Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Uğurlu Deste

Genç kadın, dairesine giden basamakları yorgun argın tırmandı. Üç numaralı kapının ardından gelen küfür ve bağrışmalara bakılırsa alt komşuları yine hararetle kavga ediyordu. Aldırmadı. Artık bu gürültüye iyice alışmıştı. Genç çift neredeyse buraya taşındıkları ilk günden beri münakaşa ediyordu ne de olsa. Ahşap kapının diğer tarafına çarpıp tuzla buz olan bir bardağın çıkardığı gürültüye kulak tıkayarak merdivenleri tırmanmayı sürdürdü. Az sonra dairesinin önündeydi. Otomatik olarak yanması gereken kat ışığı bir hayat belirtisi göstermediğinde içinden küfretti, el çantasını koltuğunun altına sıkıştırdı ve cep telefonunun ışığıyla anahtar deliğini tutturmaya çalıştı.

Dairesine girdi ve sıkıca kapattığı kapıya sırtını dayayıp gözlerini yumdu. Yirmilerinin ortasında, uzun boylu bir zenciydi kadın. Kıvırcık siyah saçlarını bordo bir tülbentle sarmıştı. Üzerinde aynı renkte bir kazak, bej bir pantolon ve beyaz bir palto vardı. Parmaklarını çeşitli büyüklükte yüzüklerle süslemiş, kulaklarınaysa iri halkalar şeklinde küpeler takmıştı. Derin bir nefes alıp gözlerini açtı ve dairesini mutluluk dolu bakışlarla süzdü. Bu pis şehrin rutinlerle dolu bir gününü daha geride bırakmanın ve evine kavuşmanın sevinci vardı yüzünde. Küçük bir daireydi. Amerikan tarzı mutfağa sahip tek bir salon, küçük bir yatak odası ve bir banyodan ibaretti. Yine de kadına yetiyordu.

Önce ayaklarını havada sertçe savurarak spor ayakkabılarını karşı duvarın dibine fırlattı. Sonra da üzerindeki paltoyu ve başındaki eşarbı çıkarıp çantasıyla birlikte kanepenin üzerine bıraktı. Bir yandan ayak parmaklarının yardımıyla televizyonu açan düğmeye basarken bir yandan da kazağını çıkartmakla meşguldü. Eski moda televizyon bir cızırtı eşliğinde açıldı ve akşam haberlerinin sesi odayı doldurdu.

“…62 yaşındaki milyarderin ardında bir iz bırakmadan ortadan kaybolduğunu doğruladı. Polis bunun bir kaçırılma vakası olduğundan şüphe etse de henüz bir fidye talebinin ortaya çıkmaması da kafalarda soru işareti bıraktı. Dünyaca ünlü porno dergisinin sahibi olan yaşlı milyarderin akıbeti…”

Kadın sıkıntıyla iç çekerek kanalı değiştirdi ve bir başka haber bülteniyle karşılaştı. Sabahtan akşama kadar köle gibi çalışıp eve geç gelmenin bedellerinden biri de buydu işte. Hangi kanalı açarsanız açsın haberlere denk gelmek… Bir yerden sonra ölene kadar haber kuşağını izlemeye mahkûm edilmiş gibi hissetmeye başlıyordu insan.

“Dünyanın dört bir yanından esrarengiz kayıp haberleri gelmeye devam ediyor sayın seyirciler. Bugün de ‘Kırmızı Şeytanlar’ olarak da bilinen Manchester United takımının ilk on birinden tam on oyuncunun kayıplara karıştığı haberi geldi. Evet, yanlış duymadınız. Kaleci hariç on oyuncu arkalarında bir iz dahi bırakmadan yok oldu.” diyordu spiker hararetle.

“Şahsen geçen Pazar yediği gol göz önüne alındığında takımın değil de kalecinin yok olmasını beklerdim ben.” dedi yorumcu, pişkin bir tavırla. İkili kendi aralarında gülüşürken kadın memnuniyetsizlikle homurdandı ve bir başka kanala geçti. Ardından bir başkasına daha…

Sonunda izleyecek doğru dürüst bir program bulamayacağına kanaat getirdi ve omuzlarını silkerek banyoya doğru yöneldi. Kıyafetlerini tamamen çıkarıp duşun altına girdi, günün kirini ve yorgunluğunu üzerinden atmaya çalıştı. Aslında çok yorucu bir işi yoktu. Bir iskambil kâğıdı imalathanesinde çalışıyordu ve tek yaptığı şey kartları kutularına yerleştirmekti. Fakat bunlar öyle alelade kartlar değildi, el yapımıydılar. Gümüş kakmalı ve altın işlemeli… Üzerlerindeki desenlerden tutun da arka yüzeyindeki şekillere kadar her biri birer sanat harikasıydı. Şehrin en iyi çizerleri tarafından şehrin en iyi kumarhanesi için kaleme alınıyorlardı.

Zaten tüm şehir o kumarbazlar cenneti için çalışıyordu. Sadece en üst kademedeki insanlar, yeteri kadar zengin ve soylular oraya kabul ediliyordu. Sadece onlar bu pahalı iskambil destelerine sahip olabiliyor ve böylece oynama hakkını elde edebiliyordu. Kendisi gibi ikinci sınıf vatandaşlarsa kentin ara sokaklarında sefalet içinde yaşamaya mahkûmdu. Yeteri kadar şanslıysanız krupiye ya da garson olarak işe girebilirdiniz. Değilseniz bir kart fabrikasında sürünürdünüz. Tıpkı kadın gibi…

Yine de işinden pek de şikâyetçi olduğu söylenemezdi. Çünkü o tam bir kart tutkunuydu. Özellikle de Tarot kartlarının… Onların içerdiği eşsiz o anlamlar, kartların gizemli doğası ve verdikleri mesajlar küçüklüğünden beri ilgisini çekiyordu. Ek iş olarak falcılık yapmasının sebeplerinden biri de bu doymak bilmeyen merakıydı zaten. O ve bir de ek kazanç ihtiyacı…

Düşüncelerinden sıyrılıp suyu kapattı ve duştan çıkıp beyaz bir bornoza sıkıca sarındı. Teninin siyahlığıyla bornozun rengi tam bir tezat oluşturuyordu. Başına bir havlu sarıp çıplak ayaklarla yeniden salona döndü. Açık olan televizyon bir başka kayıp haberini gösteriyordu.

“Dünya henüz İspanya Kralının kayboluşunun şokunu üzerinden atamamışken bir başka önemli kayıp haberi de İtalya’dan, Vatikan’ın bağrından geldi. Katolik kilisesinden yapılan açıklamaya göre Papa bu sabah sırra kadem basarak ortadan kayboldu! Papa ile birlikte dünya çapında bir hafta içerisinde kaybolan kişi sayısı elli bire yükseldi. Yetkililer…”

Umursamaz bir edayla televizyonu kapattı ve kendini pencerenin önündeki kanepeye attı. Bu olayların hiç biri umurunda değildi. Aptal bir futbol takımı ya da beyazlar giyen yaşlı bir adamın akıbeti için yas tutmak onu dertlerinden kurtaracak değildi ya? Onu kurtarabilecek tek şey kumarhanede düzenlenecek olan büyük turnuvaydı.

Kalın dudaklarını yukarı kıvırarak kendinden memnun bir şekilde gülümsedi. Başındaki havluyu karşısındaki koltuğa fırlattı ve el çantasına uzandı, dikkatle açtı ve içinden bir zarf çıkardı. Titreyen parmaklarıyla zarfın içindekini çıkarttı ve göz hizasına kaldırarak hayranlıkla elindekini izlemeye başladı. İş yerinden aşırdığı bir iskambil kâğıdıydı bu; bir maça kızı… Normalden biraz daha büyük ve genişti. Altın suyuna batırılan özel destelerdendi. Üzerine kıvırcık saçlı, zenci bir kraliçe resmedilmişti. Elindeki asayı büyük bir zarafetle taşıyor, kartı tutan kişiye diktiği kömür karası gözleri garip bir ışıltıyla parıldıyordu. Maça kızı feci derecede kendisine benziyordu, bunu önceden de fark etmişti. Bunu çizen ressam büyük ihtimalle kendisinden esinlenmişti ama onun kim olduğunu bir türlü keşfedememişti. Ya gizli bir hayranı vardı ya da telif hakkı ödemekten korkan bir sahtekâr…

Kartın üzerindeki işçiliği hayranlıkla seyrederken yüzüne yayılan gülümseme genişledi ve yerini heyecana bıraktı. Hızla oturduğu yerden ayaklanıp yatak odasına gitti ve yerdeki döşemelerden birini kaldırarak gizli bir bölmeyi açığa çıkardı. Bölmeden ufak bir paket çıkarttı ve paketini titizlikle açtı. Aynı desteye ait başka iskambil kartları kucağına dökülüverdi.

Tam sekiz aydır, yani kumarhanede düzenlenecek olan büyük turnuva duyurulduğundan beri, bulduğu her fırsatta kartlardan birini çalmıştı kadın. Bunun cezası ölümdü ama riske etmeye değerdi. Birkaç kez neredeyse yakalanıyordu ama işte! Sonunda başarmış ve desteyi tamamlamıştı. Maça kızı, eksik olan son karttı ve şimdi o da kardeşleriyle birleşmişti. Artık kendi destesi vardı ve turnuvaya katılabilecekti. Zengin olacak ve bu kokuşmuş hayata veda edecekti. Kötücül bir zarafetle gülümsedi ve maça kızını öptü. Ardından üzerine sadece kendisinin tanıyabileceği fakat kartın arka deseni üzerinde sırıtmayacak bir işaret koydu. Tıpkı diğer kartlara da yaptığı gibi… Şimdi tek yapması gereken bir süredir sevgili rolünü oynadığı aptal krupiyeyi ikna etmekti. Bu onun uğurlu destesi olacaktı. Kaybetmesi imkânsızdı.

O esnada dairesinin kapısı kibar bir tıkırtıyla çalındı. Bir anlığına panik olan kadın kartları hızla gizli bölmeye geri yerleştirdi ve odanın kapısını kilitleyerek dışarı çıktı. Aklından bin bir soru ve olasılık geçti. Ya hırsızlığının farkına vardılarsa? Ya kartların varlığını öğrendilerse?

“Aptal olma kızım.” dedi kendi kendine. “Nereden bilebilirler ki? Büyük ihtimalle sadece bir komşudur. Ya da salak sevgilim bana bir sürpriz yapmaya gelmiş olabilir.” Gelen kişinin krupiye olma ihtimali biraz olsun rahatlamasını sağladı. Eğer gerçekten de o ise planına düşündüğünden erken başlayabilirdi. Üstelik zevk dolu birkaç saat eşliğinde…

Kapı tekrar çaldı. Korkusunu bastırmak için derin bir nefes aldı. Bornozunun yakasını hafifçe açarak göğüs bölgesini bir parça açığa çıkardı ve oyuncu bir edayla kapıya ilerledi. Gözetleme deliğinden baktığında ise az önce hissettiği korku, yanına hayal kırıklığını da katarak hızla üzerine çullandı. Siyahlar içerisinde, şapkalı bir yabancı duruyordu eşiğin diğer tarafında.

“Kim o?” diye sordu, sesindeki endişe tınısını bastırmaya çalışarak.

“Bir müşteri…” dedi kapının ardındaki adam. “Tarot falı baktırmak istiyorum.”

“Bu saatte mi?”

“Bu gece şehirden ayrılıyorum ve ününüzü çok duydum. Bu fırsatı kaçırmak istemiyorum.”

Kadın duyduklarını kafasında tartmak için bir süre bekledi. Daha önce de evinde müşteri ağırladığı olmuştu elbette lakin bu kadar geç bir saatte, üstelik yabancı bir erkeği evine almak apayrı bir şeydi. Öte yandan paraya da ihtiyacı vardı.

“Normal tarifenin iki katını öderim.” dedi adam sakince, sanki kadının yaşadığı ikilemin farkına varmışçasına.

“Üç katı…” diye geldi kadının cevabı.

“Anlaştık.” dedi adam ve cebinden bir tomar para çıkarttı. Gözetleme deliğinden izleyen kadının gözleri ardına kadar açıldı. Hiç bu kadar nakiti bir arada görmemişti. Adam paranın bir kısmını kapının altından içeri attı.

“Avans için bu kadarı yeterli mi?” diye sordu.

Yeterli mi? Bu normal ücretinin bile misliyle fazlasıydı.

“Şey… Evet, sanırım.” dedi kadın, dalgın bir şekilde parayı sayarken. “Biraz bekleyin, üzerimi değişmem gerek.” diye ekledi ardından ve hızla odasına geçip fal bakarken kullandığı siyah, uzun elbiseyi üzerine geçirdi. Derin göğüs dekoltesi, kalçalarına kadar uzanan bir yırtmacı olan tek parça bir kıyafetti ve üzeri kıvrılan bir yılan işlemesiyle süslenmişti. Boynuna bir – iki eksantrik kolye taktı, hızlı bir makyajla hazırlığını bitirdi. Bir koşu televizyonu kapattı, dağınıklığı toparladı, ışıkları söndürdü ve oraya buraya yerleştirilmiş mumları yakarak odaya gizemli bir hava vermeye çalıştı.

Kapıyı açtığında adamın hâlâ aynı noktada kendisini beklemekte olduğunu gördü. Uzun, siyah bir palto giymişti. Siyah takım elbisesi ve aynı renkteki fötr şapkası kaliteli kumaştandı. Gözünde de pahalı bir güneş gözlüğü vardı.

“Beklettiğim için özür dilerim.” dedi kadın, kenara çekilerek. “Buyurun, içeri girin.”

“Teşekkürler. Fazla vaktinizi almayacağım.” dedi adam, içeri adımını atarak. Şapkasını ya da gözlüğünü çıkartma zahmetine katlanmadan salonun ortasına doğru ilerledi.

Etrafa alıcı gözle bakarken tek bir kelime bile etmedi.

“Beni hazırlıksız yakaladınız. Normalde randevu usulüyle çalışırım.” dedi kadın, adamın televizyona takılan bakışlarını yakaladığında. “Ve televizyonu görmemelerini sağlarım. Fakat bu durumda…” Bir eliyle koltuklardan birini göstererek müşterisini oturması için davet etti. Adam anladığını belirtmek için kafasını salladı ve gösterilen yere yerleşti.

Zenci kadın kısa bir süreliğine salondan ayrıldı. Döndüğünde elinde portatif bir masa ve bir kutu Tarot kartı bulunuyordu. Masayı salonun ortasına kurup mutfaktan iki sandalye çekti, sonra da konuğu masaya davet etti.

“Karıştırın.” dedi, kart destesini müşterisine uzatarak.

Adam kartları kadının elinden aldı ve büyük bir ustalıkla karıştırmaya başladı. Bunu yaparken o kadar rahat ve doğaldı ki kartlara aşina olduğunu her halinden belli ediyordu.

‘Bir kumarbaz’ diye düşündü falcı kadın. Anlaşılan gerçekten de yağlı bir müşteri takılmıştı bu kez ağına.

“Ne kadar karıştırmam gerekecek?” diye sordu adam.

“Anlayacaksınız.” diye yanıtladı kadın.

Adam küçümser bir ses çıkardı ve desteyi evirip çevirmeye devam etti. Kadın bu davranışa alışıktı. Hemen hemen her müşterisinin sergilediği rutin bir hareketti çünkü. Ta ki kartlar onlara durmalarını emredene kadar.

Adam bir anda donakaldı ve desteyi karıştırmayı bıraktı. Soran bakışlarını kadına kaldırdığında falcının kendinden emin ve bilmiş bir şekilde gülümsediğini gördü.

“İçinden dört kart seçin ve yüzleri kapalı olacak şekilde masaya koyun.” dedi kadın, gülümseyerek. Adam denileni yaptı ve kartları kadının önüne sürdü.

Falcı ilk kartı çevirdi. “Çok uzun bir yoldan geliyorsunuz. Çok çok uzaklardan ve yabancı bir ülkeden.”

“Doğru. Ama zaten size bu gece yola çıkacağımı söylemiştim. Tahmin edilmesi kolay bir ayrıntı.” dedi adam, kollarını göğsünde kavuşturan adam.

Kadın imalara aldırmadan ikinci kartı çevirdi. “Bir şey arıyorsunuz. Sizin çok değerli ve onu almak için uzun uğraşlar vermişsiniz. Bir bütünün parçası fakat aynı zamanda kendi başına önemi olan bir şey.”

“Yine doğru.” dedi müşteri. “Üstelik çok da isabetli bir tahmin… Şimdi ilgimi çekmeye başladınız hanımefendi.”

Zenci kadın kendinden emin bir şekilde gülümseyerek üçüncü kartı açtı. “Bir yarışmaya katılacaksınız. Ya da bir turnuvaya… Önünüzde çetin bir mücadele görüyorum. Ciddi bir iş toplantısı belki?”

Müşterisi eve geldiğinden beri ilk defa gülümsedi. “Peki, kazanabilecek miyim?”

“Bunu sadece kartlar söyleyebilir.” diye yanıtladı kadın. “Öğrenmek istiyor musunuz?”

“Kesinlikle.”

Kadın son kartı açtı. “Aradığınızı bulduğunuz takdirde siz kazanacaksınız.” diye beyan etti sonra da.

“Öğrenmek istediğim de buydu.” dedi gülümsemesi genişleyen adam. Ardından önce şapkasını sonra da güneş gözlüğünü çıkararak masaya bıraktı. Başında hiç saç yoktu ve oldukça solgun, neredeyse bembeyaz bir cildi vardı. Kömür karası gözleriyse oldukça garipti. Kadın, sanki yeterince uzun süre içlerine bakarsa sonsuz karanlıklarında kaybolabilirmiş gibi hissetti kendini.

“Çok teşekkür ederim hanımefendi. Ününüzü hak ettiğinizi mutlulukla görüyorum.” diye devam etti adam.

“T-Teşekkür ederim.” dedi falcı, kollarını bedenine dolayıp ürperen vücudunu ısıtmaya çalışarak.

“Ücretinizi takdim etmeme müsaade edin.” dedi adam, cebinden bir tomar daha para çıkarıp masanın üzerine bakarak. “Ve ufak bir de hediye…”

“Hediye mi?”

“Evet, bir kart. Kartları seviyorsunuz, değil mi?”

“Şey… Evet ama bunu nereden…”

“Nereden bildiğimin bir önemi yok, inanın bana. Önemli olan ne bildiğimiz değil, o bilgiyi nasıl kullandığımızdır.” Adam elini ceketinin diğer iç cebine soktu ve bir iskambil destesi çıkarttı. Kadının bugüne kadar gördüğü en güzel desteydi. O an içeride, döşemenin altında yatan ve az öncesine kadar hayatındaki en değerli şey olan kartlar gözüne çirkin ve değersiz gözüktü.

“Bu deste…” dedi adam usulca, kartları tek tek masaya açarken “…benim uğurlu destem. Onu elde etmek için çok uğraştım. Değişik ruh tınıları olan pek çok önemli kişiyi ziyaret ettim. Tıpkı falınızda söylediğiniz gibi…” Şüpheli bir biçimde Papa’yı andıran bir sinek papazını masaya açtı. “Sadece elimi üzerlerinde gezdirmem bile bana o kartın hangisi olduğunu anlamama yarayan bir titreşim gönderiyor. Örneğin bu…”

Masadaki bir kartı kaldırıp bakmadan kadına gösterdi. “Bir karo onlusu, değil mi?”

“Evet.” dedi gözleri hayretle irileşen kadın. “İyi ama nasıl bildiniz?”

“Ruh tınılarından elbette… Muhteşem bir deste ama kusursuz değil. Bir eksiği var.” Elinde kalan son kartı yüzü yukarıya dönük olacak şekilde masaya serdi. “Maça kızı eksik…”

Falcı kadın bir boş karta bir de adama bakakaldı. “Anlamıyorum. Bütün bunları bana neden anlatıyorsunuz?” diye sordu merakla.

“Diyelim ki size ve kartlara olan sevginize bir sempatim var. Farklı yollarda olsak da aslında ikimizin de benzer bir amacı var. Bir kumarhane turnuvasını kazanmak… Ne yazık ki benim başarılı olmam sizin başarısızlığınıza bağlı.”

Kartı masadan aldı, sağ elinin parmakları arasında tuttu ve boş yüzü kadına gelecek şekilde çevirdi. Karanlık gözleri garip, daha karanlık bir ışıkla parıldarken gırtlaktan gelen, anlaşılmaz bir lisanda bazı kelimeler söyledi. Şaşıran ve korkan falcı kadın masadan kalkmaya çalıştı ama hareket edemediğini fark etti dehşetle. Çığlık atmaya çalıştı lakin sesi çıkmadı. Sonra hepsinden daha ürkütücü bir şey fark etmeye başladı; ruhunun vücudundan çekilip çıkarıldığını ve boş iskambil kartına doğru aktığını…

Her şey birkaç saniye içinde sona erdi. Falcı kadının cansız bedeni sandalyesinden düşüp yere yuvarlanırken adam buna hiç aldırmadı. Az önce boş olan kartı kendine çevirdi ve şimdi üzerinde zenci kadının birebir kopyasının işli olduğunu gördü. Köşesinde bir maça sembolü vardı. Adam memnuniyetle gülümsedi ve Dokuz Cehennemler Poker Turnuvası’na katılmak üzere bu boyutu terk etmeye hazırlandı.

Şimdi tek yapması gereken bir süredir sevgili rolünü oynadığı Succubus krupiyeyi ikna etmek için dişi-şeytana kan ve ruhlar sunmaktı. Uğurlu destesi hazırdı. Kaybetmesi imkânsızdı.

Uğurlu Deste” için 11 Yorum Var

      1. Ah şu Türkçe karakter taşımayan dokunmatik ekranlar yok mu, şimdi yorumlara bakmak için girdiğimde şok geçirdim. İhsan Bey teşekkür etmek istemiştim ama biraz kısa ve yanlış olmuş dün. Dilimizin düzgün kullanılmasına dikkat etmeye çalışan birisi olan ben buraya böyle bir yorum yazdığım için utandım şimdi. Özürlerimi sunuyorum.

  1. Yine çok iyi biri iş çıkarmışsın sevgili mit.Öykü çok güzel tadı damağımda kaldı.Acaba devamını yazmayıda düşünüyormusun çünkü hikayeyi çok merak ettim.

    1. Teşekkür ederim, beğenmenize sevindim. Devamı hakkında siz sorana kadar hiç düşünmemiştim. Şimdilik olmaz gibi görünüyor ama kim bilir? İlham perileri beni falakayla kovalarsa her an her şey olabilir. Tekrar teşekkürler.

  2. Merhabalar, bir öyküde daha birlikteyiz.

    Görüyorum ki farklı bir konuyu ele almışsın, iyi de olmuş. Bildiğimiz toz pembe ya da eğlenceli “mit” hikayeleri yerine, onlara göre daha karanlık kalan bir öykü var karşımızda. Bundan dolayı mutluyum, farklı şeyler denemek bence yazara katkısı olan bir etmen.

    Ancak şöyle bir durum var, bu öykü aceleye gelmiş gibi duruyor.

    Öncelikle ufak bir öneri ile başlamak istiyorum, hikayeye giriş için daha etkili cümleler seçebilirsin. Sade girişler kullanıyorsun, tarz meselesi, ancak bu gibi öykülerde okuyucunun aklını çelmesi iyi olabilir. Karanlık öykülerdeki o karanlık atmosferi ilk cümlede okuyucuya tattırmak okurun aklını çeliyor bana göre.

    Bu öyküde en çok sevdiğim yan, siyahi bayanın her hareketinin detaylılıkla aktarılması oldu. Mesela ayağını uzatıp tv’yi açması gibi. Her hareketi rahatlıkla gözde canlanıyor, bu gayet iyi bir seçim olmuş. Ancak cümle yapılarında gözüme batan ve hikayenin aceleye geldiğini düşündüren bir şey var: keskin hatlı cümlelerle anlatılan bir hikaye var önümüzde. Şöyle ki, “yürüdü nokta, kapıyı açtı nokta, böyleydi nokta, çünkü şöyleydi nokta” gibi kısa ve birbiri içine katılabilecekken ayrı ayrı cümlelerle aktarılmış bir anlatım kullanmışsın. Bu benim gözüme battı açıkçası. Bazı “çünküler” rahatlıkla bir önceki cümleye katılabilirdi mesela. O zaman okunuşta bir akışkanlık kazanırdı bu öykü.

    Hikayenin bir yerinde kadının çaldığı kartlar için “yakalanmanın cezası ölümdü” deniyor ancak buna bir anlam veremedim. Çaldığı için en fazla işten kovulur, belki dövülür ya da hapse atılır ama öldürülmesi? Kendisi basit bir insan ve çaldığı kartlar da, misafirinkilerin aksine, sadece süslü ve sıradan kartlar. Eğer bir mantığı yoksa (varsa da çözemedim) böyle bir tanıma pek gerek görmediğimi belirtmek istiyorum. O cümlenin arkası doldurulmamış, havada kalmış maalesef.

    Daha sonra, kadınla ilgili birkaç müstehcen kabul edilebilecek ancak bu hikayede sırıtan durum var. Mesela diyor ki: “Eğer gerçekten de o ise planına düşündüğünden erken başlayabilirdi. Üstelik zevk dolu birkaç saat eşliğinde…” Burada son cümledeki gibi eklemeyi gereksiz buldum. Aralarındaki cinsellik bağlantılı çıkar ilişkisine dikkat çekmek istiyorduysan bunu daha farklı şekilde yapabilirdin ancak bu cümleyle hikayede sırıttığını söylemek zorundayım. Tek bir cümleyle geçilmiş ve olmasa da olurmuş hani. Bize bir bilgi vermiyor ya da etkilemiyor.
    Bir benzeri ise şurada var: “Derin göğüs dekoltesi, kalçalarına kadar uzanan bir yırtmacı olan tek parça bir kıyafetti ve üzeri kıvrılan bir yılan işlemesiyle süslenmişti.” Tamam, bu kadın fal bakarken bunu giyiyor ama neden? Böyle açık bir giysi giymeyi neden tercih ediyor? Müşterileri ayartmak için mi? Bu durumda gelen adama cilveli davranması gerekirdi diye düşünüyorum ancak böyle bir hareketi olmadı.
    Kısacası, bu dekolteli giysi ayrıntısına da gerek görmedim bir okuyucu olarak. Olmasa da olurdu. Ayrıca kadının dekolte giydiğini ve kalçasına kadar yırtmacı olan çok iddialı bir elbiseye sahip olduğunu okuyoruz, fakat bu kadın biz okuru cezp ediyor mu? Bir erkek olsaydım da beni etkileyeceğini sanmıyorum. Karşımızda gayet açık giyinmiş bir kadın var ancak bizde yarattığı bir heyecan yok. Daha detaylı anlatılabilir, kadının çekicliğine dikkat çekebilir, aklımızı çelebilirdin. Amacım okuru etkilemek değildi diyorsan, o kıyafete de gerek yoktu o zaman diyorum tekrardan ve izninle diğer eleştirime geçiyorum.

    Kadının zenci olduğunu söylemek yerine teninin siyahlığına değinerek bunu bizim anlamamıza yol açabilirdin. Bu bir örnek elbette; aslında şuna dikkat çekmek istiyorum: hikayede her şey açıktı. Temaya uygun olarak şöyle diyim, tüm kartlar yüzleri okura dönük halde bize bakıyordu. Cevaplar da ortada mesela. Ben yine sonunu çok rahatlıkla gördüm ve tahmin ettim. Biliyorsun, seni en çok bu konuda eleştiriyorum. Bazı şeyleri bizim çözmemize izin vermediğin gibi gizem havasını yakalarken de bazı şeyler havada kalıyor gibi geliyor bana. Ancak şunu söylemeliyim, bu tarz şeyleri sık yazmadığın için gizem havasını tam olarak yakalama konusunda seni pek eleştirmiyorum. Lütfen farklı şeyler denemeye devam et. Sadece bırak bazı şeyleri biz çözelim, en başından tüm cevapları verince heyecanı kalmıyor.

    Konu olarak öyküyü ele aldığımda diğer öykülerinden farklı ancak genel itibariyle fazla sıradışı değildi bana göre. Bunun en büyük nedeni cevapların ortada olması, bunu vurguluyorum. Anlatım tarzı ve kısa cümleler tüm cevapları elimize verdiği için merak edecek bir şey kalmıyor maalesef.

    Ama şunu belirteyim, karo 10lu göndermeni gördüm orda. Dikkatli okuyucu hikayedeki haber sahnesiyle bağlantısını rahatlıkla kurabilir. Bu bakımdan seni takdir ediyorum, araya böyle bir bulmaca eklemişsin bizler için. Öyküde en keyif aldığım yer orası oldu. Ve cevabını da vermemişsin, bu en güzeli.

    Yorumumu bitirirken öncelikle ellerine sağlık demek istiyorum. Sanırım vaktin olsaydı üzerine daha çok eğilirdin ama biraz aceleye gelmiş gibi görünüyor. Her zamanki eleştirilerimin yanı sıra, farklı tarz denemiş olmandan ötürü bir kez daha devam etmeni rica ediyorum senden. Anlatım tarzındaki sadeliği biraz kırıp, cümleleri uzatıp, bazı “çünkü” ve “ama”ları cümlelere yedirirsen çok daha güzel olacağına inanıyorum. Son olarak, “şaşırt bizi abi” diyerek süprizlerle dolu öyküler bekliyorum senden.

    1. Selamlar;

      Öncelikle okuduğun için ve üşenmeyip bu kadar detaylı bir yorum yaptığın için teşekkür ederim. Bu, şimdiye dek aldığım en uzun ve en detaylı yorum sanırım.

      Eleştirine gelecek olursak, evet. Bu kez esprili üslubumun dışında bir şeyler denedim ama bu kesinlikle yeni bir şey değil. Daha önce de bu tarz hikayelerim olmuştu. Örneğin Arayış, Ormanın sonundaki ev, Çölün Yüreği, Kemiktepe’de bir gece… Bu biraz da ne anlatmak istediğim ve nasıl anlatmak istediğime bağlı bir durum.

      Kartları çalmasının cezası ölüm. Burada alternatif bir dünya çizmeye çalıştım. Okuyucuya bunu direkt anlatmak yerine satır aralarında anlatmayı, arka planı dolu tutmayı hedefledim. Bu tarz hikayelerimin çoğunda yaptığım bir şeydir bu. Karo onlusu gibi mesela… Onu fark etmiş olman güzel fakat arka plandaki kumar üzerine kurulu çarpık düzeni görememişsin. Demek ki onu iyi aktaramamışım.

      Hikayenin aceleye geldiği konusuna katılmıyorum. Sonuçta adı üzerinde “kısa hikaye” bu. Her ayrıntıyı uzun uzun anlatmak için yetersiz bir anlatım biçimi. Bu bir roman olsaydı o zaman bu dediğine katılırdım.

      Kadının kıyafetini gözümün önünde öyle canlandığı için, sevgilisiyle olan ilişkisini de nasıl bir karaktere sahip olduğunu göstermek için yazdım.

      Anlatım tarzı ise bu aralar en çok eleştiri aldığım şey oldu sanırım. Şunu belirtmekte fayda görüyorum: Ben süslü ve uzun cümleler kurmaktan/okumaktan hoşlanmayan biriyim. Betimlemelerde fazla ayrıntıya girmek/okumak bana göre değil. Sevmiyorum, sevmeyeceğim de… O yüzden de sevmediğim bir şeyi yapmamı benden beklemeyin. Eğer hikayeyi bu şekilde anlatmaya kalksaydım bunu yazan ben olmazdım. Komedi unsurlarını ise yazıma eklemekten büyük keyif alıyorum ve bu beni mutlu ediyor. “Aman ciddi yazayım, aman şu cümleleri afili kurayım” diye uğraştığım vakit ne yazdığımdan bir keyif alıyorum ne de o yazı bana aitmiş gibi hissediyorum. Bu benim hikayem ve ben böyle anlatmayı tercih ediyorum. Beğenmeniz beni mutlu eder, beğenmediğiniz taktirde de kararınıza saygı duyar ve teşekkür ederim.

      Samimi yorumuna samimi cevaplar vermeye çalıştım. Dilerim kırılmaca, gücenmece olmaz. Okuduğun, yorumladığın ve hiç eksik etmediğin varlığın için tekrardan teşekkür ederim.

      1. Merhaba. Araya girmek gibi olmaz umarım ama ben de bir iki fikrimi söylemek istiyorum.

        İhsan Abi, doğrusunu söylemek gerekirse ben bu öyküye yorum yapmayacaktım fakat Hazal Abla’nın eleştirisi ve senin hikayede yapmak istediklerini okuyunca kendi kafamda oluşan fikirlerle uyan/çelişen şeyler gördüm ve bunları söylemek istedim. Hikayeyle ilgili yorumum ile eleştiri ve akabinde gelen cevapla ilgili yorumumu da aynı anda yapabilme imkanı buldum hem. Bunların kendi görüşüm olduğunu baştan hatırlatıyorum, beni yanlış anlamayacağınıza da inanıyorum.

        Ben Hazal Abla’nın eleştirisini bir çok yönden haklı buldum. Ve en çok hak verdiğim kısmı da ilk söylediği şeydi; ”öykü aceleye gelmiş gibi duruyor” cümlesi. Buna cevap olarak aceleye gelmekten ziyade kısa öykü olduğu için bu şekilde olduğunu söylemişsin ama açıkçası ben bu cevabı tatmin edici bulmadım abi. Bunu dile getirme sebebim benim de okuduğumda ilk düşündüğüm şeyin öykünün aceleyle yazılmış olduğu olması. Aceleye getirip getirmediğini sadece sen bilebilirsin ve samimiyetinden hiçbir zaman şüphe etmem fakat benim söylediğim ve sanıyorum ki Hazal Abla’nın da söylemeye çalıştığı şey öykünün aceleye geldiği değil, aceleye gelmiş gibi bir izlenim bıraktığı. Bunun sebebi de normalde senin hikayelerinde görmediğimiz bazı olay kopuklukları, gene Hazal Abla’nın dediği gibi cümlelerin sert bitişleri ve bazı paragraflarda iki farklı konunun da ele alınmış olması. Hepsine tek tek örnek vermek istiyorum aslında ama zaten uzun olacak yorum, daha da uzatmayayım diyorum.

        Aynı şekilde hikayede vermeye çalıştığın arkaplanı ben de net olarak görmeyi başaramadım. Açık konuşmak gerekirse aklıma ilk gelen şehir Las Vegas oldu ve kartları çalmanın cezasının ölüm olduğunu söyleyene kadar bu düşünce çok mantıklı görünüyordu. Paralel bir evren olacağını hiç düşünmemiştim.

        Bir diğer eleştirim ki bu da Hazal Abla’nınki ile aynı, olayın sonunun çok rahat görülüyor olmasıydı. Bunun sebebi senin hikayelerini sık sık okuyor olmamız olabilir, sonuçta tarzına alıştık ve bir süre sonra doğal olarak nereye gideceğini kestirebiliyoruz. Ama gene de şaşırtılmayı beklemekten vazgeçemiyoruz, çünkü bunu yapabileceğini biliyoruz. Daha önce de bir kaç kez bunu yapmıştın ve kendi adıma çok hoşuma gitmişti. Belki de bu yüzden beklentimiz bu yönde.

        Kıyafet ve kadının tavrı konusunda, karakterin bu şekilde olmasını istemişsin ve bu şekilde iki ayrıntı koymayı uygun görmüşsün; pratikte bu gayet mantıklı ve anlatmak istediğini veriyor. Ama bu ayrıntının çok düz, tek cümle veya kelimeyle ve oldukça hızlı bir şekilde paragraf sonunda geçilmesi, ufak ve gereksiz bir ayrıntı görünümü veriyor. Eğer yapmak istediğin buysa pekala o kısım gerçekten dikkat çekmiyor. Ha eğer değilse, bir iki cümle, hatta kelime ile pekiştirilebilirdi. Bunu normalde eleştiri olarak söylemezdim, sadece gündeme geldiğini gördüğüm için fikrimi belirteyim dedim.

        Anlatım tarzı konusunda ise tamamen Hazal Abla’nın affına ve söylediği şeylerden dolayı aklımda oluşan düşünceye sığınarak söylüyorum ki eleştirmek istediği/istediğimiz şey saf bir şekilde anlatım tarzın değil abi. Zaten bir yazarın en spesifik özelliği anlatım tarzıdır bana göre. Ama bu anlatım tarzının içindeki boşlukları söylemek, okuyucu olarak anlattığın şeyde yeterli olup olmadığını belirtmek istediğini düşünüyorum Hazal Abla’nın. Ben de bunu yapmak istediğim için bu eleştiriyi yazıyorum zaten. Samimiyetinden şüphe etmiyorum ve senin de bizimkinden şüphe etmeyeceğine inanıyorum; bu yüzden sana ”harika olmuş.” demek yerine böyle eleştiri yazıyor, yaptığın şeyin ‘iyi’ ile sınırlı kalmayıp ‘daha iyi’ olmasını istiyoruz. Biz okuyucu olarak sana yazım tarzını değiştir diyemeyiz ve demiyoruz da, aksi taktirde bu kadar zevkle okumazdık bir çok öykünü. Ama bu tarzın uyduğu ve uymadığı türler var ve bu türde yazarken gözümüze çarpan eksikleri söylüyor, bunlar üzerinde düşünmeni istiyoruz.

        Abi açık konuşmak gerekirse ben senin yazım tarzını gerçekten beğeniyorum. Oturaklılığına ve akıcılığına gıpta ediyorum, ama sade olmasından da aynı oranda şikayetçiyim. Ama sana kalkıp bunu değiştir diyemem, demem de zaten. Böyle zevk alıyorsan böyle yazarsın zaten, asıl önemli olan okuyanın ve yazanın zevk alması. Sadece bu tarzın içinde gözüme çarpan yerleri söylüyorum ki sen de yazdıklarına farklı bir gözle bakabilesin. Eleştiri almamak en mükemmel yazarı dahi sıradanlaştırabilir bence, bunun sana olması beni/bizi gerçekten çok üzer. Bu yüzden bu kadar olumsuz şey yazıyoruz ve bunun nedenini bildiğine inanıyoruz.

        Uzunluğundan dolayı özür dilerim, içeriğinden dolayı da özür dilerim. Ama bu hikaye okuduğum en güzel hikayen olmaktan çok uzaktı ve eleştiri yapmak gerektiğinde bunun yapılması gerektiğini düşünüyorum. Daha pek çok kitabını okumak istiyoruz ve bunun için haddimi aşarak eleştiri yapmam gerekiyorsa ben bunu da yapmaya hazırım. Biliyorsun abi, kendi göz zevkimizden çok senin verdiğin göz zevkini önemsiyoruz.

        Kırılmayacağını, samimiyetime inanacağını umut ediyorum. Zaten belli bir eşiğin üzerinde olan yazılarının daha da gelişmesi dileğiyle.

        1. Çık aramızdan KoyuBeyaz 🙂

          Samimi eleştirin için teşekkür ederim. Bundan sonra bu tarz bir hikaye yazarsam ikinizin de dediğiniz şeyleri aklımda tutacağım. İşin ilginç tarafı bir oturuşta yazdığım hikayelerim bu seçkide birinci oldu, aceleye getirmeden yazdığım bu öykü ise pek tutmadı. Enteresan, değil mi? 🙂 Demek ki arayı fazla açmamak lazımmış.

          Teşekkürler…

  3. İhsan Bey, merhaba? Tanışıyor muyuz? :p

    Üstteki yorumları art arda ekleyince senin öykünden uzun oluyor sanki, şurada birkaç kelam edecektim; kısa olur, hor görürsün diye korktum açıkçası. Affet abi. 😀

    Hazal ablam epey didiklemiş öyküyü, doğrusu ben bu kadar dikkatle okumadım. Belki de bu yüzden onun gözüne batan ve eleştirmeye gerek duyduğu onca şey, benim gözüme batmadı. Sadece onun yazdıklarının kimini okuyunca, “Hmm olabilirmiş aslında öyle de,” dedim. Olmaya da biliyor gibi. 🙂

    Atmosferi biraz daha karanlık tuttuğun öykülerin benim daha çok ilgimi çekiyor. Bu da onlardan birisiydi, hoşuma da gitti aslında. Okuduğumda ilk aklıma gelen -evet, benim de- bir Las Vegas şehri oldu. Epeyce yozlaşmış hali tabii.

    Genelde öykülerin uzun olur, bunda da öyle bir şey beklediğim için, şaşırdım birden bitince öykü. Adam ziyarete gelene kadar, kadının o turnuvaya katılacağını düşünmüştüm/ummuştum. O yozlaşmış, karanlık atmosferi bir de kumarhanelerde görsek daha çok keyif alabilirdim belki de. Adamın gelişiyle işin rengi belli oldu biraz, buna üzüldüm.

    Tasvirlerini seviyorum. Hatta adam gibi tasvir yapmaktan kaçınan birisi olarak -öyküyü bulanık tutmak hoşuma gidiyor benim- yeri geldiği zaman, nasıl tasvir yapacağımı şaşırıyorum. Bu zamanlarda senin öykülerin güzel bir kaynak oluyor bana. Bu sebeple kadının giyimini kuşamını tarif ederken daha dikkatli okudum. Bir fazlalık da göremedim burada. Olmasa da olur, olursa da benim gibi insanların hoşuna gider, diye düşünüyorum. Rahatsız etmedi beni.

    Üslup konusunda ben de bir iki şey söyleyeyim madem… Belli bir üsluba sahip olman takdir edilesi bir özellik. Bu konuda kimse seni eleştiremez, katılıyorum. Sade anlatmayı istemek ve bundan da keyif almak en büyük hakkın. Ama ben -arzu ettiğin gibi- sade anlatarak bile kalıpları kırabileceğini, sadeliği sıradışılığa çevirebileceğini biliyorum; buna inanıyorum. Bambaşka, her cümlesinden edebiyat fışkıran bir anlatım değil kastettiğim, aynı bu sadelikte; başka bir frekansta sadece. Demek istediğimi anlatabildiğimi umuyorum. 🙂

    (Eheh, kısa olacak diye korktum. Uzun oldu galiba. 😛 ) Kalemine sağlık abi, seni okumak için her zaman buralardayız. Görüşmek üzere! 🙂

  4. Merhaba Onur Bey! Tanışalım mı? 🙂

    Estağfurullah efendim, yorumun kısası uzunu mu olur? “Berbat” kelimesi bile tek başına yazıldığında bir yorumdur en nihayetinde 🙂

    Benim yersiz ve densiz yorumuma bakmayın siz. O anda psikolojik olarak oldukça çökmüş vaziyetteydim. Yoksa Hazal’ın amacı ve niyeti belli; daha iyisini görmek ve gelişimim için destek olmak. Buradan herkesin gözü önünde kendisinden (çömelerek) kocaman bir özür diliyorum. O detaylı ve emek isteyen yorumu bu cevabı değil, kocaman bir teşekkürü hakkediyor çünkü.

    Öykümün karanlık yönünü sevmene ve fark etmene sevindim doğrusu. O kısmı pek beceremediğimi düşünmeye başlamıştım. Hafif yozlaşmayı hissedebildiysen harika. Kumarhaneye gitmesi iyi olabilirmiş aslında, işin o kısmını hiç düşünmemiştim. Güzel bir fikir.

    Tasvirlerde genellikle gözümün önüne gelen şeyi yazmaya çalışıyorum. O karakteri hayal ediyorum, kafamda bir şekil canlanıyor ve ben de kağıda aktarıyorum. Belki sen de deneyebilirsin. Lakin senin öykülerindeki bulanıklığın da tadı bir ayrı oluyor. Tasvir yapmadan da gayet başarılısın bence. İşin ilginç tarafı betimleme yapmayıp hayal etmeyi okuyucuya bırakmak da gayet başarılı bir sonuç veriyor. Hayal gücünü tetikliyorsun çünkü. Böylece herkes aynı hikayeyi okusa da hepsi farklı bir macera yaşıyor zihninde.

    Sadeliği sıra dışılığa çevirmek… Hmm… Hoş bir cümle ve güzel bir fikir. İç gıdıklayıcı hatta 🙂 Denemeye değer, nasıl yapıldığını keşfetmek lazım tabi önce.

    Çok teşekkür ederim geleceğimizin parlak yazarı. Sizden böylesine uzun bir yorum almak çok keyifliydi. Görüşmek üzere…

Beerold için Yorum Yap Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *