan geçmişti birkaç noktanın dikkat çekeceği, hepsini yakalamışsınız gördüğüm kadarıyla. İçinde Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği ve köpek geçen bir öykü yazıp da güzeller güzeli Layka’yı yâd etmemek olmazdı. Bu noktaları yakalamakla kalmayıp bir de usta olarak gördüğüm Bulgakov’un yaşasa öykümü takdir edeceğini söylemişsiniz nedenleriyle birlikte.

      Tekrardan sonsuz teşekkürler. Bir dahaki seçkide görüşmek umuduyla ^^

  2. Her kelimesi birbirinden güzel bu öykü için gerçekten tebrik ederim, çok güzel olmuş. Bir sonraki öykülerini de sabırsızlıkla bekliyorum, ellerine sağlık! ^^

    1. Vaktini ayırıp okuduğun için çok teşekkür ederim Zeynep, beğenmene çok sevindim. Umuyorum ki diğer seçkide görüşürüz ^^

  3. Her zamanki gibi mükemmel olmuş Çağatay. Geçen ayki öykünü de çok beğenmiştim. Bunda ise kendini aşmışssın resmen.Damarlarında sovyet kanı aktığını bir kez daha göstermişsin. Okurken çok değişik duygular hissettim. Kah aklıma vasili geldi, kah kardeşler takımının bir bölümü. betimlemeler çok güzel okurken sanki film izler gibi okudum acaba nereye gidicek bu işin sonu diye merak ettim. En beğendiğim bölüm kremlin oldu, fareler savaşı bölümü de çok iyiydi. Bence yazarlığı bir meslek olarak ciddi anlamda düşünmelisin.Öyküde bir tek geçişlerin bazı yerlerde biraz hızlı olduğunu düşünüyorum. Onu da zaman ve karakter sınırı olmasına bağlıyorum. Ciddi anlamda etkilendim. Son bölümü okurken bir ara gerçek olabilirmi acaba diye düşünmedim değil, Rus edebiyatına ilgim olmasına ragmen bir türlü tam anlamıyla içine dalma fırsatı bulamadım. Tolstoy ve Gogol un bır ıkı kıtabı dışında klasik okumadım, senin öykülerin içimdeki bu isteği tekrar canlandırdı kardeşim. Öykülerin Modern Russian Classics olucak düzeyde bence .zaman ve karakter sınırı olmasa çok çok daha iyi işler çıkaracağını biliyorum. Başarılarının devamını diliyorum kardeşim. Kalemine sağlık.

    1. Vaktini ayırıp okuduğun ve yorum yaptığın için çok teşekkür ederim Ferdi, öyküyü beğenmezse ayrı hoşuma gitti, ne mutlu bana ki güzel vakit geçirmeni sağlayabilmişim.

      İkinci Dünya Savaşı ile ilgili kısımları direkt olarak kişisel birikimden yarattım ki bunları yaratan etmenler içinde başta kitaplar olmak üzere muhtelif dizi, film ve oyunlar var. Sanıyorum ki Kremlin bölümü en çok uğraştığım bölüm oldu, bazı kısımları üç-dört kere silip baştan yazdım. Senin de katılacağın üzere Stalin ve Berya gibi gerçekten var olmuş ve döneme damga vurmuş iki karakteri resmetmek pek kolay olmadı. Altından kalkabildiysem ne mutlu bana.

      Hızlı geçişler konusunda haklısın, lâkin elden pek bir şey gelmedi. Hatta ilk kısımlardan biraz kırpayım dedim öyküyü fakat içim el vermedi.

      İnce yorumun, vaktin ve eleştirin için gönülden teşekkür ederim Ferdi, inşallah tekrardan görüşebiliriz.

  4. Ayıp oluyor ama İhsan! Milletin Clio, Golf, Focus ile katıldığı buluşmaya üstü açık Ferrari ile gelmişsin. Görgüsüzlüğün daniskası. İnsan biraz utanır böyle bir öykü yazarken. Ne kadar kızgın olduğumu görebiliyorsun değil mi? Senin yüzünden, kendi yazdığım öyküleri anaokulu müsameresi düzeyinde görür oldum. Mutlu musun yaptığından?

    Bir de çok lazımmış gibi, muazzam tasvirler eklemiş, sinema filmi gibi sürükleyici ve merak uyandırıcı kurgulamışsın öyküyü. Gerilim anları, diyalogları, anlatımı, dili…Yuh artık! El insaf! Oldu olacak Steven Spielberg’e gönder de filmini çeksin öykünün! Bu kadar da olmaz ki canım.

    Yok arkadaş, ben Kayıp Rıhtım’a eposta atıyorum, hemen şimdi. Böyle adaletsiz seçki mi olur? Resmen tekel yaptın burayı. Fifa’da NBA’de parayı bastırıp karakteri 99’a dayayan veletlerle maç yapıyormuş gibi hissettiriyorsun bana.

    Hiç beğenmedim. Yazma böyle şeyler bir daha. Ferrarini de başka bir yere çek lütfen, bizim dükkanın önünü kapatıyorsun.

    Bilmem yeterince açık anlatabildim mi öykünle ilgili düşüncelerimi?

    :DDDDDDDDDDDDD

    1. Ufuk beni utandırıyorsun, küçüle küçüle Ant-Man’e döndüm desem yeridir ^^

      Çok teşekkür ederim güzide yorumun için, ne desem az gerçekten de. Pekâlâ severek okuduğum bir insanın böyle şeyler söylemesi benim için onurdur. Var ol.

      İnşallah diğer seçkide de görüşeceğiz, sabırsızlıkla bekliyorum.

  5. İhsan Bey öykünüzü çok beğendiğimi belirtmek istiyorum. Güçlü tasvirlerle birlikte çok güzel bir dil kullanmışsınız. Gerçek devletler ve şehirlerle gerçek bir Monopoly oynar gibi hissettim. Çok ufak bir eleştirim var lütfen maruz görün. Çok fazla olmamakla birlikte birkaç cümleyi gereğinden fazla uzattığınızı düşünüyorum. Nokta kullanımında biraz cimri davranmışsınız. Bunun da cümle bütünlüğünü olumsuz etkilediğini düşünüyorum. Okurken de zor oluyor. Çok değil ama birkaç cümlede var bu dediğim durum. Lütfen yanlış anlamayın. Onun dışında dediğim gibi öykünüzü çok beğendim. Çok keyifli ve heyecan verici bir öykü. Kaleminize sağlık.

    1. Caner Hocam merhabalar,

      Çok teşekkür ediyorum vaktinizi ayırıp okuduğunuz ve böylesine dolu bir eleştiri yaptığınız için. Cümle uzatması hususunda haklısınız, nedendir bilmiyorum ama sizin “nokta kullanımında cimrilik” dediğinize ben “virgül aşkı” diyorum, ama aynı yere çıkıyor. Tekrar okuyup gözden geçireceğim söylediğiniz hususu. Bilginiz olsun, üslûp konusunda beğendiğim ve ehil gördüğüm bir yazarsınız ve lütfen, yanlış anlayacak bir şey yok, inceliğiniz ve naifliğiniz için de ayrıyeten teşekkür ederim ^^

      Geçen seçkideki öykünüzden ötürü beklentilerim yüksek bu arada, bilginiz olsun. İlk fırsatta öykünüzü okuyacağım, büyük bir beklentiyle hem de.

      Diğer seçkilerde görüşmek umuduyla ^^

      1. Estağfurullah ehil olacak durumda değilim. O sizin güzel bakış açınızdan kaynaklı ama yine de yazdıklarınız onore etti. Seçkide iki aydır varım ve sıkı takipçiniz oldum diyebilirim. Başarılarınızın devamını dilerim. Her ay öykülerinizi beklemek ve nihayetinde okumak çok keyifli bir iş. Keyifli günler dilerim.

  6. Merhaba,
    Güzel bir öyküydü. Üzerinde çalışılmış, emek verilmiş olduğu her halinden belli. Diğer öykülerinizi de hesaba katarak şöyle bir izlenim uyandırdınız bende. Sanırım Rus edebiyatını çok seviyorsunuz 🙂
    Öyküye esin kaynağı olan eseri okumadım. Dolayısıyla ne kadarı kurgu ne kadarı eserle ilgili bilemiyorum. Ama oluşturduğunuz karakterler -özellikle Wolfgang- güzeldi. Öyküleme olarak metnin çok akıcı olduğunu elbette ki içeriğinden dolayı söyleyemeyeceğim, özellikle öykünün son üçte birlik kısmı öyküden ziyade haber aktarımı gibiydi. Öykü bu kadar yoğun olmalı mıydı bilemedim. Öykü bilgilendirici ve farklı bir bakış açısı sunuyor ama etki anlamında biraz zayıf sanki. Bu şahsi görüşüm elbette ve buna sebep de sanırım bahsettiğim yoğunluk. Okura es vermeden sürekli bir bilgi akışı var gibi.
    Bu arada 2024’te İstanbul başkent olmuş 🙂
    Kaleminize kuvvet.

    1. Merhabalar,

      Çok teşekkürler vaktinizi ayırdığınız ve yorum yaptığınız için.

      Gerek klasik, gerek modern Rus Edebiyatı’nı severim, hele hele I. Piotr’dan sonra Rusların Batı ile entegre olmaya başladığı vakitlerde verilen eserler ziyadesiyle ilgimi çekmekte, roman öykü fark etmeksizin. Sovyet Edebiyatı’na girmiyorum dahi. Lâkin edebiyatlarından daha çok sevdiğim bir şey varsa Ruslarda, o da sahip oldukları soğuk ve izole atmosfer. Öyle ki kafamda kurguladıklarımı o coğrafyada çok rahat bir şekilde yerleştirebiliyorum kağıda.

      Zannediyorum ki Çuykov, Stalin, Berya ve Layka hâricinde öyküdeki hiçbir karakter gerçek değil. O sebepten ötürü teşekkür ediyorum. Wolfgang’ı ben de çok severim ki derinlik katarak aktarabildiğim tek karakter kendisi oldu.

      Köpek Kâlbi’nden buraya aktardığım tek nokta, her şeyin başlangıç noktası olan Şarik Deneyi. Olur da bir gün belki okursunuz, o sebepten ötürü spoiler vermeyeyim fakat eleştirel içerik açısından ziyadesiyle zengin bir eser.

      Öykünün yoğunluğu konusunda farklı fikirdeyiz anladığım kadarıyla, zira yeterince yoğun yazabildiğimi düşünmüyorum. H.G. Wells’in “Savaşı sonlandırmazsak, o bizi sonlandıracak.” sözünü bilirsiniz, genel anlamda her şeyi çok iyi anlatan fakat kısalığından ötürü detayları vermeyen bir söz, kendimce detayları vermeye çalıştım, sadece fazla üzeri kapalı ki kasten yaptığım bir kapatmaydı bu. En basitinden öyküyü ithaf ettiğim Stanislav Petrov, eğer ki ninja kaplumbağa olarak yaşamıyorsak şu an, teşekkür etmemiz gereken yegane insan kendisi. Aynı şekilde Wolfgang’ın öldükten sonra gördüğü balonlar da dünyayı nükleer savaşın eşiğine getiren Able Archer 83 tatbikatı sonrası Nena’nın yaptıpı 99 Luftballons şarkısına gönderme, bu ve bunun gibi birden fazla nokta mevcut öyküde.

      Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin gerçekten insanın kanını donduran çalışmaları mevcut, kimileri gerçek, kimileri efsane. Hem gerçekler, hem de efsaneler çok işime geldi öyküyü yazarken ki hepsini Şarik Deneyi üzerine oturttum. Bilimsel ve teknolojik gelişmelerin direkt olarak devletler tarafından askerî ve ekonomik avantaj elde etme amacıyla desteklendiğine ve bütün bunların bizi genetiği değiştirilmiş gıdalara, eziyet edilen hayvanlara, beton ormana tıkılmış milyonluk yığınlara, kıtalar bir yanadursun, bütünüyle dünyayı saniyeler içinde kavuracak nükleer savaşlara getirdiğine inanıyorum. İlerlemecilik adı altında bizlere dayatılan bu kıyamete olan protest duruşumu da bir savaş üzerinden yansıtmak istedim ki şansıma (!) İkinci Dünya Savaşı’nı kullanabildim, zamanlar uyuyordu çünkü. 60 milyon insanın hayatını kaybettiği ve sonrasında insanlığın Doğu-Batı olarak 44 yıl boyunca ayrı bir şekilde pamuk ipliğinde yaşadığı bir savaş, beni her zaman çok etkilemiştir. Özellikle Soğuk Savaş dahilinde yaşanan olaylara bakıyorum da, gerçekten tesadüfen yaşıyoruz.

      Öykünün son kısmı yanlış hatırlamıyorsam beşte biri ediyor kelime bazında. Genel itibariyle Stephen King’in Mahşer isimli romanı verdi bana o fikri, tabi o hızlı bir şekilde karakterden karaktere atlarken ben olayı ülke ve bölge bazında ele aldım. Küresel bir nükleer savaş ile bitirecektim öyküyü fakat bu “fiziksel yok oluş” pek tatmin etmedi beni, bu sebepten ötürü insanın iradesini bütünüyle yitirdiği ve her söyleneni yapan bir köpeğe dönüştüğü, şahsî fikrime göre 1984’ten çok daha iç karartıcı niteliğe sahip bir son düşündüm ve o şekilde kaleme aldım.

      Bu ayki seçkide okuduğum öykülere kıyasla fazlasıyla karanlık bir öykü oldu Soyuz ki o şekilde planlamıştım zaten. Bilim, teknoloji ve bizi getirdiği yer. Fakat anladığım kadarıyla pek akıcı gelmemiş size, umarım diğer seçkide beğenilerinize uygun bir öyküde buluşabiliriz ^^

      Fazla uzun olan bu yorumu lütfen bir “cevap” olarak algılamayın, vaktinizi ayırıp okuduğunuz için bazı şeyleri açıklığa kavuşturmak konusunda borçlu hissettim kendimi.

      Tekrardan görüşmek dileğiyle.

  7. Merhabalar. Öncelikle harika bir öykü, çok güzel bir anlatım. Öznur Babur’a şu cümlesinde katılıyorum: ”Özellikle öykünün son üçte birlik kısmı öyküden ziyade haber aktarımı gibiydi.” Fakat öyküyü bitirdikten sonra kelime sayısına baktım ben, hiç sıkılmadan tek solukta okuduğumun için öykünün uzunluğunun farkına varamamışım ama 5200 kelime civarıymış. Son kısımlar belki bu sebepten hızlanmıştır; final görebilme gayesiyle. Yine de bu kısımları da sevdim, haber yazısı gibiydi ve güzeldi, gerçekçi bir hava katmış metne.

    Emek vermişsiniz, belli. Emeğinizin hakkını da almışsınız, etkili bir öykü çıkmış ortaya.
    “Savaşı? Savaşı… elbette ki savaşı yazacağım,” bu cümleden sonra seyreden paragraf gibi birbirinden güzel satırlar vardı öyküde.
    Ellerinize sağlık. Seçkide farklı bir renksiniz, gelecek seçkilerde de görüşebilme umuduyla.

    1. Vaktini ayırıp okuduğun için çok teşekkür ederim Osman, senden böyle şeyler duymak çok güzel.

      Yeniden görüşebilmek umuduyla. Bir sonraki öykünü bekliyor olacağım.

  8. Allahaşkına bu hikaye böyle mi bitmeliydi? Mukemmel bir başlangıç, muhteşem bir anlatım ama komunistlerin ıslak hayalleriyle süslü saçmasapan, ne idüğü belirsiz bir son. Olmadı. Yakıştıramadım.

  9. Yahu! Nereden nasıl başlayayım bilemedim. O yüzden okuduğum sırayla yazayım en iyisi.

    İlk dört bölümle ilgili söyleyeceğim tek şey, gerçek olayları kurguya çok güzel yedirmiş olman. Alternatif tarih kurgusunu çok severim ve bunun çok zor olduğunu düşünürüm, ama bunu çok güzel başarmışsın.

    Fareler Savaşı’na gelince… Savaşın o iğrençliğini, çaresizliğini çok ince ve güzel vermişsin. “Asker”in aslında “insan” olmadığını ama insan olduğu zamanlarına özlem duymasını çok ince, çok keskin ve çok can yakıcı bir şekilde vermişsin. Ayrıca bölümde yakaladığım başka bir incelik daha var, ama bence her okuyan kendi fark etmeli, o yüzden açık etmek istemiyorum.

    Son kısma gelince, asıl “alternatif kurgu” kısmı burası. “Tarih”ten “alternatif”e geçtiğin noktaya bakarak gayet başarılı bir tahmin -ya da kurgu- olduğunu düşünüyorum. Ayrıca bu bölümde “modern” anlayışın bilime olan bakış açısına getirdiğin sert eleştiri de çok hoşuma gitti.

    Umarım Seçki’de hiçbir temayı ihmal etmezsin. Ellerine sağlık.

    1. Değerli vaktini ayırıp okuduğun ve yorum yaptığın için çok teşekkür ederim Türker.

      Fareler Savaşı’nın etki ve vuruculuk bazında zirve yapmasını planlamıştım, anladığım kadarıyla başarılı olmuşum. Bölümdeki incelikleri yakalaman da ayrı bir güzel. Eminim Wolfgang ve arkadaşlarının da çok hoşuna gitmiştir bunu görmen.

      Öyküyü yazmamdaki temel itki bilim ve teknoloji eleştirisiydi zaten. Beğenmen beni mutlu etti.

      Tekrardan sonsuz teşekkürler. İnşallah uygun olur da bir gün birlikte bir şeyler kaleme alırız. Var ol.

Osman Eliuz için Yorum Yap Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *