Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Yarım Kalan Rüyalar

İçeri girdiğimde ilk fark ettiğim şey, uzun süre ayakta beklemekten tabanlarımın şiştiği olmuştu. Çünkü içeri girip girmeme konuşunda uzun bir tereddüt yaşamıştım. Dışarıda, kapının üstündeki paslı tabelada Rüya Tamamlama AŞ – Yarım Kalan Rüyalarınız Tamamlanır yazıyordu. Issız bir arka sokakta, paslı bir tabelası olan, sanki “kimse gelmesin, gelenlere çok kötü şeyler yapıyoruz” mesajı vermek istermişçesine bu şekilde yapılmıştı. Yine de insanların çok sık geldiğini duymuştum. Ne de olsa herhangi bir nedenden dolayı uyanmak zorunda kalıyoruz. Bu rüyaların bir kısmı çok güzel rüyalar ve ama en güzel yerinde yarım kalıyor. Hayatınızda en az bir kez “keşke o rüya bitmeseydi, en güzel yerinde uyandım, keşke tekrar görebilsem” demişsinizdir. Özellikle erken uyanmak zorunda kalmanıza neden olan bir işiniz, okulunuz veya gürültücü bir komşunuz varsa bunu çok sık yaşarsınız.

Bu durumu arkadaşım Gökhan’a anlattığımda bana Rüya Tamamlama AŞ’den bahsetmişti. İlk duyduğumda “insan böyle bir şeye gerçekten ihtiyaç duyar mı” dedim. Evet, “keşke devam etse” dediğim çok rüyam oluyor, herkesin oluyor ama kim gerçekten böyle bir şeye para verir? Fakat veriyorlarmış. Gökhan ballandırarak anlatıp merakımı kaşımış ve sonuna eklemişti: “Bir kere dene, pişman olmazsın.” Böylece kendimi bu garip yerde bulmuştum.

Girişteki resepsiyonist zoraki gülümseyerek “hoş geldiniz” dedi. Ben de zoraki “hoş bulduk” dedim. Kadının sol kolu tamamen mekanikti, erimiş altına batırılıp çıkarılmış gibi bir rengi vardı. Kolun parçalarını oluşturan ve çalışmasını sağlayan çarklar, dişliler, çubuklar, hatta minik pistonlar vardı. Tam bir mühendislik harikası. Çekingen adımlarla bankonun önüne geldim. Resepsiyonist gülümsemesini hiç bozmadan sözü açtı:

“Randevunuz var mıydı?” İnsan önce bir merhaba der, ya da nasıl yardımcı olabileceğini sorar. Ne biçim bir yer!

“Hayır.”

“İlk kez mi geliyorsunuz?”

“Evet.”

“Size nasıl yardımcı olabilirim?”

“Yarım kalan bir rüyam var, daha doğrusu birkaç tane.”

“Bu rüyaların devamını öğrenmek mi istiyorsunuz?”

“Evet.”

“Öyleyse doğru yerdesiniz” dedi. Evet, başka bir amaçla gelmediğime göre öyle olsa gerek. Kendimi gergin hissediyordum, özellikle de şu resepsiyonistin mekanik gülümsemesi yüzünden. Gülümsemesi koluyla muhteşem bir uyum içindeydi.

“Randevunuz olsaydı işimiz daha kolay olurdu ama durun bakalım sizi boşta birine yönlendirmeye çalışacağım.” Önündeki eski moda daktilonun tuşlarına basmaya başladı, karşısındaki siyah beyaz bombeli ekrandan bir şeylere göz gezdirdi. Sıkıcı birkaç saniyenin ardından “Cemal Bey az sonra hazır olur” dedi. “Tamam” diyerek karşılık verdim. Yine birkaç tuşa bastı.

“Ne kadar” dedim.

“Kaç rüyayı tamamlamak istiyorsunuz?

“Şimdilik bir tane.”

“Bir rüya 250 TL fakat iki rüya tamamlarsanız üçüncüsü bizden.”

“Çok pahalı değil mi?”

“Memnun kalmazsanız paranızın yarısını iade ediyoruz.”

Sorumun cevabı bu değildi ama yine de iyi haber. Memnun kalmadığımı söyleyip paranın yarısını geri alabilirdim. Elbette sözlerinde dururlarsa… Kabul ettim. Bir tane rüya için anlaştık. Parayı ödedim, faturayı aldım. Resepsiyonist içeriye geçti, çok geçmeden yanında başka bir kadınla döndü. Diğerinin aksine oldukça çekici bir kadındı bu.

“Nazlı Hanım, Cemal Bey’in asistanı. Size eşlik edecek.”

“Benimle gelin Ozan Bey.”

İkiletmeden kadının peşine düştüm. İzbe bir koridora girdik. Tavanda gaz boruları vardı. Bizim dünyamızda bütün makineler buharla çalışır, bu borular buharı ve gazı bacalara taşıyor olmalıydı. Ortalık sessizdi, bu beni huzursuz etmişti. Asistan bunun farkına varmış olmalıydı ki konuşmaya başladı:

“İlk defa geliyorsunuz galiba.”

“O kadar belli oluyor mu?”

“Evet. Çok heyecanlı görünüyorsunuz.”

“Bu normal değil mi?”

“Heyecanlanmak normal ama endişeniz varsa bu gereksiz. Korkacak bir şey yok, aksine çok eğlenceli.”

“Öyle olacağını nereden biliyorsunuz?”

“Çünkü aklı başında hiç kimse bir kâbusu tamamlamak istemez, herkes hep en güzel rüyaları tamamlamak ister.”

“Peki, bunu nasıl yapıyorsunuz?”

Asistan durdu, kapıya döndü. Cebinden çıkardığı altın anahtarla kapıyı açarken “ayrıntıları size Cemal Bey açıklayacak” dedi. İçeri geçtik. İçeride 50’li yaşlarda olduğunu tahmin ettiğim, uzun boylu, kır saçlı ve belli belirsiz göbeği ve babacan bir duruşu olan bir adam vardı. Asistan bizi ayaküstü tanıştırdı, bu Cemal Bey’di. Aceleyle yerinden kalktı ve “hoş geldiniz” diyerek elimi sertçe sıktı. Sonra bana oturacağım yeri gösterdi.

“Size nasıl yardımcı olabilirim?”

“Tamamlamak istediğim bir rüyam var.”

“Çok güzel.”

“Gerçekten güzel bir şey mi bu?”

“Tabii. Çünkü yarıda kesilen rüyalar genellikle en güzel rüyalardır, olağanüstü maceralardır. Şimdi bu imkâna sahipsiniz.”

“Bunu nasıl yapıyorsunuz?”

“Bize rüyanızın ne olduğunuzu anlatıyorsunuz ve kişiliğinizi tanımamız için biraz bilgi veriyorsunuz. Biz de buna göre makine içinde canlandırıyoruz. İşin o kısmı biraz karışık. Her neyse, size bir uyku ilacı verip sizi makineye bağlıyoruz. Sonuç olarak rüyayı en başından itibaren görmeye başlıyorsunuz.”

“Hepsi bu kadar mı?”

“Evet.”

“Peki, bu güvenli mi? Beynime zarar vermez mi?”

“Kesinlikle güvenli. Bugüne kadar bunu binlerce kez yaptık ve bir kez bile sorun yaşamadık.”

“İyi bari.”

“Bize rüyanızı anlatır mısınız?”

“Hangi birini?”

“Kaç tanesini canlandırmamızı istiyorsunuz?”

“Girişte sadece biri için anlaşmıştık.”

“Öyleyse seçin birini.”

Biraz düşündüm. Yarıda kalan pek çok güzel rüya vardı ama en iyisinin geçen ay ayrıldığım kız arkadaşım Begüm’le çıktığımız akşam yemeği olduğuna karar verdim.

“Üç gün önce gördüğüm bir rüyaydı. Begüm adında bir kız arkadaşım vardı, geçen ay ayrılmıştık. Rüyamda onunla güzel bir yerde akşam yemeği yiyorduk.”

“Rüyanın başlangıcı bu şekilde miydi?”

“Hatırlamıyorum. Bu çok gerekli bir bilgi mi?”

“Rüya hakkındaki bütün ayrıntıları öğrenmeye çalışıyorum. Aslında size yanlış soru sordum, hiç kimse bir rüyanın başlangıcını hatırlamaz. Sormak istediğim, ilk hatırladığınız kısım bu mu?”

“Evet, daha öncesini anımsamıyorum.”

“Bize mekânı tarif edebilir misiniz? Bilinen bir yer mi?”

“Evet. 8. caddedeki Üç Buçuk Restoran’ı biliyor musunuz?

“Biliyorum.”

“İşte orası, teras katı, güney tarafındaki caddeye bakan köşe.”

“Çok iyi oldu bu. Kesin olarak bildiğim bir yer, birebir canlandırabiliriz. Buyurun, anlatmaya devam edin.”

“Her şey yolundaydı, keyfimiz yerindeydi. Yemek de güzeldi.”

“Böldüğüm için kusura bakmayın, ne yemek yiyordunuz?”

“Hatırlamıyorum. Önemli mi bu?”

“Hayır değil. Neyse, devam edin.”

“Ne hakkında konuştuğumuzu anımsamıyorum ama bir yerde Begüm benimle ciddi bir mesele konuşmak istediğini söylemişti ve birden tedirgin görünmeye başlamıştı. Sanırım rüyada da olsa barışmayı teklif edecekti ama neden tedirgin olsun?”

“Sonra ne oldu?”

“Çalar saatimin alarmıyla uyandım.”

“Anlıyorum. Peki, bize kız arkadaşınızı tarif edebilir misiniz veya varsa bir resmini gösterebilir misiniz?”

Cüzdanımda hala bir resmini sakladığımı anımsadım, çıkarıp verdim. “Bu olur mu?”

“Olur.”

“Kendisiyle ilişkiniz nasıl?”

“Geçen ay ayrıldık. Artık iyi anlaşamıyorduk. Bambaşka birer dil konuşur olmuştuk.”

Bunun gibi bir sürü ayrıntı sordu. Hafızamı bayağı zorladım. Öğrenebileceği her şeyi öğrendikten sonra yerinden kalktı, ellerini birbirine vurdu. “Bu kadar ayrıntı yeter” dedi. Odanın diğer taraftaki kapısını açtı, odadan çıktık. Başka bir odadaydık. Burada buharlı makinelere borularla bağlanmış bir yatak vardı, yanında da bir sandalye. Odada başka hiçbir şey yoktu. “Buyurun geçin” dedi. Ben de ceketimi çıkarıp yatağa uzandım. Koluma bir serum bağladılar.

“Aslında çok da eğlenceli bir rüya seçtiğinizi söyleyemeyeceğim. Çok farklı bir müşterisiniz. Yine de sizin tercihiniz. Bu serum kısa sürede uykuya dalmanızı sağlayacak. Soracağınız bir şey var mı?”

“Uyanmak istersem bunu nasıl yapacağım?”

“Bunu istemeniz yeterli. İyi eğlenceler.”

* * *

Kendimi Üç Buçuk Restoran’ın terasında, köşedeki masada otururken buldum. Begüm karşımda oturuyordu. Tam da resimdeki gibiydi ama yün kazak giymişti. Cemal Bey’in kafadan uydurduğu buradan belliydi. Çünkü Begüm gerçekte yünden nefret eder. Masada iki kadeh şarap bulunuyordu, yemekler henüz gelmemişti. Begüm “ne oldu” dedi. Hemen toparladım kendimi.

“Hiçbir şey.”

“Birdenbire bir şeye çok şaşırmış gibi oldun.”

“Yok bir şey, iyiyim. Sadece ne kadar güzel bir akşam olduğunun farkına yeni vardım” dedim. Bozuntuya vermemeye çalışıyordum.

“Farkına varabilmiş olman ne güzel” dedi.

“Neden öyle dedin? Daha doğrusu neden bu şekilde söyledin?”

“Yarım saattir buradasın ve hiç dikkatini vermedin, sanki başka bir âlemdesin.”

“Özür dilerim.”

O sırada garson yanıbaşımızda belirdi. Nasıl geldiğini hiç anlamadım bile.

“Siparişinize karar verdiniz mi?” Sıkıldığı belliydi, belli ki adamı çok bekletmiştik.

Önce Begüm söyledi:

“Makarna.” Cemal Bey bu ayrıntıyı da kendisi uydurmuştu ama yanlış tahmindi. Begüm makarna ve benzeri şeyler yemez.

“Ya siz beyefendi?”

“Aynısından.”

Garson gidince tekrar Begüm’e odaklandım.

“Benimle ne konuşmak istemiştin” dedim.

“Son zamanlarda seni hep düşünceli görüyorum ama sorduğumda hiçbir şey anlatmıyorsun.”

“Çünkü anlatacak bir şey yok.”

“Hayır, var. Bunu konuşmak istiyorum” dedi. Daha önce rüyanın kesildiği kısım buydu. O an beklenmedik bir şey oldu: Elektrik kesildi, bütün ışıklar söndü. Sadece Üç Buçuk Restoran’da değil, tüm caddede gitti. Daha garip olansa seslerin de gitmesiydi. Hiç kimseden çıt çıkmıyordu. Begüm’e “iyi misin” diye seslendim ama yanıt alamadım. Sanki orada yoktu. Birkaç saniye geçmeden ışıklar geldi, sessizlik de sona erdi. Begüm yerinde yoktu. Dönüp etrafıma baktım ama kendisinden iz yoktu. Tekrar o tarafa döndüğümde aniden onu gördüm ve yerimden sıçradım.

“Bunu nasıl yaptın?”

“Neyi?”

“Bir an kayboldun, sonra geri geldin.”

Gülümsemeye çalıştı, davranışımdan rahatsız olmuştu ve bunu gülümsemesinin ardına saklamaya çalışıyordu.

“Saçmalama Ozan. Bir yere kaybolmadım, buradayım.”

Ağzımı açtım, bir şeyler diyecektim ama hiçbir şey diyemedim. Başımı avuçlarımın arasına aldım.

“Sen iyi misin Ozan? Yorgun görünüyorsun.”

“İyiyim, iyiyim” dedim. Tam o an başımı kaldırdığımda yeniden ortadan kaybolmuştu.

“Begüm?” Etrafa bakındım ama yoktu. Tekrar seslendim: “Begüm?” Yine yanıt yoktu. Sandalyemi geriye itip ayağa kalktım, çevreyi süzdüm. Begüm’den eser yoktu. Heyecanlanmıştım. O sırada garson elinde tabaklarla geldi.

“Kalkıyor musunuz? Yemeğinizi getirmiştim.”

“Gördüğün üzere hanımefendi kalkıp gitti” dedim. Garson garipseyen bakışlarla gözlerimin içine baktı, başta neden öyle baktığını anlamamıştım ki Begüm’ün sesini duydum: “Buradayım Ozan.” Dönüp baktığımda yerinde oturuyordu. Ben de yerime oturdum. Garson yemekleri servis etti ve gitti. “Neler oluyor burada?”

“Ozan sen iyi değilsin.”

“Hayır, iyiyim ama burada bir şeyler oluyor.”

“Hayır, hiçbir şey olduğu yok. Sadece birlikte yemek yiyoruz ama sen akşamı mahvediyorsun. Bak, belli ki bugün seninle bir yere varamayacağız. Böyle davranmaya devam edersen hiç oyalanmayayım, gideyim.” O an eğer istersem uyanabileceğimi anımsadım ama uyanmak istemiyordum. Bu rüyanın nereye gideceğini görmek istiyordum. Belki de Begüm’e bir rüyada olduğumuzu ve kendisinin gerçek olmadığını anlatmalıydım. Acaba tepkisi ne olurdu? Bunu yapmalı mıydım? Evet, evet yapmalıydım.

“Şu an bir rüyada olduğumuzu biliyor musun?”

“Tamam, ben gidiyorum” dedi. Tam kalkmıştı ki kolundan tuttum. “Sonuna kadar dinle, rica ediyorum.”

“Bırak kolumu.”

“Lütfen, sadece beş dakika… Sonra gidersin” dedim. Oflayarak tekrar yerine oturdu. “Sadece beş dakika” dedi. Kızgın olduğunu özellikle belirten bir tonda söylemişti bunu.

“Aslında seninle geçen ay ayrılmıştık. Fakat geçen günlerde tam böyle bir rüya gördüm. Burada oturmuş yemek yiyorduk. Rüya, çalar saatimin alarmı yüzünden yarıda kalmıştı. Ben de Rüya Tamamlama AŞ’ye gittim, bu rüyayı yeniden canlandırdılar ve işte şimdi bu rüyanın içindeyim. Sense aslında gerçek değilsin, sadece gerçek Begüm’e dair anılarıma dayanan bir kopyasın. Fakat rüya pek de yolunda gitmiyor şu an. Elektriğin kesilip geri geldiği andan itibaren yerinden kaybolup geri geliyorsun. Neden böyle, inan bana ben de bilmiyorum, belki de rüya makinesi arızalanmıştır. Tek bildiğim şey, senin aslında gerçek olmadığın.” Sanırım o son cümleyi söylememeliydim, kendisine küfür etmişim gibi bakıyordu. Kızgın olduğunu anlamak zor değildi, bu yüz ifadesini iyi tanırım.

Ayağa kalktı, “beni bir daha sakın arama” dedi ve uzaklaştı. Ben de masanın üstüne tahminimce hesabı ödemeye yetecek kadar, hatta biraz daha fazla para bırakıp peşine düştüm. Caddeye çıkmış yürüyordu, uzaktan takibe karar verdim. Gerçek hayatta olsa asla böyle bir şey yapmazdım ama bu bir rüyaydı, rüyada iyi veya kötü olmazdı. Rüyalar sadece rüyadır ve ben neler olduğunu merak ediyordum.

Biraz yürüdükten sonra bir ara sokağa saptı. Ben de peşinden… Mesafeyi korumaya özen gösteriyordum. Ceketimin kapüşonunu başıma geçirmiştim. Tanınmamak içindi ama benim bildiğim Begüm beni bu halimle de tanırdı. Tabii rüyada da böyle olacağının garantisi yoktu. Beş dakika daha bu şekilde yola devam ettikten sonra sola dönerek bir başka sokağa girdi. Yıkık dökük evlerle dolu virane bir sokaktı. Çöpler yere saçılmıştı, gazete kâğıtları rüzgârda uçuşuyordu. Bu şehirde böyle bir yer yoktu ya da ben buraya hiç gelmemiştim. Bilemiyorum, ne de olsa bu rüyayı ben tasarlamadım ama emin olduğum bir şey vardı ki rüya gerçeğe tamamen uygun değildi.

Bir evin önünde durdu, ev dışarıdan terk edilmiş gibi görünüyordu. Begüm cebinden anahtarı çıkarıp kapıyı açtı ve hızla arkasından kapattı. Gerçekte Begüm böyle bir evde yaşamıyordu, rüyayı tasarlayanın hayal gücünün eseriydi burası. Bir an durdum düşündüm. Belki de sadece mekânları değil, rüyanın gidişini de tasarlamışlardır. Neden olmasın? Belki de ellerinde belirli senaryolar vardır ve her rüyayı bunlarla devam ettiriyorlardır. Eğer öyleyse bu durum yüzde yüz müşteri memnuniyetini açıklıyor. Bunu öğrenmenin en kolay yolu, yola devam etmek olsa gerekti. İçeri girecektim.

İçeri nasıl gireceğimi düşünürken üşüdüğümü fark ettim. Ellerimi ceplerime soktum. O an cebimde soğuk metal bir cisim olduğunu anladım. Cebimden çıkardığımda gördüğüm şey beni şaşırtmıştı. Bu bir anahtardı. İşte şimdi emin olmuştum. Cemal Bey’in bir senaryosu vardı ve bunu oynamamı istiyordu. Ben de oynayacaktım. Anahtarı deliğe sokup kapıyı mümkün olduğunca az ses çıkararak açtım. Bu bir rüya olduğuna göre endişelenecek bir şey yoktu ama ürpermekten kendimi alamıyordum. Çünkü bir tarafım her şeyi gerçekmiş gibi görüyor, hatta asıl gerçekliğin bu olduğunu bas bas bağırıyordu.

İçeri girdikten sonra karanlık merdivenlerden yukarı çıktım. Orada koyu renkli, ahşap bir kapı vardı. Kulağımı kapıya dayadım ama hiç ses yoktu. Kapıyı yavaşça ittim. Rahatsız edici bir gıcırdama sesi çıkardı ama kimse tepki vermedi. Odaya girdiğimde donup kalmıştım. Eski püskü eşyaların, örümcek ağlarının arkasında, duvarda kocaman bir parıltı vardı. Işığı o kadar parlaktı ki gözlerimi yakıyordu. Bu resmen ışıktan oluşmuş bir kapıydı. Işığı beni kendine çekiyordu, beni resmen içeri davet ediyordu.

Begüm ortalıkta yoktu ve başka bir çıkış olmadığına göre bu ışık kapısından geçmiş olmalıydı. Cesaretimi topladım ve kapıyı geçtim. Bütün vücudumun her bir noktasının yavaş yavaş parlak toz zerreciklerine dönüşmesine izledim. Çığlık atacaktım ama ağzım yok olmuş ve toza dönmüştü.

* * *

Gözlerimi açtığımda kendi evimde, yatağımdaydım. Ne olduğunu anlamaya çalıştığım birkaç saniyenin ardından onu gördüm. Yatağın karşısındaki koltukta oturmuş beni süzüyordu. Fark ettiğim anda irkildim. Bakışları beni korkutmuştu.

“Korkma” dedi.

“Bu nasıl olur? O bir rüyaydı.”

“Hala rüyadasın. Sadece rüya şirketinin izleyemeyeceği bir yere geçtik.”

“Anlamıyorum” dedim. O an başımın ağrımaya başladığını hissettim.

“Aslında her şey çok basit. Sen rüya şirketinin seni yarım kalan bir rüyana geri gönderdiğini sanıyorsun.”

“Öyle değil mi zaten. Sahte bir dünya yaratıp insanları içine koyuyorlar ve yarım kalan rüyanı tamamlıyorsun.”

Ben daha sözümü bitirmeden acı acı gülümsedi. Bu şekilde gülümsediğini hiç görmemiştim.

“Yanılıyorsun Ozan” dedi. “Rüya sandığın dünya, aslında gerçeğin ta kendisi ve gerçek sandığın dünya da içinde uyuduğun bir masaldır.”

“Saçmalıyorsun” dedim. Sanırım artık bu rüyadan çıkmanın zamanı gelmişti. Ben yarım kalan bir rüyamı canlandırmak için para ödemiştim, aklımla oynanması için değil.

“Öyleyse o gerçek sandığın dünyaya dön ve bu evi bul. O ışık kapısını orada da göreceksin.”

Hiçbir şey söylememenin daha iyi olacağına karar verdim ve uyandım. Kendimi tekrar Rüya Tamamlama AŞ’de makinelere bağlı uzanırken buldum.

* * *

Memnun kalmadığımı belirtip paramın yarısını geri almıştım. Ertesi gün Üç Buçuk Restoran’ın önündeydim. Gece boyunca uyumamıştım. Acaba rüyadaki Begüm haklı olabilir mi diye kendi kendimi yemiştim. Aynı yolu tekrar takip ettim, aynı sokağa geri geldim. Aynı ev oradaydı. Zili çaldım ama kimse yoktu. Kapının koluna dokundum, kilitli değildi. Sanırım gerçekten dengem bozulmuştu, çünkü gerçek ya da gerçek olduğuna inandığım dünyada bir başkasının evine girmeye cesaret ediyordum.

İçerisi rüyadakiyle aynıydı. Yukarıdaki odaya girdiğimde ışıktan kapıyı orada gördüm. Rüyada gördüğüm ve gerçekte var olması imkânsız olan bir şeyi görmek tüylerimi ürpertse de içeri girmemeyi hiç aklımdan geçirmedim, kapıdan tereddütsüz geçtim. Kapıdan geçerken yaşadığım ve hissettiklerim aynı rüyadaki gibiydi.

* * *

Diğer tarafta gözlerimi açtığımdaysa kendimi bir hastane odasında buldum. Yatakta uzanıyordum. Begüm de karşımdaki koltukta bir derginin sayfalarını karıştırıyordu. Uyandığımı görünce kalkıp yanıma geldi ve elimi tuttu, gülümsedi. “Uyandın, nihayet.”

“Orada olanlar da neydi?”

“Sen bir rüyadaydın zaten. Yarım kalan rüyaların, aslında senin gerçek dünyanın parçalarıydı. Rüya tamamlama şirketi sadece insanları uyandırmak için bir araç. Sana bir oyun oynadık.”

“Hiçbir şey anlamadım.”

Saçlarımı okşadı.

“Biliyorum, aklın karıştı. İki ay önce bir trafik kazası geçirdin. O günden beri bitkisel hayattaydın. Bir süredir iyileşmiştin ama bir türlü uyanamıyordun. Ben de rüyalarına sızıp seni uyandırdım.”

“Bunu nasıl yaptın.”

“Sonra anlatırım, şimdi aklının daha fazla karışmasını istemiyorum” dedi. Şakağımdan öptü ve odadan çıkıp doktoru çağırdı.

Yarım Kalan Rüyalar” için 16 Yorum Var

  1. Guzeldi gercekten. Ama ruya tamamlama AS koma halindeki insanlari uyandiran bir tur ilac veya serum sistemi mi ya da -uyduruyorum- uyku halindeki insanlar icin bir tur hipnoz gibi bir sey mi? Bilinci yerinde olmayan birini nasil oyunun parcasi yapabiliyorlar ki? Aklimda deli sorular.. keske kesik birakmak yerine azicik bir teori sunsaydin bize. (Bir de bitkisel hayatta olan insanlarin beyin olumu gerceklesmistir, koma da deseydin daha iyi olurdu.)

    1. Yorumunuz için teşekkür ederim.
      Bitkisel hayat konusunda gerçekten cahilmişim, bu konuda affınıza sığınıyorum. Sorularınıza gelince, bunların hepsinin ucunu açık bırakmayı tercih ettim. Yani o soruların cevabını ben de bilmiyorum.

  2. Elinize sağlık, öyküyü keyifle okudum. Bu güzel öyküye Edgar Allan Poe’nun bir mısrasını yazmak istiyorum. “Bütün gördüğümüz ve göründüğümüz, Yalnızca bir düşün içinde bir düş.” Özellikle diyaloglar üzerinden giden orta kısımları beğendim. Genel olarak kısa öykülerde diyaloglar ile oluşturulan merak duygusunu seviyorum. Sizde de bu tam kıvamındaydı. Sadece bu sebeple hikayenin sonu beklediğim çizgiden uzaklaştı. Belki de bu yüzden son cümle ile hızlıca bitirme ihtiyacı hissetmişsiniz. Elbette bu yazdığım keyif almamı engellemedi, tekrar elinize sağlık 🙂

  3. Yorumlarınız için teşekkür ederim.
    Yazmaya başlarken kafamda öykünün ana hatları vardı, pek çok şeyini kurgulamıştım, sadece sonunu kurgulamamıştım. Yarı yarıya doğaçlama yazdığım bir öykü diyebilirim. Nasıl bitireceğim hakkında kesin bir fikrim yoktu. Birkaç fikir bulsam da hiçbiri beni tatmin etmemişti, bu şekilde sonlandırmayı tercih ettim. Sonunun biraz problemli olması buradan kaynaklanıyor. Şimdi öykümü tekrar okudum da hala bir son bulabilmiş değilim. 🙂

  4. Ben oldukça beğendim. Sonu biraz aceleye gelmiş olsa da kurgu hoşuma gitti. Nedense rüyalarla ilgili hikayeleri severim. Hayal gücü ve akıcılık yerli yerindeydi.

  5. Sonu biraz acele gibi görünse de kurguyu ve karakteri çok beğendim, özellikle diyaloglar ve karakterin netliği çok hoşuma gitti diyebilirim. Elinize sağlık çok güzel bir öykü olmuş.

      1. Aslında emin olamadığım bir şey vardı, öyküde ana karakter bulunduğu dünyaya çok yabancı gibi görünüyordu, fakat hikayenin sonunu düşününce acaba bilerek mi o şekilde yaptınız tam emin olamadım o yüzden bahsedemedim.

        1. Aslında onu bilerek yapmadım, çünkü öykünün büyük kısmı doğaçlama. Özellikle de sonu sonradan düşünüldü ve kararsız kaldığım için böyle oldu.

  6. Gözüme ilk çarpan, üslubundaki gelişme. Sanki kalemini daha bir rahat kullanıyorsun gibi. Ayrılık yaramış sana.
    Diyaloglar daha akıcı. Kimin konuştuğu çok açık. Hem konuşan kişinin ismini asgariye indirmişsin, hem de öyküyü “dedi”lerle boğmamışsın.
    Birinci tekil kullanmışsın. İyi bir seçim. Öyküdeki bu tarz denemeler kalemini keskinletecektir.

    “Yarım kalan bir rüyam var, daha doğrusu birkaç tane.”
    “Bu rüyaların devamını öğrenmek mi istiyorsunuz?”
    “Evet.”

    Ben burada diyalogu uzatmak yerine:
    “Yarım kalan bir rüyam var, daha doğrusu birkaç tane. Devamını öğrenmek mi istiyorum.” derdim. Ya da
    “Yarım kalan bir rüyam var, daha doğrusu birkaç tane.” deyip yutkundu: “Devamını öğrenmek mi istiyorum.”

    Cüzdanımda hala bir resmini sakladığımı anımsadım, çıkarıp verdim. “Bu olur mu?”
    “Olur.”
    “Kendisiyle ilişkiniz nasıl?”
    Burada akıcılık adına:
    Cüzdanımda hala bir resmini sakladığımı anımsadım, çıkarıp verdim.
    “Kendisiyle ilişkiniz nasıl?” denilebilir.

    “Biraz düşündüm. Yarıda kalan pek çok güzel rüya vardı ama en iyisinin geçen ay ayrıldığım kız arkadaşım Begüm’le çıktığımız akşam yemeği olduğuna karar verdim.”
    Bu uzunlukta bir öyküde, yukarıdaki bölüm en can alıcı kısımlardandır. Şipşak geçmişsin. Karakter üzerine pek kafa yormadan sonucu bulmuş.

    Biraz süründür karakterini, başka bir düş seçmeye çalışsın, fakat bu Begüm ile olan düşü gözünün önünden ayrılmasın, dakikalar ilerlesin, annesini düşünsün, fakat annesinin yüzü Begüm’e dönüşsün. Babası ile olan bir rüyasını düşünsün, babasının yüzü Begüm’e dönüşsün. İrkilsin ve “anlaşıldı olmayacak gibi, Begüm de karar kıldım.” desin gibi. Çatışma, çatışma, çatışma.

    Yukarısını bir örnek olarak veriyorum, umarım ne kastetmek istediğimi aktarabilmişimdir. Kısaca, yazmak konusunda sıkıntın yok, ama elin silgiye varmıyor gibi. Güzel konuların var, güzel dünyalar yaratıyorsun, ama fazlalıklardan kurtulmalısın.
    Eline sağlık.

    1. Yorumunuz ve tavsiyeleriniz için ne kadar teşekkür etsem az, çünkü bu konuda bana çok yardımcı oluyorsunuz.

      Evet, elimden geldiğince sadeleştirmeye çalışıyorum öyküleri. İsimleri ve “dedi”leri özellikle azaltmaya çalışmıştım. Diyalogları da daha kısa cümlelerle oluşturmaya çalışmıştım ama dediğiniz şekilde kısaltmak pek aklıma gelmemişti. Bu konuda sadeleşmeye gitmek bana öyküyü gereğinden fazla basitleştirmekmiş gibi geliyordu. Bundan sonra bu konuda tavsiyenize uyacağım ve daha dikkatli olacağım.

      Karakterin biraz süründürülmesi konusunda da haklısınız, çünkü konu ve işleyiş öyle bir şekilde ki orada sadeleşmek değil, tersini yapmak gerekiyordu. Böyle önemli kararların seçimi aceleye gelmemeliydi.

  7. Gerçekten beğendim güzel kurdulanmış güzel giden bir öyküydü sonuna geldiğimde biraz hayal kırıklığına uğradım şaşırdım hayret ettim ama neye şaşırdığımı öğrenemedim Nasıl rüyanın içine çekildiğini öğrenseydik bence daha anlaşılır olurdu ama herşeye rağmen insanı içine alan ve merak ettiren bir öykü olmuş. tamamlanmamış sorular biraz Canımı sıktı ama keyifle okudum elinize kaleminize sağlık.

Arif Anıl Özdil için Yorum Yap Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *