Öykü

Yedinci Matruşka

Ölmeyi düşündüğüm günlerdeydi. O akşam da kadehleri saymayı çoktan bırakmış, bar tezgâhının leke dolu yüzeyine yapışmıştım.

“Bence düşündüğünüz yöntemde kurtulma olasılığınız hâlâ var” diyen sese döndüm. Döndüm dediysem sol şakağım ve ıslak saçlarım tezgâhtan kalkmamıştı. Gözlerimi kırpıştırdım. Ne söylediğini anlamaya çalıştım.

“Diyorum ki, o ilaçları içseniz dahi mideniz yıkandığında kurtulabilirsiniz.”

O anda aklımdan geçen tam da buydu-ilaçlar… Toparlanmaya, başımı dik tutmaya çalışarak bar taburesinde düzgün oturmaya zorladım kendimi. Bir kadının yanında yeterince sefil göründüğümü düşünmüş olmalıydım.

“Matruşkaları bilir misiniz?” dedi aniden. Bilirdim, hem de çok iyi. Babam bir matruşkaydı. En dışındaki mükemmelliği açtığınızda içinden boy boy kindarlık, kıskançlık, küçümseme çıkardı. En küçük matruşka da bence nefretti. Yıllarca biriktirdiği nefreti eritebilsem her şeyi çözebilirim sanmıştım ama olmadı. Benden, tek oğlundan nefret etti. Sadece onun çizdiği yoldan gitmek istemediğim için, onun sevdiği müziği dinlemediğim, onun sevdiği yemeği sevmediğim için nefret etti benden. Annemin katili olarak gördü beni. Doğarken öldürmüştüm annemi. Dışarıdan koruyucu mükemmel baba görüntüsünün içindeki duyguları bir tek ben bilir, suçluluk duygusuyla kimselere söyleyemezdim. Benim onu sevmediğim ama sevdiğimi sandığım yaşlarda yanına sokulmaya çalıştığımı hatırlıyorum. Ne budalalık… Kaşlarının altından bana öyle bakardı ki içlerinden fırlayacak nefret beni boğacak sanırdım. Büyüdükçe yaklaşmaz oldum ben de. Sonunda birbirine kilometrelerce uzak iki kıta gibi ayrı düştük. Babam bir matruşkaydı.

“Geçmişinizi unutun şu an için” diye fısıldadı.

“Ne, kim? Ha…” sözlerinin karıştığı sayıklamalardan sonra bana ısmarladığı duble kahveyi itiraz etmeden içtim. Boyun eğmek benim tabiatımda vardı. Algım biraz daha açılmıştı. Kısa saçlarıyla, sert yüz hattıyla pek de güzel olmayan kadını süzmeye başladım. Burada yanımda ne işi olduğunu anlayamıyordum. Benimle aynı yaşlarda olmalıydı. Belki de aynı yıllarda doğmuştuk, belki de aynı zamanda, aynı hastanede. Ne saçma bir düşünceydi bu!

“Saçma değil, tam da öyle” dedi bana. Demek yüksek sesle düşünüyordum.

“Yüksek sesle düşünmüyorsunuz. Ben sizin iç sesinizi duyabiliyorum.”

İçmiştim ama iç sesimi duyuracak kadar değil. Kahve de beni biraz kendime getirmişti. Benimle dalga geçilmesinden öylesine bıkmıştım ki gitmeye yeltendim. Kolumdan sıkıca tuttu, kalkamadım.

“Sizinle dalga falan geçmiyorum. Ölmeyi düşündüğünüzü biliyorum. Bakın, aynı anda, aynı yerde doğan bebeklerin arasında bilim insanlarının açıklayamadığı bir telepati olurmuş. Çok yeni öğrendim bunu. Son yıllarda içimde hep bir sıkıntı vardı. Nedensiz. Yani ben nedensiz sanıyordum ama sizin ve diğer ikisinin ölme isteğiymiş.”

“Saçmalamayın, ilk kez duyuyorum böyle bir şey. Ben neden hissetmiyorum böyle garip bir şeyi. Hem diğer ikisi de ne?”

“Anlatacağım ama sizin kalp gözünüz kapalı. Önce bana açmalısınız.”

İşte bir saçmalık daha dedim içimden ya da dışımdan artık umurumda da değildi. Babamın nefretiyle öylesine donanmıştım ki bu nefreti ben de ayna gibi yansıtıyordum. En son, yok ondan önceki kız arkadaşım söylemişti bu kalbimin sevgiye kapalı olduğu zırvalığını.

“Açılacak bir kalbim kaldıysa tabii.”

Gülümsedi. Yüzündeki tek güzel şey gülümseyince parlayan bembeyaz dişleriydi. Sigara ve alkolden benim dişlerim sarıydı ve beyaz dişli sorunsuz insanlardan nefret ederdim.

“Bakın inanılmaz geleceğini biliyorum. Ben de ilk duyduğumda yani bundan yaklaşık bir ay önce saçmalık diye bağırmıştım hem de yaşlı bir kadının hastanedeki yatağının başucunda. Kadının ilk sözü ben senin ve diğerlerinin süt annesiyim olmuştu.”

Gülmeye başladım. Gözümün önüne gelen beslenme görüntüsüne gülüyordum. Sinirlerim bozulmuştu.

“Tamam mı? Geçti mi gülmeniz? En iyisi her şeyi baştan anlatmak. Bir gün bir telefon geldi hastaneden. Nermin İçkoyu diye birinin beni ısrarla görmek istediğini söylüyordu karşıdaki kişi. Böyle birini tanımadığımı söyledim. O da kadının çok yaşlı ve ölmek üzere olduğunu, hastanede yattığını, hiç ziyaretçisi olmadığını, cebinden benim telefon numaramın çıktığını, tanımasam da görmemin kadıncağıza huzur vereceğini söyledi. Gittim. Yaşlı kadın bana şöyle bir baktı, ben senin ve diğerlerinin süt annesiyim ve sen yedi numarasın dedi. Sağıma soluma bakındım sayıklıyor herhalde dedim. Başını iki yana salladı. Sayıklamıyorum siz yedi kişisiniz. Matruşka gibi iç içe geçmişsiniz. Bu yedi kişiyi bir araya getirirsen ancak o zaman… dedi ve uykuya daldı. Bekledim, saçmaydı ama meraklanmıştım. Spiritüel olaylara ilgim zaten hep vardı. Bir süre sonra gözlerini açtı. Siz aynı yerde doğan dedi ve öldü. O cümle aklımı günlerce oyaladı. Önceleri boş vermeye çalıştım ama olmadı. Sonra araştırmaya başladım. Aynı anda aynı yerde doğan bebekler arasında dediğim gibi bilimin açıklayamadığı telepatik bağlantılar buldum. Sonunda hastaneye gittim, rüşvetle kayıtlara ulaştım ve ilginçtir birer dakika arayla yedi bebek dünyaya gelmişiz yani siz ben ve diğer beş kişi.”

Artık sarhoşluğum tamamen geçmişti. Dünya ne garip diye geçti aklımdan. Bir anda yediye katlanmıştım.

“Ee ilginç bir hikâye. Anlatın bakalım, sonra diğer kardeşlerimizi de buldunuz mu?”

“Dalga geçmeyin. Ben yedinci olduğumu biliyorum ama sizi bilmiyorum. Diğer ikisini buldum. Bakın şu köşe masada oturanlar.”

Başımı çevirip baktım. Masanın üstü bira şişeleriyle kaplıydı. İki iri adam dikkatle bana bakıyordu.

“Bunlar ölmek isteyenler mi?”

“Evet. İkisi de.”

“Demek biz ölüm kardeşliği yapmışız.”

“Bırakın bu kardeşlik lafını. Yedi kişiden sadece üçü böyle, siz dahil. “

“Diğerleri?”

“Onları arıyorum hâlâ.”

“Bulunca yani böyle bir şey varsa ve bulursanız…”

“Ne olacağını hep birlikte anlayacağız. Önce bulmamız gerekiyor.”

“El ele tutuşuruz artık.”

“Lütfen, gerçekten inanmıyorsunuz ama düşününce size de ilginç gelmiyor mu? Elimde onların isimleri var fakat izlerine henüz rastlayamadım. Şimdi şu masaya geçelim mi? Kardeşlerinizle(!) tanışırsınız.”

Masaya tekrar baktım. Çakır gözlüsüne kanım ısındı ama diğeri, kızıl kafalı biraz korkuttu beni. Hayatım zaten saçmaydı ama kadının anlattığı tuz biber olmuştu.

“Eh hadi bakalım o zaman. Ölmeyi biraz daha erteleyebiliriz.”

Bardan kalkıp masaya doğru ilerlerken onlar da ayağa kalktı. Çakır gözlüsü sarı dişleriyle sırıttı. Tamam dedim. Kızıl kafalı gülümsemedi bile. Bu yeni yaşamımın ilk adımlarıydı.

Nurdan Atay

Endüstri mühendisiyim. Mesleğimi çok uzun süre yaptıktan sonra rotamı edebiyat çalışmalarına çevirmeye karar verdim. O tarihten beri de yazıyorum. İkinci üniversite Edebiyat okuyorum. Bir grup yazan/yazar arkadaşımla birlikte her ay Kil-Tablet adında öykü fanzini çıkarıyoruz. Ağırlıklı olarak öykü ve tiyatro oyun metinleri yazıyorum. Okumayı, seyahat etmeyi, film izlemeyi, yogayı, el sanatlarından becerebildiklerimi yapmayı, doğayı, öğrenmeyi, araştırmayı seviyorum.

Yedinci Matruşka” için 4 Yorum Var

  1. Merhabalar
    Öyküleriniz hep normal gibi başlayıp altından sıradışı bir şey çıkıyor. Kurguyu merak ettim. Yedi kişi birbirini bulunca ne olacak diye okurken bir anda bitiverdi. Sanırım devamı gelecek. :slight_smile:
    Anlatımınız akıcı ve dikkat çekici. Şu kısmı beğendim, karakterin dünyasını daha iyi anlamamı sağladı.

    Diğer seçkilerde görüşmek üzere.

  2. Merhaba; Yedi kişi bir araya gelince ne olacağını ben de bilmiyorum umarım yedinci biliyordur da kulağıma fısıldar:) Güzel sözleriniz için ayrıca teşekkürler…

  3. Merhaba,
    Dilin kullanımını ve büyülü gerçekçilik ekolünün işlenilişini beğendim. Duygu’nun söylediği gibi devamı olacak gibi bitmiş öykü.
    Gelcek seçkilerde görüşmek üzere…

  4. Merhaba; teşekkür ederim ve evet öyküyü artık okur kendi içinde devam ettirir diye düşündüğüm için orada noktaladım.

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!