Öykü

Üç Saat

Anlamamakta mütemadiyen ısrar edenlere.

17.30

Akşam ezanı okunmuş, Cevher namazını kılmıştı. Önce ayağa kalktı, sonra eğildi. Yerden namazlığını katlayıp koltuğunun üstüne koydu. Tespihini aldı. Zikrini çekti.

Tespihini çalışma masasının üzerine koydu. Karnı açtı. Tek başına kaldığı bekar evinde akşam yemeği yemesi gerekliydi. Yaşadığı apartmanın altında her köşe başında bulunan zincir marketlerden vardı. Şifonyerdeki askılığından BigBen’li anahtarını ve siyah ceketini aldı. Cüzdanını kontrol etti, üzerinde olup olmadığına baktı. Yoktu. Salonuna girdi, tekli koltuğunun üzerindeki siyah çakma deri cüzdanını aldı. İçinde 5 lira vardı. “İyi en azından aşağıdan bir paket çiğ köfte alabilirim.” dedi, içinden.

Göt büyütmekten başka hiçbir şey yapmıyorum. Diye düşündü asansörü tam çağıracak iken. Çağırmaktan vazgeçti. Döndü merdivene. Üç kat aşağıya, altmış basamak indi. Kapıyı açtı, dışarı çıktı. Ocak ayının soğuğu yüzüne bir taş gibi çarptı. Göğsüne kadar çektiği fermuarını, boğazına kadar götürdü. İki adım yürüdükten sonra sağa döndü. Market karşısındaydı. Rüzgârlıklı kapıdan markete giriş yaptı. Önce ekmekleri gördü sağ tarafında. Ekmeklere öyle bir baktı ama işi yoktu. Soğuk rafa gitti. İlk önce gözüne meyveli yoğurt, puding ve diğer tatlılar çarptı. Daha sonra ise peynirler. Çiğ köfte, Rus salatası, acılı ezme vb. gibi mezelerin yanındaydı. Tam bir tane alıyordu, yanına kendi yaşıtında olan bir kadın geldi.

“Merhaba.”dedi, kadın Cevher’e.

“Merhaba, buyurun?”

“Ben çift kişilik battaniye bakacaktım. Bugün aktüele göre burada olması gerekiyordu.”

Cevher şaşırdı. “Hanımefendi, kasiyere sormanız daha iyi olacaktır.”

Kadın, somurta somurta “Kasiyer de yok ki etrafta. Teşekkürler.” dedi. Oradan ayrıldı.

Cevher de çiğ köftesini kasadan geçirip, evine çıktı. Kapıyı açtı. Ceketini çıkarıp askılığa astı. Girişin sol tarafında olan mutfağa girdi. Temiz bir çay kaşığı aldı. Çiğ köfte eline bulaşmasın diye böyle yemeyi tercih ediyordu. Oturdu salonuna, açtı televizyonunu. Karşısına oturdu. Elindeki plastik çiğ köfte paketini açacaktı. Bıçak getirmemişti gelirken mutfaktan. Pantolon cebinden anahtarını çıkardı. Batırdı. Oradan elini sokup paketi açtı.

Ucuz çiğ köftesini kaşıklarken, telefonu çaldı. Arayan çalıştığı okuldan arkadaşı Mümtaz idi. Telefonu açıp kulağına götürdü.

“He, söyle.”

“Cevher, evde misin birader? Sana uğramam lazım. Konuşmamız gereken mevzular var.” dedi telaşlı telaşlı.

“Hayırdır ulan ne oldu?”

“Çok önemli bir mevzu var. Telefondan söyleyemem.”

“Tamam, bir saat sonra gel. Ben evi biraz toparlayayım.”

19.00

Yatsı namazını kılıp, zikrini çektikten sonra Cevher’in kapısı çaldı. Delikten baktığında Mümtaz’ı gördü. Kapıyı açtı. Elinde bir litre kola ve bir poşet ay çekirdeği olan bir poşet vardı. Poşeti Cevher aldı.

“Vaaay! Mümtaz hoş geldin. Ne gerek vardı bunlara?”

“Olsun amına koyayım. Hep gelirken boş geliyorum. Bu sefer nevale falan getireyim dedim.”

“Kendin gelseydin yeterdi. Geç içeriye ben çay koyayım.”

Mümtaz, ayakkabılarının bağcığını söküp, çıkardı. İçeri girdi ve daha sonra ayakkabılarını eline aldı. Sağ taraftaki ayakkabılığa koydu. Cevher, Mümtaz girdikten sonra kapıyı kapattı. Beraber mutfağa girdiler. Mümtaz kıçını kaloriferin üzerine dayadı. Cevher ise mutfak dolabının ikinci rafından çaydanlığı aldı. Çaydanlığın altına içine kâfi derecede su koydu. Mümtaz’a döndü.

“Mümtaz, çayı çok içer miyiz ya?” Ocağın yukarısındaki dolaptan çay paketini çıkardı.

“Ben iki bardak içerim.”

“Ben de bir içsem bu iş tamamdır.” Bir kaşık çayı, çaydanlığın üstüne koydu. Sonra kapağını kapatıp suyukaynamaya bıraktı. “Gel salona geçelim.”

Cevher önde, Mümtaz arkada kahverengi kapıdan çıkıp önce antreye çıktılar. Sağa dönüp bir kaç adım attıklarında salon sağ tarafta kalıyordu. İçeri girdiler. Cevher televizyonun sağındaki koltuğa oturdu. Mümtaz ise televizyonun karşısına. Karşılıklı oturuyorlardı. Cevher sordu.

“Radyoyu mu açayım yoksa televizyonu mu?”

“Radyoyu aç. Televizyonda bok mu var amına koyayım?”

Cevher, oturduğu koltuğun karşısındaki radyoya gitti. Önce radyoyu I/O tuşundan açtı. Önce bir cızırtı sesi geldi. FM ayarlarıyla oynarken Âşık Mahzuni Şerif’in Mevlâm İki Göz Vermiş türküsü çalıyordu. Mümtaz, “Bu kalsın.” dedi. Cevher radyonun sesini açtıktan sonra sehpanın üzerine bıraktı.

“Âşık Mahzuni Şerif, Neşet Ertaş, Cem Karaca, Barış Manço, Erkin Koray… Şimdiki şarkıcıların hepsini toplasak bu adamların kılı etmezler. Kırk yıl geçse bile duygularıma tercümanlar valla.” dedi, Mümtaz.

“Haklısın valla Mümtaz. Bak yaşım oldu yirmi yedi. Cem Karaca’yı nereden baksan lise yıllarımdan beri dinlerim. Ay Karanlık şarkısından aldığım hazzı, on – on iki yıldır hiçbir şarkıdan alamıyorum. Başlangıcı varya hani ‘Maviye, maviye çalar gözlerin. Yangın mavisine…’bu dize beni bitiriyor. Ya tamam Pınar’ın gözü mavi renkli değil esmer mesmer ama ne bileyim işte bu şarkı bana onu hatırlatıyor son bir iki yıldır. ”

“Biliyorum birader, biliyorum… Karı uğruna tayinini istemedin amına koyayım buradan. Şimdi gitsen batıda Kocaeli, Edirne, Aydın… Hem memlekete de yakın.”

“Burası da iyi ya. Ben seviyorum burayı. Bir tarafında tarihi bir dokusu var, bir tarafında geniş geniş yürüyebileceğim bir caddesi…”

“Ya siktir git amına koyduğumun salağı. Gelmiş bana burayı savunuyor. Baksana amına koyayım dışarıya! Lan ağaç yok ağaç! Hem lan sen daha dün ne yaşadın unutmadın mı? Kınalıelma’da Hümeyra Öğretmen’i nasıl katlettiklerinin haberi gelmedi mi sana?”

“Mümtaz, bu işin doğusu batısı yok. Geçen sene bizim komşu ilçenin bir köy okulunda bir kadın öğretmenini on beş gün rehin aldılar. Süre zarfında kadını adeta pespaye gibi kullanmışlar. Beş parmağın beşi de bir mi Allah aşkına?”

“E o tamam da, dün seni dövmeye gelmişti velinin biri o ne oldu?”

“Bana soruşturma açtılar.”

“Oha amına koyayım. Niye?”

“Öğrencinin biri sinirimi öyle hoplattı, öyle hoplattı ki. Dayanamadım tokat attım yüzüne.”

“Oğlum sen kimseye kolay kolay şiddet uygulamazsın. Ne yaptı da tokat attın?”

“Ya kötü söz söylemek istemiyorum, tövbe estağfurullah. Millet doğurup doğurup sokağa bırakıyor biz uğraşıyoruz. Ders anlatıyorum, konu garipçiler. Melih Cevdet Anday, Orhan Veli falan işte. Yahu ben anlatacağım çocuk ayağa kalkıyor, bır bır bır konuşuyor. Dedim yerine otur. Yok yine aynı sonra bana geldiler. Gözüm döndü birader çok feci. Çocuğun adı Yavuz. Dedim ‘Yavuz gel buraya.’ Baktım çocuk dut yemiş bülbüle döndü. Dedim ‘Ne susmuyorsun lan sen?’”

“Eee?”

“Baktım konuşmuyor, benim şarteller iyice atmaya başladı. Dayanamadım attım buna bir tokat.”

“Sonra?”

“Çocuk sustu kaldı orada. Sonraki derste çocuk yoktu. Çantasını alıp gitmiş.”

“Vallaha birader, ben öğretmen olsam, gelse bir çocuk böyle yapsa anasını bile sikerdim. Doğrusu sen babasını siktin ama.”

Ortamda gülüşmeler oldu. “Boks kursunun faydaları. Burnunu kırmışız adamın.”

“Hahaha…” Mümtaz, televizyonun üstündeki saate baktı. “Ha siktir. Çayı unuttuk lan.”

Cevher alelacele mutfağa koştu. Su kaynamıştı. Çayın üstüne suyu koydu. Demlemeye bıraktı. Tepsinin üzerine iki çay bardağı ile bir tane çay kaşığı koydu. Kendisi şekersiz içiyordu çayı. Mümtaz ise iki şekerli. Tepsiye de dört tane şeker koydu. Beklemeye başladı.

19.45

Amına koyayım ben bunu nasıl söylerim Cevher’e. Eğer söylersem beni götümden siker atar. Ya Allah belamı versin nereden gördüm ben bu olayı. Diye düşünüyordu Mümtaz. Cevher’in Pınar’ı ne kadar çok sevdiğini biliyordu. Ama yapabileceği bir şey yoktu. Söylemek zorundaydı çünkü Cevher’in boşu boşuna bazı şeylerin peşinden gitmesini istemiyordu.

Cevher, salon kapısından elinde tepsiyle girmişti. Çaydanlık ve bardaklar mor tepsinin üzerindeydi. Yere bıraktı. Beraber yerde bağdaş kurdular. Cevher önce çayı sonra suyu koydu. Mümtazın çayını verdikten sonra kendi çayını eline aldı ve sırtını koltuğa dayadı. Ayaklarını uzattı.

“Sen nasıl rahat rahat bağdaş kurabiliyorsun?” dedi Cevher.

“Aha böyle işte amına koyayım ne gereksiz sorudur bu? Hem bu çay ne lan? O kadar para alıyorsun ama halen daha Türk çayı alıyorsun.”

“Mümtaz, kaçak çay ne kadar birader bilmiyor musun? Çay değil mi bu ya? Hepsi aynı bana göre.”

“Aynı maynı değil amına koyayım, değil. Kaçak çayın bir albenisi var isminden bile…”

“Öf be birader iç işte çayını ya. Ne uzatıyorsun? Hem sen telefonda önemli bir şey konuşacağız demedin mi birader? Çay mı önemli konu?”

Mümtaz, yaraklara geldik, diye düşündü. “Yok ya ne çayı… Pınar’la ilgili.”

Cevher kuşkulandı. “Ne oldu Pınar’a?”

Mümtaz, çekinerek, “Bak sakın olacaksın.”

Cevher, çay bardağı elinde, Mümtaz’ın diyeceği sözü bekliyordu. “Ya ne olabilir ki? Pınar şu kapıdan çıplak gelse ben güvenirim.”

“İşte o güvendiğin dağlara kar yağdı.”

Cevher’in başından soğuk sular aktı. Çayı elinden düşürdü. Pantolonu ıslanmıştı. “Ne oldu lan?”

“Ben bugün Pınar’ı eski sevgilisi Serhat ile gördüm.” Cebinden telefonu çıkarıp, kilidini girdi. Ana ekrandan galeriye girerek fotoğrafları gösterdi. “Bayağı samimi şekilde.”

Fotoğraflarda, Pınar’ın Serhat ile el ele gittiği ve yanaktan öpüştükleri görünüyordu. Cevdet, fotoğrafları gördüğünde çok şaşkındı. Canından daha çok sevdiği birisinin böyle yapmasını hiç beklemiyordu. Bu sırada radyoda Cem Karaca – Sen de Başını Alıp Gitme şarkısı çalmaya başladı. Cevher’in gözünden yaş aktığını gören Mümtaz hemen radyoyu kapattı.

“Lan oğlum iyi misin? Kendine gel!”

Tam o sırada Cevher pencereden dışarıya baktı. Gökyüzünden aşağıya pembe – mavi skalasında ışıklar vardı. Kalktı ayağa. Koşmaya başladı kapıya doğru.

“Lan Cevher!”

Dinlemedi Mümtaz’ı. Koşa koşa çıktı gitti evden. Yanına hiç bir şeyi almadan Mümtaz’da peşinden koştu. O pembe – mavi ışık saçan şeyi takip etmeye başladı. Koşa koşa. Mümtaz peşinden koşuyordu ama Cevher hiçbir şekilde vazgeçmiyordu. O ışığın peşinden gidiyordu.

20.15

Işığı takip eden Cevher, şehrin yeni tarafından, tarihi, dar sokaklı, dolambaçlı, rampalı yerine girdi. Ama bu onun farkında değildi. Onu zapt eden ışığın peşindeydi. Sokaklara girdi çıktı, yorulmadı etmedi. En sonunda dağın başındaki kışlanın yanına geldi. Kışlanın yanında bir park vardı. O parka doğru gitti. Işık oradaydı. Yaklaşınca, ışığın çıktığı nesne belirmeye başladı. Bu bir uçan daireydi. Ortasından bir geçit açıldı aşağıya doğru. Onu aşağıdan yukarıya doğru çekti. İçine çektikten sonra uçan daire semada belirsizliğe kavuştu. Evrenin herhangi bir yerine gitmişti.

20.30

Mümtaz, sokak sokak Cevher’i ararken bir kalabalık gördü kışlanın yanındaki parkta. Herkes Kürtçe ve Türkçe karışık şeyler konuşuyordu. Asker olay yerindeydi. Mümtaz oraya doğru gitti. Kalabalığın arasından ne olduğunu görmeye çalışıyordu. Yerde birisi yatıyordu. Elinde silahla. Yüzünü görmek için diğer tarafa yürüdü. Tam üzerini branda ile kapatıyorlardı ki yüzünü gördü. Bu Cevher’di. Başından aşağı soğuk sular aktı. Daha yirmi dakika önce çay içtiği arkadaşı şu an yerde kafasından kurşun yemiş bir şekilde yatıyordu. İntihar etmişti.

“Cevher!” diye bağırdı. Etraftakiler onu tuttu. Sağına soluna sordu, “Nasıl olmuş bu?” diyerek.

Birisi ona dedi ki: Koşa koşa geldi buraya, aniden kafasına sıktı. Ne olduğunu anlayamadık.

Atakan Güngör

12 Nisan 2000’de Aydın’ın Nazilli ilçesinde doğdum. İlköğretimi Nazilli Fatih İlköğretim Okulu’nda, Ortaokuluda Nazilli Mehmet Akif Ersoy Anadolu Lisesi’nde tamamladım. Şu an Siirt Üniversitesi’nde mimarlık okumaktayım. Bilim kurgu edebiyatını -özellikle Isaac Asimov ve Philip K.Dick eserlerini- seviyorum. Hedefim mimarlığın yanında iyi bir bilim kurgu yazarı olmak.

Öne Çıkan Yorumlar

  1. MURAT says:

    Elinize sağlık güzel bir öykü olmuş. Diyalogların samimiyeti ve gerçekli çok iyiydi… markete kadının kasiyer yok demesinden sonra değinmemen tuhafıma gitti. Sonu sanki biraz havada kaldı gibi geldi bana. Kızla olan ilişkisi ve ışığa doğru neden koşup malum şeyi yaptını anlayamadım. Ama yinede okurken eğelendim.

  2. Senaa says:

    Merhaba @atakangngor,

    Öykünün ismi ve girişi dikkatimi çektiği için okumaya başladım ancak bazı konulara neden değinildiğini çok da anlayamadım. Örneğin namaz kılınması ya da market - kasiyer ayrıntısı, sonundaki ışığın uçan dairenin bağlantısı, bu kısımlar öyküde var ama bütünselliğe ait değil sanki.

    Fikir fena değil, daha güzelini yazabileceğinizi de düşündüm ama bağlantılar sağlam gelmedi ve konu yavan kaldı gibi.
    Yine de girişiyle beni çektiniz, sonuna kadar da bir heyecan bekledim. Bu da iyi bir kaleme işaret.

    Emeğinize sağlık

  3. Merhabalar, ikinize ortak bir cevap vermek istiyorum. Sonu evet biraz havada kaldı, çünkü o sıralar melankolik bir ruh halindeydim. O ruh haliyle finalini pek düşünemedim. Kızla oğlanın ilişkisi benim o ay içerisinde yaşadığım bir durumdan dolayı öyle ortaya çıktı. Neyse orayı fazla irdelemeyeyim. Bu yorum sonunun neden havada kaldığıyla ilgili verebileceğim tek cevap olacaktır. Diyaloglar için yaptığınız yorumlar için teşekkürler. Arkadaşlarım ile nasıl konuşuyorsam veya onlar benimle nasıl konuşuyorsa o şekilde hikayeye aktardım.

    Namaz kılınması olayı, bir arkadaşıma gönderme. O hikayeyi okuduğu zaman anlamıştı. Maalesef bunu hiçbir kimseye açıklayamam. :grin:

    Market - kasiyer ayrıntısına bakarsak, o konuyu diğer öykülerde de devam ettirerek “öykü içerisinde öykü” oluşturmak istiyorum. Gelecek öykülerde -ki umarım proje dolayısıyla yazma sürecimde sorun çıkmaz- o market–kasiyer ilişkisinin nereye gideceğini yavaş yavaş öğreneceksiniz.

    Her iki yorum için teşekkür ederim. @Senaa @MURAT

  4. Senaa says:

    Kendi özel hayatınızda yaşadığınız bir durumu aktarıp, namaz konusuyla bir arkadaşınıza gönderme yaparak doğrudan kendiniz için bir öykü yazmışsınız. Canlı canlı olmuş desenize :slight_smile:

    @gurkansadece de burada günlük hayatta yaşadığı bazı konular hakkında öyküler yazıyor. Nedense bu kısımlar hep ihanet ya da hayal kırıklığı barındırıyor.

    @atakangngor iyi olduğunuzu umuyor, selamlarımı iletiyorum.

    Tekrar emeğinize sağlık,
    Sena

  5. Merhaba @Senaa, @atakangngor

    Benden bahsedilince uğrayayım dedim. :slight_smile:

    Gerçek yaşamımdan yazdığım iki öyküm var burada. İkisi de hüsran oldu evet. Aslında gerçek yaşamdan bahsetmek biraz kolaya kaçmak oluyor benim adıma. Kurgu aşağı yukarı hazır halde çünkü. Onu derleyip toparlıyorum. Öte yandan yazımımı güçlendirmek için iyi bir yöntem gibi geliyor gerçek yaşam. Aklıma yazmaya değer güzel bir olay gelmiyor sanırım. Ondan hüzünlü öyküler çıktı gerçek yaşamdan.

    Öyküyü okudum. Bahsedildiği gibi diyaloglar samimi bir havada ilerliyor.

    Namaz bahsi arkadaşınızla aranızdaki muhabbet olabilir ancak bunu “Arkadaşıma selam etmek için ekledim. Konuyla bağlantısı ancak ikimiz arasındaki bağlamda.” diye ortaya koymak okuyan için rahatsız edici. Anlamayacağım bir kısmı okumuş oluyorum.

    Bir de uçan daire kısmı sonradan iliştirilmiş gibi konuya. Seçkiyle çok zayıf bir bağlantısı var öykünün.

    Ay karanlık parçasını seven bir başka kişi bulmak ne hoş. Ahmed Arif şiiridir aslında ve Ahmet Kaya da bestelemiştir ayrıca.

    Kaleminize sağlık. Herkese sevgiler.

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

1 cevap daha var.