Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Yargı’da Bir Gün

İşte ünlü Yargı’nın önüne gelmişti. Buradaydı çünkü görevi kadim zamanlardan kalma bu anıtı yeniden canlandırmaktı. Haber verildiğinde hızla kolları sıvamış ve iş için ne gerekliyse bulup buluşturmuştu. İki yüzyıldır kapalıydı Yargı. Kafasını kaldırıp, gri bulutlara uzanmayan; benzerlerinden nispeten ufak deniz fenerini izledi. Fiyordun girişindeki yüksek, yeşil bir tepede bulunduğundan atalar Yargı’yı büyük yapmaya gerek duymamışlardı.

Büyük kare taşların üst üste dizilmesiyle oluşmuş bir silindire benziyordu ve on metre kadardı. Tepesi camlı bir bölüm ve üstüne şemsiye gibi bir çatıyla süslenmişti. Çatının rengi ilk başlarda kırmızıydıysa da artık soluk bir bordoya benziyordu.  Asatka için ne şekli ne de boyutu önemliydi. Şu önündeki kemerli, ahşap kapıyı açtığında içeride eski bekçilerin kayıtlarını bulacaktı. Yanlış hatırlamıyorsa dört kuşak önceki dedesi ve ondan önceki birkaç aile ferdi daha bekçiliğini yapmıştı fenerin. Hem onları okumaya hem de kapanma nedenine duyduğu merak onu güdüyordu.

Gerçi pek muallak bir olay fenerin kapanışı diye itiraf etti kendine. Üzerinden iki yüzyıl geçince, anlatılanlardaki boşlukları doldurmak herkesin görevi olmuştu. Ama Asatka gerçeği öğrenecekti. Bu tutku tüm hayatını etkiliyordu, geçeği bulmak onun eğlencesiydi. Eğlencenin sırrı ise orada burada atıp tutan insanların yalanlarını ortaya çıkartıp suratlarına gülmekteydi. Bazı anılar, bozulmuş birkaç surat hatırlattığında Asatka sırıttı. Ellerini birbirine sürtüp ısınmaya çalışıyordu. Nerede kalmıştı bu Biru? Elin sözüne güven olmuyordu.

Kendi kendine söylenip üşürken tepeyi tırmanan Biru göründü ve Asatka ona eliyle işaret etti, sanki adam kocaman deniz fenerini görmeyecekti. Biru uzaktan yalnızca gri bir palto ve siyah bir atkıydı ama yaklaştıkça ince, gergin derili beyaz suratı ve çökük siyah gözleri belirginleşiyordu. Ceplerine soktuğu elleri ve soğuktan çökmüş omuzları, olduğundan daha küçük görünmesine neden olmuştu. “Sonunda gelebildin. Dondum burada.” diye sitem etti Asatka.

“Kusura bakma, hanıma kalsa hiç göndermeyecekti beni. Biliyorsun dedikoduları işte, inanıyor o da.” Biru’ya duygudaşlığı sitemine üstün geldi çünkü Asatka’nın eşi de gönülsüzdü bu bekçilik işi için. “Gönülsüz” ise Asatka’nın kelime seçimiydi, kadın onu boşanmakla bile tehdit etmişti ama nafile, gerçeğin çekiciliği tüm hayatını etkiliyordu ve Asatka bir şekilde buradaydı, fenerin önünde. Elindeki büyük deri çantayı yere koyup küçük kemerlerini çözdükten sonra anahtarı çıkarmıştı. Ayakta dikilirken titreyen, ayak değiştirip duran ve ellerini ovuşturan Biru’ya fırlattı onu ve bir an sonra gıcırdayarak inleyen kapı açıldı. Çantasını alelacele kapatıp heyecanın verdiği hızla içeriye dalan Asatka Biru’ya çarptı ama umursamadı çünkü silindir yapının ortasındaki sarmal merdiven, merdivene bağlanan köprüler ve köprülerin diğer ucundaki odalar onu büyülemişti. En çok da tepedeki camlarda parlayan gün batımının son ışığı ve havada görünür ettiği tozlar onu kendinden geçiriyordu.

“İşte arkadaşım, Yargı’nın güzelliği. Dediğim kadar var değil mi? Dedem anlatırdı hep. İnanılmaz. Şu duvarlara bak yeni gibi, fenerler falan…”. Biru etkilenmiş görünmedi, daha çok rahatsız olduğunu düşündü Asatka. “Fazla tozlu,” dedi Biru atkısını çıkarırken “Boğazımı kurutuyor, hapşıracak gibi oluyorum.”. Sızlanmasa olmaz diye geçirdi aklından ama bir şey demedi. Taban fenerin en geniş olduğu yerdi ve yapı yukarıya doğru darılıyordu. Bu yüzden en alt katta giriş kapısı haricinde dört kapı daha vardı ama Asatka’nın onlardan birine yerleşmek gibi bir niyeti yoktu. Kahverengi paltosunu çıkarıp koluna astıktan sonra çantasını kaptığı gibi demir merdivenleri gümbürdeterek yukarı çıktı.

Aşağıya dökülen bir toz bulutu bırakmıştı, bu yüzden Biru’nun en yakınındaki odaya kaçtığını gördü. Asatka ilk önce odasına mı girse yoksa çıkıp fenerin ateşini ve merceğini mi kontrol etse bilememişti. İlk önce yerleşmeye karar veren adam kapının koluna uzandı ve tüm gücüyle çevirdi ama kol hareket etmiyordu. Sıkışmış herhalde diye düşünürken Biru’nun çığlığı fenerde yankılandı. Canı başına sıçrayan Asatka, merdivenleri çıktığı hızla indiğinde Biru da elinde duvardaki fenerlerden biriyle odasının kapısındaydı. “Lanet olası. Kim köpeğini burada bırakıp gider? Şuna bak, hep kemik.” feneri Asatka’nın görmesi için ileri doğru sallıyordu. “Ne diye bağırıyorsun, kemik işte. Aklımı başımdan aldın.” dedi Asatka. Sonradan hatırladığında ekledi “Diğer fenerleri de yakarsın değil mi? Gece çökmek üzere.”

Belirsiz ve keyifsiz bir kafa sallamayla onaylandıktan sonra odasının kapısına geri dönen adam kapı koluna uzandığında yine zorlanacağını düşünerek güçlüce asıldı. Gereksiz uyguladığı kuvveti yüzünden odaya düşer gibi girmişti. Kapıya ters ters baktı ama biraz sonra odasına gülümsüyordu. D şeklindeki odanın tabanı tamamen kırmızılı mavili girift bir halıyla kaplıydı. Çantasını cibinlikli yatağa fırlattığı gibi büyük pencerenin yanındaki koltuğa yayıldı. Denizin ve gün batımının keyfini çıkarmak tek isteğiydi.

* * *

Asatka az sonra denizin altına düşecek turunculuğu, kapanmak üzere olan gözlerinin ucuyla izliyordu. Kulaklarına çalınan acı melodiyle uyandı. Piyano… Piyano çalıyordu biri. Odasından çıkıp demir merdivene bağlanan köprüde birkaç saniyeliğine müziğin keyfini çıkardı. Fenerin içi küçük alevlerin ışığıyla gölgelerin dansına şahit oluyordu. Bir alt katın karşı duvarındaki kapı açıktı ve içeriden soluk bir parıltı dağılıyordu.

Müziğin kaynağına çekiliyor gibi yürümeye başlamıştı. Kapıya ulaştığında imza niteliğinde müziğe ait olmayan sert iki nota çalındı ve içeri giren Asatka Biru’nun ahşap piyanonun önünde oturduğu gördü. Arkadaşını gördüğünde gülümseyen Biru “Eh, senin deden fener bekçisiydi benimki de…” elini belirsizce piyanoya salladı “müzisyen.”

Dikdörtgen şeklinde küçük bir odaydı burası. Tek kişilik ufak bir yatak ve onun karşısında bir piyano vardı. Komodinin üstünde kalın bir mum, duvarda bir tablo ve köşelerde örümcek ağları. “Harikaydı, çok güzel çalıyorsun. Notaları sana mı ait?” dedi Asatka, arkadaşının yeni yeteneği onu şaşırtmıştı. Kafasını hayır anlamında sallayan Biru tabureden kalkıp kendini yatağa attı. Biru’nun ince vücudu Asatka’yı şaşkına çeviriyordu ve biraz daha sıska olsa var olmayacağını düşündürüyordu. Karanlığa teslim olmuş görünen manzarayı izlemek üzere pencereye yürüdü. Yukarıda sis dağların üzerini kaplamıştı, aşağıda ise geniş bir nehre benzeyen durgun sular aynı sisten ufak payını alıyordu.

“Şu duman,” dedi Biru “hiç hoşuma gitmiyor. Eşim gitmeyeyim diye bin türlü hikâye anlattı. Şu kadın var ya,” eliyle duvardaki tabloyu işaret etti “burada öldürüldüğünü söylediği kadının tarifine uyuyor. Cinayet işlenen bu yerin meşum olduğunu, o yüzden de sisin her gece burayı yuttuğunu söyledi.”. Kafasını onaylar şekilde salladı Asatka çünkü ağız birliği etmişler gibi onun eşi de benzer şeyler anlatmıştı. Gerçeği öğrenmenin vaktiydi ama acele etmiyordu. “Gel.” dedi Asatka Biru’ya “Burada neler olmuş öğrenelim. Bekçi defterini bulmamız lazım.”

Aramaya kendi odasından başlamaya karar vermişti Asatka. Hem sobayı da yakması gerekiyordu, gece soğuk olurdu. Odunu ve kömürü adamlar bir hafta önce taşıyıp dışarıdaki ufak kömürlüğe yığmışlardı. Zahmetli in çık süreci bittiğinde sıcak bir odaya ve sobada ısınan bir kap yemeğe sahiptiler. Sis ise gerçekten feneri yutmuştu, camdan dışarıyı görmek mümkün değildi. Yemeği bitirdikten sonra Asatka’nın odasında bulamadıkları kayıt defterini başka yerlerde aramak için fenerin içinde gezinmeye başladılar.

Ne Biru’nun sonradan yerleştiği odadaydı kayıtlar ne de katlarda bulunan diğer odalarda. Tüm odalar burada yaşayan insanların izlerini ve anılarını taşıyordu. Onlara duydukları ilgi asıl işi inanılmaz yavaşlatmıştı. Biru’nun odasındaki tabloda bulunan sarışın, dolgun suratlı kadının bir başka resmi iki kat aşağıdaki odada da vardı. Gezdikleri sırada kara ciltli eski ve garip kitaplar, örme bebekler, bolca toz ve rutubet kokusu onları karşıladı.

Biru, Asatka’nın aklına bile gelmeyen şeyleri işaret ediyordu hep. Yataklardaki kazınma izleri, duvarlarda doğal durmayan birkaç çizik, kitaplara düşülen notlar ve ilginç işaretler… En alt katı gezmeye gelmişti sıra. Biru “Yoruldum ben, odama gideceğim.” dediğinde Asatka oyunbozanlığa surat asarak cevap vermişti ama yine de bir şey söylemedi. Biru tam odasına girmek üzereyken Asatka’nın seslenmesiyle demir tırabzanlara uzanıp aşağıya baktı. Asatka fenerin geniş yuvarlak tabanında kare bir kapağı ortaya çıkarıyordu “Kileri buldum.” dedi. Muzaffer bir gülümseme takınmıştı.

Kapağı büyük bir patırtıyla açan adam duvardan bir fener kaptığı gibi merdivenlerden indi. Biru söylenerek merdivenlere yürüyordu, aptal mıydı bu Asatka? Her bulduğu deliğe giriyordu. Yolun yarısında kendisinin korkaklık ettiğine karar kılmıştı ve bunlar hep Alama’nın anlattıkları yüzündendi, cinayetmiş… Kendi kendine daha fazla söylenerek kilere indi. Fener almayı unuttuğu için merdivenleri büyük bir dikkatle inmek zorunda kalmıştı ve hissettiği aptallıktan siniri giderek tavan yapıyordu. Asatka neredeydi? İleride soldan bir ışık parlıyordu ama zifiri karanlıkta kilerin şeklini kestirememişti. Eğer Asatka sola gittiyse kiler L şeklinde olmalı diye düşündü. Düşmemek için duvarı elleyerek ve yavaş adımlar atarak ilerliyordu. Köşeden elinde fenerle aniden biri fırladığında kontrol edemediği bir biçimde titremeye başladı.

Asatka ne yapacağını bilemeden yere düşen arkadaşının yanına diz çökmüş onu tutmaya çalışıyordu çünkü adam durmadan titreyişlerle sarsılıyordu. Asatka onunla konuşmak için feneri suratına doğru tuttuğunda kendisi de korkudan bayılacak gibi oldu. Adamın ağzı köpürmüştü ve gözleri yalnızca aklardan oluşuyordu. Aklından binbir türlü şey geçiyordu. Cinayet ve hayaletler hakkındaki dedikodular. Lanetler ve kötücül şeyler hakkındakiler… Ne oluyordu Biru’ya? Zifiri karanlık kötücül fikirlerinin etkisini artırdığından bir an önce kilerden çıkmak istemişti. Korkuyor olabilirdi ama pısırık değildi. Hâlâ titreyen arkadaşını kucakladığı gibi merdivenleri üçer beşer zıplaya hoplaya çıktı.

Fenerin içindeki loş ışığa kavuştuğunda öyle memnun olmuştu ki… İçi biraz rahatlayarak kuş gibi hafif arkadaşını yere nazikçe bıraktı. Biru’nun sarsılması giderek yavaşlıyordu ve kasılmış vücudu normale dönüyordu. Hem arkadaşının hasta ve salyalı suratına bakıp durmamak hem de ona su getirmek için Biru’nun odasına çıktı. Ayakları zorlamayla ve adrenalinle hızla çalışsa da elleri titriyordu. Suyu sürahiden etrafa saçıyor olması elinde değildi. Gözü piyanoya takıldığında Biru’nun gün boyu gösterdiği çiziklerin onda da olduğunu fark etmişti. Bir anlığına oraya döndüğünde göz ucundaki tablonun canlandığını sandı. Ağzına dolan çığlığı nasıl yuttuğunu bilmiyordu, midesi ve göğsü sıkışıyor gibiydi. Kaburga kemiklerinin titrediğini hissediyordu. Sarışın kadının dudaklarının konuşur gibi açıldığını daha sonra esnediğini gördüğünü sanmıştı.

Tablonun hareket etmediğine emin olduğunda arkasına bile bakmaya cesaret edemeden arkadaşının yanına, zemin kata, koşturdu. Biru biraz kendine gelmiş görünüyordu. Suyu ona uzattı ve yanına diz çöktü. Dizleri izah edemeyeceği bir biçimde titriyordu. Sessizlik ve korku içinde oturan Asatka arkadaşının sesiyle dikkatini topladı “Korkuttuysam kusura bakma, gerçi ilk sen beni korkuttun o yüzden oldu ya bunlar neyse. Doktor sorun burada diyor.” başını işareti ediyordu “Hastaymışım.”

Asatka kafasını sallayarak dinlediğini belli etmişti. “Çok yorulduk. Gidip yatalım hadi.” Biru’nun tablolu odaya dönecek olmasına epey memnundu zira kendisi o tablo odadayken uyuyabileceğini sanmıyordu. Odasına çıkıp testiden döktüğü azıcık suyla yüzünü yıkadı ve aynada kendini izledi. Oval suratı gerçekten yorgun görünüyordu, kısacık saçlarının beyazlayacağını sanmıştı ama hâlâ siyahtılar. Yeşil gözlerinin altı da siyahlaşmıştı, gerçekten uykuya ihtiyacı vardı.

* * *

Saç dipleri ve boynu sırılsıklamdı. Sıkıntılı uykusundan uyandığında biraz serinlik için üzerindeki yorganı itmişti, şimdi ise soğuktan hafifçe titriyordu. Bu titreyiş yarı uyurluğundan ayıltmıştı onu. Tavanı izlerken düşünceleri yavaşça aklını doldurdu. Uyumamaya karar kılmıştı. Penceresi ise hâlâ dumanla kaplıydı. Kutu şeklindeki bir feneri yakıp çantasından aletlerini çıkardıktan sonra Yargı’nın tepesine çıktı. Yuvarlak kalkana benzeyen merceği kaldırıp yerine oturtmak ilk işi olmuştu. Ay ışığıyla pek emin olamasa da camın iyi bir temizliğe ihtiyacı olduğunu düşünüyordu. Piyano tekrar çalınmaya başladı. Biru’nunki gibi mahzun bir melodi değildi. Asatka bu duyduğuna yorum yapamadığını fark etti, neşeli ve çılgınken sertti, birçok şey bir aradaydı.

Giderek hızlanan, en kalın ve en ince notaların bir arada bulunduğu müzik Asatka’ya gergin hissettiriyordu ve işine odaklanmasına engeldi. “Biru!” diye bağırıp sesinin yankısının dinmesini bekledi. Hızını kesmeden akan notalar Asatka’nın içine anlam veremediği bir titreme sokmuştu. “Biru, kes şunu çalmayı.” daha yüksek sesle bağırdı “Biru, kes diyorum şunu. Deli misin adam bu saatte.”

Melodi aniden yarım kalarak kesilmişti ve bir an sonra Biru kapıyı aralayak konuştu “Ben çalmıyorum Asatka.” dedi “Ben çalmıyorum…” yakarır gibi bir hali vardı. Adam piyanoyu çalmıyor muydu? Asatka’nın kafası sorularla esen bir fırtınaya şahit oluyordu. Düşüncelerine sızan kâbuslarını zihninden atmalıydı. Panikle merdivenleri inip odasının kapı koluna asıldı ama hareket etmiyordu. Bütün gücüyle asıldıysa da boşa…

Köprüde içi titreyerek bekleyen adam bir an sonra bir şeyler kazınıyormuş gibi sesler duymaya başladı. Duvarlardan ve ahşaptan kulağına zor çalınan bir sesti. Sürekli ve itinayla sürtünen bir metalin sesiydi bu. Asatka ne yapacağını bilemeden sarmal merdivenden yavaşça inmeye başladı çünkü kapı ne yaptıysa açılmıyordu. Biru’nun odasının katındayken kapı aralığında duran adam aniden odasına çekildi. Güçlü bir şey Biru’yu ayağından yakalamış sürüklüyordu ama Asatka yüzüne kapanan kapıdan hiçbir şey görmedi. Her yerden gelen kazıma sesleri aniden kesilmişti. Onun yerine kemiğe çarpan bir şeyin ve fışkıran başka bir şeylerin sesini duyduğunda Asatka korkuyla merdivenleri inip deniz fenerinden dışarı çıkmak için koştu. Kemerli büyük kapıyı açtı ama sisten hiçbir şey göremiyordu. Son kez Yargı’nın içine baktığında Biru’nun odasının kapısında gördüğü… Bir daha göz göze gelemezdi o “şeyle”. Arkasında bile bakmadan sisin içine dalmıştı. Elinde tuttuğunun görüntüsü zihninden çıkmıyordu. Biru’nun çökük ve cansız gözleri… Kopmuş kafayı tutanın gözsüz bakışı hala onu tir tir titretiyordu. Feryat figan koştururken eğimli yolda düşüp yuvarlandı. Arkasına bakmıyordu, bakamazdı. Bir daha görmeye dayanamazdı.

Yargı’da Bir Gün” için 1 Yorum Var

  1. Güzel bir öyküydü. “Biru uzaktan yalnızca gri bir palto ve siyah bir atkıydı ama yaklaştıkça ince, gergin derili beyaz suratı ve çökük siyah gözleri belirginleşiyordu.” ifadesini de çok başarılı buldum. Keşke iki arkadaş birlikte sağ olarak çıkabilselerdi fenerden zira Biru karakteri sempatikti 🙂

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *