Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Yazarın Yanılgısı

Elimde basılı bir kitaba dönüşmesini umduğum öykü dosyamla yayınevlerinin kapısını çalmaya nihayet hazırdım. Son bir haftadır tüm yaptığım buydu. Görüşme için yayınevinin odasında beklerken tüm kelimelerini yutan bir adam tanıdım. Kelimeleri iyi pişmiş bir yemeği yer gibi yiyen, lokmaları çiğnemeden yutan bir adam. Yazarmış. Ben bilmem, okumadım hiç. Rastlamadım bir kitapçı vitrininde, reklamları dönmedi Tv’de, büyük marketlerde çıkmadı karşıma. O söyledi, “Yazarım ben” dedi “Öyle çok yazarım ki okumaya kalksan yazdıklarımı; gözlerin yorgun düşer daha ilk sayfada.”

“Neden?” dedim, “Çünkü” dedi “ben ufunetimi yazarım. Cehennemi yazarım. Dipsiz kuyuları, dikenleri yazarım. Asılanı, kesileni, vurulanı yazarım. İki paralık menfaat için zalime secde edenleri yazarım. Çıbanları, irinleri, cerahatleri yazarım. Düşenleri, yoldan çıkanları, kalkmaya çalıştıkça bir darbe daha yiyenleri yazarım. Çaresizliği yazarım, kimsesizliği. Yoksulluğu yazarım sonra. Hastaları yazarım; ciğerini mikrop tutmuşları, kan tükürenleri, kanı siyaha dönenleri. Aylakları da yazarım, fikri olmadan zikredenleri, titri olmayan şişkinleri; çöp adamları bir de. Hani yalnız kemikten, kastan ve sinir uçlarından ibaret olanları; üzerine ben biçerim derisini. En şeffaf giysileri giydiririm ona. Görünsün isterim, içi dışı bir olsun isterim, gizleyemesin noksanını isterim, neyse o olsun; değiştirmem onu boyalı kelimelerle. Ondandır ki yazdığım karakterlerin ağladıkça akmaz rimelleri. Bakma çöp adam dediğime; çöp kadınlarım da var benim. Kalbe zarar kadınlar, ömür tüketen kadınlar. Kendilerinin değil ama hep başkalarının ömürleri. Çünkü onlar tükettikçe çoğalırlar. Çoğalır, çoğalır, çoğalır ve arsızca yeryüzüne dağılırlar. Anlayacağın ayrım yapmam; ne teninin rengini, ne dilini, ne dinini. Kötü karakterlerim var benim, öyle kötüler ki daha ilk sayfada alırsın o üstlerindeki ufuneti. İnsanı yazarım çünkü; evrilmemiş, tekâmül etmemiş ve ham kalmış insanı. Bilirsin dünya ki cehennemin karbon kopyası, ben de kâtiplik ederim işte, tutarım kaydını ceza kesmem ama.”

Kestim sözünü “Yani senin karakterlerin hiç ölmez, öyle mi? Acı çekmez, hapis yatmaz, sürgüne gitmez, yataklara düşmez?”

“Sen” dedi “bunlara ceza mı diyorsun?”

“Değil mi?” dedim.

“Bir hikâye işittim, çok eski bir zamanda. Sorma kimden, râvisi benim. Henüz beş yaşında, el kadar bebecik, dünya güzeli bir kız çocuğu… İnsanoğlu demeye dilim varmıyor ama adamın biri…”

Fena bir koku sardı havayı. “Anlatma “dedim, “Duymak istemiyorum.”

“Neden?” dedi. “Ne anlatacağımı merak etmiyor musun?”

Başımı salladım iki yana “Lüzumu yok, anladım.”

“Peki öyleyse” dedi “ama soruna cevap veremedim.”

“Başka anlat. Bunu sevmedim.”

“Yakın zamandan anlatayım o halde. Bir genç delikanlı, öyle de güzel, saçları buğday başağı, gözleri gök. Vurdular, suçu yoktu, günahı yoktu, daha dünya nedir bilmiyordu…”

“Dur, devam etme. Sevmedim. Hem baksana koku nasıl da yayıldı?” Koku bir bulut olacak, üstümüze yağacaktı sanki. “Duymaya korkuyorsun” dedi. Hayır diyemedim. Sessizliğe sığındım.

“Aç kulaklarını da dinle, madem okumuyorsun, dinle o zaman. On dördünde rızası dışında kocaya verilmiş, otuz yıl boyunca her gün dayak yemiş, ayrılmaya çalışınca da yol ortasında sayısız kere bıçaklanmış bir kadının hikâyesini anlatayım da dinle.”

Koku öyle çoğalmıştı ki öksürmeye başladım. “Tamam tamam” dedi, “buna da hazır değilsin besbelli.” O da öksürmeye başladı. Öksürüklerinin arasından “Hiçbiri… “ dedi. Dikkat kesildim, bu sefer hangi uğursuz öyküyü anlatacaktı acaba? “Hiçbiri” dedi “bir yalnızlık etmez. Ama öyle böyle değil en koyu yalnızlıktan bahsediyorum.”

“Belki. Ben de çok korkarım yalnız ölmekten.”

“Ölmekten bahseden kim, yaşamak diyorum. Bir başına olmak, koskoca dünyada, sözüne söz katacak, gözüne göz değdirecek, seni işitecek, kalbinde sana küçücük de olsa bir oda verecek birinin olmaması. Ben işte bunu yapıyorum, tüm karakterlerimi uzay boşluğuna bırakır gibi bir yalnızlığa salıyorum. Ses etse duyanı yok, el uzatsa tutup da çıkaranı. Benim karakterlerim ölmüyor; perişan bir yalnızlık içinde ölmeyi diliyorlar. Seslerinin bile yankısı yok, o sesin çarpıp değeceği bir şey vermiyorum onlara. Aç değiller ama tok da değiller, susuz değiller ama suya kanmış da değiller.”

“Fazla acımasız değil misin?” Güldü. “Bir aynaya seni kötü gösteriyor diye sen kötü bir aynasın diyebilir misin?”

Kafamı karıştırıyordu. Bir yandan da kokuyla baş etmenin yolunu arıyordum. ‘Eyvallah’ deyip kaçıp gitsem diye düşündüm bir an, onu kendi karakterleriyle baş başa bıraksam, kendi deliliğine. Evet, deli olduğunu düşünmeye başlamıştım. Afili cümleler kurabiliyor olması akıllı olduğu anlamına gelmezdi ki. “Deli olduğumu mu düşünüyorsun yoksa?” dedi. Afalladım. Aklımı mı okuyordu? “Deliyim” dedi “Su katılmamış bir deliyim. İlaçları almadığım zaman çenemin cıvataları böyle gevşiyor işte.”

İçim rahat etmedi yine de “Estağfurullah abi, niye öyle söylüyorsun? Ben sadece, çok karamsar buldum seni. Şöyle bir başını kaldırsan, şu tuhaf şapkadan da göremiyorum ki yüzünü, tüm yüzünü kapamış ne diyordum, yani bak güzel şeyler de var hayatta. Güneş her gün doğmuyor mu? Kabul, dünyada çok fenalık var ama iyi insanlar da var be abi. Geçen Tv’de gördüm mesela, gencecik pırıl pırıl bir genç, kendini sokak hayvanlarına adamış. Görsen her birini evladı gibi öpüyor, kucaklıyor, besliyor; tek tek bakımlarını yapıyor. Bak işte o an dedim, dünyada güzel şeyler de var dedim, çok uzakta da değil hem. Hemen burada, bizim topraklarımızda üstelik. Sonra bir teyze gördüm, yatalak bir gence bakıyor. Kendi oğlu falan değil ha. Öyle gelmiş bizim buraya, çocuk da yabancı, gelmiş ülkenin birinden, kaza geçirmiş, öyle bağlı yatağa. Kadın dilini bile bilmediği o genci sahiplenmiş. Evlâdım benim diyor, ben bakacağım diyor. Yıllardır da bakıyormuş. Tamam, doğurup çöpe atanlar var dersin, haklısın ama bak bu da var işte, bu da var. Dünya kuruldu kurulalı böyle değil mi? Kötü varsa iyi de var be abi. Biraz da bunları yaz, bak o zaman insanlar alır okur kitaplarını, raflarda boy boy dizilir kitapların. İnsanlar güzel şeyler duymak ister. Haksızlar mı?”

“Hak” dedi “hak edene verilir.” Bulmuştum açığını. “İşte şimdi yanıldın. Hak ettiği halde hakkını alamayan nice insan yok mu? Bence bu dediğin insanlığın büyük yanılgılarından biri.” Koku beni nefes alamayacak kıvama getirmişti. “Abi gidelim mi buradan?” dedim, “Bak, az ileride bir çay bahçesi var, istersen orada devam ederiz sohbete. Ne dersin?”

Cevabını bekliyordum ki kapı açıldı, asistan bizi, ikimizi şöyle bir süzdü. “Editörümüz Hakkı Bey’in görüşmesi biraz daha uzayacak. İsterseniz size başka bir güne randevu verelim.”

İstanbul’un bir ucundan kalkıp gelmiştim ve anlaşılan elimde dosyamla eve geri dönecektim. “Fark etmez. Ben beklerim” dedi o. Yanımdaki şapkalı tuhaf adam. Bir şey söylemedim ben de. Asistan omuzlarını silkti “Siz bilirsiniz” dedi. Ama bakışları hiç şansımızın olmadığını söylüyordu. Tam şu kokuyu soracaktım, içeri girdi, editörün yanına. Yine karamsarlığın dibine düşmüş yazarla baş başa kalmıştım.

Beklemekle çıkıp gitmek arasında kalmışken “Koku” dedi “ufunetin kokusu”. Aklımdan geçeni okuduğuna emindim artık.

“Benden uzun yaşayacaksın abi, ağzımdan aldın lafı. Ben de onu… Bir dakika ‘ufunet’ ne ki abi? Ortalığı bu derece kokuttuğuna göre feci bir şey olmalı.” Başını öne arkaya salladı “Öyle ya. Fecidir, pistir, geldi mi gitmez bir kere. Silsen de yıkasan da geçmez. Siner üstüne.”

Çıkmayan bir koku… “Ne menem şeymiş öyle. Hayvan ölüsü mü yoksa?” Bir kahkaha patlattı, bir an oturduğu sandalyeden düşecek sandım. “Hayvan ölüsü ha! Böyle diyeni de hiç duymadım. İnsan ölüsü…”

Cesetten bahsediyordu demek. “Ne bileyim abi, sen öyle deyince. Ceset desene şuna.” Doğruldu yerinde, düzeltti kayan şapkasını. “Diyemem” dedi “Ceset değil çünkü. İçten gelen bir çürümenin kokusu bahsettiğim. Dayanılmaz sıkıntıların, manevi boşlukların, ruh daralmasının kokusudur ufunet. Suyla sabunla geçmez. Öyle ağırdır ki altında kaldıkça seni başkalaştırır, dönüştürür.”

Metaforlar denizinde kulaç atmaya çalışıyordum; anlamaya çalışıyordum dilinden dökülenleri. “Abi” dedim “yanlış anlama da çok mu üzdüler seni?”

Ayaklarıyla ritim tutmaya başladı, bir iki üç… on yedi, on sekiz… “Seni üzdükleri kadar. Ne eksik ne fazla.”

Ne demekti ki bu? Beni üzdükleri kadar… Ne eksik ne fazla… Beynimde tekrar ettiğim şu kısacık kelime yığını, soru işaretleri olarak döndüler geri. Kendi öykülerimi düşündüm sonra. Hüzünlü olan birkaçını saymazsak hep mutluydu benim öykülerim. Karakterlerim cefa çekse de sonunda huzura kavuşuyordu, mutluluğu yakalıyorlardı bir yerinden. Onun karakterlerini düşündüm, yazdığını söylediği. Acıyla yoğrulmuş karakterler… Hayır dedim içimden, ikimiz de aynı derecede acı ekmiş olamayız. Onun acıları büyük, anlatmadığı bir derdi olmalı; belki çaresiz bir hastalığı var, belki tüm ailesini kaybetti, yapayalnız şu hayatta, belki dedim…”

“Aynı göğün altında ortak değilse acılarımız, bu bizi insan yapar mı?”

“Abi” dedim “üstüme vazife değil ama… Öykü kitapları yerine felsefe kitapları yazsan. Anlatım dilin çok müsait. Bilgili birine de benziyorsun. Düşün bence”

Bir müddet ses etmedi. Nice sonra girdi söze. “Ayşe ile Mehmet’in sonu evliliğe giden muhteşem aşklarını yazmıyorum diye mi? Tüm uğraşları sonunda emeğinin karşılığını alan adamın öyküsünü… Bir kış günü kaloriferli evlerinin sıcağında, annelerinin soyduğu meyveleri yiyen, mutlu mutlu musmutlu çocukların öyküsünü yazmıyorum diye mi ya da çiçekli bahçeleri, daldaki kumruları, güler yüzlü insanları, selâmı sabahı unutmayan, hal hatır soran insanları, geçim derdi çekmeyen insanları?

Evlâdı görüp de canı çekmesin diye manavın önünden gözlerini kapatıp geçiren bir babayı yok sayıp, köprü korkuluklarına çıkıp da ‘Sen yaşamak ister misin?’ dediğini unutup, tüm bunları yaşanmamış bilip elleri dolu poşetlerle akşam evlerine dönen babayı mı anlatayım?… Kırık camından içeri giren soğuktan bebeği ölen anneyi yazmayayım da doğmamış çocuğuna partiler düzenleyen, aldığı giysilerle bir köyü giydirebilecek anneyi mi yazayım?… Henüz on sekizinde mayına basıp öleni, kolu bacağı kopanı değil de aynı yaşta gösterişli caddelerde son model arabalarıyla yarış yapan gençleri mi yazayım?… Evinin işinden başka, ezanla birlikte sırtında bebesiyle tarlalarda çalışan gariban kadını mı yazayım yoksa güzellik salonlarından çıkmayan plastik kadınları mı yazayım? Hem dışarıda işinde çalışıp hem evinin işini yapan, hasta karısına bir başına bakan adamı mı yazayım yoksa kadınına ‘benim malım’ diyen adamları mı yazayım?… Sen söyle, insanı mı yazayım yoksa insanı mı yazayım?”

Ufunetim bir kıtaya yetecek seviyeye gelmişti. “Abi” dedim “Biz bu gidişle daha çok bekleriz. Baksana bize sıra geleceği yok. Ben gideyim en iyisi.” Kalktım yerimden. O da kalktı. Vedalaşma zamanıydı. “Değişik bir insansın, ne diyeyim senin gibisini aynalar görmedi. İyi bak kendine. Bir de sıkma canını bunlarla, bir daha mı geleceğiz dünyaya?”

Çıkardı şapkasını, kaldırdı başını. “İnsanın en büyük yanılgısı, yüzünü aynalarda araması. Ne dersin, haksız mıyım?”

Beklenen deprem gerçekleşti. Zemin ayaklarımın altından yavaş yavaş kaymaya başladı. Gördüm yüzümü. Evet, kendi yüzümü… Onun yüzünde kendi yüzümü… Bendim o. Şapkalı tuhaf adam.

Gözlerimi hastanede açtım. Yine bir nöbete yakalanmıştım, son günlerde iyice artan şu aman vermez nöbetler… Bu kez, yayınevinin odasında olmam hayatımı kurtardı. Sıradaki nöbet ne zaman gelir bilmiyorum, bu kez hastaneye yetişebilir miyim bilmiyorum, şapkalı o tuhaf adamı tekrar görür müyüm, onu da bilmiyorum. Ha sahi nasıl unuttum, bendim ya o!

Yazarın Yanılgısı” için 16 Yorum Var

  1. Gerçek öykülerle desteklenmiş çok güzel bir öykü.
    “İnsanın en büyük yanılgısı, yüzünü aynalarda araması. Ne dersin, haksız mıyım?”

    O ufunet sanırım dünyanın kokusu. Her geçen gün ağırlaşıyor, burnumuzu sızlatmaktan da öte artık. Eski öykülerinizin tadını aldım bu öyküde, Öznur Babur kokusu sinmiş satırlara. Çok güzel olmuş, teşekkürlerimi kabul edin. Yazım, dil, diyaloglar, her şey başarılı tabii olarak. Muhtemelen en başarılı öykülerden olacak tema için, arkadaşlar da böyle düşünecek sanıyorum.

    Bir tek şunu söyleyeceğim, ve bu benim kuruntum. Verilen mesajın üstünü birazcık daha kapatmak belki öyküyü gayenin baskısından kurtarır.
    Ellerinize sağlık diyorum ve tekrardan teşekkür ederek her seçkide görüşebilmeyi temenni ediyorum.

    1. Merhaba,
      Teşekkür ederim güzel yorumunuz için ve öykümü beğenmenize sevindim.
      “Ufunet”i kullandığım daha önce yorumlarda bahsettiğim öyküm buydu. Ve evet maalesef, dünyanın kokusu çok ağır.
      Eski öykülerimin tadı… Lirik, daha duygusal belki daha vurucu. Seviyorum duygulara hitabı yazıda.
      Her öykümde daha önce de dediğim gibi farklılık yapmayı seviyorum. Burada da “haberler”i kullanmak istedim. Zira her gün dinliyoruz ve bir şekilde zihnimize kazınıyorlar. Bu öyküde bana malzeme oldular. Sanırım demek istediğiniz mesaj verdiği öykünün. Onu da şöyle açıklayayım:
      Görünürde iki yazar karakter var. Biri iyimser biri karamsar bakış açısıyla yazan. Yazarlar hani biraz daha farklı konuşurlar ya hani anlatmak istediği vardır, bir felsefesi bir mesajı vardır ve bunu farklı kelimelerle anlatırlar ya, ben de burada iki yazarı karşılıklı konuştururken onların yazar kimliğini düşünerek yazdım. Yani anlatacakları, söyleyecek sözleri var. O mesaj kaygısı -varsa fazladan- o da karakterlerin yazar olması sebebiyle.

  2. “Ufunet”in kelime anlamını bilmiyordum. TDKya baktım.
    Çürümeden doğan kötü koku.
    çıbanın içinde oluşan pis kokulu irin.
    Öncelikle bunun üzerine bir öykü yazmak fikrini çok akıllıca buldum. Öykünde toplumsal kokuşmayı çok güzel vermişsin. Sadece sonunda kendisini bulmasa mı diye düşündüm. Öykünün kritik bölümü belki ama nedense ben de bu düşünceyi uyandırdı. Ellerine, yüreğine sağlık.

    1. Merhaba,
      Karakterlerin aslında tek kişi olması -hani kişilik bölünmesi gibi- toplumsal kokuşmuşluğun bir getirisi aslında. Tüm bu kokuşmuş düzen içinde hepimiz öyle değil miyiz? “Yaprak döker bir yanımız, bir yanımız bahar bahçe”… 🙂
      Karakter de öyle. O sebeple gerekli. 🙂
      Öykümü beğenmene sevindim, yazı arkadaşım 🙂
      sevgiler.

  3. Merhabalar,
    İki karakterin arasındaki zıtlığı güzel sunmuşsunuz. Düşüncelerindeki aşırılılık uç noktalara taşınmış. Okurken neden diğer yazarla olan konuşmasını sürdürdüğünü düşünmüştüm, yanıtı öykünün sonunda aldım.

    Kelime seçimleriniz özenli ve dikkatli. Diyaloglar başarılıydı. Kokuyu da eklemeniz güzel bir ayrıntı sunmuş.

    Kaleminize sağlık.

    1. Merhaba Deniz,
      Teşekkür ederim güzel yorumun için.
      İtiraf etmek gerekirse bu öyküde çıkış noktam “koku”ydu yani “ufunet”. Kelimelere de her öykümde özen gösteriyorum, bunu fark etmen de ayrıca güzel.
      sevgiler.

  4. Merhaba Öznur Hanım,
    Öykünüze bayıldım. Şapkası yüzünü kapatıyordu cümlesinde kendisi olduğunu hissettim ama abi diye hitabı kafamı karıştırmıştı. Sonunda çözüldü.
    Öykü yazarın karamsar yanına katılmamak o kadar elde değil ki… Dünya kokuşmuş bir yer ve bunu insanların yüzüne vurmak gerek.
    İyimser yan her ne kadar şunlar da oluyor dese de o kokuyu örtmüyor maalesef. Kendi düşüncem.
    Nurdan Hanıma biraz katıldım gibi kendisi çıkmasa mıydı acaba dedim ama öykü kesinlikle şahane elinize sağlık.

    1. Merhaba,
      Teşekkür ederim yorumunuza ve öykümü beğenmenize sevindim.
      Koku konusunda hepimiz hemfikiriz sanırım.
      Son noktaya da ilk yorumda değinmiştim. 🙂

  5. Merhaba Öznur Hanım,

    Felsefi alt yapısı kuvvetli bir öyküydü. Nereye bağlanacağını merak ederek okudum. Hayatın içindeki tezatlar karakterler üzerinden aktarılınca, bakış açısı farkı da gözler önüne serilmiş. Aynı resme bakıp farklı renk görmek insanoğlunun doğasında var. Bunu çok güzel yedirmişsiniz öykünüze. Akıcı bir yazım dili de eşlik edince keyifli bir öykü çıkmış ortaya.

    Öykünün uzunluğunun da tam yerinde olduğunu düşünüyorum.

    Başarılarınızın devamını dilerim.

    Selamlar,

    1. Merhaba,
      Teşekkür ederim yorumunuza ve öykümü beğenmenize sevindim.
      “Aynı resme bakıp farklı renk görmek insanoğlunun doğasında var.” Kesinlikle.

  6. Öznur Hanım merhaba,
    Bu sayıda da temanın en güzel öykülerinden birini yazmışsınız. Diyaloglar çok iyiydi. Kötümser karakter beni ikna etti ne yazıkki.
    Elinize sağlık,

    1. Merhaba,
      Teşekkür ederim güzel yorumunuza ve öykümü beğenmenize sevindim.
      Kötümser karaktere gelince, benim o! O yüzden ikna edici olmuştur 🙂

  7. Selamlar,
    Gayet etkili, üstüne bayağı düşündürücü, utandıracak kadar başımıza vurmuşsun öykünle. Müthiş bir iç dökme olarak görüyorum hepimiz adına. Ülke gerçeklerini, yazarın iç sıkıntısını, problemlerini öyle güzel bağlamışsınız ki öykü sonunda. Oldukça kaliteli bir eser çıkarmışsınız ortaya.
    Ellerinize sağlık, çok beğendim öykünüzü.
    Yeni seçkilerde görüşmek üzere. 🙂

    1. Merhaba,
      Teşekkür ederim güzel yorumunuza ve öykümü beğenmenize sevindim.
      Maalesef öyküde geçenler her gün bir benzerini duyduğumuz haberler. Dediğiniz gibi bir iç dökümüydü.

  8. Merhaba Öznur,

    “İnsanın en büyük yanılgısı, yüzünü aynalarda araması. Ne dersin, haksız mıyım?”
    Harikaydı.
    Öykü harikaydı. Kurgu harikaydı. Final harikaydı.
    Tercihine saygı duymakla beraber, ve aslında önemli bir detay da olmadığını belirterek şunu söylemeliyim; Abi diye seslenmese “Şapkalı” adama belki daha iyi olabilirdi. Ne bileyim, o daha uygun olurdu gibime geldi. Ancak tekrar edeyim, bu önemsiz bir detay. Okurken ne hissedersem, yaptığım yorumda dile getirmeye çalışıyorum.
    Osman’a katılıyorum. Bu temanın -okuduklarım içerisinde- en başarılı öykülerinden birisi oldu öykün.
    Teşekkürler bu güzel öykü için. Görüşmek üzere,
    Sevgiler.

    1. Merhaba,
      Teşekkür ederim güzel yorumunuz için ve öykümü beğenmenize sevindim.
      “Abi” hitabına gelince; görünürde iyi ayrı yazar karakteri oluşturdum. Biri daha pozitif bakarken hayata diğeri daha karamsar. Biri daha gizemli biriyse daha samimi. Biri daha kitabi konuşurken biri daha doğal konuşuyor. Bu sebeple kullandım.
      Elbette görüşünüzü belirtebilirsiniz, sıkıntı yok 🙂

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *