Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Tabirlik Rüya

Düşümde gerili ipler üzerinde atlıyordum. Uyandığımda açık çekmecelere konuşan annemi buluyordum karşımda. Babam TRT’nin Yurttan Sesler’ini dinlemekte ısrarcı; kardeşimse sokak kedisi Susam’la yuvarlanıyor yatakta. Kedilerden korkuyorum tıpkı köpeklerden, böceklerden ve kuşlardan korktuğum gibi. Korktuğumu biliyor da inadına yapıyor hain; hepsi ben yataktan kalkayım diye.

Kalktım zaten, çekmeceler ona ses vermiyor diye ağlıyordu annem. Babam akşam yemeğine gene mi patates derdinde, kardeşim tenekeden oyuncak arabası bükülmüş diye hırslanmış bana.

* * *

Ne tuhaf… Yirmi beş yaşımın arifesinde yine başladım aynı rüyayı görmeye. Gergin ipler; dantelli beyaz yakalı elbiseleriyle küçük hanımlar; alabildiğine yeşil bir düzlük ve küt küt atan kalbim. Hitchcockvari bir rüya sekansı, benim ömrümün REM uykusu olmuştu.

Bir lanetin lanet olması için aktarılması gerekir; bazen bir kişiye, bazen bir aileye. Lanet kotamdan yiyip duruyordum bu kabuslarla ama yine de açık vermiyordum. Akıl alır gibi değil; kader bana sürekli açık çek veriyordu ama geçerli akçeyle yapmıyordu bunu. Sırtımı ne zaman dönsem bir Brutus darbesi, yüzümü ne zaman dönsem bir kase baldıran zehiri. Alınyazım, alınganlığım olmuştu; dokunsalar ağlardım ama dikenli bir kirpiyseniz ve oklarınız zehirliyse yalnızlığa mahkûmsunuzdur; mahkûmdum.

Kelimeleri nimete benzeten bir yazar tanıdım; kelimelerin kifayetsiz kaldığını söyleyen bir de şair. İkisi de haklıydı; haksız olan bendim. Kelimeleri israf etmekte üstüme yoktu. Yere düşen kelimeyi öpüp alnıma koymak yerine metan gazı üretsin diye bataklığa atıyordum. Kurbağalar daha fazla kelime yesin daha fazla gözleri yuvalarından fırlasın diye. Evet; istisnasız kötüydüm, ruhuma işlenmiş bir koddu bu. Tebrikler sayın yazar, ailenizden –paşa dededen değil ama- size dağ gibi bir miras kaldı. Hem Mısır’a gitmeniz de gerekmiyor, sevinsenize. Kendimi tebrik etmek istedim, buldum bir endam aynası geçtim karşısına, uzattım elimi. Ah, ne talihsizlik! Aynadaki Ben’le aynı eli uzatıyoruz. Seni tebrik edemediğim için kızma n’olur, biliyorsun bu miras ikimizin; aile yadigârı lanetimiz.

Rüyalarını tabir etmeye götüren insanlar gördüm. Takıldım birinin peşine, dedim “Ben de geleyim mi seninle?”. Baktı yüzüme “Hayırdır, tabirlik rüyan mı var?” Tabirlik bir lanetim olduğunu demedim ona. Başımı sallamakla yetindim. “Olur” dedi, “yarın sabah erken kalk. Dokuz gibi biterim kapında, hazır ol bekletme beni.” Gözlerimi sıkıca kapattım, başımı öne eğdim. Uslu bir çocuk gibi sözünü dinleyeceğimi kelimeleri israf etmeden anlattım ona. En sonunda bir açıklama alacaktım rüyama. Geç bile kalmıştım. Nasıl dişi ağrıyan dişçiye gidiyorsa –hayır, kapı kolları tedavi edemez- , lömbür lömbür etlenen nasıl spor salonuna kaydoluyorsa, saçının kırığını almak için bile bir meslek erbabı varsa neden olmasındı rüya tabircisi? Tabirci rüyamı tamir etse, hani bir harfin yeri değişse kelebek etkisi olur mu ömrümde, ben de aklı başında rüyalar görsem. Hazır el atmışken belki çekmeceleri siler kafamdan.

Olmaz mı? Kulağıma çalınan hatta kulak kepçeme çarpa çarpa ezilmiş hurmaya dönen “Senin annen yok mu? Neden ninen bakıyor sana?” cümlesini öğelerine baltayla ayırsam da her bir öğesini leş kokulu şehir çöplüğüne atsam. Olmaz mı? “Neden” kelimesini de darağacında sallandırabiliriz; böylece bazen gözlerin de konuşabildiğini görür taş kafalılar. Karşınızdaki sekiz yaşında bir çocuksa alacağınız cevap tatmin edecek mi ki sizi? Allah’ı gökyüzünde yaşıyor zanneden bir çocuk “Bilmem” dese bu cevap doyuracak mı açlığınızı? Geçiniz efendim geçiniz, artık yirmi beş yaşındayım; et yiyen bitkilere elimi uzatmaktan korkmuyorum. Kendi dedikodunuzda boğulun!

Ah! Farkında değildim; aynı ortamı paylaşmak zorunda kaldığım yaşı büyük iş arkadaşım, “Sürekli bir ‘Ah’ sesi çıkarıyorsun, inliyor gibisin. Duymuyor musun sen?” dediğinde “Yoo “ demiştim “emin misin sesin benden çıktığına?” Tuhaf tuhaf baktı bana. Ben senin kireçlenmiş dizlerinin tıkırtısını her sandalyeden kalktığında duyuyorum, hatta bazen öyle şiddetli oluyor ki “İşte şimdi kırıldı bacağı” diyor muyum? Beni rahat bırak, dediğini düşünüp beynimi yormak istemiyorum. Yarın tabirciyle görüşmem var. Ona odaklanmalıyım.

Akşam geldi ve geçti. Yatsı ezanı okunduğunda kıstım televizyonun sesini. Gece oldu. REM geldi yine beni buldu. Ama farklıydı bu kez. Gerili ipler bobine mi sarılmıştı neden ortada yoklardı bilmiyorum ama o yeşil düzlükte şimdi bembeyaz bir köşk vardı. Köşkün beyaz mermerden oval gelen merdivenlerinden sanki bir peri padişahının kızı iniyordu. Muhteşem güzellikte bir kadın, gül beyazlığında kabarık elbisesiyle aheste aheste adım atıyordu zira avucunda küçük bir kız çocuğunun süt kokan elleri vardı. Kadın bana doğru geliyor ama beni görmüyordu. Küçük kızla yanımdan geçtiler, aman Allahım… Küçük kız, şu süt kokan küçük kız… Sarı bukleleri ve ışıl ışıl mavi gözleriyle bendim o. Küçüklüğümden kalan tek tük fotoğraflardan bildiğim benim işte canım. Köşkün kapısından çıktılar işte, ne de güzel kokuyor şu hanımeli. Rüzgarın ulaklığı en çok hanımeline yakışıyor. Bırak şimdi hanımeliyi, bak yoklar bahçede, nereye gittiler? Şimdi buradaydılar. Neredesiniz? Küçük kız…

Uyandım. Ter ve gözyaşı içinde. Bu sefer yatağın sol tarafına yatmıştım ve soldan kalktım; rüya değişmişti ve rutinimin aksine bilim adamlarını dinledim bu kez: Sola yat; pozitif kalk! Bedenimi yatağa sermem iskelet sistemime iyi geliyordu ama iç sistemlerime iyi gelecek mi; bunu bana sol gösterecek. Solak olduğu için ayıplanan insanlar gördüm; biri aynadaydı, tam içinde, karşımda. Ah bunu düşünmemeliyim, tabirciye sakin kafayla gitmeliyim. Komodinin üzerindeki küçük sürahiden bardağa su dolduruyorum. Suyumu içip yatmalıyım. O kadar susamışım ki üç yudumu beklemeden tek dikişte yutuyorum bardağı.

Kurt adamlar ava çıkmış; tekin olmayan bir gecede tekin rüyalar görmeye çalışıyorum, elimdeymiş gibi.

* * *

Evi kızarmış soğan kokusu basmış. Annem patatesle birlikte yüzünü de doğramış sanki; yüzsüzlüğü canımı sıkıyor. Babam sofraya erkenden konmuş salatanın suyuna banıyor ekmeğini. Kardeşim yolda küçük olmasına bakmadan ablasına dalaşıyor. Tasası kaybettiği “taso”ları.  Evin perdeleri sabah açılıyor, akşam kapanıyor; akşam kapanıyor, sabah açılıyor. Değişen bir şey yok. Hep patates, hep salatanın suyu. Ah bu tasolar neden para etmiyor? Etseydi, belki annem beni bırakmak zorunda kalmazdı. İhtimal.

Yılın üç ayı haziran, temmuz, ağustos annem, babam ve bir erkek kardeşim oluyor. Kalanında ninemle İstanbul havası. Dede zengin, büyütüyor beni, teyzelerimle birlikte.

Annem ekmeğime yağ sürüyor; hayır, hayır deyim değil bu. Gerçekten yağ sürüyor, karnımı tok tutsun diye. Banane yağın doymuşundan doymamışından; anne kuş yavru kuşu besliyor. Besliyordu. Artık margarin kullanmıyorum.

* * *

Sabah oldu. Ama horoz sesi duyamadım. Kalktım, hazırlandım, ekmek arasına kolot peyniri sıkıştırıp koca diş darbeleriyle kahvaltımı yaptım. Nefes almadan yediğimden midir böğrüme oturdu peynir. Elimi yumruk yapıp sertçe vurdum, peynir inişini yaptı. Beş dakikaya gelir diyordum ki geldi arkadaş; hem bana eşlik edecek hem de biriktirdiği rüyaları tek tek anlatacakmış tabirciye. Rüya biriktirmek… Ben hep aynı rüyayı görüyordum ama dışarısı rüyasında sebat etmeyen insanlarla doluydu.

Tabirci düzayak bir evde oturuyordu. Bir yanını bostan yaptığı geniş bir bahçesi vardı. Meyve ağaçları vermişti meyveleri. Erik, kayısı, nektarin… Canım çekmedi ama, biliyordum artık hiçbir şeyin tadı yoktu; meyvelerin de.

Çok heyecanlıydım, ilk randevu benim olmasına rağmen sıramı arkadaşa verdim. Sevindi, teşekkür edip koşar adımla daldı tabircinin odasına. Yeşil kadife kaplı koltuğun ucuna oturdum; diken üstündeydim nedense. Çok sürmedi yalnızlığım; bize kapıyı açan kadın geldi yanıma, kahve içer miyim diye sordu. Tek başıma, hiç bilmediğim bir evin pek de güven telkin etmeyen bir odasında otururken son isteyeceğim şeydi belki kahve içmek. Teşekkür edip içmeyeceğimi söyledim. Kadın gitti ve yine yalnız başıma beklemeye başladım. Duvardaki saat yarım saatin geçtiğini gösteriyordu; oturmaktan sıkıldım, kalktım pencereden dışarıyı izlemekti niyetim. Tülü hafifçe araladım. Kadın çıkmış bostandan sebze topluyordu elindeki sepete. Ne güzel dedim içimden “İnsanın kendine ait bir bahçesi olmalı, ne güzeldir şimdi o domatesin tadı”. Gayriihtiyari başımı bir an sola çevirdim; domatesin verdiği mutluluk dudağımın ucundaydı daha, onları gördüm; üç kız çocuğu. Dantelli yakalıklı beyaz elbiseleriyle ip atlıyorlardı; Japon ipi. Vücudum kaskatı kesildi; dizlerimin bağı çözüldü; kanım buzlu akmaya başladı; göz bebeklerim büyüdü; tüylerim diken diken oldu; çenem titremeye başladı. Korku tüm bedenimi ele geçirmişti; beynim uyuşuyordu. “Allahım” dedim, “nasıl olur?” Rüyam işte karşımdaydı; kesinlikle uyanıktım ve kabuslarımın üç oyuncusu, az ötemde ip atlıyorlardı, domates toplayan kadının az ilerisinde. Pat diye kapı kapandı; hopladım yerimde. Galiba kadın eve girmişti; kapıya koştum. “Bakar mısınız?” dedim “Bahçede ip atlayan şu kızlar, kim onlar, tanıyor musunuz onları?” Kadın şaşkın şaşkın baktı yüzüme, “Hangi kızlar?” Allahım yardım et!  “Az ötenizde ip atlayan şu beyaz elbiseli kızlar işte… Gelin, gelin, bakın camdan göstereceğim size.” Kadını kolundan çekip doğruca cama götürdüm, onun yanımda olmasından destek alarak tülü sonuna kadar açtım. Evet, oradalardı, hâlâ oynuyorlardı işte. “Bak” dedim “Şu kızlar işte.” Kadın bir bahçeye baktı bir bana. “Yavrum, kimse yok ki bahçede. İyi misin sen? Bi’ çay koyayım da iç, yüzün de sararmış. Aç karnına mı geldin buraya?” Cevap verecek gücüm yoktu. Ne oluyordu bana? Kadın devam ediyordu: “Mis gibi bahçe domatesi topladım şimdi. Menemen yapacağım. Mısır ekmeği de var. Beraber yeriz, oldu mu?” Kelimeler başka diyarlara uçmuştu; dilsizdim, ağzımı açsam bağırmaktan korkuyordum. Bitsin artık bu işkence. Yavaşça başımı salladım. Hâl dilim olur, yeriz birlikte diyordu.

Kadın gitti. Koltuğa çöktüm. Omuzlarımdan iki el tutmuş ve koltuğa mıhlamıştı sanki beni. Neydi şimdi bu? Yıllardır rüyalarıma giren, gerçek hayatta karşıma çıkmayan bu kızlar, şimdi ne olmuştu da el âlemin bahçesinde görünüyorlardı bana? Tüm cesaretimi toplayıp tekrar bakacaktım camdan. Belki beynimin bir oyunuydu; belki de gerçekten kimse yoktu bahçede. Derin bir nefes alıp tekrar baktım camdan; el sallıyorlardı bana; üçü birden bana bakıp el sallıyorlardı. Öyle bir çığlık attım ki kadın mutfaktan, tabirci de arkadaşla birlikte odasından fırladı. Arkadaş geldi yanıma, tuttu, oturttu beni “Ne oldu? Niye bağırdın öyle?”. Hiçbir şey diyemedim. Utançtan yüzümü kaldıramadım yerden. Tabirci “Gel bakalım içeri” dedi. Kime dediğini anlamadım, beynim durmuştu. Arkadaş “Hadisene, sıra sende” deyince “Senin işin bitti mi?” dedim zar zor. Gayet keyfi yerinde “Bitti bitti; anlatırım sonra.” dedi. Tabirci odasına geçti, ben de arkasından onu takip ettim, içeri girdim, kapıyı kapadım. Eliyle oturmamı işaret etti. Yerde oturuyordu, geçtim karşısına işaret ettiği yere oturdum.

“Nurennur” dedi. “Evet” dedim.

“Kim koymuş adını?” dedi. “Rahmetli babaannem”, dedim “rüyasında görmüş, ‘Bebeğe bu adı vereceksin’, demişler.”

“Ah bu rüyalar” dedi “Kızları gördün de mi bağırdın öyle?”. Olduğum yerde taşa kestim. Neydi bu kadın böyle? Bu odadan hiç çıkmadan benim ne gördüğümü nasıl da biliyor öyle?

Kelimeler gittiler yine. “Hı?” dedim. “İp mi atlıyorlardı yine? Ne oyunbaz şu kızlar…” deyip güldü. Benim korkularım onu güldürüyordu. Nasıl işti bu? Gerçek miydi o kızlar?

“Nasıl… siz nasıl..?” dedim, gelmedi gerisi. “Nasıl mı biliyorum?” dedi. Başımı salladım.

“Anlat sen rüyanı hele. Tabir için gelmedin mi buraya? Hadi korkma artık da anlat bakalım nedir bu kadar merak ettiğin? Heyecandan kahvaltıdaki peyniri çiğnemeyi unutturup az daha seni boğan, neydi rüyan, anlat dinliyorum.”

Kolot peyniri yerken… Evet, boğuluyordum az daha da sen nereden bilebilirsin bunu? Korkuyorum, öyle korkuyorum ki gözlerimi kapıyorum sımsıkı. Ne kadar öyle kaldım bilmiyorum, tabircinin sesiyle kendime geliyorum: “Aç” diyor “gözlerini aç.” Açıyorum gözlerimi. Karşımda, rüyamda mermer merdivenlerden inen dünya güzeli kadın, öyle güzel gülüyor ki gözlerinin içi; dudaklarım aralanıyor “Anne” diyorum “neden terk ettin beni?”

Ölmüşüm, dirilmişim. Uyumuşum, uyanmışım. Bayılmışım, ayılmışım. Bana ne olmuştu da salondaki kadife koltukta uzanıyordum, alnımda neden ıslak havlu vardı, neden karşımdaki koltukta oturmuş üç kadın büyümüş göz bebekleriyle bana bakıyordu? Burada neler oluyordu? Ben olanı biteni anlamaya çalışırken yardımcı teyze geldi başıma:

“Menemen pişti kızım. Karnın aç senin. Betin benzin atmış. Getireyim de afiyetle ye, emi kızım.”

Ne diyeceğimi bilemedim. Teyze koşar adım gitti mutfağa. Arkadaş geldi yanıma: “Nasılsın? Korkuttun bizi. Yemeğini yersin. Kendini iyi hissedince de gideriz. Olur mu?”

Ses etmedim gene. Tabirci hiç gelmedi yanıma. Baktım, uzun uzun baktım bir şeyler desin diye ama ısrarla kaçırdı gözlerini benden. Sonra da odasına geçti. Ve biz gidene kadar da odasından çıkmadı. Aç değildim ama teyzenin gönlü olsun diye menemenimi hızlıca yedim. İyi olduğumu söyledim ve arkadaşla birlikte çıktık evden.

Olanlardan arkadaşa hiç bahsetmedim zaten rüyalarını anlatmaya o kadar kaptırmıştı ki kendini, sormadı bile benim rüyamı. İyi de oldu. Ne anlatacaktım ona, tabirci birden annem oldu mu diyecektim, sadece rüyalarımda gördüğüm bir anne mi?

Bir annem vardı benim; hiç anlaşamasak da vardı bir annem; bir babam ve bir kardeşim. Peki o güzel kadın kimdi?

Yorgundum; tüm yaşananlar yormuştu beni. Erkenden uyudum.

“Sesini çıkarma. Ben gelene kadar da olduğun yerden çıkma. Bu denizde tek güvenli yer bu deniz feneri. Gidip başka sağ kalan var mı bakacağım, dışarıda yardıma ihtiyacı olan birileri olabilir. Belki de bize yardım edecek birilerini bulurum. Bekle anneciğim; muhakkak geleceğim, sakın ağlama…”

Ağlıyordum, hıçkırarak, sarsılarak ağlıyordum. Birden hopladım yataktan. Nasıl terlemişim, denize girip çıksam anca bu kadar olur. Deniz… Fener… Annem… Neydi bu olanlar? Kimdi o kadın? Annem olduğunu söylüyor ama anneme hiç benzemiyor. Bir başkası, bir yabancı… ama değil gibi de…

Yarın tekrar gitmeliyim tabirciye, tek başıma. Erkenden çıkarım yola. O biliyor; bilmeseydi, sakladığı şeyler olmasaydı niye kaçırsındı gözlerini benden? Evet evet, sorularımın cevapları onda. Ne kadar para isterse vereceğim yeter ki bitsin artık şu rüyalar.

Güneş doğdu; portakal marmelatına döndü gökyüzü. Ardından kendine döndü, hafif puslu. Uyku tutmadı; güneşi adım adım izledim. Bir fincan limonlu ıhlamur içtim, yanında da geçen gün pişirdiğim elma pekmezli kekten kalan son iki dilimi yedim. Artık yola koyulmalıydım.

Tabircinin evine vardığımda teyze yine bostandan sebze topluyordu; mis gibi biberler. “Kolay gelsin teyze” dedim. Döndü baktı bana “Aa kızım sen misin? Hayırdır bir şeyini mi unuttun?”

“Yok” dedim “bir şey unutmadım da müşterisi yoksa bi’ görüşebilir miyim tabirci kadınla?”

“Gitti kızım o” dedi “Bir daha gelmez.” Yanlış mı duymuştum? “Anlamadım.”

“Sen gelmeden biraz önce gitti işte. Karşılaşmadın mı yolda?”

Hep hızlı bir koşucu olmuştum; ilkokulda, ortaokulda, lisede. Beden dersinde, okul yarışlarında hep birinci olurdum. Şimdi de hızlı koşmalı ve bulmalıydım onu. Geldiğim yolu gerisin geri koştum ama karşıma çıkmadı tabirci. Yolda rastladığım insanlara da sordum ama kimse onu görmemişti.

Kadere karşı koşamazdım; onu asla yenemezdim; bilmeliydim. Demiştim halbuki, lanetim aile yadigarıydı.

Eve geldim; önce hafiften ıslandı gözlerim, hani toz kaçmış gibi. Sonra suyun seviyesi yükseldi, gözlerime sığmadı, pınarlardan aşağı aktı, yanağa bir damla düştü. Ardından sele kapıldım gittim, tutunacak bir dal aradım, yoktu. Kendime sarıldım, yine kendimden başka dostum yoktu.

Yokların vara dönüştüğü gerçeklik âleminde zil çaldı; kapı zili. Kalkmadım yerimden. Beklemiyordum kimseyi hem gözlerim de kurbağaya dönmüştü ağlamaktan. Açamazdım kapıyı, ah açsaydım o kapıyı, ah o kapıyı açsaydım!

Pişmanlık pişmaniye gibi tel tel ufalandığında tepeme, saat 17:50’yi gösteriyordu. Ekmek almak için bakkala gidecektim, kapıyı açtım; paspasın üzerinde çok da küçük olmayan bir kutu. Hemen etrafıma baktım ahmakça. Kapı zili çalalı neredeyse iki saat olmuştu; büyük ihtimal o sırada bırakılmıştı kutu buraya. Ekmekten vazgeçtim; kutuyu aldım, hafifçe salladım ama içeriğini çıkaramadım. Her ne kadar korkmuş olsam da elimde kutu, girdim içeri. Odama geçtim ve yavaşça açtım paketi. Üzerinde hiçbir yazı, adres vs. yoktu. Açtığımda baloncuklu ambalaja sarılmış bir şey çıktı karşıma. Yırttım ambalajı, içinden çıka çıka bir biblo çıktı; beklentim yoktu ama yine de tuhaf bir hayal kırıklığı hissettim. Neydi şimdi bu? Kim bana bir deniz feneri biblosu göndersin ki? Deniz feneri… Fener… “Allahım yine mi?” dedim ve fırlattım yatağın üstüne bibloyu. Bir şey çarptı gözüme; ters dönen biblonun içinde kağıt gibi bir şey… Zor da olsa çıkarttım kağıdı. Okudum:

“Sesini çıkarma. Ben gelene kadar da olduğun yerden çıkma. Bu denizde tek güvenli yer bu deniz feneri. Gidip başka sağ kalan var mı bakacağım, dışarıda yardıma ihtiyacı olan birileri olabilir. Belki de bize yardım edecek birilerini bulurum. Bekle anneciğim; muhakkak geleceğim, sakın ağlama…”

Delirmek bir eşikten geçmek demekti ve bir kere o eşikten geçtiniz mi geriye dönüşünüz yoktu. Deliriyordum. İhtimaller şöyleydi:

Biri ya da birileri bana zihin kontrolü yapıyor; rüyalarıma hükmediyor/lar.

Biri ya da birileri benimle çok pis bir şekilde eğleniyor/lar.

Biri ya da birileri beni benden iyi tanıyor/lar.

Elimde deniz feneri, gittim mutfağa. Sakin kafayla oturup olan bitenin muhasebesini yapmalıydım; çay koydum ocağa. Hatta kafamı biraz olsun boşaltmalıydım; geçtim salona açtım televizyonu. Kumanda elimde kanallara bakarken yanlış bastığımdan olacak yerel kanallardan biri açıldı. Kanalı değiştirecekken onu gördüm: Tabirci, gündüz bal satan akşam fal bakan kanalda karşımdaydı işte. Sunucu soruyor o cevaplıyordu. Bir müddet ne dediğini anlayamadım beynim uğulduyordu çünkü. Tv’nin sesini biraz daha açtım. Anlatıyordu:

“Tabi, olmaz mı? Çocukken gördüğü rüyanın peşinden giden insanlar da gelir bana, üç gün üst üste aynı rüyayı gören de. Çoğu da bilmez; rüyaların kimi rahmanî kimi bilinçaltı kaynaklı kimi de ifrittendir. İfritten olandan ben bile korkarım; hani bana dediniz ya demin ‘Hiç korkmuyor musunuz?’ diye, iyisinden değil ama kötüsünden korkarım; insanım ben de. İfritin musallat olduğu bana geldiğinde, ondakinin ifrit olduğunu anladığımda yani…”

Kameraya bakıyordu, yoo hayır bana bakıyordu bu kadın. Ne dedi şimdi o? “İfrit… Ondakinin ifrit olduğunu anladığımda…” Niye bana bakıyor?

“… Bir daha bakamam gözlerine, beni bulamasın diye de giderim yerimden. Yoksa başıma iş alırım, hafazanallah. Yani diyeceğim şu ki; lanet dediğimiz şey, onların musallat olması. Ve maalesef anneden, babadan, atadan çocuğuna da geçen bir miras bu. Çocuğun ne suçu var diyecek izleyiciler…”

Benim ne suçum var?

“… Yok, çocuğun suçu yok… Bunlar çocuğun daha küçüklüğünden başlar, ömrü boyunca illaki girerler rüyasına. Belki bir kere girer belki yüz kere; ama girer. Çocukla oyun oynar gibi oynarlar onunla. İp atlayan kızlar gösterir rüyada, tuhaf tuhaf çizgiler, sonra yüksekten atlatır kimini. Bunlar insanda beyine yerleşir; niye? Vücudun bilgisayarı orası çünkü. Ondan sonra seyreyle sen; konak kızı da olursun rüyanda; ormanda hayvanlara yem de.“

Ama bana anne gösterdi, öyle güzeldi ki…

“Senin korkularını, isteklerini bilirler de ona göre oyun oynarlar işte. Ben sözü çok uzatmayayım. Konuğunuza ayıp olmasın. Regresyon terapisini ben de merak ediyorum açıkçası. Benim alanıma da benziyor hani.”

İfrit sensin. İnanmıyorum sana.

Tv’yi kapatıp mutfağa geçiyorum, beynimi daha da doldurarak. Ocağa bakıyorum; çaydanlıkta su kalmamış. Çaydan vazgeçip odama gidiyorum. Deniz fenerinin içinden çıktığı kutu hâlâ yerde; çöpe atmak için elime alıyorum, kutunun zemininde bir kağıt var; parlak bir kağıt. Elime alıyorum; bir broşür bu.

Okuyorum. Dünya 9,5 şiddetinde sallanıyor; Amerika kasırgalara teslim; Uzakdoğu tsunamiyle yerle bir.

Elimde bir broşür. “Regresyon Terapisti Işık Suveren’le geçmiş yaşamınıza dönmeye hazır mısınız?”

Kendime yabancılaşıyorum; sanıyordum ki hiçbir terazi çektiğim acıları tartamaz. Ama şimdi yerde, elimde şu kağıt parçasıyla uzanmışken eksenim değişiyor ve biliyorum; beni sığındığım deniz fenerinden kurtaracak biri var diyorum; çünkü bana söz vermişti…

 

son

 

Not: Hikâye, bağımsız bir hikaye olmakla birlikte ileriki temalardan uygun gördüğüm bir temayla hikayeye devam edebilirim de. Bu sebeple hikayeyi keskin bir finalle değil açık uçlu bir finalle bitirdim.

Tabirlik Rüya” için 8 Yorum Var

  1. Siz benim öyküme misafir olmuştunuz ben de şimdi sizin öyküye geldim misafirliğe. İç içe geçen öyküleri okumayı çok severim. Eğer iyi yazılmazsa bir kaos olur. Sizinki ne güzel akmış. Ellerinize, yüreğinize sağlık. Devam ettirmeyi düşünmeniz de ayrıca çok doğru bir karar. Yine bir iki noktaya değinmek isterim. Tabirci gibi güzel bir terimden sonra regresyon terapisti birden olayın akışını değiştirdi gibi geldi bana. Oysa rüyalar, gel-gitler, çelişkiler, ip atlayan kızlar fantastik denizinde yüzmeye devam etse. Mesela bir kaynak bulucu olabilirdi onun adı eğer oradan yürüyecekseniz. Her zamanki gibi okur düşüncemi dile getiriyor ve değerlendirmeyi size bırakıyorum. Sevgiyle…

  2. :)Hoş geldiniz diyelim o zaman. Tabirci ifadesinden sonra regresyon terapisti hani böyle mistik bir havadan modern zamana mı attı sizi kelimenin avrupai tınısından, bilemedim. Hikayenin devamında reenkarne olayına girmeyi düşünüyorum; inanan için normal ama inanmayan için bu da fantastik bir öğe aslında. Reenkarnasyonun günümüz karşılığı da bu olduğu için onu kullandım. “Kaynak Bulucu” neden olmasın olabilirdi elbet iyi fikir ama inanın ben de bir Yahya Kemal olmasam da kelime seçiminde uzun uzun düşünüyorum, o mu olsun bu mu olsun diye:) Teşekkür ederim yorumunuz için ve elbette güzel sözleriniz için.
    İç içe geçmiş bir öykü- bir itiraf belki ama- aslında kurgu da olsa otobiyografik yanı ağır basan bir öykü bu. O sebeple fazla iç içe, o sebeple birazı ben.
    Sıradaki temayla bu öyküye devam edemem ama ileriki temalardan uygun düşen olursa devamını yazmayı çok isterim. Bir nevi içsel döküş oldu bu öykü. Ayrıca öyküyü akıcı bulmanıza da sevindim:)
    Bir de reenkarnasyon hikayede geçecek ama dediğiniz düzlemde devam edecek öykü; ip atlayan kızlar bize eşlik etmeye devam edecek 🙂

  3. Oldukça kişisel, içe dönük bir öykü olmuş. Ancak neticede öykü olmuş. Öyküde etkide birlik sağlanamamış, ancak yazarın böyle bir gayesi olduğunu da düşünmüyorum. Öyküde hem post-modern unsurlar, hem de sürreal unsurlar varken yazar öykünün sonlarına doğru sürreal unsurları metafizik ile temellendirme yoluna gitmiş, bence pek doğru bir hamle olmamış. Ancak bu temellendirmenin yazar için öneminin olduğunu düşünüyorum, bu yüzden herhangi bir biçemsel yorum getiremiyorum. Öyküyle ilgili yapabileceğim tek eleştiri betimlemelerin yetersizliği yönünde olacak, sanki betimlemeler üstünde biraz daha durulsa imiş daha iyi bir öykü olabilirmiş gibi. Kullanılan dil, kelimeler özenle seçilmiş, özenle kullanılmış. Yazarın üslubunu başka bir yazara benzetme uğraşı içine girdiysem de sonunda özgün bir üsluba sahip olduğunda karar kıldım. Öyküyü beğendim.

  4. Evvela teşekkür ederim öykümü okuyup yorumladığınız için. İtiraf etmeliyim diğer öykülere yaptığınız yorumları okuduktan sonra sizden öyküm adına daha ağır bir eleştiri bekliyordum; şaşırdım. Hele ki yorumun sonunda “beğendim” ibaresini görünce şaşkınlığım ikiye katlandı yine dediğim sebepler hasebiyle ama mutlu oldum mu evet! Yorumunuzda en sevdiğim kısım -evet, öznel yaklaşıyorum- üslubumu özgün bulmanız ki bu yazı işiyle uğraşanlar için mükemmel bir tanımlamadır, umuyorum ki özgün olabilirim ve öyle de kalabilirim. Dil konusunda beğeniniz de hassaten hoşuma gitti zira bu hususta azami dikkat sarfediyorum. Şöyleki kimi öyküleri parçalar halinde yazıp bekletiyorum, daha sonra dönüş yaparak hatalarımı ayıklamak kolay oluyor. Yazının mutfağında bekleyen metinlerim hatta paragraflarım var ama demlenmeye bırakıyorum onları zamanı gelince çıkarmak için ve böylece çalakalem yazmadığım için -en azından ben öyle düşünüyorum- ortaya oturmuş ve dili sağlam bir metin çıkıyor, bu önemli. Betimleme mevzusuna gelince; aslında dışsal tasvir de var öyküde ağırlıklı olarak içsel tasvir de. Ama size yetersiz gelmiş olabilir; doğrudur, okur görüşü saygı duyarım. Fark ettiğiniz gibi öykü çeşitli unsurların bir karması ve kesinlikle bilinçli uygulanmış bir yöntem. Şöyle bir itirafta bulunursak ya da okurun daha kolay anlaması için ufacık bir ipucu verirsek daha iyi olacak sanki. O da şu: Öyküde bir gerçekten “olan” durumlar var bir “olması istenen” . Dolayısıyla “musallat olma” mevzusu ve “reenkarnasyon” tam da bu sebeple yan yana öyküde. Bunun gerçekleşmesi için de metafizik de devreye girmeliydi bir noktada. “Etkide birlik” yorumunuzu çok gördüm hem kendi öykümde hem diğer öykülerde. Bununla “üç birlik kuralı”ndan mı bahsediyorsunuz ya da bilmediğim başka bir nokta mı? Cevabımı ona göre vermek isterim. İlk cümlenize döneyim. Evet, dediğiniz gibi kişisel, iç içe bir öykü bu. Bilmiyorum, daha önce burada yorum yapmış mıydınız ya da burada öyküleriniz var mı? Bildiğim, diğer seçkilerde de yorumlarınızı görmek isterim elbette biraz yumuşatılmış bir üslupla. Tekrar teşekkür ederim, insanların yüz kırk karakterlik yazıları okuduğu bu günlerde böyle uzun bir öyküye kıymetli zamanınızı ayırdığınız için. Saygılar.

    1. Eleştirilerimde bahsettiğim etkide birlik, Edgar Allan Poe’nun bir kitabında dile getirdiği tek etki metodundan ileri gelmektedir. Bkz: Yazının Felsefesi (İyi Yazarlar Neden İyi Yazarlar?) ISBN: 6051430980

      Etkide birlik öyküleri eleştirmede genel kabul görmüş bir unsurdur. Birden çok bölümlü romanlarda ve post-modern öykülerde kullanılmaz. Yazar da bunun bilincinde olarak yazarsa eserleri daha etkileyici olur.

  5. Öncelikle öykünün ilgi çekici bir konusu olduğunu belirtmem gerek. Kelimeleri özenle seçtiğiniz belli oluyor. Diliniz akıcı ve kendine has bir yönü var. Yine de zaman zaman okurken dikkatim dağıldı. Öykünün aralarına serpiştirilen bazı kısımlar sanki gereğinden uzundu.
    Karakterin tabircinin yanına gitmesinden sonra gelişen olay örgüsünü daha çok sevdim. Gizem ve merak unsuru daha fazla artmış. Hayal gücünüz kendini belli ediyor. 🙂

    1. Merhaba, vakit ayırıp okuduğunuz için teşekkür ederim; neticede uzun bir öykü. Yorumunuz için de teşekkürler elbette. Dikkat dağılması olabilir elbette; içsel tasvirlere ana olaya girene kadar bilinçlice fazla yer verdim; karakteri tanıtabilmek için. Hayal gücüm hakkında güzel sözler duymak da hoşuma gitti yalan yok 🙂

    2. Merhaba, vakit ayırıp okuduğunuz için teşekkür ederim; neticede uzun bir öykü. Yorumunuz için de teşekkürler elbette. Dikkat dağılması olabilir elbette; içsel tasvirlere ana olaya girene kadar bilinçlice fazla yer verdim; karakteri tanıtabilmek için. Hayal gücüm hakkında güzel sözler duymak da hoşuma gitti yalan yok 🙂
      Aynı yorumdan iki tane görünebilir; ikisi de benim hesaplar karıştı da 🙂

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *