Öykü

Yemin ve Öç

Sıçrayan Geyik Kabilesi zor günler geçiriyordu çünkü kış çok erken ve çok şiddetli bastırmıştı. Buzyeli Vadisi’nin kışları her zaman sert olurdu ama bu yıl her zamankinden de zorlu geçeceğe benziyordu. Kışın sertliği, barbar kabilesini tek başına yıldıramazdı elbette. Onlar tundranın acımasız ikliminde yaşamaya alışıktı. Ama en nihayetinde onlar da insandı. Suya ihtiyaçları vardı. Ve yemeğe… Başlıca geçim kaynakları olan ren geyikleri bu yıl diğer yıllara oranla oldukça azdı. Bu durum kabileler arası sürtüşmelerin ve çatışmaların kaçınılmaz olarak artmasına yol açmıştı. Diğerlerine oranla daha zayıf olan Sıçrayan Geyik kabilesinin savaşçıları gururlarına yediremeseler de erkenden göç etmek zorunda kaldılar. Gurur karın doyurmuyordu çünkü. Ve kendileri umurlarında olmasa bile gözlerinin içine bakan çocuklarının görüntüsü ve eşlerinin sessiz bekleyişleri gururlarına üstün gelmişti. Daha fazla ren geyiği bulma ümidiyle şefleri Hardouin’in önderliğinde güneye indiler. Fakat daha fazla kar ve daha soğuk bir havadan başka bir şey bulamadılar. Bu yıl Sıçrayan Geyik Kabilesi için her şey ters gitmişti. Ve bu sorunlarının sadece başlangıcıydı.

Hardouin iri yarı bir savaşçıydı. Uzun kızıl saçları dağınık bir şekilde omuzlarını kaplıyordu. Kızıl bir bıyığı ve örgülü gür sakalları vardı. Saç ve sakallarının arasına serpilmiş beyazlar birçok kış devirmiş olduğuna işaret ediyordu. Her zaman çatık kaşlı ve bağırmaya hazır mizaçlı bir adamdı. Yüzünün sağ yanındaki derin yara izi de bu aksi mizacı kuvvetlendiriyordu. Barbar kabilesinin reisi olarak kalmak istiyorsa böyle olmalıydı. Barbarlar, reislerini bilgelik ya da bunun gibi soylu erdemlere göre seçmezdi çünkü. En güçlü olan kişi bileğinin hakkı ile reis olurdu. Ve reis kalmak istiyorsa öyle olmaya devam etmeliydi. Aksi takdirde daha genç ve hevesli barbarların kendisine meydan okuyarak yerini almaları kaçınılmazdı. Tıpkı kendisinin de daha önceki lideri öldürmesi gibi… Yine de Hardouin’de gösterdiğinden daha fazlası vardı. Diğer barbar liderlerinden farklı olarak kabilesini ve onların geleceğini düşünürdü o. Kendisinden önceki lideri bu yüzden öldürmüştü. Halkının ve ailesinin geleceği için… Bu çatık kaşlı kızgın ifade sadece bir maskeydi. Gerekli bir maske…

Karla kaplı bir tepenin üzerinde durup etrafı gözetlerken aklında bu düşünceler vardı Hardouin’in. Hiçbir zaman yanından ayırmadığı, Biçici adını taktığı devasa çift elli kılıcı sırtına asılıydı. Ellerini gözlerine siper etmiş, ren geyiklerinden bir ize rastlayabilmek için tepenin etrafını araştırıyordu. Fakat şiddetli rüzgâr ve kar yağışı görüş alanını kısıtlıyordu. Memnuniyetsizlikle bir homurtu koyuverdi ve ellerini indirip yanında duran oğluna baktı. Oğlu Brann, yanında dimdik durmuş gözlerini ufuktan ayırmadan etrafı gözlemeye devam ediyordu. Babasına belli etmek istemese de soğuktan donmak üzere olduğu her halinden belliydi. Yine de babasının gözüne girebilmek için hiç itiraz etmeden, orada babasının yanındaydı işte… Hardouin, oğluna sevgi ve kızgınlık karışımı bir duygu ile baktı. Oğluna sarılıp onu ısıtma dürtüsüne karşı koydu. Onu seviyordu fakat güçlü olmasını da istiyordu. Güçlü olsundu ki kendisinden sonra gelecek lider o olsundu. Oğlunda görülen hafif titremelere onaylamayan gözlerle baktı Soğuk ve mesafeli bir sesle “Gidelim. Bu havada bir şey bulmamız imkânsız.” diyerek tepeden aşağı yürümeye başladı. Brann sessizce onu takip etti.

Yirmisine yeni basmış, genç bir delikanlıydı Brann. O da babası ve diğer çoğu barbar gibi uzun boylu ve yapılıydı. Babasının çelik mavisi gözlerine ve sert bakışlarına sahipti. Ama sapsarı uzun saçlarını annesine borçluydu. Barbarların gurur ve inatçılık özelliklerini sonuna kadar taşısa da babasının hassas düşünme yetisine de sahipti. Yine de daha öğrenmesi gereken çok şey vardı. Babası, ne kadar belli etmemeye çalışsa da kendisini seviyordu, bunu biliyordu. O da babasını seviyor ve onunla gurur duyuyordu. Babasının da kendisi ile gurur duymasını sağlamak için her şeyi yapmaya hazırdı. Soğuktan donmaya bile…

İkili hızlı adımlarla kamp alanına yaklaştılar. Onların geldiğini gören birkaç savaşçı hızla ayağa kalktı ve umut dolu gözlerle liderlerine baktılar. Hardouin tek kelime bile etmeden, sert bakışlarla aralarından geçip gitti. Bunun üzerine gözler geriden, daha ağır adımlarla gelen Brann’ın üzerine çevrildi. Genç barbar durup, kendisine bakanlarla tek tek yüzleşti ve başını olumsuz anlamda sallayarak babasını takip etmeye devam etti. Geride kalanlar umutsuzlukla boyunlarını bükmüşlerdi.

Hardouin hışımla kendisine ait çadıra girdi ve karısını içeride onu beklerken buldu. Brann hemen babasının ardındaydı. Barbar ısınmak için köşedeki ateşe ilerlerken “Tek bir lanet olası geyik bile yok!” diye yanıtladı karısının sessiz sorusunu. Kadın anlayışla iç çekti ve köşedeki sandalyesine usulca çöküverdi. Brann hüzünle annesine baktı. Uzun boylu ve sarışın kadın, yaşıtlarına göre hâlâ çok çekiciydi. Fakat belli etmemeye çalışsa da aynı zamanda çok hastaydı. Yine de kocasına duyduğu sadakat ve barbar halkına özgü gururu bunu açıkça belli etmesine engel oluyordu. Kadın bir öksürük krizi ile sarsılmaya başladı. Genç barbar yavaşça annesine doğru ilerledi ve sırtındaki kalın kürkü çıkarıp kadının sırtına doladı. Kadın, elini minnetle omzundaki elin üzerine koydu. Hardouin o yöne bakmamaya özen göstererek, ne olduğu anlaşılmayan bir homurtu koyuverdi.

Gece, kampın üzerine hızla çöktü. Neyse ki kar yağışı biraz hafiflemişti.  Hardouin, bunun için Tempus’a sessiz bir şükran duası edip o geceki nöbetçileri belirleme işine koyuldu. İtiraz edenleri ve yiyeceğin azlığı konusunda şikâyet edenleri sert bakışlarıyla ve bir-iki kuvvetli yumruk yardımıyla bastırdı. Yine de onlara hak vermemek elde değildi. Yiyecekleri gerçekten de çok azalmıştı. Son birkaç gündür kurutulmuş et ve bayat ekmekten başka bir şey yiyemez olmuşlardı. Bu onların kuvvetten düşecekleri, zayıflayacakları anlamına geliyordu. Buzyeli Vadisi’nin acımasız ve tehlikelerle dolu ikliminde bu, ölüme davetiye çıkarmakla eşdeğerdi. Adamlarına gidip yatmalarını emretti. Nöbetçilerin yerlerinde olduğundan emin oldu ve sonunda o da gidip kendini uykunun huzurlu kollarına bıraktı. Yine de Hardouin yarından umutluydu. Gençliğinde buralarda çok geyik avlamıştı ve civarda bir geyik sürüsünün izlerine rastlayacaklarından çok emindi. Tek yapmaları gereken gün doğana kadar sabretmekti. Ondan sonra her şey düzelecekti. Karın yavaşlaması iyiye işaretti. Tempus onlarlaydı.

* * *

“Tempus!” diye haykıran bir savaş çığlığıyla yataklarından fırladılar. Ardından da “Alarm!” diye bağıran ikinci bir ses geldi. Bağıranlar nöbetçilerdi. Hardouin hızla yattığı yerden doğrulup Biçici’yi eline aldı. Henüz uyuyalı birkaç saat olmuş olmalıydı. Brann’ın da uyanmış olduğunu ve kılıcını kuşandığını o anda fark etti. “Burada kal!” diye kükredi Hardouin. Brann’ın öfke ile itiraz eden bakışlarını yakalayınca “Burada kal ve anneni koru oğul!” dedi emreden bir ses tonuyla. Brann gurur ve öfke ile başını geriye attı ama annesine attığı kısa bir bakışın ardından başını olumlu anlamda sallayıp emri anladığını gösterdi. Hardouin karısı ile kısa bir an da olsa bakıştı ve hızla çadırı terk etti.

Geride bırakılmak Brann’ın gururuna dokunmuştu. Dışarıdan Tempus’a atılan haykırışlar ve çatışma sesleri gelmeye başladığında kendini çadırda tutmakta oldukça zorlandı. Dönüp annesine baktı ve bunun gerekli olduğunu kendisine hatırlatarak sakinleşmeye çalıştı. Onu yalnız bırakamazdı. O esnada,  tam arkasında çadır kapısının açıldığını gösteren, derinin kenara kayma sesi duyuldu. Brann, babasının kararından vazgeçtiğini ve kendisiyle gelmesini söylemek üzere geri döndüğünü umarak hevesle kapıya döndü. Fakat karşısındaki babası değildi. Daha önce hiç görmediği bir yabancı, elinde kılıcı ile çadıra girmiş, saldırgan ve açgözlü bakışlarla bir kendisine bir annesine bakıyordu.  Yabancı, barbar kadını iyice süzdü ve yüzünü geniş, pis bir sırıtış kapladı. “Bak bak… Burada neler de varmış? Biraz oynaşmaya ne dersin güzelim?” dedi pis sırıtmasını sürdürerek. Brann yavaşça kılıcını çekip adamla kadının arasına girdi. Yabancının gözü Brann’ın elindeki kılıca kaydı ve “Bak sen… O elindeki de ne ufaklık? Yeni oyuncağın mı yoksa?” dedi alay edercesine. Ardından vahşi bir savaş narasıyla Brann’ın üzerine saldırdı. Brann kılıcını hızla savunma pozisyonuna alarak darbeyi savuşturdu ve adamın midesine sert bir tekme atarak yere yapışmasına neden oldu. Yabancı acıdan iki büklüm olmuş bir şekilde yattığı yerden doğruldu ve öfkeyle Brann’ı süzdü. “Seni küçümsemişim anlaşılan. Aşağılık piç… Önce senin işini bitireceğim sonra da annenin tadına bakacağım.” dedi hırlayarak ve tekrar saldırdı. Saldırısı bu kez ölçülü ve dikkatliydi. İki savaşçı, çadırın içinde karşılıklı saldırı ve savunma hamleleri ile geçen birkaç dakika boyunca hiddetle dövüştüler. Dövüş ilerledikçe yabancı, Brann’ı aslında çok fazla küçümsediğinin farkına varmaya başlamıştı. Barbar dövüş konusunda çok yetenekli değildi. Öğrenmesi gereken daha çok şey vardı. Ama güçlüydü. Ve hızlı… Ve bu özellikleri diğer eksikliklerini fazlasıyla kapatıyordu.

Hızlı bir vuruş darbesiyle yabancının elindeki kılıç fırlayıp çadırın karanlık köşelerinden birine uçtu. Ardından da bitirici darbe geldi. Hızlı ve amansız… Brann kılıcını adamın cansız bedeninden çekip çıkarttı ve dövüşün başından beri çadırın bir köşesine büzüşmüş olan annesi ile göz göze geldi. Kadın hafif bir öksürük attı ve başını oğlu ile gurur duyduğunu belirtircesine salladı. Brann memnuniyetle gülümsedi ve babasına kampa giren yabancıyı hakladığını söylemek için neşeyle çadırdan dışarı fırladı. Çadırdan çıkar çıkmaz ise yüzündeki gülümseme kayboldu. Bütün kamp alev alevdi. Birkaç metre ilerisinde, babasının yabancılar tarafından çevrilmiş olduğunu gördü. Etrafında hem kendi kabilesinden hem de yabancılardan oluşan bir ceset yığını vardı ve hala dövüşmeye devam ediyordu. Yardım istiyordu! Brann “Tempus!” diye bağırarak hızla babasına doğru koşmaya başladı fakat yolu anında başka yabancılar tarafından kesildi. Tam dövüşmeye hazırlanıyordu ki başına sert bir darbe aldı ve her yer karardı.

* * *

Uyandığında başının arka tarafında oldukça şiddetli bir ağrı vardı. Elini başına götürmeye çalıştı fakat ellerinin arkasından bağlı olduğunu fark etti. Gözlerinin de bağlı olduğunu o anda anladı. Telaşla yattığı yerde kıpırdanmaya başladı ve anında midesine sert bir tekme yedi. “Kıpırdarsan boğazını keserim vahşi!” dedi tepesinden bir yerlerden hırıltılı bir ses. Öfke ile ayağa kalkmayı ve ne olursa olsun kendisine hakaret eden bu adamı parçalamayı düşündü. Sonra babasının, sinirlerine hâkim olması konusundaki uyarılarını hatırladı ve sessiz kalmayı tercih etti. Usulca yatıp etrafını dinlemeye başladı. İlk fark ettiği şey artık gece olmadığıydı. Gözlerine bağlanan kumaş parçasının ardından güneş ışıkları sızıyordu çünkü. Uzun bir süre baygın kalmış olmalıydı. Ayrıca yerde yatanın bir tek kendisi olmadığını da fark etti. Etrafındaki acı dolu iniltiler ve ağlayan kadınların hıçkırıkları dün akşamki baskından tek sağ çıkanın kendisi olmadığını gösteriyordu. Tam annesi ve babasının akıbeti hakkında düşünmeye başlıyordu ki “Onları sıraya dizin!” diyen bir ses yankılandı meydanda. Bir el kabaca saçlarından yakalayarak onu ayağa kaldırdı ve itip kakarak bir sıraya soktu. Zorla dizlerinin üzerine çöktürüldü. Sağında ve solunda duran başka barbarların varlığını hissetti. El ve ayak bileklerinden birbirlerine zincirlendiler. Artık hareket etme imkânları yoktu.

“Durumumuz nedir?” diye sordu az önce duyduğu ses.

“Emrettiğin gibi yaptık Cormac. Tüm yetişkin erkekleri öldürdük.” dedi ikinci bir ses. Bu sözle birlikte sıraya dizilen kalabalıktan hüzün ve isyan dolu bir haykırış koptu. “Kapatın lanet çenelerinizi!” diye bağırdı, adı Cormac olan sesin sahibi.

“Lanet olsun size! Şehirli pislikler!” diye bağıran bir kadın sesi duyuldu. Brann bu sesi tanımıştı. Darina’ydı bu, yani kabilenin en hırçın ve inatçı kadını.

“Eğer sesini kesmezsen seni kendi ellerimle öldürürüm.” dedi Cormac, soğukkanlılıkla. Darina’nın cevabı bir tükürük olarak geldi. Sonra bir kılıcın hızla kınından çekilme sesi ve Darina’nın acı dolu çığlığı duyuldu. Kalabalıktan yine bir feryat yükseldi.

“Eğer tek bir ses daha çıkartırsanız hepinizi öldürürüm. Olaf! Ağzını ilk açanı gebert.” dedi Cormac. Keyifli bir kıkırdama duyuldu. Anlaşılan Olaf bu emirden oldukça memnun kalmıştı.
Meydana bir sessizlik çöktü. “Güzel. Şimdi, bir bakalım…” dedi Cormac. Ardından sıranın önünde bir ileri bir geri yürüyen bir çift çizmenin yerdeki karları eziş sesi duyuldu. “Hmmm… Pek de parlak bir av olmamış. Yazık…” dedi Cormac. “Eh, ne yapalım. Elimizdeki ile yetineceğiz. Yaşlıları öldürün, işimize yaramazlar.” diye ekledi ardından, oldukça umursamaz bir tavırla. Sıraya giren barbarlardan yine bir itiraz ve isyan gürültüsü koptu. Ama hareket edemiyorlardı. Hem zincirlenmişlerdi hem de açlıktan takatleri kesilmişti. Yaşlıların ölüm çığlıklarını ve yabancıların zalim kahkahalarını çaresizce dinlemekten başka bir şey yapamadılar. Brann gözlerinden süzülen yaşlara engel olamadı. Cormac’ın yeniden konuşmaya başladığını fark etmesi için biraz zaman geçmesi gerekti. “…sıra geldi asıl konuya. Yani hanginizin para edip etmeyeceğine…” Sıranın başına yürüyen ayak sesleri duyuldu. “Hmm… Güzel kızsın. Seni yatak odasında ağırlamak isteyecek birçok zengin adam tanıyorum. Arabaya!” dedi Cormac. Açılan bir zincir ve sürüklenip götürülen birinin sesi duyuldu. Cormac bir sonraki ile devam etti. “Çok zayıf, çok çelimsiz… Yaramaz.” dedi. Ardından Brann’ın başka hiçbir sesle karıştıramayacağı bir ses duyuldu. Bir kesme sesi ve boğazı kesilen birinin çıkardığı hırıltılar… Cormac her şey normalmiş gibi devam etti. “Genç ve kuvvetli, arabaya! Çok çirkin, yaramaz!” Bu böyle sürüp gitti. Sıraya dizilmiş genç barbarlar ve kadınlar ya işe yarar bulunup –arabaya- yönlendirildi ya da oracıkta öldürülüp bir kenara atıldı. Brann’dan önceki barbar da incelenip arabaya gönderildi. Şimdi sıra ondaydı. Brann kalbinin küt küt attığını hissediyordu. Az sonra ya yaşayacak ya da bu hayata gözlerini yumacaktı. Bir el saçlarından sertçe kavrayarak onları koparmak istercesine Brann’ın kafasını geriye yatırdı. “Hmmm… Hem genç hem yakışıklı…” dedi Cormac, memnun bir ifade ile.

“Bu piç kurusu Rommeral’ı öldürdü.” dedi ikinci bir ses, nefretle.

“Ah, hem de savaşçı…” dedi Cormac, daha da memnun bir sesle.

“Evet, savaşçı ya… Hem de o zar zor öldürdüğümüz kabile şefinin oğlu. İşimize yaramaz.” dedi ikinci ses, ısrarla.

“Gebertelim onu!” dedi bir diğeri.

Demek babasını öldürmüşlerdi. Büyük ihtimalle annesini de… Boğazında bir şeylerin düğümlendiğini hissetti. Ah bir kıpırdayabilseydi… Bunu ödeyeceklerdi! Hepsine ödetecekti. Tempus’a intikamını alabilmesi adına yaşamasına izin vermesi için sessizce yalvardı.
Bir anlık duraksamadan sonra Cormac “Arabaya!” dedi, arkasındaki homurdanma ve itirazlara kulak asmayarak. Brann saçlarını tutan ellerin kendisini bıraktığını hissetti. Yaşayacaktı… Sessizce Tempus’a bir şükür duası mırıldandı. Tam o esnada sıradaki esiri inceleyen Cormac’ın sesi duyuldu. “Yaramaz!” Bir kesme ve hırıltı sesi daha…

Sürüklenerek ve itilerek bir yere götürüldü. Basamak olduğunu sandığı bir iki şeyi tırmandı ve sertçe sırtından ittirilip saman kaplı yere düşürüldü. Etrafına toplanan bir iki kişi hızla yaklaşıp gözlerindeki bağı çıkardı. Yanındakilere baktığında kabilesinden kalanlarla bir arada olduğunu gördü. Çok az kalmışlardı. Etrafı demir bir kafesle kapatılmış oldukça geniş bir yük arabasındaydı. Bakışlarını istemeden de olsa kamplarının kurulu olduğu yöne doğru çevirdi ve yanıp kül olmuş çadırları gördü. Çadırların önünde ise halkının bu katliamdan kurtulamayan fertleri cansız biçimde, üst üste bir yığın halinde yatıyordu. Tam o bakarken istilacılardan biri cansız beden yığınını büyük bir keyifle ateşe verdi. Arabanın içinden bir yerlerden hüzünlü bir ağlama ve hıçkırık sesi yükseldi. Brann içinin öfke ile dolup taştığını hissetti. Gözleri hızla arabanın etrafında dolaştı ve Cormac’ı aradı. Hedefini bulması zor olmamıştı. Kısa boylu, göbekli, pis sakallı bir adamdı Cormac Gar’ryn. Saçlarının tepesi açıktı. Pahalı kürkü ve her tarafını süsleyen altın ve gümüş takıları zengin biri olduğunu gösteriyordu. Yanan ceset yığınına inanılmaz bir ilgisizlikle, sanki sıkılmış gibi bakıyordu. Bu insanların onun için hiç bir şey ifade etmediği o kadar barizdi ki…

“Yetişkinlerin arasında da çok kaliteli mallar vardı. Keşke hepsini öldürtmeseydin.” dedi Cormac’ın yanında duran beyaz saçlı zayıf bir adam. Sesine bakılırsa bu Olaf’tı.

“Saçmalama Olaf. Yetişkin barbarlar dik kafalı olur, eğitemezsin onları. Zincir altına alamazsın. Bizim ağırbaşlı kölelere ihtiyacımız var, inatçı hayvanlara değil.” diye cevapladı Cormac.

“Köle…” diye mırıldandı Brann. Bunlar köle tacirleriydi demek ki. Şimdi bazı şeyleri daha iyi anlıyordu.
Cormac esneyerek yüzünü ateşten beriye çevirdi ve hemen yandaki ganimet yığınına yöneldi. Biraz karıştırdıktan sonra yığının içinde bulduğu bir şeyi büyük bir keyif ve mutlulukla çıkarıp başının üzerinde tuttu. Güneş ışınları Biçici üzerinde dans etti. “Koleksiyonum için harika bir parça. Bunu benim arabama götürün, geri kalanını satmak için arabalardan birine yükleyin.” dedi ve Brann’ın nefret ve kin dolu bakışlarını fark etmeden araba sırasının önlerine doğru yürüyüp gözden kayboldu.

* * *

Birkaç gün sonra kafile Luskan’a varmıştı. Köleler şehrin ücra köşelerinde depodan bozma bir hücre evine götürüldüler. Kendilerine bir hayvanın önüne atılırmış gibi verilen kuru ekmek ve suya büyük bir açlıkla saldırdılar. Daha önce hiç böylesine büyük bir yerleşim yerinde bulunmayan genç barbarlar ürkekçe birbirlerine sokulmuş vaziyette akıbetlerini bekliyorlardı. Aralarındaki yetişkin ve güzel bir kadın, Laurasenn, gençlere doğru döndü ve “Korkmayın kabilemin insanları. Belki birkaç gün içinde birbirimizi bir daha görememecesine ayrılacağız. Fakat nereye giderseniz gidin, neyle karşılaşırsanız karşılaşın korkmayın. Kim olduğunuzu ve nereden geldiğinizi asla unutmayın.” dedi.

Ertesi sabah köleler zincirlemiş vaziyette köle pazarında satışa çıkarıldılar. Geniş ve yüksek, ahşaptan yapılma bir tezgâhın üzerinde, herkesin görebileceği şekilde sıraya dizilmiş bekliyorlardı. Hepsi ağır zincirlerle bileklerinden birbirlerine bağlı vaziyetteydi. Cormac kölelerin önünde, oldukça kendini beğenmiş bir vaziyette bir ileri bir geri yürüyor ve izleyicilerine bu –vahşi– insanların evleri için ne kadar harika hizmetkârlar olacağından bahsediyordu. Halkın kimi ilgiyle ve eğlenerek izliyordu onları, kimi de acıma ve onaylamaz bakışlarla. Köleler ise Laurasenn’in sözlerinin etkisiyle ellerinden geldiğince mağrur durmaya gayret ediyorlardı. Yine de karşılarındaki kalabalığa ve yüksek taş binalara gözlerini kırpıştırarak, şaşkın bir biçimde bakmadan da edemiyorlardı. Biri hariç… Brann gözlerini Cormac’tan hiç ayırmıyor, her adımını dikkatle takip ediyordu. Eğer bir fırsatını bulursa bu kendini beğenmiş yerden bitmeyi öbür tarafa göndermeye niyetliydi. Ne pahasına olursa olsun… Halkının ve ailesinin öcünü aldıktan sonra yaşamasa da olurdu. Ellerindeki ağır zincirlere bakıp bir iç geçirdi. Elbet bir fırsatını bulacaktı. Tek yapması gereken şey sabırlı olmaktı. Yani bir barbardan beklenmeyecek bir şey…

Bu şekilde, birbirinin aynı geçen günler birbirini kovaladı. Her gün barbarlardan birkaçı bir daha dönmemek üzere arkadaşlarını terk etti. Her akşam sürüklenerek yine o hücre evine götürüldüler ve kuru ekmek – su ile beslendiler. Ama hiç biri gözyaşı dökmedi, hiç biri şikâyet etmedi. Kaderlerine razı oldular ve kurtuluşun geleceği günü hayal ederek yaşamlarını sürdürdüler. Brann’ın ise aklında tek bir düşünce vardı, intikam. Fakat sürekli sağ ve solundaki kölelere zincirli durumda olduğundan bir türlü aradığı fırsatı yakalayamıyordu.

Pazarın altıncı günü, sayılarının iyice azaldığı bir akşamüstü… Brann’ın solunda hiç kimse yoktu. Sağında ise kendinden birkaç yaş ufak bir kız çocuğu duruyordu. Cormac hararetle müşterilerden biri ile pazarlık etmekle meşguldü. Brann, gözlerini onun sırtına dikmiş, başka hiç bir şeye odaklanmadığı için konuşulanların farkında değildi. Zaten artık umursamıyordu da… Derken Cormac yüzünde memnun bir ifadeyle geriye döndü ve Olaf’a bir işaret yaptı. Müşterinin terden kıpkırmızı olmuş yüzüne bakılırsa oldukça iyi bir pazarlık olmuştu. Ama Cormac açısından iyi bir pazarlık… Olaf kölelere doğru yürüdü ve elindeki bir anahtarla zincirlerden birini çözdü. Bir dakika sonra Brann’ın yanındaki kız, az önceki müşteri ve koruması eşliğinde pazardan ayrılıyordu. Kızın ardından bakarken Brann’ın Cormac’a odaklı zihni ağır ağır artık kimseye zincirli olmadığını fark etti hayretle. Gözlerinde ani ve gaddar bir kıvılcım çaktı. Sırtı kendine dönük Cormac’a doğru bir adım attı. Etrafındaki adamların dikkatinin başka yerde olduğuna emin olduktan sonra zalimce gülümsedi ve bir savaş narasıyla Cormac’ın üzerine atıldı. Ağır bedeniyle adamın üzerine çöktü ve yüzükoyun yere kapaklanmasına neden oldu. Ellerindeki zincirleri hızla adamın kısa, yağlı boynuna dolayıp sıkmaya başladı. “Dokuz cehenneme benden selam söyle!” diye fısıldadı kulağına.

Sırtında patlayan bir kamçı darbesi ile irkildi. Omzunun üzerinden baktığında Cormac’ın adamlarının ellerinde sopa ve kılıçlarla üzerine gelmekte olduğunu gördü. Hemen solundaki Olaf, kamçısını bir kez havada şaklattı ve tekrar vurmaya hazırlandı. Brann hızlı davranarak Cormac’ın sırtından sağa kaydı ve kamçının kendini beğenmiş köle tüccarının sırtında patlamasını sağladı. Cormac acı ile haykırırken Olaf ne yaptığına inanamayan bakışlarla bir patronuna bir de elindeki kamçıya bakmakla meşguldü. Brann, Cormac’ı kaptığı gibi çevik bir hareketle üzerine gelen adamların üstüne fırlattı. Saldırganların birkaçı bu darbenin etkisi ile yere yığıldı fakat ayakta kalanlar hızla yaklaşmaya devam ediyordu. Brann zincirli ellerini önünde kavuşturarak kollarını bir gürz misali kullanmaya başladı. İlk saldırgan çenesine aldığı müthiş darbeyle tezgâhtan aşağı uçarak kavgayı izlemekte olan kalabalığın arasına düştü. Güçlü kolların ikinci bir savuruşuyla iki adam daha devrildi. Tam işler barbarın lehine gibi görünürken havayı yaran bir kamçı sesi duyuldu ve Brann tezgâha sırtüstü devrildi. Olaf’tı bu… Girdiği şaşkınlık nöbetinden kurtulmuş ve kamçısını barbarın ayaklarına dolayarak onu yere düşürmeyi başarmıştı. Bu fırsatı iyi değerlendiren diğer adamlar hızla barbarın üzerine çullandılar ve ağır sopalarıyla darbe üstüne darbe indirmeye başladılar. Darbeler acımasızdı, adamlar ise büyük bir hırsla ve keyifle girişiyorlardı. Kısa sürede genç barbarın ağzı yüzü kan içinde kalmıştı. Cormac, barbarın iyice etkisiz hale getirildiğinden emin olduktan sonra kılıcını çekip ilerlemeye başladı. Adamlar hızla yolundan çekilip ona yol verdiler. Cormac kılıcını barbarın boğazına dayayarak kin ve nefret ile fısıldadı; “Dokuz cehenneme benden selam söyle.” Brann’ın buna verebildiği tek cevap ise acı dolu bir inilti oldu.

Cormac haince sırıtarak bitirici darbeyi vurmak için kılıcını kaldırdı. Tam o esnada meydanı dolduran bir ses duyuldu; “Durun!” Ses o kadar otoriter, o kadar emredici bir havaya sahipti ki meydandaki herkes ne yapıyorsa o işi anında bırakmak zorunda hissetmişti. Bütün bakışlar gayri ihtiyari olarak sesin kaynağına döndü. Meydanın girişinde uzun boylu, gösterişli kıyafetleri olan bir adam duruyordu. İnce bir bıyığı ve orta uzunlukta bir keçi sakala sahipti. Başında kırmızı bir bandana ve bandananın üzerinde geniş siperlikli, kenarları yaldız işlemeli, oldukça gösterişli bir şapka vardı. Beyaz gömleğinin üzerine kahverengi, kaliteli deriden bir yelek giymişti. Sol gözünü bir gözbantı ile kapamıştı. Beline sardığı uzun kırmızı kuşak rüzgârda salınıyor, kemerinde sallanan eğri ağızlı kılıcın görünmesine neden oluyordu. Yani adam her yönüyle “Korsan” diye bağırıyordu. Tam arkasında duran iri yarı kel bir zenci de bu kanıyı doğrular nitelikte giyinmişti. Meydandaki kalabalık tereddütle gerileyip yolu boşalttı. Adam kendinden memnun bir sırıtışla köle tezgâhına doğru yürümeye başladı. O yürürken yüksek topuklu çizmelerinden çıkan tok ses, tüm meydanda duyulan tek sesti. İri yarı zenci de onun ardından yürüyor, etraftakileri meydan okur bakışlarla süzüyordu.

Korsanlar tezgâha varıp Cormac’ın tam önünde durdular. Cormac hâlâ kılıcını havada tuttuğunu fark ederek kızgınlık ile utanç karışımı bir duyguyla kolunu indirdi ve cesaret edebildiği kadar aksi bir sesle “Ne istiyorsunuz?” diye sordu karşısında dikilenlere.

“Ah… İstediğim o kadar çok şey var ki! Ama hepsini şu an tek tek saysam akşama kadar bitiremeyiz sevgili bayım.” diye başladı konuşmaya korsan lideri. Konuşurken hem tehditkâr hem de alaycı bir şekilde sırıtıyordu. “Ama eğer şu an ne istediğimi soruyorsanız… Tam üstünde duruyorsunuz.” diye devam etti bir eliyle yerde yatan Brann’ı göstererek.
Cormac başını yavaşça eğerek ayaklarının dibinde yatan barbara baktı şaşkınca. Sonra kaşlarını çatarak “O satılık değil! Barbarla yarım kalmış bir işim var ve işimi bitirdiğimde bir daha kimsenin işine yarayamayacak korkarım.” dedi yüzünü ekşiterek.

“1000 altın sikke!” diye geldi korsanın cevabı. Kalabalıktan bir mırıltı yükseldi. Cormac kulaklarına inanamaz bir biçimde korsana bakakaldı. Bu, bu barbarlar için aldığı en yüksek teklifti. Bir müddet korsanla karşılıklı bakıştılar. Sonunda Cormac kendinden memnun bir ifadeyle kılıcını kınına soktu ve “1000 altın mı? Şaka ediyor olmalısınız –bayım!–” dedi. ‘Bayım’ kelimesini özellikle üstüne basa basa, iğneleyici bir biçimde söylemişti. “Bunun gibi güçlü ve değerli bir köle bundan çok daha fazlasını hak ediyor bence.” diye ekledi, daha fazla para koparmayı umarak.

“Hmmm… Sanırım haklısınız.” dedi korsan, bir eliyle sakalını sıvazlayarak. “Peki şuna ne dersiniz? Bu köle karşılığında size 1000 altın sikke veriyorum ve üstüne de hayatınızı bağışlıyorum, –bayım!–” dedi hâlâ gülümseyerek ama oldukça tehditkâr bir sesle. Bu sözüyle birlikte iki korsan da ellerini kılıçlarının kabzalarına koydular. Cormac korku ile yutkundu. Korsanlarla kapışmaya hiç niyeti yoktu. “Peki o zaman… 1000 altın sikke.” diyerek anlaşmayı kabul etti. Bir taraftan da iç ceplerinden birinden çıkardığı ipek bir mendille alnında biriken terleri siliyordu.

Korsan sırıtarak “Kabul!” dedi ve bir kese altını tüccara fırlatıverdi. Ardından da yanındaki yoldaşına dönerek “Tüccarlar! Bir de bize korsan derler…” dedi bezgin bir sesle.

Yavaşça yerde yatan Brann’a ilerledi. Yarı baygın barbarı saçından tutup kendine bakmaya zorladı. Brann şişmiş gözlerini zorlukla aralayıp korsana baktı. Korsan memnun bir ifadeyle sırıttı ve şöyle dedi; “Güverteye hoş geldin evlat.” Sonra her şey karardı.

* * *

Brann gözlerini tekrar açtığında aradan çok fazla zaman geçmişti. Yattığı yerde etrafına şöyle bir baktı ama nerede olduğunu anlayamadı. Tamamen ahşaptan yapılma küçük bir odadaydı. Etrafındaki eşyaların hepsi gözüne yabancıydı. Anlayamadığı bir sebepten dolayı kendini çok hasta hissediyor, midesi korkunç derecede bulanıyordu. Bakışlarını odaklamakta da zorlanıyordu ve bu, içinde bulunduğu odanın sürekli bir ileri bir geri sallanıyormuş gibi görünmesine neden oluyordu. Neden sonra sallananın gerçekten de odanın kendisi olduğunu fark etti. Odanın sallanmasıyla birlikte ahşap duvarlar gıcırdıyor, burnuna keskin bir tuzlu su kokusu getiriyordu. Hızla yatağın yanında bulunan kovaya yöneldi midesindekileri boşalttı. Tam o esnada odanın kapısı açıldı ve pazaryerindeki korsan, arkasında iri yarı zenci yoldaşı olduğu halde içeri girdi.

“Ah, demek sonunda uyandın?” dedi korsan. Tane tane ve kelimelerin üzerine basarak konuşuyordu. “Ben de merak ediyordum. Acaba bir –tayfa– yerine bir uyku tulumu mu aldım diye…”

“Tayfa mı?” diye sordu Brann, midesi hâlâ bulandığından hastalıklı bir sesle.

“Elbette… Yoksa gemimde bir yolcu olarak mı ağırlanmak isterdin?” diye yanıtladı korsan, alaycı bir kahkaha eşliğinde. Sonra birdenbire ciddileşerek “Benim adım Kaptan Ragnar Blackbeard. Dostlarım bana Keçi Sakal Ragnar der. Sense sadece kaptan diyeceksin.” dedi. Adamın tavırlarındaki bu değişim ve sesindeki karşı konulamaz otorite Brann’ı afallattı. Kelimeler üzerindeki hâkimiyetine ise hayran kalmadan edemedi. Yine de kendisine hitap biçiminden hiç hoşlanmamıştı. Tayfa ne demekti, bir çeşit hakaret falan mı? Hem gemi dediği şey de ne olaydı ki?

“Senin tayfan falan değilim ben!” diye sertçe çıkıştı.

“Ah, evet öylesin… Bu arada seni konuşabildiğin için değil acı kuvvetin için satın aldım. Bu yüzden benimle konuşurken diline hâkim olsan iyi olur.” dedi tehditkâr bir sesle. Ardından arkasındaki zenciye dönüp “Öyle değil mi Jabbar?” diye sordu.

Jabbar bu soruyu sadece başını olumlu anlamda sallayarak yanıtladı.

Kaptan tekrar Brann’a dönerek “Jabbar dilsizdir. Merak ediyorsan hemen söyleyeyim, dilini ben kopardım. Kendi ellerimle… Dilini tutmakla ilgili bazı sorunları vardı da… Aslına bakarsan şu an sende görülen sorunlarla aynısı. Bilmem anlatabildim mi?” dedi.

Brann bu sohbetten giderek daha az hoşlanmaya başlamıştı. Kaşlarını çatarak karşısındaki adamı dikkatle süzdü. Onu hiç yorulmadan ortadan ikiye ayırabilirdi, buna şüphesi yoktu. Zenci hakkında ise şüpheleri vardı. Bu sessiz kara adam en az kendisi kadar iriydi.

Kaptan Ragnar, sanki barbarın düşüncelerini okumuşçasına “Ne o? Yoksa beni ayakaltından kaldırmayı falan mı planlıyorsun?” dedi sırıtarak. “Denemekte özgürsün tabi ama şunu bil ki bu gemideki onlarca korsanı seni parçalamaktan alıkoyan tek şey benim.” diye devam etti. “Ayrıca…” dedi yüzünde geniş bir sırıtışla “Unutmaman gereken bir şey daha var. Hayatını kurtardım! Bana borçlusun. Ben borç ödendi sayılana kadar…”

İşte bu, Brann’ın göz ardı edemeyeceği bir gerçekti. Çatık kaşlı ifadesi yerini düşünceli ve geleceği için endişeli bir bakışa bıraktı. Bu bakış, kaptanın yüzündeki sırıtışın daha da genişlemesine neden oldu. “Güzel… Birbirimizi anlamaya başladığımızı görüyorum. Şu andan itibaren ben ne dersem harfiyen yapacaksın. Anlaşıldı mı?” diye sordu sırıtarak.

“Anlaşıldı.” diye yanıtladı Brann.

“Anlaşıldı ne?” diye yineledi kaptan.

“Anlaşıldı kaptan.” diye hırladı Brann, sıkılı dişlerinin arasından.

“Güzel… Bu gece dinlen. Yarın seni güvertede hazır görmek istiyorum. Şu deniz tutması işini de dert etme. Kılıçlar Denizi ilk yolcularına bu tip şakalar yapmayı sever. Yakında alışırsın.” dedi kaptan ve arkasını dönerek kamarayı terk etti. Kapı sertçe kapandı ve bir sürgü sesi duyuldu. Ama Brann o anda buna dikkat edemeyecek kadar meşguldü. “Kılıçlar Denizi mi?” diye sordu kendi kendine. Kendini zorlayarak ayağa kalktı ve kamaradaki tek lombozdan dışarı baktı. Görebildiği tek şey uçsuz bucaksız uzanan okyanusun derin ve mavi sularıydı.

* * *

Brann, Ayyaş Kraken’in güvertesinde durmuş, altlarından akıp geçen denizi seyrediyordu. Bu gemiye getirileli tam bir yıl ve sekiz ay olmuştu. Artık tayfa kelimesinin anlamını biliyordu. Geminin de öyle… Denize de alışmıştı. Denizin görüntüsü artık ona huzur veriyordu hatta. Bu süre içinde Brann sadece denize değil daha pek çok şeye alışmak zorunda kalmıştı. Ve bunların pek çoğu deniz kadar huzur verici de değildi üstelik. Kaptana olan hayat borcunu şeref meselesi olarak görmüş ve ona hizmet etmişti. Yaptığı işler genelde limanlarda ağır erzakları gemiye taşımak, top mermilerini taşımak, ana yelken direğinin halatlarını kullanmak gibi yüksek fizik gücü isteyen işlerdi. Bu süre içinde pek çok yağma olayına da şahit olmuştu ama asla bir yağmalamaya direkt olarak katılmamıştı. Yağma, ona hiç de şerefli bir dövüş tarzı olarak görünmüyordu çünkü. Kaptan Ragnar da onu böyle bir şeye zorlamamıştı zaten. Barbarın gurur ve şeref dürtülerini zorlamanın kendisi açısından zararlı olabileceğinin farkındaydı. Jabbar’ı barbara yakın tutmasının sebebi de buydu. Hem kaptan hem de Brann birbirlerinden hem nefret ediyor hem de birbirlerine saygı duyuyorlardı.

Brann geçen süre içerisinde iyice irileşmiş, vücudundaki kasların sayısı ve şişkinliği daha da artmıştı. Vücudunun üst kısmı çıplaktı ve güneşten iyice bronzlaşmıştı. Yüzünde ve vücudunda tuzlu rüzgârın izleri kolayca görülebiliyordu. Sarı saçları ise tuzdan iyice keçeleşmiş, cansız bir renk almıştı.

“Ufukta bir gemi var kaptan!” diyen gözcünün haykırışı tüm güverteyi kapladı. Tüm gözler gözcünün gösterdiği yöne hevesle kaydı. Biri hariç… Brann uzaktaki gemiyi endişe ile süzmekteydi. “İşte bir grup zavallı daha habersizce sonlarına yaklaşıyor.” diye mırıldandı kendi kendine.

“Brann!” diye kükredi Kaptan Ragnar.

“Kaptan?” diyerek hayatını borçlu olduğu adama döndü barbar. Kendini zor tutuyordu. Yumruk yaptığı elleri sıkmaktan bembeyaz kesilmişti.

“Hemen lanet olası ana yelkeni aç ve rüzgârın bizi hızla taşımasını sağla. Şu bayanları yakalayıp şişe geçirmek için sabırsızlanıyorum.” dedi kaptan. Mürettebattan coşkulu bir tezahürat koptu. Kaptan onları nasıl şevke getireceğini iyi biliyordu doğrusu.

“Derinsu flaması!” diye bağırdı gözcü, daha da bir hevesle.

“Hadi şu hergelelere denizci nasıl olurmuş gösterelim!” diye kükredi kaptan. Mürettebattan daha da coşkulu bir karşılık geldi ve hep beraber hızla bordalama hazırlıklarına başladılar. Kaptan ise yavaşça gemi büyücüsüne doğru seğirtti. “Her şey hazır mı Bellard?”

“Her zamanki gibi hazır Ragnar.” dedi büyücü hafif küçümser bir tavırla. Gemide kaptana ismiyle hitap eden tek kişi büyücüydü. İkisi birbirini çok eskilerden tanıyordu. Kimse nereden ya da ne zamandan beri olduğunu bilmiyordu. Tek bilinen ikisinin de karşılıklı çıkar ilişkisine dayanan bir çeşit dostlukları olduğuydu. Güvensiz bir dostluk…

“Gemi Derinsu flaması taşıyor. Bir büyücüleri olması muhtemel… Hazırlıklı olsan iyi olur.” diye belirtti kaptan.

“Bana işimi öğretme Keçi Sakal. Büyücüyü buradan bile hissedebiliyorum. Çeneni kapatırsan daha da iyi hazırlanabilirim.” diye azarladı büyücü. Kaptan hafif bir tebessümle oradan ayrıldı ve dürbününü çıkarıp hedeflerine odaklandı. Büyücüyü motive etme yolu da buydu işte…

Kısa süre içinde öndeki gemiye yetişmişlerdi. Diğer gemidekiler kaçamayacaklarını anladıklarında son bir umutsuz dövüş için hazırlıklarını yapmaya başladılar. Bellard işe koyulmuştu. İlk işi diğer geminin ana direğine bir yıldırım düşürerek kaçmalarını imkânsız hale getirmek oldu. Diğer büyücünün de aynı şeyi deneyeceğini tahmin ederek Ayyaş Kraken’in etrafına bir karşı büyü yerleştirdi. Karşıdan gelen acı dolu bir inilti ve yüksek sesle edilen küfürler tahmininde haklı olduğunu gösteriyordu. Keyifle sırıtan Bellard çabucak başka bir saldırı yapmaya hazırladı.

Korsanlar hızla kancalarını talihsiz kurbanlarının gemisine fırlatarak ipten köprüler kurdular. Acımasızca, hızla ve büyük bir zevkle saldırdılar. Kana susamış korsanların karşısında çok az kişinin şansı olabilirdi. Birkaç dakika içinde karşı geminin mürettebatı hızlı bir şekilde kılıçtan geçirildi. Gemiyi hemen hemen ele geçirmişlerdi. Hemen hemen… “Gelin bakalım sizi gidi fazla gelişmiş balıklar sizi!” diye bağıran bir ses duyuldu karşı geminin güvertesinden. Daha ne olduğu tam anlaşılmadan korsanların ikisi yerde cansız yatıyordu bile.

“Bellard!” diye bağırdı Kaptan Ragnar.

“Tamam, tamam!” diye tersledi onu büyücü. Çabucak karşı güverteyi keskin gözleriyle tarayıp sorunun kaynağını gördü. Fakat bu, görmeyi beklediği son şeydi. “Hay bin yıldırım! Bunun burada ne işi…” Derken Ayyaş Kraken’in ana direği tam ortasından büyük bir çatırtı ile ikiye ayrıldı. Ardından da karşı gemiden keyifli bir zafer çığlığı yükseldi. Diğer büyücü skoru eşitlemişti. Bellard olay çıkaran kişiyi bulmaya o kadar yoğunlaşmıştı ki onu unutmuştu.

“Bellard! Yedi Denizler adına, ne haltlar karıştırıyorsun? Bir şeyler yapsana!”diye haykırdı Kaptan Ragnar.

“Benim şu lanet büyücü ilgilenmem gerek! Senin uğraşman gereken kişi ise güvertenin sonunda Keçi Sakal! En sert adamlarını almanı tavsiye ederim. Şimdi beni rahat bırak!” dedi büyücü.

Ardından da hızla bir büyüye başladı.

Ragnar bir küfür savurup Jabbar’ı yanına çağırdı. Sonra dönüp Brann’a seslendi. “Barbar! Sen de bizimle geliyorsun!” Brann itiraz edecek gibi oldu. “Biz ölürsek senin de kellen gider evlat. Sana ayrıcalık yapacaklarını mı sanıyorsun yoksa? Hem unutma, bana hayatını borçlusun!” diye haykırdı kaptan ve hızla halatlardan birine tutunup karşı gemiye geçti. Okkalı bir küfür eden Brann, Jabbar’la birlikte onu izledi.

Güverteye indikleri sırada bir korsan daha acı dolu bir inilti ile bu hayata veda etti. “8!” diye kükredi gür ses.

“Kenara çekilin!” diye bağırdı Kaptan Ragnar. Korsanlar etrafını sardıkları fakat bir türlü haklayamadıkları kişinin çevresini hızla boşalttılar. Şimdi kaptanın karşısında siyah gür sakalları güverteyi süpüren, eli baltalı bir cüce duruyordu. “Pöh! Bütün yapabildiğiniz bu mu? Ben de korsanları sıkı dövüşçüler diye duymuştum. Klanımın kadınları bile sizden iyi dövüşür!” diye söylendi cüce (Bu muhtemelen doğruydu). Ayaklarının dibinde Ragnar’ın tam 8 adamı cansız yatıyordu.

“Bu yerden bitmenin burada işi ne?” dedi Ragnar öfke ve şaşkınlıkla.

“Yerden bitme mi? Sen kendine bak tek göz! Sen de kimsin? Yoksa bu çapulcuların lideri mi?” diye cevapladı cüce.

“Ben Kaptan Ragnar! Ölümünle tanış…” diyerek hızla kılıcını çekti kaptan. Jabbar da aynısını yaptı. Brann ise silahsızdı.

“Ben de Korban Boltforger. Bu ismi iyi ezberle çizmelerimin kaptanı. Cehennemde seni buraya kim postaladı derlerse söyleyecek bir çift lafın olsun.” diye kıkırdadı cüce. Kaptan ve Jabbar hızla ama uyumla cüceye doğru saldırıya geçtiler. Brann ise daha geriden, daha tedbirle yaklaştı. Etraflarında çember oluşturmuş korsanların coşkulu tezahüratları eşliğinde dövüş başladı.

İlk hamleyi yapan Jabbar oldu. Kılıcını hızla savurarak cüceyi geriye, kaptanın olduğu tarafa gitmeye zorladı. Cüce bu numarayı gördü ve kılıçtan kaçmak yerine onu baltasının ucu ile karşıladı. Baltayı hızla geri çekerek kılıcı düşürmeye çalıştı. Neredeyse başarıyordu ama Jabbar’ın kavrayışı kuvvetliydi. Kılıcını elinde tutmayı başardı. Tam o esnada Kaptan Ragnar cüceye arkadan saldırdı. Yüksek topuklu çizmelerin takırtısını duyan cüce hızla kenara çekildi. Jabbar kendini çabucak yere atmasaydı Ragnar az kalsın onu şişleyecekti. Cüce keyifli bir kıkırdama ile sendeleyen Ragnar’ın kıçına tekmeyi bastı ve yere kapaklanmasına neden oldu. Ragnar öfkeyle küfür edip doğrulmaya çalışırken Jabbar tekrar saldırıya geçti.  Cüce yine dikkatliydi. Saldırıyı iyi karşılayıp Jabbar’ın tam midesine sert bir kafa darbesi attı ve zencinin sessiz bir çığlık ile yere yığılmasına neden oldu. Cüce ise bu kez arkadan yaklaşan Brann’a odaklanmıştı. Baltasını alçaktan hızla savurdu. Brann çabucak bir adım geriye sıçrayarak midesini yaracak bu darbeden kurtuldu. Cüce bu kez de yüksekten bir vuruş denedi. Brann hızlı bir refleksle iki eliyle birden, başına nişanlanmış baltanın sapını yakalayıp darbeyi engelledi. Cücenin şaşkın bakışları arasında baltayı geri ittirmeye başlamıştı ki dizine yediği sert tekme ile gerilemek zorunda kaldı. Korban Boltforger hızlı bir hareketle baltasını barbarın elinden kurtardı ve tekrar savurdu. Brann kendini çabucak sırtüstü yere attı. Bir an sonra cüce tepesindeydi. İşini bitirmesi an meselesiydi. Derken Kaptan Ragnar ortaya çıktı ve cüce ile barbarın arasına girerek dövüşmeyi sürdürdü. “Bir kez daha hayatını kurtardım barbar!” diye bağırdı Kaptan Ragnar.

“Endişelenme barbar, uzun sürmez. Sıra sana da gelecek.” diye yanıtladı cüce Korban keyifle.

Tam o esnada büyücü Bellard’ın telaşlı sesi duyuldu. “Dikkat edin, ateştopu!”

Tüm kafalar aynı anda o tarafa döndü, sonra da hızla büyücünün eliyle işaret ettiği yöne baktılar. Gemi büyücüsünün üzerlerine gönderdiği parlak, alevden topu son anda gördüler ve hepsi birden son çare olarak kendilerini denize attılar. Ateştopu güvertede büyük bir gürültü ile patladı ve yelkenlerle direkleri tutuşturdu. Korsanlardan denize atlamakta geciken birkaçı da bu büyüden nasibini acı bir şekilde aldı. Gemi büyücüsü tüm korsanları aynı anda haklamayı düşünmüş olmalıydı. Cüceyi kurban etme pahasına bile olsa… Savunmasında bıraktığı bu açığı ise Bellard’dan aldığı ölümcül bir büyü ile ödedi ve cansız bedeni güvertenin kenarından bir taş misali düşerek denizin dibini boyladı.

Kısa bir süre sonra korsanlar bir bir suyun yüzeyine çıkmaya başladı. Kaptan öfke ve merakla etrafına bakındı. Neyse ki adamlarının çoğu hayattaydı. Yine de kayıpları küçümsenemeyecek derecedeydi. İşte Jabbar da buradaydı. Peki ya barbar? Ya o lanet olası cüce nerelere kaybolmuştu? Derken az ileride barbarın soluk soluğa suyun altından çıkan başı görüldü. Koltuğunun altında ise ağır bir şey vardı. Hayır, bir şey değil. Bir cüce…

* * *

Korsan tayfası tekrar Ayyaş Kraken’in güvertesindeydi. Ganimet hızla toplanmış, yağmalanan gemi alevlerin yutması için kendi haline bırakılmıştı. Fakat bu yağma korsanlara pahalıya patlamıştı. Gemileri zarar görmüş, mürettebattan iki düzineden fazla adam eksilmişti. Tüm tayfa ana direkten kalan yığının etrafına toplanmıştı. Direğin dibine yani ayakta kalan tek kısmına ise biri bağlanmıştı. Cüce savaşçı Korban Boltforger…

“Ne demeye onu kurtardın ki barbar?” diye söylendi korsanlardan biri.

“Boğuluyordu. Yüzme bilmiyor sanırım. Onun gibi değerli bir rakibin böylesine ölmesine izin veremezdim.” dedi Brann.

“Değerli mi? Ona köle pazarında 1 altın bile vermezler!” diye haykırdı bir diğer korsan.

“Bu bacaksız bizim çocuklarının birkaçını diğer tarafa postaladı ve sen hâlâ onun değerli olduğundan bahsediyorsun. Neyin var senin, romu fazla mı kaçırdın yoksa?” dedi bir diğeri.
Brann pek de sevgi beslemediği mesai arkadaşlarına öfke ile baktı.

“Kapatın lanet gagalarınızı!” diye bağırdı Kaptan Ragnar.

“Sizin Brann’ı anlamanızı beklemiyorum. Aslına bakarsanız anlamanızı istemiyorum da… Onun kafası bu korsanlık için hâlâ fazla soylu çünkü. Sizin de aynı erdemleri kapıp bir grup yardım meleğine dönüşmenizi istemem doğrusu.” diye devam etti. Bu yorum tayfadan gelen bir kahkaha ile cevaplandı.

Bu ses üzerine cüce kıpırdanarak kendine geldi. Kafasını iyice silkeleyip etrafına bakındı. Gördüğü manzara hiç hoşuna gitmemiş olacaktı ki gür kaşlarını çatıp sessizleşti.

“Ne oldu? Dilini kedibalığı mı kaptı yoksa?” dedi Kaptan Ragnar, tayfasından gelen kahkahayı gülümseyerek yanıtlayarak.  “Az önce dövüşürken pek bir gevezeydin oysa…”

“Beni neden kurtardınız?”dedi cüce, oldukça somurtkan bir tavırla.

“Bunun için şurada gördüğün barbar dostumuza teşekkür etmelisin. Yoksa balıklara yem olacaktın, hem de biz göremeden. Oysa şimdi seni kendi ellerimizle onlara ikram etme şansına sahibiz. Ne kadar hoş değil mi?” dedi Ragnar alaycı ve havalı sesiyle. Tayfadan tekrar gürültülü bir kahkaha koptu. Cüce ise bakışlarını Brann’a kilitlemiş, sessizce duruyordu.

“Derisini yüzelim!” diye bağırdı bir korsan. Onaylayan tezahüratlar duyuldu.

“Köpekbalıklarına atalım!” dedi bir diğeri. Daha fazla tezahürat…

“Bence…” dedi kaptan, araya bir duraksama koyarak işi dramatikleştirdi. “Hem derisini yüzüp hem de balıklara atalım.” diye bitirdi ardından. En büyük tezahürat o anda koptu.

“Bence yaşasın.” diye bir ses duyuldu kalabalığın arasından. Herkes dönüp o tarafa baktığında konuşanın büyücü Bellard olduğunu gördüler. İtirazlar başlamıştı ki kaptan tek el hareketiyle hepsini susturdu. “Düşüncen nedir büyücü?” diye sordu usulca.

“Hepinizin farkında olduğunu sandığım gibi artık bir gemi direğimiz yok. Ve Kılıçlar Denizi’nin tam ortasındayız. Yani en yakın kıyıya yüzlerce deniz mili uzakta… Ayrıca direğin devrildiği yerlerde de büyük hasar var. Sizi bilmem ama şu anda elimizde gerçek bir zanaatkâr varken onun bu yeteneğini kullanalım derim.” dedi büyücü.

“Tabii hepiniz ışınlanmayı öğrendiyseniz o başka.” diye ekledi ardından, gemiyi istediği zaman büyü yoluyla terk edebileceğini hatırlatmak için.

Kaptan Ragnar bu öneriyi bir müddet düşündü. Cüceyi öldürmeyi çok istiyordu. Ölen adamları umurunda bile değildi. Gururu incinmişti. Çünkü cüce, onu kendi adamları önünde küçük düşürmüştü. Ama denizin ortasında bu kadar savunmasız kalmak da intihar demekti. Özellikle de büyücü onları terk edebileceğini bu kadar açıkça beyan etmişken. Bakışlarını tekrar cüceye yönelten kaptan “Ne dersin? Bunları onarabilir misin?” diye sordu.

“Niye onaracakmışım ki?” diye sordu cüce aksi bir tavırla.

“Çünkü onarmazsan seni öldürürüm.” dedi kaptan.

“Pöh! Hiç durma tek göz.” diye yanıtladı cüce.

“Barbarı öldürdükten hemen sonra…” diye ekledi Kaptan Ragnar.

Tayfaların arasında bir mırıltı yükseldi. Tüm gözler barbara döndü ve yavaşça etrafını sarmaya başladılar. Brann ellerini yumruk haline getirerek dövüşe hazırlandı. Cüce büyük bir dikkatle olanları izliyordu. Hayatını kurtaran bu genç adamla göz göze geldi. Brann gözlerini hiç kaçırmadan bu bakışlara karşılık verdi. Cüce o gözlerin derinliklerinde sadece dürüstlük ve asalet gördü. Sonunda tek kaşını aksi bir biçimde kaldırarak kaptana baktı ve “Bunun için kelleni omuzlarından ayıracağım tek göz. Tamam, anlaştık. Dediğin gibi olsun… Gemini onaracağım.” dedi.

“Güzel…” dedi kaptan, kendinden memnun bir ifade ile. “Onu şimdilik bir kamaraya tıkın. Kapısına da bir nöbetçi dikin.” diye ekledi ve arkasını dönüp özel kamarasına doğru yöneldi. “Nasıl olsa iş bittikten sonra cüceyi öldürebilirim.” diye mırıldandı kendi kendine sırıtarak. Brann’ın kendini izleyen bakışlarından habersizdi.

* * *

Ertesi gün cüce Korban, tamirat çalışmalarına başlamıştı. Ayağında ağır bir pranga ve başında da her daim kendisini gözetleyen bir nöbetçi bulunuyordu. İlk olarak direği tamir etmesi gerekiyordu fakat güvertedeki hasarın çalışmasına engel olduğunu bahane ederek diğer kısımlardan başladı. Ragnar buna bıyık altından gülerek “Zeki piç. Vakit kazanmaya çalışıyor.” dedi kendi kendine. Ama bıraktı cüce oyununu oynasın. Eninde sonunda kazanan Ragnar olacaktı. Bu hep böyle olmuştu. Gülümseyerek kamarasına döndü ve bıraktı ayak takımı işleri kendisi için halletsin.

Kaptanı çaktırmadan uzaktan izleyen Brann, adamın kamarasına yöneldiğini görünce memnuniyetle gülümsedi. Fıçılardan birine sakladığı bir şişe romu gizlediği yerden çıkarttı. Kaptan Ragnar’ın tekrar kamaradan çıkmayacağına emin olduktan sonra dikkat çekmeden tamirat bölgesine doğru yanaştı ve sırtını bir yere yaslayıp cüceyi izlemeye koyuldu. Görünüşe bakılırsa Korban gerçekten de usta bir zanaatkârdı. Hem de dövüştüğünden çok daha iyi işçilik çıkarıyordu. Cüce her ne kadar bu işe gönülsüz olsa da ırkının doğuştan gelen dürtülerine karşı koyamamış ve başladığı işi en iyi şekilde yapmaya başlamıştı. Ölçüyor, biçiyor, çakıyor, memnun kalmayıp tekrar ölçüyordu. Ve sürekli, durmadan homurdanıyordu. Cücenin başında nöbet tutan korsan sıkıntı ile esnedi ve bu görev hakkındaki düşüncelerini pek de kibar olmayan sözcüklerle dile getirdi. Brann yavaşça korsana doğru ilerleyip bir elini dostça adamın omzuna vurdu. Uykulu korsan irkilerek barbara döndü ve şüpheli bakışlarla adamı süzdü. Brann yüzünde dostça bir gülümsemeyle “Nöbeti ben devralırım. Cücenin bir yere gidebileceği yok zaten. Hadi git biraz kestir. Al, bunun yardımı olur.” dedi elindeki rom şişesini adama uzatarak.
Rom şişesini gören korsanın tüm şüpheleri anında uçup gitti ve dişsiz gülümsemesini gösteren bir sırıtışla şişeyi barbarın elinden kaptı.

“Sağol arkadaş! Zaten ben senin o kadar da kötü olmadığını düşünmüşümdür hep.” diye gülerek uzaklaştı. Şimdiden rom şişesinden büyük bir yudum almıştı bile…

Korsanın uzaklaştığını gören Brann cücenin yanındaki duvara sırtını yasladı ve bir ayağını arkasındaki duvara dayayıp kollarını kavuşturdu. Cüce bu süre içinde ne başını işinden kaldırmış ne de korsanla barbar arasında geçen konuşmaya bir tepki göstermişti. Çekiç sesleri eşliğinde geçen bir iki dakika sonunda cüce işinden başını kaldırmadan “Ne istiyorsun barbar? Hayatımı cehenneme çevirdiğin için bir teşekkür mü?” diye sordu.

Brann da ona bakmamaya özen göstererek “Hayır, hayatımı kurtardığın için teşekkür etmek istedim sadece.” diye yanıtladı aksi cüceyi.

“Bah! Ben senin hayatını falan kurtarmadım. Sadece kendi kıçımı kurtarmaya çalışıyordum.” dedi cüce hırçın bir tavırla.

“Dediğin gibi olsun.” dedi Brann. İkisi de çok iyi biliyordu ki bu koca bir yalandı.

Cüce çekicini bırakıp derin bir homurtu koyuverdi. “Ne istiyorsun barbar?” diye sordu bir kez daha, bu kez Brann’a doğru bakarak.

Brann başıyla işine devam etmesini işaret etti. “Bizi konuşurken görmeseler iyi olur.” diye açıkladı bu hareketini. Cüce anladığını belirterek başını salladı ve elindeki çivileri çakmaya devam etti. Brann ise hikâyesini cüceye anlatmaya başladı. Kabilesinin başına gelenleri, ettiği intikam yeminini, buraya nasıl düştüğünü… Hepsini tek tek anlattı cüceye. Bu esnada cüce işine devam etti ve hiçbir yorumda bulunmadı. Fakat arada sırada cücenin yüzüne bakan Brann, tepki vermese bile anlatılanlardan etkilendiği anlayabiliyordu. Gerçekten de anlatılan bu hikâye sert cücenin hassas yüreğine dokunmuştu.

“Bugüne kadar borcuma sağdık kaldım. Ama borç ortadan kalktı.” diye devam etti barbar yüzünde hevesli bir sırıtışla.

“Ne demek istiyorsun?” diye sordu hâlâ çivi çakıyormuş gibi görünen cüce. Aslında işini çoktan bitirmişti.

“Dediğim gibi, Keçi Sakal Ragnar’a hayatımı borçluydum. Ama sen, dün hayatımı kurtararak bu yemini bozdun. O da beni ölümle tehdit ederek yemini ikinci kez bozdu. Fakat kendisi hâlâ bunun farkında değil sanırım. Hayatımı borçlu olduğum kişi artık sensin. Ne istediğime gelince… Senin istediğinden fazlasını değil. Özgürlüğümü istiyorum Korban Boltforger. Bana yardım edecek misin?” diye bitirdi Brann. Bu kez cücenin gözlerinin derinliklerine bakma sırası barbardaydı.

Cüce aletlerini yavaşça toplayıp genç barbarın karşısına dikildi. Bir müddet sakalını sıvazlayıp durumu tarttı. Sonra da “Eğlenceli olacak mı dersin?” diye sordu.

“Hiç şüphen olmasın. Batıracak bir gemimiz ve balıklara yem edecek korsanlarımız var.” diye cevapladı sırıtan barbar.

“O zaman anlaştık.” diye kıkırdadı cüce.

Kendilerine doğru yaklaşan bir korsanın ayak seslerini işittiler. Bu az önceki nöbetçiydi ve morali oldukça bozuk görünüyordu. Anlaşılan birileri nöbet yerini terk etmesinden pek de memnun kalmamıştı. Brann yavaşça orayı terk etmeye başladı. Gitmeden önce omzunun üzerinden “Kabul edeceğini biliyordum. Ne de olsa bana hayatını borçlusun.” dedi muzip bir şekilde gülerek. Kamarasına yol alırken cücenin, ne olduğu tam olarak anlaşılmayan fakat içerisinde “lanet olası barbar” ve “kahrolası yufka yüreğim” cümleleri bulunan bir şeyler gevelediğini duyunca gülmeden edemedi.

* * *

Ertesi akşam, korsanların çoğu sıkıntıdan kamaralarına tıkılmışken ve romlarını zıkkımlanıyorken Brann gizlice cücenin tutulduğu odaya girmeyi başardı. Cüce uyukluyordu, oldukça yorucu bir gün geçirmişti. Yine de savaşçı içgüdüleri, barbar kamaraya girer girmez uyanmasına neden olmuştu. Elini hızla baltasının olması gereken yere attı sonra nerede olduğunu hatırlayarak derin bir iç çekti ve gerisin geri uzandı. “Ne istiyorsun barbar?” diye sordu yorgun argın cüce.

“Bu kısmı aştığımızı sanıyordum.” diye cevapladı Brann gülümseyerek. “Sana yiyecek getirdim” diye ekledi elindeki bohçayı sallayarak.

“Yiyecek mi?” diyen cücenin gözleri birden faltaşı gibi açıldı ve anında yattığı yerden doğruldu. “Umarım bana verdikleri şu kuru ekmek zımbırtısından daha iyi bir şeydir.” dedi hevesle bohçaya bakarak.

“Biraz taze balık ve bir iki elmaya ne dersin?”

“Ne mi derim? Daha ne bekliyorsun aç şu bohçayı derim! Bir kurt kadar açım!”

Barbarın gülümsemeleri arasında cüce hızla bohçayı kaptı ve içindekileri afiyetle yemeğe başladı. O yemeğini yerken Brann konuşmayı sürdürdü.

“Eee? Kaçış işini düşündün mü?” diye sordu barbar.

“Düşünmek ne kelime? Aklımdan hiç çıkmadı ki!”

“O zaman?”

“Bir planım var.” dedi cüce, kıkırdayarak.

“Neymiş o plan?” diye sordu Brann, dinlemeye hevesli bir şekilde.

“Basit. Sen bana baltamı bulacaksın. Kendine de bir kılıç araklayacaksın ve birlikte bu soysuzları hak ettikleri yere yani denizin dibine göndereceğiz.” dedi cüce keyifle.

“Şey… Alınma ama bu bana pek de parlak bir plan gibi görünmedi. Aslına bakarsak bir plan olarak bile görünmedi. “ dedi barbar.

“Pöh! Nedenmiş o? Hem sen ne anlarsın? En iyi savunma saldırıdır barbar. Bunu kafana sok.” dedi cüce, oldukça aksi bir tavırla.

“Bir büyücüleri olduğunu unutuyorsun Korban. Daha biz saldırıya geçemeden bizi olduğumuz yerde küle çevirebilecek cinsten bir tane hem de.”

“Hmmm… Bu konuda haklı olabilirsin. Peki senin planın ne? Ben gemilerden hiç anlamam. Laf aramızda bu gemiyle ilk seyahatimdi. Durumuma bakarsak son olacağı da kesin!” dedi gür sakalını sıvazlayan cüce.

“Laf açılmışken… Bir cücenin gemide işi ne? Senin ırkının denizi pek sevmediğini duymuyştum.”

“Sorma! Her şey eski bir dost ve lanet olası bir şeref borcu yüzünden başladı.” diye yanıtladı cüce, yan yan barbara bakarak.

“Cüceleri gemiye almanın uğursuzluk olduğunu sanırdım.” diye takıldı barbar.

“Pöh! Uğursuzmuş… Asıl uğursuz olan şey gemilerin kendisi!” diye yanıtladı Korban öfkeyle. “Ve korsanlar! Ve onların lanet büyücüleri! Ve de barbarlar!”

“Eğer planım yolunda giderse tüm bu uğursuzlardan tek bir seferde kurtulacaksın, merak etme.” dedi gülümsemesini bastırmaya çalışan Brann. Sonra ikili kafa kafaya verip Brann’ın planını tartıştılar. En nihayetinde bir şeylere karar verdiklerinde saat gece yarısını geçmişti bile… Brann sessizce kamaranın kapısını aralayıp dışarı baktı ve gelen gidenin olmadığına emin olunca dışarıdaki gölgelere süzüldü. Gitmeden önce kafasını kapıdan son bir kez uzatıp

“Yarın!” dedi.

“Yarın…” diye yanıtladı cüce.

* * *

Ertesi sabah cüce tamirat işlerine tam hız devam ederken Brann kaçış için gerekli hazırlıkları yapmaya başlamıştı. Sürekli geminin içinde dolaşıp toplaması gereken malzemeleri bir bir aşırıyordu. Korsanlar hareketsizlikten iyice sıkılmış, birbirlerine sataşmaya başlamışlardı. Onları himaye altında tutan tek şey ise kaptana karşı duydukları korkuydu. Kaptan Ragnar da bunun böyle kalmasına kararlı gibi görünüyordu. Daha bu sabah tayfalarından birini oda hapsine atmıştı. Adam şanslıydı. Mürettebat zaten az olmasa şimdiye kadar kesin köpekbalıkları boylamıştı… Aynı zamanda yiyecek ve içecekte de kısıtlamaya gidilmişti. Jabbar ise kaptandan aldığı emirle sürekli Korban’ın başında duruyor, işini hızlandırması için cüceyi sıkıştırıp duruyordu. Cücenin emrine bir düzine adam verilerek işlerin hızlanması da garanti altına alınmıştı. Tabii hiç kimse Korban’ın işi pratik tarafından değil de adamları en çok yoracak yönden yaptırdığının farkında değildi. Kimse cücenin neden bu kadar keyifle kıkırdadığına da anlam veremiyordu. Farkında oldukları tek şey bu kıkırdamaların kaptanı çileden çıkardığıydı. Cüceye muhtaç olduğundan bir şey de yapamıyordu ve bu onu iyice çıldırtıyordu. “Seni geberteceğim zamanı iple çekiyorum.” diye mırıldandı Kaptan Ragnar, uzaktan izlediği Korban Boltforger’a bakarak. Öfkeyle güverteyi aşarak son birkaç gündür yaptığı gibi kendisini özel kamarasına kapatmaya gitti.

“Görmediğin şey seni sinirlendirmez.” diye mırıldanıyordu bir taraftan da… Hâlbuki görecekleri onu daha da sinirlendirecekti.

Kaptan Ragnar, kamarasına girdiğinde bir şok ile sarsıldı. Kamarası alt üst olmuş vaziyetteydi. Biri içeri girip ortalığı iyice dağıtmıştı. Kapıda bir an durup gözlerine inanamaz bakışlarla dağınıklığa baktı. “Hangi cüretle?” diye kükredi. Hızla çalışma masasının arkasına ilerledi ve her zaman kilitli tuttuğu çekmecelerin açık olduğunu gördüğünde nefesi tutuldu. Telaşla çekmeceleri karıştırdı ama aradığını bulamadı. Seyir defteri gitmişti. Hazine haritaları da öyle… Öfke ile haykırıp çekmeceleri ve masanın üzerindekileri yere fırlattı. Soluk soluğa kalmış bir şekilde orada dururken gözleri başka bir şeye takıldı. “Hayır…” diye mırıldanarak odanın ortasındaki otantik halıya yöneldi. Halının kenarındaki kıvrım kalbinin deli gibi çarpmasına neden oldu. Hışımla halıyı kenara çekti ve altındaki gevşek tahtayı yerinden oynattı. Açılan gizli bölmeye elini daldırdı ve…

“HAAAYIIIIRRR!”

Öfkeli çığlık tüm güvertede duyuldu. Herkes durmuş, endişeli ve meraklı gözlerle kaptanın kamarasına bakıyordu. Kapı bir tekme ile açıldı ve öfkeden kudurmuş kaptan göründü.

“Jabbar!” diye bağırarak sadık hizmetkârını yanına çağırdı.

Jabbar bir koşuda soluğu kaptanın yanında aldı. “Haritalar gitmiş! Hazinelerin koordinatlarını kaydettiğim seyir defterimde yok! Ve altınlar… Döşemenin altındaki tüm altınlarım kayıp! Kim yaptı? Bul onu! Bul ve öldür! Hayır, hayır… Bul ve o köpeği bana getir. Kalbini kendi ellerimle sökeceğim!” diye haykırdı Kaptan Ragnar.

Jabbar anladığını belirtmek için kafasını salladı ve en güvendiği birkaç adamı toplayıp hızla geminin içini aramaya başladı. Onlar ararken tüm mürettebat özenle yollarından kaçtı. Tüm koğuşlara girdiler, tüm deliklere, tüm kamaralara hatta tüm fıçılara baktılar. Ama ne haritaların ne de altınların izine rastlayamadılar. Bakılmadık tek bir yer kalmıştı, büyücü Bellard’ın kamarası… Bunu kaptana ilettiklerinde Ragnar adamlarını peşine takarak büyücünün kamarasına giden yolu tuttu. Oraya vardığında kapıyı sertçe çaldı ve bağırarak “Bellard! Aç şu kapıyı lanet olası büyücü!” dedi. Kapı kaptanın sert yumrukları karşısında kendiliğinden hafifçe aralandı. Anlaşılan kilitli değildi. Kaptan düşünmeden, hışımla içeri daldı. Adamlarının geri kalanı ise oraya girmekte pek isteksizdi. Kaptan Ragnar hızlı bir şekilde kamaranın altını üstüne getirmeye başladı. Ve aradığını büyücünün yatağının altında buldu. Güzelce sarıp sarmalanmış bir bohça ve içerisinde altınlar, haritalar ve seyir defteri… Ragnar’ın yüzü kısa süren bir sevinç ifadesinin ardından tekrar öfke ile dalgalandı. “Büyücü bana ihanet etti…” diye fısıldadı kendi kendine. Tam o esnada kamaranın dışında bir ses duyuldu. “Kamaramda ne halt ettiğinizi sanıyorsunuz siz?” Bellard’dı bu. Korsanlar tekinsiz büyücünün ortaya çıkmasıyla iki duvara yaslandılar ve büyücünün geçmesi için yol açtılar. Bellard kamarasının halini ve tam ortasında duran Ragnar’ı görünce pek de memnun olmadı. “Bak sen… Bir an için şehre yolculuk ediyorum ve bilin bakalım kamaramı kim karıştırıyor?” dedi öfkeden tıslayarak.

“Hain… Bana ihanet ettin! Bunu hayatınla ödeyeceksin.” diye haykırdı Ragnar, yavaşça kılıcını çekerek. Adamları da bu harekete aynı yavaşlıkta ama daha isteksiz biçimde uydular.

“Kamarama ne cüretle girersin? Benim kamarama! Asıl bir şeyleri hayatı ile ödeyecek birisi varsa o da sensin!” diye bağırdı büyücü.

Ragnar ve adamları hızla ileri atıldı. Bellard hiç istifini bozmadan kollarını sıvayıp hızlı bir korunma büyüsü yaptı. Kılıçlar kalkanından geri sekerken o ikinci bir büyüye başlamıştı bile… Jabbar hızla adamın arkasından dolanıp kollarını etrafına dolamayı denedi. Ama onun yerine kavradığı tek şey havanın kendisi olmuştu. İsterik bir kahkaha eşliğinde büyücünün bedeni yok oldu ve kamaranın biraz ötesinde tekrar ortaya çıktı. Parmaklarından fırlattığı ateş okları mürettebatın birkaçına isabet ederek onları hakladı. Jabbar hızla küçük hançerini büyücüye fırlattı ama bu da büyülü kalkandan sekip zararsızca yere düştü. Büyücü bu kez de bir şimşek büyüsü yolladı ve mürettebattan geriye kalanların da işini bitirdi. Şimdi daracık ahşap koridorda sadece Jabbar, Kaptan Ragnar ve Büyücü Bellard kalmıştı.

Hısımlar birbirlerini dikkatli gözlerle süzdü. En sonunda kaptan “Sana güvenmiştim! Bunu bana nasıl yaparsın? Altınlarımı ne cüretle çalarsın?” diye haykırdı.

“Sen neden bahsediyorsun? Ne altınları?”

“Kamaramdan çaldığın altınlar seni hain! Ve haritalar… İnkâr etmeye kalkma çünkü onları yatağının altında buldum!” diye yanıtladı kaptan, elindeki bohçayı sallayarak.

“Aptal! Hazinenin peşinde olsam haritaya ihtiyaç duyacağımı mı sanıyorsun? Seni büyümle kuklam haline getirir, hazineyi bana kendi ellerinle getirmeni sağlar sonra da kendi kendini boğmanı zevkle izlerdim.” diye yanıtladı büyücü.

“Sen… Peki, o zaman kim?”

Aynı anda büyük bir patlama ile gemi sarsıldı. Üç adam da kontrolsüz bir şekilde yere yuvarlandılar. “Şimdi ne oluyor?” diye bağırdı Kaptan Ragnar, gürültünün üstünden sesini duyurmaya çalışarak. Sanki kaptanın sorusunu yanıtlamak istermişçesine “Cephanelik! Barut fıçıları tutuştu!” diye bir ses duyuldu güverteden. Bir patlama daha oldu ve gemi yavaşça yana yattı. “Bellard, bir şeyler yap.” diye çaresizce yalvardı Ragnar.

Büyücü “Canın cehenneme Ragnar. Ortaklığımız şu andan itibaren sona erdi.” dedi ayağa kalkarak ve bir boyut kapısı açıp gözden kayboldu.

“Bellard! Lanet olsun!” diye haykırdı kaptan. Bu olanlara inanamıyordu. Kurduğu küçük krallık, olaylar üzerindeki mutlak hâkimiyeti… Hepsi ellerinin arasından kayıp gidiyordu adeta. Ama neden? Nasıl?

Güverteden gelen dövüş sesleriyle kendine geldi. Jabbar’la göz göze geldiler ve hızla yukarı çıkan basamakları tırmandılar. O anda Ragnar tüm bu olanların sorumlusunun kim olduğunu anladı. Brann ve Korban suya indirilmiş bir filikanın önünde durmuş, amansız bir biçimde korsanlarla çarpışıyorlardı. Görünüşe göre sağlam kalan tek filikanın önünde… Gemi alev alevdi ve tehlikeli bir biçimde yana yatmıştı. Çok az adam patlamadan sağ kurtulmuştu. Kurtulanlar da bu ikilinin kılıç ve balta darbeleriyle can veriyordu. Onlar bakarken son korsan da cansız bir biçimde yere düştü.

“Barbar!” diye kükredi Ragnar. “Barbar! Hayatını borçlu olduğun adama böyle mi hizmet ediyorsun?”

“Artık sana hiç bir şey borçlu değilim Ragnar. Güzel bir ölümden başka…” diye cevapladı iri adam.

Kaptan öfke ile ileri atıldı. Jabbar da hemen ardındaydı.

“Seni öldürmek benim için zevk olacak kıl yumağı!” diyerek cüceye saldırdı kaptan.

“O zevk bana ait tek göz!” dedi Korban, kıkırdayarak. Darbeyi baltası ile karşılayarak hızlı bir karşı saldırıya geçti. Kılıç ve balta havada birkaç kez çarpıştı. Ragnar darbe üstüne darbe indiriyordu fakat cüce hepsini başarıyla savuşturuyordu. Bu sırada da zevkle kıkırdamaya devam ediyordu. Zaten sinirleri altüst olmuş Ragnar iyice zıvanadan çıkıp kontrolsüz bir biçimde ileri atıldı. Korban kolayca yana çekilip kaptanın sendelemesini sağladı. Sonra da gür bir kahkaha ile kıçına tekmeyi bastı…

Diğer yanda Brann ve Jabbar birbirleri etrafında daireler çizerek birbirlerine bakıyordu. Jabbar’ın yüzünde sanki “Bu anı yıllardır bekliyordum.” dermiş gibi alaycı bir gülümseme vardı. Kılıcını bir kenara fırlatarak yumruk yaptığı elini göğsüne vurdu. Şimdi alayla gülümseme sırası Brann’daydı. O da kılıcını kenara atıp kollarını iki yana açtı ve iki eliyle “gel” işareti yaptı. Jabbar’ın yüzündeki alaycı gülümseme yerini sadist bir sırıtışa bıraktı ve hızla beline sarılı kuşağının derinliklerinden bir kama çıkardı.

Brann kamaya bakıp bezginlikle iç geçirdi ve “Korsan…” diye mırıldandı.

Kaptan üç gün içerisinde hassas noktasından ikinci kez tekmelenmenin verdiği acı ile yüzünü buruşturup hızla düştüğü yerden doğruldu ve bir sonraki darbeyi karşılamak için geri döndü. Fakat gördüğü şey gururunun daha da incinmesine sebep oldu. Cüce orada durmuş onu seyrediyordu. Kaptan yere düştüğünde bitirici darbeyi indirmek için hareketlenmeye tenezzül bile etmemişti. Sanki koca bir hiçmiş gibi… Ragnar öfkeden köpürerek bir savaş narası attı ve tekrar cücenin üzerine atıldı. Cüce bu darbeyi de kolaylıkla karşıladı. Ve bir sonrakini de… Ve bir sonrakini de… Hatta sonrakini de…

Jabbar elindeki kamayı savurarak Brann’ın üzerine saldırdı. Barbar sağa sola yatarak darbelerden kaçmaya çalıştı. Tam Jabbar bir saplama hareketi yapmıştı ki Brann tek eliyle adamın bileğini kavradı ve diğer eliyle sıkı bir yumruk patlattı. Normal bir insanı anında devirecek bu darbe karşısında iri yarı zenci bana mısın bile demedi ve sırıtarak barbara baktı. Brann şaşkınca kendisine bakarken de okkalı bir kafa darbesi ile rakibini şaşırttı. Brann alnını tutup sendeleyerek geri geri gitti. Jabbar bir tekme de midesine savurup barbarın iki büklüm yere yığılmasına neden oldu. Ardından kamasını kaldırıp bitirici hareketi indirdi. Barbar son anda kendini yana atıp bu darbeden kurtuldu. Midesini tutarak doğruldu ve bir sonraki kama darbesinden kıl payıyla kurtuldu. Jabbar bir hamle daha yaptı ama Brann bu kez hazırlıklıydı. Zencinin kolunu kaptığı gibi tüm kuvveti ile geriye bükerek kamayı düşürdü. Hazırlıksız olduğu şey ise sol tarafından gelen balyoz gibi bir yumruk oldu. Sonra bir tane daha… Gözlerinin önünde yıldızlar dönerken bir an önce kendini toplaması gerektiğini biliyordu yoksa bu hayata düşündüğünden önce veda etmesi kaçınılmazdı. Derken mengene gibi sıkan iki kolun bedenine sarıldığını ve ayaklarının yerden kesildiğini hissetti. Jabbar onu fena yakalamıştı ve şimdi de kaburgalarını kırmak için tüm kuvveti ile sıkıyordu. Bir kemik çatırtısı ve Brann’ın acı dolu çığlığı duyuldu. Jabbar sırıttı ve sıkmaya devam etti.

Brann’ın acı dolu çığlığını duyan Korban telaşla o yöne baktı. Bu açığı kaçırmayan Ragnar hızlı bir hamle yaptı ve cücenin sol kolunda derin bir kesik açtı. Cüce acı ile homurdandı ve çalı gibi kaşlarını çatarak kaptana baktı. Artık gülmüyordu. “Bu kadar oyun yeter. Veda etme zamanı tek göz!” diye homurdandı ve hızlı balta darbeleri ile rakibinin üstüne gitti. Kaptan Ragnar yetenekli bir kılıç dövüşçüsüydü. Yıllardır Kılıç Sahili’nde yüzlerce kişiyle kılıç tokuşturmuş ve hepsini kazanmıştı. Ama hiç azimli bir cüce ve onun haşin baltası ile karşılaşmamıştı. Darbeleri elinden geldiğince savuşturdu, eğildi, kaçtı. Gerçekten de yetenekliydi. Ama yeteri kadar değil… Havada süzülen balta, cücenin ani ve beklenmedik bir hareketiyle bir anda yön değiştirdi ve Ragnar’ın elini kılıcıyla birlikte kolundan ayırdı. Kaptan Ragnar acı dolu bir çığlıkla yere çöktü. Korban ise telaşla tekrar yan taraftaki dövüşe baktı.

Brann acı ile haykırıyor, bedenini saran kolları yumrukluyor, çimdikliyor, tırmalıyor ama bir türlü adamın kuvvetli tutuşunu gevşetemiyordu. Son bir çırpınış ile Jabbar’ın kafasını kavradı ve Tempus’un adını haykırarak tüm kuvveti ile adamın boynunu çevirdi. Ani bir çatırtı tüm güverteyi kapladı. Sonra iki beden de taş gibi oldukları yere yığıldılar. Korban Boltforger endişeli adımlarla yerde hareketsiz yatan bedenlere doğru bir adım attı. Sonra Brann kıpırdadı… Başını kaldırıp bitkin ama muzaffer bir gülümseme gönderdi cüce dostuna. Korban gözle görülür bir şekilde rahatladı ve derin “Oh!” çekti. Sonra kendini toparladı ve “Ne haltlar karıştırdığını sanıyorsun barbar? Oyun oynamanın zamanı değil, hadi gidelim!” dedi aksi tavrını geri takınarak. Brann sırıttı ve güçlükle ayağa kalkıp dostunun yanına ilerledi. Bir eliyle sağ yanını tutuyordu. Büyük bir ihtimalle birkaç kaburgası çatlamıştı.

İkili yavaşça ilerleyip yerde çömelmiş bir vaziyette duran ve sağ elinin olması gereken yeri sıkı sıkı kavrayan Kaptan Ragnar’ın önünde durdular. Kaptan başını kaldırıp nefretle onlara baktı. “Lanet olsun size! İkinize de!”

“Boşuna lanet okuma! Her köpeğin duası kabul olsaydı goblinler bugün Faerûn’un hatta Toril’in krallarıydı.” dedi Korban. Yavaşça baltasını havaya kaldırdı ve konuşmaya devam etti. “Sana kelleni omuzlarından ayıracağımı söylemiştim korsan. Korban Boltforger her zaman…” Balta savruldu ve darbe yerini buldu. “…verdiği sözleri tutar.”

Birkaç dakika sonra Korban ve Brann son filikaya binmiş, yanan gemiden yavaşça uzaklaşıyorlardı. Aralarında ise içinde kaptanın altınları ve hazine haritaları bulunan bohça duruyordu. Korban geriye doğru dönüp yanan gemiye baktı ve bir iç çekerek “Yazık! Eminin sağ eline bir kanca çok yakışırdı.” dedi. İkisi de bu yoruma candan kahkahalarla güldüler.

* * *

Bir ay sonra…

Luskan’ın karanlık ve dar sokaklarında iki siluet gölgeden gölgeye seğirterek ilerliyorlardı.

“Patron, sizi gördüğüne memnun olacak.” dedi ilk siluet. “Yeni müşterilere her zaman kapımız açıktır.” diye ekledi ardından, gevrek bir kahkahayla.

“Eminim öyledir.” dedi ikinci siluet.

Kısa bir süre sonunda Liman Bölgesi’nden çıkıp zenginlerin oturduğu iç kısımlara yöneldiler. Birkaç dakika sonunda Luskan’ın -dürüst tüccarı- Cormac Gar’ryn’in kapısı önündeydiler.

Kapıdaki nöbetçilerden biri gelenleri gördüğünde “Dur! Kimdir o?” diye seslendi.

“Benim seni salak. Olaf! Bu saatte başka kim olabilir ki? Kapıyı aç, bir müşteri getirdim.” dedi ilk siluet.

“Sen misin ihtiyar bunak? Gelin, patron sizi bekliyor.” diye yanıtladı diğer nöbetçi.

Olaf ve müşterisi kapıdan geçtiler ve geniş hole girdiler. Kırmızı halı ile kaplı merdivenlerden ikinci kata çıktılar. Cormac çalışma odasında onları bekliyordu.

“Buyurun, içeri gelin.” dedi Cormac, kapısında dikilen Olaf’ı ve oldukça şık giyimli, zengin görünüşlü müşterisini görünce.

“Selam patron.” dedi Olaf sırıtarak. “İşte sana bahsettiğim müşteri. Bizim, eee, mallarımızla yakından ilgileniyor.

Cormac keyifle sandalyesinden kalkarak müşteriye ilerledi.

“Hoş geldiniz, bay…”

“Korban… Korban Boltforger. Hizmetinizdeyim.” diye cevapladı müşteri.

Cormac bir eliyle Olaf’a odayı terk etmesini işaret ederken diğer eliyle de konuğuna oturacak bir yer gösterdi. “Size nasıl yardımcı olabilirim saygıdeğer cüce?”

“Adamınızın da dediği gibi kölelerinizle yakından ilgileniyorum. Yani mallarınızla demek istedim…” dedi koltuğuna rahatça kurulan cüce.

“Elbette, elbette. Rahat olun. Köleler can sıkıcı hayvanlardır ama faydalıdırlar da. Güçsüz olanın güçlüye hizmet etmesinin neresi yanlış?” dedi havalı bir kahkaha eşliğinde. “Size hemen birkaç tane ayarlayabilirim. Kadın mı yoksa erkek mi olacak?”

“Erkek. Yalnız… Ben sadece özel olanlarla ilgileniyorum. Sıradan olanlarla değil.” dedi sakalını sıvazlayan cüce.

“Öyle mi? Hangi türle?” diye sordu Cormac, tek kaşını kaldırarak.
Cüce bir eli ile çalışma masasının ardındaki duvarda asılı duran devasa kılıcı, Biçici’yi işaret ederek “Barbarlar…” dedi.

“Ah, anlıyorum. Korkarım bu konuda size yardımcı olamayacağım. Geçtiğimiz ay Pazar yerinde başıma gelen tatsız bir olaydan beri artık barbarlarla ilgilenmiyorum.” diye yanıtladı Cormac, sıkıntılı bir tavırla.

“Ama barbarlar hâlâ seninle ilgileniyor.” diyen gür bir ses duyuldu odanın içinde.
Cormac daha ne olduğunu anlayamadan koca bir el ağzını kapattı, bir diğeri ise bedenini sararak onu koltuğuna yapıştırdı.

“Merhaba Cormac. Beni hatırladın mı?” diyen bir ses tüccarın kulağına fısıldadı. Cormac hatırladı. Hiç unutmamıştı ki… O lanet olası barbardı bu. Brann yüzünü tüccarın görebileceği bir açıya getirerek adamın kendisini görmesini sağladı. Tüccar faltaşı gibi açılmış gözlerle bir cüceye bir de barbara bakıyor, yardım çağırabilmek için inildiyordu.

“Merak etme fazla kalacak değiliz. Yarım kalmış bir işi bitirmeye geldim.” dedi Brann. Tüccar bir inilti daha koyuverdi. Bu, çıkardığı son sesti.

* * *

Birkaç saat sonra Brann ve Korban, Korsan Palası’nda oturmuş, sessizce muhabbet ediyorlardı. Kötü bir üne sahip olan mekân, her zamanki gibi tıklım tıklımdı. Tavernanın sahibi Arumn, siparişleri yetiştirmek için koşturup duruyordu. Brann masanın üzerinde duran Biçici’ye sevgi ve hüzün karışımı duygularla baktı.

“Teşekkür ederim Korban. Yeminimi tutmamı sağladığın ve beni esaretten kurtardığın için…”

“Ehem… Bir şey değil. Sen benim yeminimi yerine getirmemi sağladın, ben de seninkini. Artık ödeştik.” dedi cüce, yüzünün kızarıklığını gizlemeye çalışarak.

“Şimdi ne yapacaksın?” diye sordu barbar.

“Sanırım… Biraz diyarları dolaşacağım.” dedi ayaklarının dibindeki haritalarla dolu bohçayı okşayarak.

“Tahmin etmiştim.” diye gülümsedi Brann.

“Peki ya sen? Buzyeli Vadisi’ne geri mi döneceksin?” diye sordu cüce merakla.

Brann hiç düşünmeden “Hayır. Orada benim için hiçbir şey kalmadı artık.” diye yanıtladı.

“O zaman?” diye üsteledi cüce.

“Bilmiyorum. Sanırım biraz Luskan’da kalacağım. Belki de gemilerin birinde kendime bir iş bulurum. Dürüst bir iş…”

Korban bir homurtu koyuverdi ve anlayışla başı salladı.

“Ya da…” dedi Brann.

“Ya da ne?” diye sordu cüce, tek kaşını kaldırarak.

“Ya da diyarları masum bir amaç için dolaşmaya karar vermiş bir cücenin peşine takılıp ona korumalık yapabilirim. Tabii o da isterse…” diye yanıtladı Brann muzip bir sırıtışla.

“Korumak mı? Pöh! Kim kimi koruyacak göreceğiz.”

“Bu evet anlamına mı geliyor?”

“Elbette ki evet anlamına geliyor seni kas kafalı barbar! Hiç sormayacaksın diye korkmuştum.” dedi Korban. Ve ikili şen bir kahkaha atarak daha neşeli şeylerden ve gelecek hakkındaki planlarından konuşmaya başladılar.

Brann uzun zamandır olmadığı kadar mutluydu. Artık yalnız değildi…

Yemin ve Öç” için 8 Yorum Var

  1. -Hey sen; hikayeyi okumadan sayfayı aşağı kaydıran, çabuk geri dön ve oku!-

    Müthiş bir macera yaşadım bu yazı ile, yer yer acı yer yer neşeli idi.

    Böyle uzun bir yazıda aynı soluğu çok iyi korumuşsunuz, bu konuda yazı çok iyi. Salvatore’un anlatımına eşdeğer diyebilirim.

    Kanca espirisine bende güldüm onlarla harikaydı. 😀

    Bir de, Kılıçlar Denizi’nde top kullanılıyormuydu ya?

    Tebrikler tebrikler tebrikler. Dilim tutuldu kısa kesiyorum.

  2. İşin içine cüceler girince hikayelerin havası ne kadar çok değişiyor. Uzun bir yazıyı bana bir solukta okuttuğun için teşekkür ederim. Tek bir noktaya takıldım:

    “Ah, anlıyorum. Korkarım bu konuda size yardımcı olamayacağım. Geçtiğimiz ay Pazar yerinde başıma gelen tatsız bir olaydan beri artık barbarlarla ilgilenmiyorum.”

    Oysa Brann gemide 1 sene kalmıştı. Yani Köle tacirinin “13 ay önce” gibi bir tabir kullanması lazımdı. Tek seferde yazmadığını düşündürdü bu beni ve bu hikayenin aslında daha güzel olduğunu çünki üzerinde uzun süre düşünülmüş olduğuna itti.

  3. Sevgili Arlinon ve Nihbrin. Öncelikle değerli yorumlarınız ve yazının uzunluğuna aldırmadan sonuna kadar okuduğunuz için teşekkürler.

    Kılıçlar Denizi’nde top kullanılıp kullanılmadığından tam olarak emin değlim doğrusu. Yazıyı yazarken bir taraftan da sürekli araştırma içerisindeydim. Ama diyarlar hakkında ulaşabildiğim kaynaklar çok kısıtlıydı malesef. Sonunda işi biraz da hayal gücüme ve sizin hoşgörünüze bıraktım diyelim.

    Nihbrin çok iyi bir noktaya değinmişsin. Senin de tahmin ettiğin gibi yazıyı tek bir seferde yazmadım. Aksine üzerinde bayağı bir uğraştım ve bazı yerlerinde değişiklikler ve eklemeler yaptım. O cümle ise “geçen yıl” olarak değiştirilmeliydi ama dikkatimden kaçmış anlaşılan. Uyarın için teşekkürler…

    İkinize de tekrar tekrar teşekkürler…

  4. Nasıl bir yorum yapılabilir ki? Bu tür uzun öyküleri tek solukta okuyabilmem nadirdir genelde. Fakat sen yine o sihri yakalamış ve biz okuyucularını da hikaye bitene kadar etkin altına almayı başarmısın. 🙂

    Neden hikayelerin bana bu kadar fazla derecede zevk veriyor bilmiyorum ama sanırım fantazyanın en sevdiğim türdeki hikaye şekillerini okuduğumdan bu tür bir haz alıyorum.

    Hikayen, kurgun, yazım tarzın, sahnelerin, duyguları yansıtışın… hepsi mükemmel! Ellerine sağlık, diğer ayı merakla bekliyorum. 🙂

  5. Cüceler, korsanlar, büyücüler, barbarlar… Gerçekten sürükleyici ve sıkıştırılmış roman tadında bir öykü olmuş. Dövüş sahneleri özellikle çok gerçekçiydi ve çok emek harcanarak yazılmış bir öykü olduğu belliydi. Sıkılmadan okudum, ellerine sağlık. 🙂

  6. Övgü dolu yorumlarınız için çok teşekkürler arkadaşlar. Sıkılmadan, usanmadan okuduğunuz için de ayrıca teşekkürler. Yazılarım çok uzun olduğundan herkes tarafından okunmayacağını biliyorum. Ama sayfa sınırlamasına takılıp da okuyucuyu sürükleyebileceğim hikayeyi baltalamak da istemiyorum. Bu yüzden sizlerin okuduğunu görmek ve beğendiğinizi bilmek benim için çok önemli. Okurken keyif aldığınızı bilmek ise en büyük ödül…

    Tekrar tekrar teşekkürler…

  7. Selamlar!

    Aylar sonradan gelen yoruma burun kıvırır mısın bilmem, ama ben aylar öncesinden kalma bu öyküyü ağzımın sularına sahip çıkmaya çalışırken okudum, bilesin. 😛

    Öncelikle bunun bir Unutulmuş Diyarlar öyküsü olduğundan haberim yoktu. Öyle olduğunu fark ettiğim anda; hiç vakit kaybetmeden gözlerim satırlarla buluşmaya başlamıştı bile.

    Yoruma gelirsek… Her satırıyla emek kokan, mini bir romandı gerçekten de. Girişinden, sonucuna kadar her şey ince ince düşünülmüş gibi hissettim okurken. Dakikalar nasıl geçti fark edemedim, çünkü o sırada fark edebildiğim tek şey; okumaktan aldığım büyük zevkti.

    Karakterler tam böyle maceraların adamları. Dövüş sahneleri Salvatore’un tarzını oldukça andırıyor. Ama bir Unutulmuş Diyarlar öyküsünde bunu yadırganacak bir şey değil, fazladan olumlu bir puan olarak görüyorum.

    Ayrıca büyücünün “ateş topu” bende Fizban’ı çağrıştırdı. Yazarken senin de aklına geldi mi, merak ettim doğrusu. 🙂

    Unutulmuş Diyarlar’da okuduğum kitaplar kadarıyla henüz denize açılamamıştım, sayende Kılıçlar Denizi’nin kokusunu da içime çekebildim. Bunun için sana ayrı olarak teşekkür ediyorum.

    WoTC yazarlarından hiçbir eksiğin yoktu, kalemine, yüreğine sağlık.

    (Devam hikayesi olduğunu öğrendiğim “Hazine Peşinde”yi de en kısa zamanda okuyacağım, çok merak ediyorum. 🙂 )

  8. Sana da selamlar Sevgili Darly;

    Öncelikle yorumun için teşekkür ederim. Aylar sonra gelmesinin hiçbir sakıncası yok elbette. İyi kötü her yorumun başımın üzerinde yeri var. Hikayemi beğendiğin için de ayrıca teşekkürler. Elimden geldiğince ayrıntılı ve tutarlı bir macera çıkarmaya çalıştım ortaya. Unutulmuş Diyarlar’da geçtiği içinde fazladan dikkat gerekiyordu. iyisi ile kötüsü ile bir şeyler yazdık işte… Beğenmene çok sevindim. Çok çok teşekkür ederim.

    Not: Fizban, senelerdir her ateştopunda aklımda 🙂

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *