Öykü

Tazmanya Canavarının Sütü

Kayalıklara yanaşmaya çalışan motorcuya işaret veriyorum. Tek bir yer var altını parçalamadan gelebileceği, ancak açıkta bırakabilir yolcuyu. O da öyle yapıyor ve biri suya atlıyor. Hızlı kulaç sesleri… Elimi uzattığımda pençeleri varmış gibi sımsıkı kavrıyor elimi. Bir sıçrayışta kayanın üzerine çıkıyor. Islaklığına aldırmadan, sanki kapıdan içeri yeni girmiş bir misafir gibi elimi sıkıyor.

“Hoş bulduk” diyor.

Afallayıp “Hoş geldiniz” diyorum. “Kusura bakmayın, iskelemiz yok. Islandınız.”

“Biraz öyle değil mi?” Kocaman kahkahası var. “Neyse ki hava sıcak…”

Ben de gülümsüyorum. Gözleri ışıl ışıl… Birden adaya gelen ilk misafirin beni nasıl mutlu ettiğini düşünüyorum. Belki de benim buralardan gidebilmemin anahtarı odur. Sırtındaki çantayı almaya yelteniyorum, bırakmıyor.

“Haydi bakalım, yolu göster bana.”

Başımı olur anlamında sallayıp kayalardan tırmanmaya başlıyorum. O da peşimden. Bu adada keçi diye bilinirim. Sarp kayalar benim için düz yollardan çok daha eğlencelidir. Neredeyse yarışacak benimle. İki keçi gibi hoplaya zıplaya tepeye varıyoruz. Tepeye çıkınca bir soluklanıyor.

“Demek buraların keçisi sensin. Kaç yaşındasın?”

“On yedi”

“Hah, tahmin etmiştim. Aramızda yirmi yıllık bir farka göre ben de fena sayılmam ama değil mi?”

“Tabii. Hem sizin sırtınızda çanta da var.”

Yine bir kahkaha.

“Unutmuşum onu. O zaman eski günlerdeki gibi sayarım kendimi.”

Birlikte tepede benim seyir noktam dediğim yere oturuyoruz. Gölün dört tarafı tepelerle çevrili. Kırmızı Yüzük Gölü’ne bakarken hayretini gizleyemiyor.

“Demek doğru.”

Sesimi çıkarmıyorum. Önce babamla konuşmalı. Babam sıkı sıkı tembihledi bana.

“Sakın boşboğazlık edip bir şey anlatma. Sadece yol göstereceksin ona göre. Bak bu çok önemli. Sakın oğlum, sana güveniyorum.”

Babamın bana verdiği en büyük sorumluluk. Sadece başımı sallıyorum. Biraz daha oturuyoruz konuşmadan.

“Güneş batmadan gidelim isterseniz. Sizi bekliyorlar.”

“Olur delikanlı. Gidelim.”

Bu kez biraz daha sakin, biraz daha düşünceli… Sessizce iniyoruz aşağıya. Gizli geçidin başında elimde siyah bez ona bakıyorum.

“Anladım” diyor. Gözlerini bağlamama izin veriyor. Elinden tutuyorum. Birlikte geçiyoruz.

Geçitten çıktığımızda köy halkı karşımızda… Misafirin gözlerindeki bağı çözüyorum. İki tarafta bir süre birbirini süzüyor. Sonra babam öne çıkıp kollarını açıyor ve çok içten bir kucaklaşma. Babamı ilk kez birine sarılırken görüyorum.

“Hoş geldin.”

Peşinden tüm köy halkı sırayla elini sıkıyor. Çocuklarsa merakla, çok uzun yıllardır yani ben bildim bileli ilk kez dışarıdan gelen birine bakıyor.

“Konuşacak o kadar çok şeyimiz var ki ama yorgunsundur şimdi dinlen, yarın her şeyi konuşuruz,” diyor babam, köyün lideri. Bana bir baş hareketi yapıyor, ben de misafirimizi kendisi için hazırlanmış kulübeye götürüyorum. Ottan yatağa oturuyor.

“Bayağı iyiymiş.”

Ona soracağım çok şey var. Geldiği yerlerden, deniz ötesinden, bilinmeyenden, Yüzük Ada’sının dışındaki dünyadan… Yutkunuyorum. Yatağa uzanıyor ve neredeyse aynı anda uykuya dalıyor.

Dışarıda babamla köyün kadın ve erkekleri hiç sönmeyen ateşin etrafında toplanmış konuşuyorlar. Çocuklar kendi kulübelerine girmiş bile. Ben de dışarıda bir süre geziniyorum. Babam uzaklaşmamı, kulübeme dönmemi istiyor. Gitmeliyim. Bu Ada’da Nayar dışında beni anlayan yok. Her yer sır dolu.

Günün ilk ışıklarıyla topluluk dağılmaya başlıyor. Hepsinin yüzünde garip bir ifade var adlandıramadığım. Ben de ateşin başından kalkıp yanlarına gidiyorum.

“Uyumadın mı sen? Uyku tutmadı değil mi benim meraklı oğlum?”

Kaç kere o motoru ararken yakalamışlardı beni. Çocukların adadan ayrılması yasak. Sadece büyükler gidebilir. Motoru gizledikleri yeri öğrensem kendi başıma bile giderim ama bir türlü öğrenemedim işte.

“Baba, kim o? Nereden tanıyorsun? Neler olacak? Adayı terk mi ediyoruz? Dışarıda neler var?”

Durmadan soruyorum, hep yaptığım gibi. O da hep yaptığı gibi elini omzuma koyup

“Anlayacaksın meraklı, biraz daha büyü bakalım” diyor.

Misafirimiz de çıkıyor dışarı. Babamla tekrar sarılıyorlar. Babam elini onun omzuna atıyor, birlikte ateşin başına oturuyorlar. Ben de tarlaya gidiyorum. Yüzük Adası’nın tek ekip biçilen düzlüğü… Yolda Nayar’la karşılaşıyoruz. İkimizde yüklerimizi bırakıyoruz yere.

“Kimmiş?” diye soruyor.

“Öğrenemedim ki. Bir şey söylemiyorlar. Babamın sevdiği biri galiba… Tuhaf bir şeyler oluyor. Sen sordun mu sizinkilere?”

“Sordum da, yakında öğrenirsiniz dediler. N’apacaksın bugün, gölün kıyısındaki mağaraya gidelim mi?”

“Yok! Bekleyeceğim ben. Bir yolunu bulup neler konuştuklarını öğrenebilsem…”

“Çıldırdın mı Kama? Duymasın kimse bu dediğini.”

“Sanki sen merak etmiyorsun?”

“Merak başka, ceza almak başka. Onları dinlediğini öğrenirlerse… Sakın böyle bir şey yapma.”

“Söylesinler o zaman ne konuştuklarını. Ben onun nereden geldiğini de merak ediyorum. Belki çok farklı bir dünya var dışımızda”

“On sekiziniz de öğreneceksiniz demedi mi baban? Sabret biraz. Şunları götürmem gerekiyor, çok tuttun beni. Sonra yüzmeye gider miyiz?”

“Bakarız.”

Nayar tepsiyi başının üstünde taşıyor, simsiyah saçları belinde dalgalar gibi bir o yana bir bu yana savruluyor, ince kolları güneş ışınlarıyla parıldıyor. Nayar’ın o küçücük ayakları bir taşa takılınca hemen oraya koşmak istiyorum ama engel oluyorum kendime. Kadını küçümsemek demek bu ve köyde en çok tepki duyulan davranış.

Misafirle babamın tarlaya geldiklerini görünce el sallıyorum. Misafir gülerek babama bir şeyler söylüyor. Babam beni çağırıyor.

“Oğlum Kama, misafirimiz Sant. Zaten tanışmıştınız.”

“Tabii ama ismen değil. Demek senin oğlun. Ne kadar büyümüş.”

“Çok meraklı. Gitmek istiyor buralardan.”

“Gitmek ha! Hem de buralardan.”

“Kama, asma suratını. Anlayacaksın bir gün nedenini. Hadi gel bizimle Sant’a tarlayı gezdirelim.”

Babamın o meşhur “bir gün”üne takılı peşlerinden gidiyorum. Tarla karşısında Sant her gördüğü şey karşısında “inanılmaz, muhteşem, mükemmel” deyip duruyor. Onu neyin bu kadar etkilediğini anlamıyorum. Sonunda tepelerin arasına gizlenmiş tarlayı gezip bitirdiklerinde Sant:

“Başarmışsın gerçekten” diyor babama. “Peki ya onlar?”

“Gölün karşısında. Onları besliyoruz, gelmiyorlar.”

Onlar, Tazmanya canavarları. Ne bizim ne onların tarihini ne de bize bugüne kadar zarar vermeyen bu hayvanlara neden canavar dediğimizi biliyorum. Kendimi bildim bileli böyle yaşıyoruz. Birbirimize karışmadan gölü sınır yaparak. Bu tarlada onlar için yetiştirdiğimiz kırmızı pupalar var. Göle attığımızda açılıyorlar ve Tazmanya canavarları içinden çıkan ete benzer parçaları yiyor. Göl pupalar yüzünden hep kırmızı.

“Göl olmadan biz nasıl?..”

Sant’ın yüzü ilk kez asılıyor. Babam yine dostça sırtına vuruyor.

“Merak etme Sant. Sana genetiği bozulmamış tohumlardan ayırdım. Onları beş nesil üründen sonra saflaştırabildiğim için şimdi çağırabildim seni. Sadece gölde değil, toprakta da açılabilecekler artık. Bunlar sizin için de kesin çözüm olacak.”

Ben tüm bunları sessizce dinliyorum. Babam sessiz durduğumu görünce göz kırpıyor, gülümsüyor. O gülümseyiş bana annemi anımsatıyor. Karşılıklı böyle bakarlardı birbirlerine sevgi dolu. Annemi düşündüğümde hep olduğu gibi gözlerim doluyor. Yüzü çoktan silindi gözümün önünden. Sadece o güçsüz kollarıyla hasta yatağında … Babam dalıp gittiğimi fark ediyor ama bir şey demiyor. Birlikte tepeye tırmanıyoruz.

“Denizin yüzüğü gibi gerçekten de. Umarım her şey düşündüğümüz gibi olur,” diyor Sant bir süre sonra.

“Umarım” diyor babam da.

“O halde ben tohumları ve şeyleri alıp yarın sabah dönerim.” diyor Sant. Babam da başıyla onaylıyor. Sabah onunla gitmek için hazırlıklarımı yapıyorum. Ne derlerse desinler gideceğim. Sabahın erken saatlerinde Sant’ın babamla baş başa konuştuklarını görüyorum. Babam Tazmanya canavarlarının yemi olan pupaların tohumlarını nasıl yetiştireceklerini, sulama suyunun özelliklerini, nasıl çoğaltacaklarını anlatıyor. Sant tüm dikkatini babama vermiş hem not alıyor hem de kendisi söylenenleri bir bir tekrar ediyor. Ben yanlarına gidip “hazırım” diyorum. Sant ve babam bana üzgün bakıyor.

“Baba lütfen, gideyim.”

Babam Sant’la göz göze geliyor.

“Madem öyle, otur şuraya anlatacaklarımı dinle, sonra istersen gidersin. Bak oğlum biz bu adaya sığındık. Dünya gerçekten de büyük ancak insanlar acımasız. Korkunç savaşlar çıktı. Katliamlar yaşandı. Ardından bir salgın başladı. Savaşları çıkaranlar insanlar değilmiş gibi, savaş yüzünden hastalık yayılmamış gibi salgının hayvanlardan çıktığı söylentisi yayıldı. Birçok hayvan öldürüldü bu nedenle. Bir söylenti çıkıyor o hayvan türü katlediliyordu. Onlara canavarlar diyorduk. (Maalesef canavar kelimesi artık dilimize yerleşmişti). Fakat bizi koruyan Tazmanya canavarlarının sütü oldu. Bir grup bilim insanı laboratuvarda salgını engellemek için çalışırken tesadüf eseri bulduk bunu. Fakat ikna edemedik kimseyi. Onları da öldürmek istediler. O zaman biz tedaviye inanan yirmi kişi, iki Tazmanya canavarıyla bu adaya sığındık ve işte bugünlere geldik. Canavarlar kırmızı pupalar olmadan yaşayamıyorlar artık. Salgın onların genetiğini de bozdu. Savaşlar bitti ama hastalık dünyada hâlâ devam ediyor. Sant orada kalıp mücadeleye devam etti. Arada bir gizlice şehirde buluştuk onunla. Gelişmeleri anlattık. Şimdi yavru iki Tazmanya ve tohumlarla salgınla savaşa dönüyor.”

O zaman sırt çantasındaki kıpırtıları fark ediyorum. Sant bana bakıp soruyor.

“Ee şimdi ne dersin?”

“Ben… ben…”

“Babanla konuş, eğer hâlâ gelmek istiyorsan…”

Kararsızım, şaşkınım. Ne yapmam gerektiğini bilmiyorum. Birden cennetten cehenneme gidecekmişim gibi hissediyorum, ürperiyorum. Babam karşısında oğlu değil de arkadaşı varmışçasına konuşuyor.

“Sizleri korumak için anlatmadık tüm bunları. Mutlu olun, kavgayı değil sevgiyi öğrenin diye. İstersen, yine gitmek istersen bir şey diyemem ama gelecek yıl, söz ben seni götüreceğim, bir yıl daha kal. Lütfen!” diyor.

Başım öne düşüyor. “Olur” diyorum fısıldayarak. Sant sevgiyle gülümsüyor, bize sarılarak vedalaşıyor.

“Bir yıl sonra her şey daha güzel olacak merak etme, orada görüşeceğiz” diyor. Geçitten onu geçirecek rehberle beraber gözden kayboluyor.

Nurdan Atay

Endüstri mühendisiyim. Mesleğimi çok uzun süre yaptıktan sonra rotamı edebiyat çalışmalarına çevirmeye karar verdim. O tarihten beri de yazıyorum. İkinci üniversite Edebiyat okuyorum. Bir grup yazan/yazar arkadaşımla birlikte her ay Kil-Tablet adında öykü fanzini çıkarıyoruz. Ağırlıklı olarak öykü ve tiyatro oyun metinleri yazıyorum. Okumayı, seyahat etmeyi, film izlemeyi, yogayı, el sanatlarından becerebildiklerimi yapmayı, doğayı, öğrenmeyi, araştırmayı seviyorum.

Tazmanya Canavarının Sütü” için 6 Yorum Var

  1. Öykü olayları açıklamadan önce de post-apokaliptik hikayesini aşarıyla sezdiriyor.
    Dilin kullanımı da oldukça başarılı.
    En çok sonunu beğendim. Standart bir öyküde genç ve kanı kaynayan kahraman hemen motora atlar dış dünyaya giderdi. Bu öykü çok daha gerçekçi ve klişelerden uzak olmuş.
    Tebrik ederim

  2. Yorumunuz için çok teşekkürler. Beğenmenize sevindim.

  3. Merhabalar :slight_smile:
    Bir önceki öykünüzü çok beğendiğim için, isminizi görür görmez okumak istedim. Anlatımınız çok yalın, dingin ve kendine çekiyor. Hikayeniz sakin başlayıp, sakin tamamlanıyor. Bu keyifli birkaç dakika için teşekkürler :slight_smile:

  4. Merhaba, çok teşekkür ederim. Ada’nın sakinliğini öykünün akışında da vermeyi hedeflemiştim. Bunu yapabildiğime, size bu izlenimi verebildiğime sevindim.

  5. Dilek73 dedi ki: dedi ki:

    Nurdan hanım güzel bir öykü. Genç kahramanın hikayesinin devamı da gelecek gibi hissediyorum. Sanki bir bütünün parçasını okumuş gibi hissettim. Ne dersiniz?