Öykü

Yanık Ülke’nin Yanık Orhan’ı

Bir öğretmen olarak, vazifem icabı Anadolu’yu karış karış gezdiğim yıllarda gerek okuduğum, gerek işittiğim, gerek tecrübe ettiğim birçok öykü biriktirmiştim hafızamda. Ancak hiçbiri beni Yanık Orhan’ın öyküsü kadar etkilememişti.

Manisa’nın Kula ilçesine tayinim çıktığında 1994 senesinin Ocak ayıydı. “Yanık Ülke” diyorlardı buraya. Sönmüş yanardağlarından, kül rengi topraklarından almıştı bu ismi. Üstelik yeni değil, binlerce yıldır aynı isimle anılmaktaydı bu siyah topraklar. İlk ziyaretçileri “Katakekaumene” demişlerdi burası için: Yanık Ülke. Yanık Orhan ile işte burada tanışmıştım.

Mesleğimin ilk yıllarından bugüne, sınıf öğretmeni olarak öğrencilerime kazandırmaya uğraştığım ilk özellik çevrelerini tanımaları olagelmişti. Yaşadıkları şehir hangi dönemde kurulmuştur, oturdukları sokağın adı nereden gelir, şehrin insanları hangi yolla geçimlerini sağlarlar… İşte bunun gibi şeyler. Kula’nın sönmüş yanardağları dünya coğrafyası açısından önemli bir yer tuttuğundan öğrencilerimin bunu öğrenmelerini önemsiyordum. Bu yüzden tayin olduktan hemen birkaç hafta sonra, karlı bir şubat gününde, öğrencilerimi sönmüş yanardağlar ve peri bacalarının bulunduğu alanlarda bir geziye çıkarmıştım.

Biçimsiz, siyah taşların üzerinde yer yer birikmeye başlayan bembeyaz karlar zemin ile mükemmel bir zıtlık oluşturuyor, görüntü siyah tuval üzerine beyazla çizilmiş bir soyut resmi andırıyordu. Ben bir yandan taşların üzerinde yürümekte zorlanan öğrencilerime yardımcı oluyor, bir yandan bölgenin özelliklerini anlatıyor, Amasyalı antik zaman coğrafyacısı Strabon’dan bahsediyordum. Bu sırada öğrencilerimden biri;

“Öğretmenim, Fatih düştü!” diye bağırdı.

Sesin geldiği yöne döndüğümde, Fatih’in yanardağın eteğinden aşağıya yuvarlanmakta olduğunu gördüm. Peşinden, hızlı fakat dikkatli adımlarla koşmaya başladım. Yavrucağın çelimsiz vücudu taşlara çarptıkça acıdan küçük naralar koparıyordu. Sonunda düz bir zeminde hareketsiz kalmış, gözlerini kapatmış, öylece uzanırken görmüştüm onu. Adımlarımı hızlandırırken böyle bir hatayı nasıl yaptım diye kendime lanet ediyordum. Bu sırada saçı sakalına karışmış, yaşlı, kirli bir adam çıkageldi. Nereden geldiğini ne öğrenciler görebilmişti ne de ben. Fatih’i kucakladığı gibi hızlı adımlarla uzaklaşmaya başladı. Tepeden bizi izlemekte olan öğrenciler hep bir ağızdan korku çığlıkları atıyor, “Fatih’i kaçırıyorlar!” diye bağırıyorlardı. Dönüp;

“Sakin olun. El ele tutuşun ve hiçbir yere ayrılmayın!” diye seslendim sınıfıma. Ancak içten içe kontrolü kaybettiğimi hissediyordum. Sevgili öğrencimin az evvel baygın uzanmakta olduğu yere vardığımda kirli adamın gözden kaybolmak üzere olduğunu gördüm.

“Heeey! Daha fazla uzaklaşma! Beni bekle!”

Adamın beni dinlediği yoktu. Taşlara doğru koparmış gidiyordu. Yorgundum ama korkunun bedenime pompaladığı adrenalinden aldığım güç ile ona doğru koşmaya başladım. Korku bize asla yapamayacağımızı düşündüğümüz şeyleri yaptırır. Bunu biliyordum ama ilk kez tecrübe ediyordum. Tam gözden kaybettiğimi düşündüğüm sırada onları yakaladım.

Yanardağın yamacında, kül rengi taşların arasına gizlenmiş, bir oda büyüklüğünde bir oyuktu burası. Köşeleri eprimiş eski bir yer döşeği birkaç parça tahtanın üzerine serilmişti. Döşeğin yakınında küçük bir ateş yanıyor, ateşin üzerinde kullanılmaktan simsiyah olmuş küçük bir kazan bulunuyordu.

Adam Fatih’i döşeğe yatırdıktan sonra ayaklarının altına bir tahta parçası yerleştirdi. Bedenini hafifçe yana çevirirken;

“Dili boğazına kaçmasın” dedi.

“Doktora götürmeliyiz. Bu şekilde olmaz” dedim. Çocuğun bu pis yerde mikrop kapmasından endişeleniyor ve bu adama hiç güvenmiyordum. Bana döndü.

“Biz onu hekime götürene kadar çocuk canını teslim eder, hocam” dedi. “Kafatası çatlamış olabilir. Kan damlayıp durur kafasından. Ben kanı durdurmaya çalışırım, birkaç malzemem var burada. Sen cankurtaran çağırıver.”

Ela gözleri cam gibi parlıyordu. Ne yaptığını bildiği aşikârdı. Az önceki güvensizliğim kaybolmuştu birden. Nereden çıkıp geldiğini anlamadığım bu adam, en çok ihtiyacım olduğu anda bana uzanan bir yardım eliydi. Her şeyin karardığı anda yanıveren bir ışık.

O akşam, Fatih’i hastaneye yatırıp öğrencilerimi evlerine sağ salim bıraktıktan sonra, adamın yanına döndüm. Tek göz odaya dönüşmüş oyuğunu elimle koymuş gibi bulmuş, ama ona rastlayamamıştım. Beklemeye koyuldum.

Ot gövermez toprakların arasındaki bu küçük yer bana mesleğime ilk başladığım yılları, idealist mücadelelerimi, hayallerimi ciddiye almayan arkadaşlarımı, zamansız kaybettiğim sevgili karımı hatırlatmıştı. Kimseyle paylaşamadığım hislerimi, düşüncelerimi tam da burası gibi bir yere gömmüştüm yıllarca. Yalnızlık, daha ne kadar sahici olabilirdi?

“Seni beklemiyordum, hocam.” Beni gördüğüne sevinmese de nezaketini korumuştu.

“Teşekkür etmeye geldim. Sen olmasan ne yapardım bilmiyorum. Şaşırttım mı?”

“Misafire alışık değilim.” Gülümsedi. Ben de gülümsedim. Elindeki kekliği gösterip “Birlikte yiyelim öyleyse” dedi. “Birazdan hazır olur.”

O kekliği yolup ateşe yerleştirirken hoşbeş faslını kapatmıştık. Önce Fatih’in durumunu sormuştu; hastanede olduğunu, iyi olacağını söylemiştim. Ardından üstünkörü kendimden bahsettim. Adımı, nereli olduğumu, kaç yıldır vazifeli olduğumu… Bunun gibi bilgileri verdikten sonra adını sorduğumda;

“Orhan” dedi. “Yanık Orhan derlerdi.”

“Senin hikâyen nedir, Orhan?” dedim.

Önünde sonunda sorulacak olan bu soru ikimizi de sarsmıştı. Ben kabalık etmekten çekiniyordum, o kendisini anlamayacağımdan korkuyordu. Gözlerindeki ışığın kısa bir an sönüp tekrar yanmasından sonra gülümsedi. Dışarıda ince ince kar yağıyordu. Biz ateşin başında oturuyorduk.

“Ben annemle babamın tek çocuğuyum. ‘Bir evin bir oğlu’ derler hani, işte öyle. Öyle olduğundan ikisi de üzerime titrerdi. Babam zengin adam… Bağlar, bahçeler… Kula’nın en büyük çiftliğine sahipti. Hesapta hepsi benim olacak. Olacak olmasına ama benim ne bağda bahçede gözüm var, ne parada pulda. Gözüm Meryem’den başkasını görmüyor. Meryem yardımcımızın kızı. Okulun da en güzel kızı. Bana da deliler gibi âşık. Ben 17 yaşındayım, o 16. Atıyorum motora, kaçırıp kaçırıp buraya getiriyorum Meryem’i.

“Çok geçmeden öğrendi babam olan biteni. ‘Cesedimi çiğnemeden bu kızı alamazsın’ dedi. Ben üzgün, Meryem üzgün, annem üzgün… Daha on yedimdeyim, hocam. Babamın kanadının altından çıksam nereye giderim? Korktum. Lakin korkunun da ecele faydası yoktu. Geçtim babamın karşısına, ‘Meryem’i seviyorum’ dedim. ‘Ben bu kızla evleneceğim. Senden müsaade istemiyorum. ’ Seninki hiddetlendi. Bir boran, bir fırtına… Attı beni evden.

“O dönem babamın çiftliğine yakın bir çiftlik daha vardı. Mediha Hanım’ın çiftliği… Kula’nın ikinci en büyük çiftliği idi Mediha Hanım’ın çiftliği. Babam bana kapıyı gösterince ben de Mediha Hanım’ın çiftliğinin yolunu tuttum. Çiftlikte büyümüştüm ne de olsa, bu işten anlardım. Lisanımünasiple anlattım mevzuu Mediha Hanım’a. O da sağ olsun, Meryem’le beni yanına aldı. Çalışkandım, azimliydim, hırslıydım… Kısa zamanda çiftliğin her bölgesinde her işi yapmıştım. Mediha Hanım ve diğer çalışanlar nazarında kıymetim de giderek artmaktaydı.

“Böylece aylar ayları, yıllar yılları kovaladı. Böyle karlı bir gecede Mediha Hanım’ı kaybettik. Her ölüm erken ölümdür de, Mediha Hanım altmışını dahi görememişti. Kalp krizi, dedi doktor. Hepimiz pek şaşırmıştık. Ama daha çok şaşırdığımız bir husus vardı: Mediha Hanım her şeyini, en güvendiği çalışanı olarak bana bırakmıştı. Kimsesi olmadığını biliyorduk ama çiftliği çalışanlarından birine bırakacağı aklımızın ucundan geçmezdi.

“Çiftliğin sahibi oldum diye işten kaytarmadım elbette. Bilakis daha çok sarıldım işime. Çok para kazanıyorduk. Meryem’le bir de çocuğumuz olmuştu. Can koyduk adını. Geniş bir eve, sevdiğimiz bir işe ve birbirimize sahiptik. Mutluyduk yani, hocam.

“Ta ki o meşum geceye kadar. Can üç yaşındaydı. Eylül ayının dördüncü gecesiydi. Kula’nın düşman işgalinden kurtuluşu kutlanıyordu ilçenin meydanında. Can hasta olduğundan Meryem evde, onun başında bekliyordu. Tüm günümü bağlarda geçirmiş, akşam bir anlaşma yapmak için kasabaya gitmiştim. Toplantımız gece yarısına kadar sürdü. Eve gittiğimde… İlçe meydanındaki kutlamaların bir benzeri bahçemizde yaşanıyordu. Evimizden göğe yükselen aydınlık havai fişeklerin arasına karışıyordu. Bahçe gündüze kesmiş, yardımcılarımızın çocukları bir o yana, bir bu yana koşuşuyorlardı. Ortalığı bir yaz sıcağı sarmıştı. Bense evimizden yayılan ışığa bakakalmıştım. Yaklaştıkça sıcaklık artıyordu. O ışığın içinden Meryem ile Can’ın bana baktığını görür gibiydim. Sonra şöyle dedim;

“Ben ateşle, korla, lavla yıkandım.

Meryem’in ela gözleriyle gönendim.

İçinde yârim olmayınca neyleyim köşkü, hanı?

Bana derler; Yanık Ülke’nin Yanık Orhan’ı.”

 

Ertesi gün, yaralı öğrencimi ziyarete giderken Yanık Orhan’ın hikâyesini düşünüyordum hâlâ. O, hayatın acımasız davrandığı bir mazlumdu. Kaderin, en güçlümüzü dahi yenecek kadar oyunbaz olduğunun bir kanıtı.

Hastane odasının karanlığı, beyaz çarşaflar üzerinde uzanmakta olan öğrencim, onun başında bekleyen anneciği içimi daha da buruyordu. Fatih’in durumunun iyiye gittiğini öğrendikten sonra annesi ile sohbet etmek için bir süre daha kalmaya karar verdim. Olanlardan kendimi sorumlu tutuyor, Fatih’in ailesine bir özür borçlu olduğumu hissediyordum. Okul gezisi sırasında olanları etraflıca anlattım Hamiyet Hanım’a. Elbette hemen Orhan’ı sordu. Kimdir, kimin nesidir…

“Allah ondan razı olsun. Ben de kendisine teşekkür etmek isterim” dedi.

Orhan’ın yaşadığı, benim yalnızlığıma benzettiğim oyuğu tarif ettikten sonra Orhan’ın hikâyesini kabaca anlattım. Hamiyet Hanım anlattıklarımı ilgiyle dinliyordu.

“Yanık Orhan, öyle mi?” dedi ben hikâyemi bitirince. Düşünceli bir hali vardı. “Demek yanardağın eteğinde, bir küçük oyukta yaşıyor…”

Ne de olsa küçük yer, kasabanın en zenginlerinden birini elbette tanıyacaktır, diye düşündüm.

“Tanıyor musunuz?” diye sordum. Bakışları giderek kendinden emin bir hal almaya başlarken;

“Tanırız” dedi. “Ancak, bizim tanıdığımız Orhan, sizin anlattığınız gibi bir adam değil.”

Hamiyet Hanım’ın gözlerinde belirgin bir öfke okuyordum. O garibin, bu insanlara ne yapıp kızdırmış olabileceği merakımı celbetmişti. Bakışlarım düşüncemi ele vermiş olacak, anlatmaya başladı:

“Meryem, annemin teyzekızı olur. Dediği gibi, o zamanlar Orhan’ın babasının çiftliğinde çalışırdı. Orhan’la görüşürlerdi. Lakin -bizim bildiğimiz- Orhan Meryem’le evlenmeyi hiç istemedi. Ama hesapta olmayan bir gebelik onları evlenmeye mecbur bıraktı. Babası karşı çıkmamış, bilakis zorlamıştı Orhan’ı bu evliliğe.

“Yine de ikisini de kovdu evden. ‘Bundan böyle başınızın çaresine bakacaksınız. Artık bir insan yavrusunun mesuliyeti omuzlarınızda’ diye. Ama çocuk doğmadı. Meryem düşük yapmıştı. Ben çocuktum, bize böyle söylemişlerdi. Ama Orhan’ın Meryem’i dövdüğünü bilirdik. Herhalde ondan…

“Her neyse, Mediha Hanım’ın çiftliğine yerleştiler. Bir şekilde düzenlerini kurmuşlardı. Meryem’in de şikâyeti yoktu – kime şikâyet etsin? Orhan çok çalışıyordu. Çok hırslıydı. Kısa zamanda Mediha Hanım’ın gözüne girmişti. Birkaç sene sonra, artık mahsulün satışını Orhan yapıyor, hatta çiftliği genişletmek için arazi bakıyordu. Mediha Hanım halinden memnundu. ‘Koca çiftliği kotarıyor bu oğlan’ diye havasını atıyordu. Yavaş yavaş elini eteğini çekti işlerden Mediha Hanım. Ama çok geçmeden Orhan’a bu kadar güvenerek hata ettiğini anladı. Epeyce borca girmişti. Orhan ile Mediha Hanım büyük bir kavgaya tutuşmuşlar bir gece. O gece Mediha Hanım vefat etti. Orhan da kayıplara karıştı.

“Polis vakanın cinayet olduğuna hükmetti. Lakin cinayeti kimin işlediğine dair bir delil de bulamadı. Tabii, Orhan ortalarda görünmediğinden şüpheler onun üzerinde toplanıyordu. Aradan aylar geçti, Orhan elinde bir takım belgelerle çıkageldi. Buna göre Mediha Hanım ölmeden önce nesi var nesi yoksa Orhan’ın üzerine geçirmişti. Orhan artık zengin bir adamdı. O zamana kadar onu arayan polis de dosyayı alelacele kapatıverdi. Kimileri polislerin rüşvet aldığını söyledi, kimileri zengin adamların dokunulmazlığından dem vurdu. Ama sonuç aynıydı: Orhan masumdu.

“Rahmetli Mediha Hanım’ın köşküne yerleşti bunlar. Meryem ikinci kez gebe kaldı. Bu gebelikten Can adında bir oğulları oldu. Orhan çiftliğin başına geçti. Artık eskisinden de hırslıydı. Üç kuruş fazla kazanmak için çalışanlarının canına okuyordu. Yoluna çıkanları tehditle, şantajla sindiriyordu. Böyle böyle servetini de, adını da büyütüyordu.

“Ama ne olduysa oldu, Orhan’ın işleri ters gitmeye başladı. Bu kadar kötülükle gelenin gidişi olacaktı elbet, hem de acılı bir gidiş. Orhan para kaybetmeye başladıkça Meryem’in şiddet gördüğü günler de geri döndü. İşinde de, evinde de huzuru kalmayan Orhan’ın hayatı cehenneme dönmüştü. Ömrü boyunca kendi cehennemine odun taşımıştı, hocam. Elbette yanacaktı.

“Nitekim bir eylül gecesinde evinde yangın çıktı. Kimisi eski bir çalışanı intikam almak için yaptı bu işi, dedi. Kimisi Meryem’in canına tak etti… Karısını, çocuğunu kaybetti Orhan. ‘Kendini de, ailesini de yaktı bu adam’ dediler. Ama ben biliyorum. Evi ateşe veren Orhan’dı. Biz Meryem’i ziyarete gitmiştik. Babam ve annem yanımdaydı. Orhan’ın öfkeli sesi, Meryem’in yardım çığlıkları, Can’ın hıçkırıklı ağlamaları köşkün bahçesinden duyuluyordu. Babam bizi köşke yaklaştırmamıştı. Orhan’ın kapıyı çarpıp çıkışını uzaktan gördük. Koşarak uzaklaştı, karanlığa karıştı. Ardından bir patlama… Köşk, bir kibrit kutusu gibi tutuşuverdi. Biz hiçbir şey yapamadık. Ama biliyorum ben… Orhan yaktı onları.

“İşte bu olaydan sonra, hep Yanık Orhan diye anıldı.”

Ne düşüneceğimi bilemiyordum. Bir önceki gün tanıştığım adam ile Hamiyet Hanım’ın anlattığı kişinin aynı bedende buluşması imkânsız görünüyordu. Gerçeklik algımı bulandıran oyuk aklıma düşüyor, üzerinde bir kekliğin hafifçe kızardığı küçük ateşin Orhan’ın gözlerindeki yansıması gözlerimin önüne geliyordu. Alevler içindeki köşkü hüzün ve nedametle seyreden Orhan’ı görüyor, ardından bir suçlu gibi hızlı adımlarla oradan uzaklaşmasını izliyordum. Beynim bana oyun oynamaya başlamıştı.

Sonunda, Orhan’ın yalan söylemediğine kanaat getirdim. Ancak gerçek Hamiyet Hanım’ın anlattığı gibiydi. Orhan’ın anlattıkları, kendi gerçekliğinden başkası değildi. Geçmiş, sen nasıl olmasını istersen öyledir bazen. Orhan’ın geçmişi de sonradan şekillenmişti. O, kendini çilesini doldurmakta olan bir mazlum gibi görüyordu. Oysa cezasını doldurmakta olan bir zalimdi.

Neden sonra aklıma geldi;

“İhbar etmeliyiz” dedim. “Bir suçu varsa cezasını çekmeli.”

Hamiyet Hanım’ın yüzünde manidar bir gülümseme belirdi.

“Gerek var mı, hocam?”

Yanık Ülke’nin Yanık Orhan’ı” için 4 Yorum Var

  1. pcd dedi ki: dedi ki:

    Merhaba. Öncelikle diliniz gerçekten çok iyi. Hiç yazım ya da imla hatası göremedim. Dahası, bana kalırsa birinci tekil şahısla kurgu yazmak, bunun hakkını vermek çok zordur. Gördüğüm kadarıyla siz bu konuda oldukça başarılı olmuşsunuz. Cümle yapısı, anlatım, betimleme; hepsi çok iyi.

    Yalnız, kurguda kafama takılan yerler var. Orhan anladığım kadarıyla gerçekten kötü bir insan ve karısı ve çocuğunu da kendi elleriyle öldürmüş sayılır. Böyleyken bu ölümlerden, psikolojik olarak rahatsız olacak kadar, kendi gerçekliğini yaratıp ona inanacak kadar etkilenmesi ve buna üzülmesi bence mantıklı değil. Daha önce başkasını öldürmese (çiftlik sahibini de öldürdüğünü varsayıyorum) belki ilk kez suç işlediği için pişman oldu derdim, ama zaten sicili epey kabarık.

    Bir de Hamiyet Hanım neden zamanında ihbar etmedi, eğer teyze kızına bu kadar değer veriyorsa? Birkaç görgü tanığı var, evdekiler de Orhan’ın nasıl biri olduğuna dair tanıklık ederse Orhan pekala hapse girebilirdi kolayca. Öykü sonunda “Gerek var mı” diyerek sanırım cezasını bulduğunu söylüyor, ama olay olduğu sırada neden polise gitmediğini açıklamıyor bu durum.

  2. HGA dedi ki: dedi ki:

    Selamlar,
    Yorumlarınız için teşekkür ederim.

    Kafanıza takılan yerlere açıklık getirmeye çalışalım;
    Orhan’ınki bir ıslah olma hali. Bunu sağlayan pişmanlık değil de, yalnızlık olabilir (anlatıcının iki kez değindiği üzere). Oyuktaki yalnızlık ve çaresizlik içerisinde dünyevi hırslarından sıyrılmış. Hayatına her girene kötülük eden bir kanun kaçağı olarak girdiği oyukta küçük bir çocuğun hayatını kurtaracak kadar iyi bir adama dönüşmüş. Ruhu temizlenmiş. Ancak ruhu temizlenirken aklını yitirmiş. Bunun sebebi de geçmişindeki günahlarını bu temiz ruhta barındıramaması olsa gerek. Öyküde yalnızlık, ıslah edici ama bir o kadar yıkıcı etkileri olan bir hapishaneye benzetilmiş.
    Hamiyet Hanım’ın ihbar etmesi mevzuuna gelirsek… Benim kurgumda Hamiyet Hanım’ın babası gerekli ihbarı yapıyor ama polis Orhan’ı bulamıyor. Ancak Hamiyet Hanım’ın anlatımının akışını bozacağını düşündüğüm ve hikayenin ana fikrine hiçbir katkısı olmayacak bu olayı anlatmamayı seçtim. Okura bıraktım, diyelim.

    Saygılar,

  3. Dipsiz dedi ki: dedi ki:

    Sevgili @HGA

    Çok eskilerden, kadim yıllardan diyeyim :), bir isim görmek beni çok mutlu etti. Hem baraka hem de çocuk temalı öykülerinizi okumuştum. Hatta çocuk öykünüzü okuduğumda (yıl 2013 diyeyim de yaşımız çıksın) bir gün bende hikayelerimi göndermeyi cesaret edebilecek miyim diye düşünmüştüm.

    Burada da yine Hikmet ve Süreyya’dan sonra Orhan için öykünüzü görüyorum. Okuması keyifli ve her zamanki gibi oldukça başarılı bir öyküydü.

    Umarım daha çok aramıza uğrarsınız.

    Elinize ve düş gücünüze sağlık
    Sevgiler
    Dipsiz

  4. HGA dedi ki: dedi ki:

    Selamlar,

    Yalnızca iki öykü ile bir okuyucuya sahip olmak son derece beklenmedik ve güzel bir his. Teveccühünüze teşekkür ederim.
    Hikayelerinizi göndermeye başlayarak çok doğru bir karar vermişsiniz. Hayal dünyanız ve kaleminizin gücü ile kendinize sevgi ve saygıdeğer bir yer edindiğinizi görmek zor değil. Bunun için sizi tebrik ederim.

    Saygılar,

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!