Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Yıkım Alayı


Yazarın notu: Temaya uygun olması açısından yer yer argo kelimeler ve yetişkinlere yönelik içerik barındırmaktadır.


İnsanlar… Onlar asla değişmezler.

Binlerce yıldır anlamsız savaşlarla hem kendilerini, hem de üzerinde yaşadıkları gezegeni yok eden bir çeşit parazittir onlar. Dünya üzerindeki en zeki varlık olmalarına rağmen akıllarını fesatlıktan ve kişisel çıkarlarından başka şeye yormazlar. Diğer tüm canlıların aksine konuşarak anlaşabilmelerine rağmen dudaklarından dökülen kelimelerin küfür, hakaret ve aşağılamalarla dolu olmasını önemsemez, hatta bundan zevk alırlar. Tanrı’nın harikalar yaratmaları için onlara bahşettiği ellerle yıkım, ölüm ve çürüme getirirler. Kendi ırkdaşlarını soyar, tecavüz eder ve öldürürler.

Çünkü onlar insan ve insanlar asla değişmez.

Büyük Buhran adı verilen olayların üzerinden yüzlerce yıl ve üç kuşak robot geçti. İnsanoğlu, kendisine hizmet etmesi için yarattığı robotlar tarafından yeraltına sürüldü. Çünkü yaratıcılarının aksine robotlar düşünebiliyor ve değişebiliyordu. Bir zamanlar yeryüzünün tek hâkimi olan insan ırkıysa bugünlerde yerin altındaki tünellerde bir solucan gibi yaşamaya mecbur. Günü kurtarmak için çabalayan, bir parça ekmeğe ve bir yudum suya muhtaç varlıklar artık onlar. Tüm bu zorluk, sefalet ve yıkımın insanları değiştireceğini düşünenlerdenseniz fena halde yanılıyorsunuz. Çünkü bugün bile yeraltına sıkışıp kalmış olan Âdemoğulları birbirlerini vurmaya, soymaya ve öldürmeye devam ediyor.

Çünkü insanlar asla değişmez.

 

***

 

Galleos, 8 Ocak 4074

11. Bölge, 22:30

 
Quantum Bar son beş yıldır nasılsa o gece de aynen öyleydi. Yani bir hayli kalabalık ve pis… Atık malzemelerden yapılmış, ahşap görünümlü bar tezgâhı duvarlardan birini boydan boya kaplıyordu. Yer yer kararmış geniş bir salon aynası ve kirli şişelere ev sahipliği yapan uzunca bir raf eşlik ediyordu ona. Barın sahibi olan ihtiyar Bourbon her zamanki gibi elinde tuttuğu pis bir bezle asla tam olarak parlamayacak olan bardakları ovalamakla meşguldü. Uzun boylu, koca göbekli ve kel bir adamdı barmen. Gözleri her daim yarı kapalı dururdu ve sigarası ağzından eksik olmazdı. Üzerinde pis bir mutfak önlüğü, damalı beyaz bir gömlek ve bol pantolon vardı.

Masalarda ya da bar tezgâhının önüne sıralanmış taburelerde oturan müşterilerin büyük çoğunluğunu insanlar oluştursa da arada birkaç robota rastlamak da mümkündü. Havada yoğun bir sigara dumanı vardı. Barın bir köşesinde, tavana monte edilmiş eski model bir televizyon bol cızırtı eşliğinde çalışıyordu. Kimsenin dönüp de aptal kutusunu izlediği yoktu aslında. Çünkü kendi aralarında fısıldaşan bir-iki kişi dışında hemen hemen herkes sessiz bir biçimde önündeki bardağa bakmakta ve alkolün uyuşturucu etkisine sığınarak günlük sorunlarından bir nebze de olsa kurtulmaya çalışmaktaydı. Beyhude bir çaba, şüphesiz…

Derken barın derme çatma kapısı sert bir biçimde açıldı ve içeriye yeni bir müşteri girdi. Tüm gözler yeni geleni görmek için o yana döndü. Kara sakallı, esmer tenli, iri yapılı ve orta yaşlı biriydi bu. Askeri bir pantolon, kahverengi botlar ve lekeli, beyaz bir atlet vardı üzerinde. Adam bir müddet kapıda dikilip kendisine yöneltilen bakışlara meydan okurcasına karşılık verdi. Sonra da hiç istifini bozmadan bardakları parlatmaya devam eden barmene döndü.

“Hey ahbap! İki tek atmak serbest mi yoksa sen de beni iki sokak yukarıdaki manyak gibi pompalı tüfeğinle kovalayacak mısın?”

“İhtiyar Kap’ten mi bahsediyorsun?” diye sırıttı Bourbon, sapsarı dişlerini ortaya çıkararak. Ön dişlerinden birinin yerinde yeller esiyordu. “Hoşlanmadığı adamları barına almamak gibi kaçıkça bir huyu vardır. Ama şikâyet ettiğim söylenemez, oradan kaçan müşteriler hep bana gelir ne de olsa.” Gürültülü bir kahkaha attı ve içeri girmesini işaret etti. Adam bu daveti memnuniyetle kabul etti ve tezgâhın önündeki taburelerden birine yerleşti.

“Ne alırsın?” diye sordu Bourbon, elindeki bardağı yeni müşterisinin önüne koyarken.

“Şu seyreltilmiş saçmalıklardan birini verme de ne olursa olsun. Adam gibi bir içkiye ihtiyacım var.”

“Bu sana pahalıya patlar.” dedi, sigarasından derin bir nefes alıp dumanını havaya salan barmen.

“Kredi dert değil, sen dediğimi yap yeter. Unutulacak dertlerim ve devrilecek şişelerim var.”

Bourbon memnuniyetle sırıttı ve tezgâhın altına eğilerek eski görünüşlü bir şişe çıkartıp adamın önüne bıraktı. Sonra yüzünden bir tereddüt dalgası geçti ve şişeyi geri çekti.

“25 kredi…” diye homurdandı, dudaklarının arasındaki sigarayı titreterek.

Sakallı adam, karşısındakini küçümser bir şekilde gülümsedi ve elini B.A.N.K.A.’sına atarak hesabı ödedi.

Bir kez daha sırıtan Bourbon şişeyi adama teslim etti ve diğer müşterilerle ilgilenmek üzere tezgâhın diğer ucuna ilerledi.

Sakallı, şişenin kapağını açıp baş döndürücü sıvının kokusunu keyifle içine çekti. Ardından bardağını ağzına kadar doldurup koca bir yudum aldı. Boğazından geçen sıvının yakıcılığına bakılırsa barmen yalan söylememişti. Hemen ikinci bir yudum daha aldı. O esnada haber bülteni başladı ve bütün gözler ister istemez televizyona doğru kaydı.

“İyi geceler Galle… *cızırtı* …akşamüzeri robot birliklerine yapılan saldırı sonuc… *cızırtı* Saldırganlar güvenlik ekiplerince yakalanarak etkisiz hale geti… *cızırtı* …yakılarak idam edildiler.”

Ekranda cayır cayır yanan ve acı dolu feryatlar koparan biri kadın üç kişi göründü. Bu görüntü üzerine barda oturan insan ve robot müşteriler arasında huzursuz bir kıpırdanma oldu. Yine de hiç kimse ağzını açıp da bir şey söyleme zahmetine katlanmadı. Derken görüntü değişti ve yerini bir başka habere bıraktı.

“…sahibi Beşinci Bölge’deki evinde ölü olarak bulundu. *cızırtı* …olayla ilgili açıklama yapmazken bazı güvenilir kaynaklardan alına… *cızırtı* … Jackal adıyla bilinen kiralık katilin işi olduğuna inanılıyor.”

“Jackalmış, hah!” dedi sakallı, hor gören bir tavırla. İçkisini bir dikişte içip bardağı sertçe tezgâha koydu. Elbisesinin yeniyle sakalına bulaşan sıvıyı silerken kendi kendine konuşmaya devam etti. “Koduğumunun çocukları! Bizi bu çocuk masallarıyla kandıracaklarını mı sanıyorlar? Bunların hepsi tepedeki puştların oyunu. Ayağına dolananları ortadan kaldır ve suçu hayali bir katile at. İşte hepsi bu kadar…”

İki yan taburede oturan müşteri bu yorum karşısında gülmeye başladı. Alkolün etkisiyle hafifçe uyuşmuş birine ait, kişnemeyi andıran bir gülüştü bu.

“Komik olan bir şey mi var?” diye sordu sakallı tersçe, kalın kaşlarını çatarak.

“Aslına bakarsan var.” dedi adam, gülmeye devam ederek. Orta boylu, zayıf ve genç bir adamdı bu. Teni çok solgundu. Mavi bir kot pantolon ve kapüşonlu spor bir ceket giymişti. Başına geçirdiği kapüşonunu yüzünü gizleyecek şekilde iyice öne çekmişti. Kelimeleri hafifçe yuvarlayarak konuşmasına bakılırsa uzun zamandır içiyordu.

“Neymiş o?” dedi sakallı, tehditkâr bir biçimde oturduğu yerde hafifçe doğrularak.

“Sen.”

“Bana bak seni piç kurusu. Eğer bela arıyorsan…”

“Hayır, hayır. Kesinlikle bela –hık!- aramıyorum dostum. Sadece…” Tekrar güldü. “Neden bahsettiğini bilmiyorsun, hepsi bu.”

“Öyle mi? Bana kalırsa aramızda neden bahsettiğini bilmeyen biri varsa o da sensin.”

“Ah, hayır… Aksine çok -hık!- çok iyi biliyorum.” dedi adam, işaret parmağını sakallıya doğru sallar ve oturduğu yerde ileri-geri yalpalarken. Sonra da çok önemli bir sır açıklarmış gibi hafifçe öne eğildi ve fısıldadı: “Jackal… O gerçek!”

“Saçmalama lan!” dedi yüzünü inanmazlıkla buruşturan sakallı. “O sadece bir şehir efsanesi. Yönetimdekilerin kirli işlerini yıktığı hayali bir kukla.”

Genç adam bir kahkaha daha attı. “Sana… Sana inanmayı o kadar çok isterdim ki…” dedi, yüzünde ablak bir sırıtışla. “Ama ben onu gördüm ahbap. Gördüm! Aramızda sadece birkaç adım vardı. Tıpkı seninle benim aramda olduğu kadar.”

“Delisin sen.” dedi sakallı, bardağını tekrar doldururken. “Ya da sarhoş. Hatta her ikisi birdensin ve bu hepsinden de kötü. Beni rahat bırak.”

“Pek çok şey olabilirim ama deli değilim. O herif gerçek ahbap, -hık!- o gerçek. Senin benim kadar gerçek.”

Genç adamın yüzü aniden ciddileşti ve gözle görülür bir şekilde ürperdi. Hızla sağına soluna bakındı. Sanki her an müşterilerden birinin ayağa kalkıp kendisine saldırmasını bekliyormuş gibi bir hali vardı. Soğuk soğuk terliyor, gözleri fıldır fıldır dönüyor ve hafifçe titriyordu. Belirtiler gayet açıktı; korkuyordu. Ölümüne korkuyordu hatta… Delikanlının tavırlarındaki bu ani değişiklik sakallıyı rahatsız etti.

“Sen ciddisin.” dedi sonunda.

“Tahmin bile edemeyeceğin kadar çok.” dedi delikanlı. Titreyen ellerle göğüs cebinden gümüş bir tabla çıkarıp kendine bir sigara yaktı.

“Bak ne diyeceğim…” diye devam etti sakallı, bir müddet düşündükten sonra. “Sen bana hikâyeni anlat ben de sana bir içki ısmarlayayım. Ne dersin?”

“Senin içtiğinden mi?”

“Benim içtiğimden…”

Delikanlı memnuniyetle sırıttı. Sağa kayarak adamın yanındaki tabureye yerleşti, sakallının bardağını doldurmasına müsaade etti, ardından anlatmaya başladı.

 

***

Benim adım Crash. Bundan yirmi iki yıl kadar önce Birinci Bölge’de doğmuşum. Ya da yirmi bir, tam olarak emin değilim. Annem bir hayat kadınıydı, babam olacak piçi ise hiç tanımadım. Annem benden hep bir “iş kazası” olarak bahsederdi. Zaten adımı da bu yüzden Crash koymuş. Kendi başımın çaresine bakabilecek yaşa gelinceye kadar bana bakma zahmetine katlandı. Nihayet altı yaşıma geldiğimde – yeterince – büyüdüğüme karar vererek beni kapının önüne koyuverdi. Bu onu son görüşüm oldu.

Hayatta kalmak için yemek zorundaydım. Yemek için de çalmam gerekiyordu. Böylece ilk hırsızlığımı yaptım ve masumiyetimi o küçük yaşta kaybettim. İlk başlarda sadece mecbur kaldığım zamanlarda çalıyordum. Fakat sonra bu iş benim için bir keyfe ve mesleğe dönüşmeye başladı. Soygun anında yaşadığım adrenalinin bağımlısı oldum. Böylece işi ilerletmeye karar verdim. Küçük hırsızlıkları bırakıp orta çaplı soygunlara giriştim. Yalnız küçük bir sorunum vardı, başkalarıyla iletişime geçmekte sıkıntı yaşıyordum. Bu da çaldığım şeyleri satarken problem yaşamama neden oluyordu. Sosyal anlamda tam bir sıfırdım anlayacağın. Ayrıca insanların bana sürekli orospu çocuğu muamelesi yapması canımı fena sıkıyordu. Teknik olarak haklı olmaları falan da umurumda değildi. Böylece kendimi insanlardan soyutladım ve makinelere yöneldim. Çok kısa bir süre içinde işi bir adım daha ileriye götürüp teknolojik hırsızlığa soyundum. Tanrım! Bu işte gerçekten de yetenekliydim. Bir bardak daha alabilir miyim lütfen? Sağ ol ahbap…

Dediğim gibi, bu işte çok iyiydim. Kısa süre içinde kıramayacağım şifre, açamayacağım kilit kalmadı. Namım sokaklarda yürür oldu. Böylece kendime yeni bir isim seçtim; Crasher. Evet, o benim işte. Demek beni duydun ha? Buna pek şaşırmadım doğrusu. Dediğim gibi, bir ara namım benden önce yürür olmuştu. Bu işi bırakmadan önceydi elbette. Her neyse…

Derken bir gün reddedemeyeceğim bir teklif aldım. Hem de kimden biliyor musun? Hayır, hayır. Jackal denen itten değil tabi ki. Şeytan görsün yüzünü! Spike ve çetesini hiç duydun mu? Yıkım Alayı’nı? Hayır, dalga geçmiyorum. Sana daha önce de söylemiştim ahbap, ben çok ciddiyim. Evet, o Spike. Geçen yıla kadar Galleos’un altını üstüne getiren, şehrin en azılı çetesi Yıkım Alayı’nın lideri…

Dün gibi hatırlıyorum.

İkinci Bölge’deki evimde oturmuş, hararetle yeni üretilen çift korumalı güvenlik duvarlarını kırmanın bir yolunu arıyordum. Harika bir donanıma sahiptim. Neo-Plazma ekranlar, holografik klavyeler… Kimini satın almış, çoğunu ise çalmıştım. Hey, bana öyle bakma. Sana bir hırsız olduğumu önceden söyledim zaten. Nerede kalmıştım? Ah, evet… Çalışıyordum. Derken kapım sertçe çalınmaya başladı. Ziyaretçi beklemiyordum, müşteri de öyle… Eşiğe yerleştirdiğim gizli kamera sayesinde gelenleri görebiliyordum. Ama gördüklerim hiç hoşuma gitmedi. Tanımadığım, ürkütücü görünüşlü üç adam vardı dışarıda. Kapı bir kez daha, bu sefer daha sert bir biçimde çalındı.

“Orada olduğunu biliyorum çocuk, aç şu lanet kapıyı!” dedi diğer taraftaki adamlardan biri.

“K-Kim o?” dedim, sesimin titremesine engel olamayarak. “Kimsiniz?”

“Sabrımı taşırma evlat. Sana bir iş teklif etmeye geldim.” dedi diğer yandaki ses. “Büyük bir iş…”

İş? Hem de büyük? Buna hayır demezdim doğrusu. Kapıyı araladım ve gelenlere şöyle bir baktım. Siyah deriden bir ceket, yakası bağrına kadar açık, çiçekli bir gömlek ve kot pantolon giyen, otuzlarında bir adam vardı karşımda. Orta boylu, siyah saçlı ve yakışıklı sayılabilecek bir yüze sahip biriydi. Saçları jöleyle geriye doğru yatırılmıştı ve dikeni andırıyorlardı. Boynunda metal bir zincir, kulağındaysa kurukafa şeklinde bir küpe vardı. Onun hemen ardındaysa silahlı oldukları her hallerinden belli olan iki adam daha duruyordu.

“Crasher sen misin?” diye sordu.

“Kim öğrenmek istiyor?” diye yanıtladım. Gülümsedi.

“Aferin evlat. Zeki çocuksun, bunu sevdim.” dedi, beni baştan aşağı süzerek. “Ben adım Spike. Yıkım Alayı’nın lideri ve sokakların tek hâkimi… Belki beni duymuşsundur?” dedi kollarını iki yana açıp özgüvenle sırıtarak.

‘Duymak mı?’ diye düşündüm içimden. Onları tanımayan kimse kalmamıştı ki. Haraç, soygun, gasp, cinayet… Yemedikleri halt kalmamıştı. Koskoca şehirde bu adı yaprak gibi titremeden anabilen tek bir kişi bile yoktu.

“Evet, elbette duydum.” dedim yutkunarak.

Gür bir kahkaha attı ve “Duydunuz mu çocuklar? Bizi duymuş.” dedi arkasındakilere bakarak. “Güzel… Çünkü biz de seni duyduk Crasher.” Adımı özellikle vurgulamış ve hafif uzatarak telaffuz etmişti. “Ama korkma, endişelenmene hiç gerek yok. Yeteneklerini etkileyici bulduk ve sana bir teklifte bulunmaya geldik. Şimdi… İçeri girmemize izin verecek misin yoksa bütün gün kapıda mı beklememiz gerekecek?”

Ne diyeceğimi bilemedim ve elimden gelen tek şeyi yapmaya karar verdim; kapıyı ardına kadar açıp girmeleri için yol vermek.

Spike içeri girip kendinden emin tavırlarla odayı arşınlamaya başladı. Bir yandan da duvarlardan birini boydan boya kaplayan elektronik teçhizatımı inceliyordu. Gördükleri hoşuna gitmiş olacak ki halinden memnun bir şekilde sırıttı. O etrafta dolanırken ben de diğer iki adama göz atma fırsatı yakaladım. Biri sivri burunlu, kısa boylu ve top sakallı bir adamdı. Kahverengi deriden bir ceket, beyaz gömlek ve siyah kot pantolon giymişti. Gözleri devamlı etrafı kolaçan ediyor ve sürekli burnunu çekip duruyordu. Bir insandan çok bir av köpeğini andırıyordu. ‘Ne kadar da doğru bir tanım.’ diye düşündüm içimden. Diğer adamsa uzun boylu, pala bıyıklı ve oldukça iri yapılı biriydi. Saçlarını sıfıra kazıtmış, sol gözünüyse siyah bir bantla kapatmıştı. Sağ kulağında halka şeklinde bir küpe vardı. Eski zamanların masallarından fırlamış devlere benziyordu.

“Bu Sniffer…” dedi Spike, kısa boylu adamı işaret ederek. “Kendisi sağ kolum ve en güvendiğim adamımdır.” Herifin fıldır fıldır dönen gözleri üzerime dikildi ve beni dikkatle süzmeye başladı. Ardından başını hafifçe, belli belirsiz eğerek beni selamladı. Ben de aynı şekilde karşılık verdim.

“Diğeri ise Carlo…” diye devam etti Spike. “Ekibimizin yeni üyelerinden biri olmasına rağmen kısa sürede güvenimi kazanmayı başardı. Kırdığı boyun ve yardığı kafa sayısının bunda etkisi büyük elbette… Üstelik tek yapmam gereken parmaklarımı şıklatmak!” Parmaklarını yüzümün önünde şaklatıverdi ve yerimde korkuyla sıçramama neden oldu. Neyse ki dev Carlo bir harekette bulunmamıştı. Spike gevrek bir kahkaha attı, bu halim onu oldukça eğlendirmiş gibi görünüyordu.

“Adını çok duyduk çocuk.” dedi Spike, koltuklardan birine rahatça oturarak. Bir bacağını koltuğun kolunun üzerine attı, diğeriniyse öne uzattı. Başı hafifçe yana eğik bir biçimde duruyor ve bana değer biçer bir gözle bakıyordu. Oturuşundaki dengesizlikten dolayı ceketinin önü iyice açılmış ve belindeki silahı ortaya çıkartmıştı. Ürperdiğimi anımsıyorum. Evet, bir bardak daha fena olmaz.

“Tam da beklediğim gibi birisin, biliyor musun?” dedi sonunda Spike. “Solgun tenli, karanlık inine sığınmış, çelimsiz…”

Hiçbir şey demedim. Yıkım Alayı’nın lideriyle ağız dalaşına girmek şu hayatta yapmak istediğim ilk on şey arasında değildi kesinlikle. Ölümümle çabuk kucaklaşmak da öyle…

“Bana bir teklifin olduğunu söylemiştin.” diyebildim sonunda.

“Evet, var.” diye yanıtladı. Oturuşunu düzeltip hafifçe öne eğildi ve dirseklerini dizlerine dayayarak konuşmaya devam etti. “Yıkım Alayı artık basit bir sokak çetesi olmaktan çıkmak üzere çocuk. Çok büyük bir iş peşindeyiz, çok büyük ve çok kazançlı. Fakat bunu başarabilmek için bir bilgisayar dâhisine ihtiyacım var.” Bana bakarak manalı bir biçimde sırıttı.

“Dur bir dakika, dur biraz. Bana çetenize katılmayı mı teklif ediyorsun?” diye sordum şaşkınlıkla.

“Bravo!” dedi, alaycı bir şekilde ellerini çırparak. “Zeki bir çocuk olduğunu söylemişlerdi de inanmamıştım. Peki, yeteri kadar cesur musun da?”

Öyle miydim? Bugün bile tam olarak emin olamıyorum. O anda hiçbir şey söyleyemedim. Spike da cevap vermem için beklemedi zaten. Ceketinin kolunu sıyırarak B.A.N.K.A.’sını açığa çıkardı ve bir mesaj yazmaya başladı. Birkaç saniye sonra kendi B.A.N.K.A.’mdan yeni ileti sinyali yükseldi. Mesaj kısa ve netti: ‘Var mısın, yok musun?’

“Hazır olduğunda bu mesajı yanıtla.” dedi ayağa kalkarak. Yüzüme bile bakma zahmetine katlanmadan kapıya doğru yürüdü ve tam eşikte durdu. “Ama beni çok bekletme çocuk, beklemeyi sevmem. Teklifimi kabul edip etmemekte tamamen serbestsin. Fakat beni reddedersen bizi gördüğünü unutman gerekecek. Aksi takdirde…” Omzunun üzerinden geriye baktı, sağ elini havaya kaldırıp parmaklarını bir kez şıklattı ve kötücül bir şekilde sırıttı. Carlo denen ayı hafifçe eğilerek yüzünü yüzümün önüne getirdi, ardından işaret parmağını boğazının üzerinde kaydırdı. Sonra da geldikleri gibi gittiler. Onlar gider gitmez kapıyı kapadım ve gümüş tablamdan bir sigara çekip yaktım.

Doğrusu Carlo’nun o hareketi yapmasına gerek bile yoktu. Zaten altıma edecek kadar korkmuş durumdaydım. Fakat aynı zamanda da içimde garip bir heyecan dalgası dolaştığını da itiraf etmem gerek. Şehrin en saygın – bu kelimeyle neyi ifade ettiğimi çok iyi biliyorsun – çetesi beni aralarında görmek istiyordu ha? İşte bu gerçekten de muhteşem bir duyguydu. Üstelik bu teklif tüm Zanazia’nın askeri birliklerinin yakalamak için seferber olduğu adamdan, yani Spike denen herifin bizzat kendisinden gelmişti. Koltuklarım kabarmıştı doğrusu. Ne? Götüm mü kalkmış? Nasıl istiyorsan öyle de, umurumda değil.

 

***

 
Senin de tahmin edeceğin gibi çok fazla düşünmeme gerek kalmadı. O akşam Spike’a teklifini kabul ettiğime dair bir mesaj gönderdim. Bir saat içinde Yıkım Alayı’ndan birkaç kişi dairemin önündeydi. Deri kıyafetler içinde, orası burası dövmeli, sigara ve alkol kokan bir grup silahlı serseri… Hızlı bir şekilde teçhizatımı toplamama yardım ettiler ve hep birlikte Sekizinci Bölge’nin karanlık tünellerine doğru yola çıktık. Yolun yarısında gözlerimi bağladılar. Berbat bir deneyimdi! Leş gibi kokan ara tünellerde nereye gittiğimi dahi göremeden yürümek ve tanımadığım bir avuç çapulcunun insafına kalmak… Şimdi bile düşündükçe kalbim deli gibi atıyor. Ver şu lanet olası şişeyi!

Neyse ki korktuğum başıma gelmedi ve serseriler benim sıska beyaz kıçımı Spike’ın emirlerinden daha cazip bulmadı. En sonunda gözlerimi tekrar açmama izin verdiklerinde Sekizinci Bölge’nin neresinde olduğumuza dair en ufak bir fikrim bile yoktu. Büyükçe bir tünel girişinin ağzındaydık. Girişin her iki yanında ellerinde tüfekle bekleyen nöbetçiler vardı. Duvara garip bir sembol çizilmişti; her biri farklı bir yönü gösteren iç içe geçmiş sekiz ayrı ok: Kaos’un işareti.

Tünele girip gizli bir kapının ardına geçtiğimizde kendimi çok iyi gizlenmiş bir yer altı üssünde buldum. Öyle çok ahım şahım bir yer değildi belki, hatta bazı yerleri dökülüyor da olabilirdi ama kesinlikle iş gören bir mekândı. Bizi ilk karşılayan kişi çam yarması Carlo oldu. Kollarını göğsünde kavuşturmuş, sağ eliyle bıyığını düzeltmekle meşguldü.

“Demek küçük fare yuvasını terk etme cesaretini gösterdi.” dedi beni görünce. “Nihayet…” Refakatçilerime teçhizatlarımı nereye bırakacakları hakkında birkaç talimat verdi. Endişeli bakışlarımı fark ettiğinde de dikkatli olmalarını, aksi takdirde birkaç kişinin kellesini kaybedebileceğini ekledi. Ardından onu takip etmemi işaret etti ve üssün iç kısımlarına doğru ilerlemeye başladı.

Az ötede Sniffer’ı masalardan birinin başına iyice çökmüş vaziyette bulduk. Burnuna kokain çekiyordu. Ayak seslerimizi duyduğunda aniden panikledi ve hızla ayağa kalktı. Gelenin biz olduğunu gördüğündeyse bariz bir biçimde rahatladı.

“Gene mi o boku içiyorsun Snif?” diye sordu Carlo, onaylamaz bakışlarla. “Eğer patron bunu duyarsa senin için iyi olmaz.”

“Ama duymayacak, değil mi?” diye sordu Sniffer, asabi bir şekilde. Carlo umursamaz bir tavırla omuzlarını silkti. “Seninle uğraşmaktan çok daha önemli işlerim var.”

“Peki ya sen yeni çocuk? Beni ispiyonlayacak mısın?” diye sordu bana.

“Elbette ki hayır.” dedim, inandırıcı olduğunu umduğum bir sesle. İşin aslı Sniffer denen bu fare suratlı pezevengin ne bok yediği umurumda bile değildi.

“Güzel… Çok güzel.” dedi Snif, sırıtıp burnunu çekerek. “Anlaşabildiğimize sevindim.”

“Spike nerede?” diye sordu Carlo, sıkılgan bir sesle.

“Patron biraz meşgul.” diye yanıtladı Sniffer. “Rose ile beraber.” Başparmağıyla arkasındaki koridoru işaret etti. Kafamı o yöne çevirdiğimde uzak uçtaki kapının ardından gelen, bir kadının şehvet dolu, belli belirsiz iniltilerini duyabiliyordum.

“Eh, ne derler bilirsiniz.” dedi Carlo. “Gülü seven dikenine katlanır.”

Sniffer’ın yüzündeki memnuniyetsiz ifadeye bakılırsa daha çok dikeni seven güle katlanıyormuş gibi gelmişti bana. Elbette her zaman olduğu gibi bu konuda da çenemi kapalı tutmaya özen gösterdim.

Sonraki birkaç saati – hayır, kaç saat geçtiği seni ilgilendirmez – teknoloji harikası oyuncaklarımı yeniden kurmakla geçirdim. Bir taraftan da Yıkım Alayı üyelerini gözlemliyordum. Toplamda 20 – 25 kişilik bir ekipti ve hepsi erkeklerden oluşuyordu. Rose denen kadın hariç tabi…

Tam son kontrolleri yapıyordum ki gömleğini içine sokup kemerini bağlamaya çalışan Spike’ın bana doğru yaklaşmakta olduğunu gördüm.

“İmparatorluğuma hoş geldin çocuk. Seni burada görmek güzel.” dedi, kendinden gayet memnun bir şekilde.

“Hoş bulduk Spike. Seni görmek de öyle.” dedim beceriksizce bir samimiyetle. Bakışlarına karşılık vermeye çalışsam da asosyal damarlarım gözlerimi kaçırmama ve yere bakmama sebep oldu. Hiç becerememişimdir zaten.

“Birinci kural: Şu andan itibaren bana patron diyeceksin.” dedi, her iki eliyle omuzlarımdan kavrayarak. “Anlaşıldı mı çocuk?”

“A-anlaşıldı patron.”

“Ve biz de sana çaylak diyeceğiz. Sadakatini ve işe yararlılığını kanıtlayana kadar da çaylak olarak kalacaksın.”

O an ona ‘Benim zaten bir adım var; Crasher.’ demeyi çok istesem de şansımı zorlamanın iyi bir fikir olmadığına karar verdim ve başımı sallamakla yetindim.

Derken gayet işveli bir ses çarptı kulaklarımıza. “Bu da kim sevgilim? Yeni oyuncaklarından biri mi yoksa?” Nihayet Bayan Rose ile tanışma fırsatına erişmiştim. Kızıl saçlı, biçimli vücudu kıvrak, dolgun göğüslü bir kadındı. Her hareketinden dişilik akıyordu. Kelimenin tam anlamıyla ayaklı bir afetti. Kısacası ne benim ne de çetenin diğer üyelerinin hayatta birlikte olamayacağı bir tipti. Onu elde etmenin yolu ancak Spike gibi biri olmaktan geçiyordu çünkü. Güç ve iktidar sahibi biri…

Rose etrafımda şöyle bir dönüp alıcı gözüyle beni süzerken alnımda biriken terlere engel olamıyordum. Ona bakmamak için çok büyük çaba sarf etmem gerekmişti.

“Sıska ve çelimsiz… Bu da tıpkı diğerleri gibi işe yaramazın teki. Neden böyle adamlarla vaktini boşa harcadığını anlayamıyorum.” dedi kadın, sıkılgan bir tavırla. Kollarını Spike’ın boynuna doladı. “O kıymetli dakikaları senin için unutulmaz anlara dönüştürebileceğimi biliyorken hem de…” diye devam etti, gayet ayartıcı bir sesle.

Başımdan aşağı kaynar sular dökülmüştü. Onunla olamayacağımı bilmek başka şeydi bu gerçeğin o dolgun dudaklardan dökülüp yüzüme tokat gibi çarpması başka… Şimdi diğerlerinin Rose’dan neden hoşlanmadığını anlayabiliyordum. Kadın ulaşılmaz olduğunu biliyor ve bu gerçeği sık sık diğerlerinin yüzüne vuruyor olmalıydı. Tıpkı şu anda bana yaptığı gibi…

“Şimdi olmaz bebeğim, iş konuşuyoruz.” dedi Spike. Kadını kendinden uzaklaştırarak kalçasına bir şaplak attı. “Odaya git ve bir sonraki raunt için beni bekle.” Rose iç gıdıklayıcı bir kahkaha attı.

“Beni fazla bekletme kaplan.” diyerek göz kırptı. Sonra bana küçümseme hatta tiksinme dolu bir bakış atıp yanımızdan uzaklaştı.

Spike bir müddet yüzünde yayvan bir gülümsemeyle kadının uzaklaşmasını izledi. Ardından bana döndü ve yüzü aniden ciddileşiverdi.

“İkinci kural: Seni Rose ile konuşurken ya da onu seyrederken kesinlikle görmeyeceğim. Aksi halde gözlerini oyar, cinsel aletini de köpeklere yem ederim. Anlaşıldı mı çaylak?”

“E-Evet efendim. Kesinlikle!”

“Güzel… Aferin çaylak, çabuk öğreniyorsun.” dedi alaycı bir sırıtışla. “Şimdi bana neler yapabildiğini göster bakalım.”

Sonraki saatler boyunca yeteneklerimi ardı ardına sergiledim. Şifreleri kırdım, güvenlik sistemlerini çökerttim, haber ağlarına sızdım, B.A.N.K.A. veri tabanına girip Spike ve çetesi hakkında ulaşılabilecek her tür bilgiyi sildim. Kısacası o ne isterse yaptım. Üstelik sadece dakikalar içinde… Beni test ettiğinin farkındaydım ama umurumda değildi. Burası benim oyun alanımdı, kendime güvenimin olduğu tek yer. Sonunda Spike tatmin olmuş bir şekilde omzuma şaplağı indirdi.

“Güzel çaylak, çok güzel! Sen kesinlikle aradığım adamsın.” dedi sırıtarak.

 

***

Her büyük plan gibi bu da inanılmaz derecede basitti. Eve gir, kasayı aç, içini boşalt… Zor olan kısmı işi yüzüne gözüne bulaştırmayacak bir ekip toplamaktaydı. Spike’ın yaptığı şey de tam olarak buydu işte.

Tony Davenport’u bilirsin. Hani robotlar için yedek parçalar üreten şu meşhur iş adamı… Evet, ta kendisi. Hedefimiz ihtiyar Davenport’un gelini Samantha Davenport’un eviydi. Kocası bir-iki yıl önce ölen ve korkunç bir mirasa konan o şıllıktan bahsediyorum elbette. Sniffer’ın verdiği bilgiye göre sürtüğün kasasında Galleos’un yarısını satın alacak kadar değerli elmas bir kolye vardı. Kolyeyi istiyorlardı. Ne yalan söyleyeyim, ben de öyle…

Görüyorsun ya, hedef çok savunmasız ve çok çekiciydi. Küçük oğluyla birlikte Beşinci Bölge’de yalnız yaşayan dul bir fahişe… Korumaları vardı elbette ama Spike buna hazırlıklıydı. Elimizin altında hepsine susturucu takılmış piyade tabancalarından tut da otomatik tüfeklere kadar her tür silah vardı. Bir de ben vardım tabi, yani içeri giriş biletleri…

Üç gece sonunda planlarımız nihayete erdi ve artık harekete geçmeye hazır olduğumuza karar verdik. Hepimizin keyfi yerindeydi, ben bile gülümseyebiliyordum ve kimse buna ses çıkarmıyordu. Spike kutlama yapmak için bir kasa içki getirilmesini emretti ve hepimizi ortak salona topladı. Duvardaki dev plazma televizyonu çalıştırmamıza bile izin verdi. Birkaç saat sonra hepimiz çakırkeyif olmuştuk.

“Bu, beyler…” dedi Spike, masaya çıkıp konuşmaya başlayarak. “Bazılarımız için bu birlikte içtiğimiz son içki olabilir. Yarın bu saatlerde ya çok zengin ya da ölü bir adam olabiliriz. O yüzden keyfini çıkarın! Yıkım Alayı’nın şerefine!”

“Şerefe!” dedi Sniffer. Diğerleri de coşkuyla bağırdı. Sadece Carlo bardağını havaya kaldırmakla yetindi.

“Neden?” dedim, kendimi de şaşırtarak. Alkolün insanlara cesaret verdiği doğruydu anlaşılan. Aptal cesareti…

“Ne, neden çaylak?” diye sordu Spike.

“İstediğin her şeye sahipsin. Para, güç, güzel bir kadın… Daha fazlası için çabalamak neden?”

Spike bir müddet yüzüme boş boş baktı. Kaşları çatılacak gibi oluyor ama vazgeçiyordu. Sanki kızmakla kızmamak arasında sıkışıp kalmış gibi bir hali vardı. Az önce iki numaralı kuralı çiğnemiş ve kadınına iltifat etmiştim ne de olsa. Sonunda başını geriye atıp gür bir kahkaha patlattı.

“Neden mi?” dedi gülmeye devam ederek. “Sana neden olduğunu söyleyeyim çaylak. Bu söylediklerimi o küçük beynine iyi kazı. Belki bu sayede bir gün sen de benim gibi büyük bir adam olabilirsin. Bir numaralı neden; kredi her şeydir! Kredin varsa yaşarsın, yoksa sürünmeye mahkûmsun demektir.”

Adamlardan coşkulu bir tezahürat koptu.

“İki numaralı neden; kredi kazanmak için her yol mubahtır. Buna hırsızlık, adam öldürme ve tecavüz de dâhil.” Sniffer burada çakırkeyif bir kahkaha attı. Adam öldürmenin mi yoksa tecavüzün mü hoşuna gittiğinden emin olamadım. Sonunda da bilmek istemediğime karar verdim.

“Üçüncü neden!” dedi Spike. Ardından sesini giderek yükselterek, coşkuyla gürledi. “Çünkü biz Yıkım Alayı’yız ve canımız neyi isterse alır, canımız neyi isterse onu yaparız!” Tüm odada coşkulu bir tezahürat ve alkış kopuverdi. Adamım, herif gerçekten de insanları nasıl coşturacağını biliyordu. Bu arada seni bilmiyorum ama benim boğazım kurumaya başladı. Yeni bir şişe açtırsak mı dersin?

Çeteye katılışımın dördüncü gecesinde harekete geçtik. Hızlı, sessiz ve ölümcül bir şekilde… Davenport’un evi Beşinci Bölge’nin Altıncı Bölge ile kesiştiği yerdeydi, bu yüzden içeri sızmak kolaydı. Carlo kapıdaki korumayı iliklerime dek titrememe neden olacak kadar büyük bir ustalıkla ayakaltından kaldırdı. Sonraki raunt benimdi. Elektronik kilidi bir dakika içinde rahatça kırdım ve içeri girdik. Güvenlik kameralarını ve alarmı da hemen hemen aynı süre içinde devre dışı bıraktım. Herhangi bir saldırı beklemedikleri için diğer korumaları gebertmeleri en kolay kısım olmuştu. Kısa süre içinde içeride Samantha ve Yıkım Alayı dışında canlı tek bir kişi bile kalmamıştı.

Kadın çalışma odasındaydı. Sesini duyabiliyordum. Biriyle konuşuyordu, bir çocukla… Muhtemelen kendi oğluydu yanındaki. Kevin denen çocuk… Eve sızma planları arasında çocuğun holografik fotoğrafını görmüştüm. Bir an için içimin cız ettiğini hissetim, sadece çok kısa bir an. Ardından Carlo’nun kapıya attığı tekme ve parçalanan ahşabın sesi yankılandı beynimde. Artık pişman olmak için çok geçti.

Biz susturuculu silahlarımızla içeri girerken kadın ve çocuk korku dolu birer çığlık attı. Sarışın, kırklı yaşlarında bir bayandı Samantha ve çok da bakımlıydı. Üzerinde pahalı bir gecelikten başka bir şey yoktu ve çıplak bacakları benim bile iştahımı kabartacak derecede pürüzsüzdü. Kevin ise annesinin aksine kapkara saçlara sahip, taş çatlasa on altı yaşında cılız bir çocuktu. Ellerinin ve yüzünün temizliğine, giysilerinin kalitesine bakakaldım. Ben onun yaşındayken pislik ve çer çöp içinde yaşıyordum. Az önceki acıma duygusu hâlâ içimde bir yerlerdeyse bile o anda tamamen uçup gitti.

“Siz de kimsiniz? Defolup gidin evimden!” diye bağırdı Samantha. Kevin ise korku dolu çığlıklar atıyordu.

“Merhaba Bayan Davenport.” dedi, bir adım ileri çıkan Spike. “Haber vermeden geldiğimiz için kusura bakmayın.” Her hareketinde ve konuşmasında alaycı ve yapay bir kibarlık vardı.

“Ne istiyorsunuz?”

“Birkaç şey… Ve hepsini almaya kararlıyız. Bize yardım ederseniz canınızı bağışlayabilirim. İşe kasanızın yerini söyleyerek başlayabilirsiniz mesela.”

“Cehenneme git!”

“Çok ayıp, sizin gibi bir bayana hiç yakışmıyor.” dedi Spike, alayla. Sonra aniden, şimşek gibi bir tokat attı kadına. Samantha yere yapışırken Kevin yeniden çığlık attı. Sniffer yumruğunu çocuğun ağzına yapıştırmakta gecikmedi.

Spike yerde yatan kadının saçlarını kavradı ve başını sertçe geriye çekti. “Oyunu bir kenara bırakalım sürtük, bana kasanın yerini söyleyeceksin. Hemen!”

“Git kendini becer!” diye geldi yanıt. Doğrusunu söylemek gerekirse hayatımda gördüğüm en cazgır kadındı. Şey… Belki annemden sonra…

“Demek sert oynamak istiyorsun ha?” dedi Spike, kadının saçlarını biraz daha çekerek. “Bana uyar. Sniffer! Çocuğu öldür.” Sniffer tereddüt dahi etmeden namlusunu Kevin’a çevirdi.

“Hayır!”

“Konuşacak mısın?”

“Hayır, lütfen. Oğluma dokunmayın. Ona zarar vermeyeceğinize söz verirseniz dilediğiniz her şeyi yaparım.”

“Her şeyi mi?” dedi Spike, kadının kulağına iyice eğilerek.

“Evet…” Samantha’nın gözlerinden yaşlar boşanmaya başlamıştı. Direnci buraya kadardı anlaşılan.

“Kasa nerede Sam?” dedi Spike, boştaki elini önce kadının yüzünde, sonra boynunda oradan da sırtında ve kalçalarında hafifçe gezdirerek.

Samantha Davenport’un titreyen eli duvardaki tablolardan birini işaret etti. İki adam hızla o yöne ilerledi ve çerçeveyi hızla alaşağı ettiler. Elektronik kilidin kırmızı-mavi ışıltıları odada göz kırptı.

“Güzel. Çok güzel Samantha.” dedi Spike, gayet memnun bir şekilde. Bir eli hâlâ kadının vücudunu okşamakla meşguldü.

“Çocuktan kurtulun.” dedi aniden, alelade bir şeyden bahsedermişçesine.

“Ben hallederim.” dedi Carlo, yüzünde zalimce bir sırıtışla. Kararlı ve sert adımlarla Kevin’ın üstüne yürüdü. Sonra hâlâ çığlıklar atmakta olan çocuğu saçından kavrayıp yerde sürüyerek odadan dışarı çıktı.

“Kevin! Hayır! Onu rahat bırakın! Söz vermiştin seni orospu çocuğu!” diye bağırdı Samantha. Spike gür ve zalim bir kahkaha attı.

“Bunu ödeyeceksiniz piç kuruları! Çok fena ödeyeceksiniz!”

Kevin’ın çığlıkları uzaktan da olsa hâlâ duyulabiliyordu. Sonra bir kapının sertçe çarpılma sesi geldi kulaklarımıza. Ardından susturuculu bir tabancanın şüpheye yer bırakmayan tanıdık tıslaması geldi. Ve çocuk sustu. Sonsuza kadar… Samantha’nın sessiz gözyaşları feryada dönüştü.

Spike bana dik dik bakıncaya kadar orada öylece durup olanlara ayak uydurmaya çalıştığımı hatırlıyorum. Hırsızlık başka şeydi göz göre göre cinayet işlemek apayrı bir şey…

“Ne bekliyorsun çaylak? Aç şu lanet olası kasayı!” diye bağırdı Spike. Silkindim ve işe koyuldum. Birinci deneme başarısız oldu. İkincisinde çok yaklaşmıştım ama yine olmadı. Nihayet, üçüncü denememde kasanın kapısı hafif bir tıslama eşliğinde açıldı ve içindekileri gözler önüne serdi. Elim büyüklüğünde, kocaman, etrafı süslemeler ve değerli taşlarla bezenmiş masmavi bir elmas kolye… Hepimizin gözleri ışıldıyordu. Sniffer beni çabucak kenara itti ve kolyeyi alarak Spike’a uzattı. Çete lideri zafer kazanmış bir kral edasıyla mücevheri eline aldı ve hafifçe havaya kaldırarak ganimetini huşuyla seyretti.

“Başardık!” dedi, yumruğunu zaferle havaya sallayarak.

Tüm çete hep bir ağızdan kutlama çığlıkları atmaya başladı. O esnada içeri Carlo girdi. Başını memnuniyetle sallayıp sırıttı. Sniffer kasada bulunan diğer değerli şeyleri cebine tıkıştırmakla meşguldü. Her şey tamam gibi görünüyordu. Tek bir ayrıntı dışında; Samantha…

“Şimdi biraz eğlence zamanı…” dedi Spike, sırıtarak. Mücevheri Sniffer’a uzattı, ardından kadının üzerindeki giysileri vahşice parçalamaya başladı. Samantha çığlıklar atıp tırmalamaya, karşı koymaya çalıştı ama çok kalabalıktık. Diğer adamlar hızla liderlerinin yardımına koştu ve kadının kol ve bacaklarını sıkıca kavradılar. Ardından tecavüz başladı. Açılışı Spike yaptı, diğerleri devam etti. Ben, Carlo ve ekipten birkaç kişi uzakta durduk. Ama geriye kalan yaklaşık yirmi kişi defalarca kadının üstünden geçti, hatta en çok da Sniffer…

Orada durmuş dehşet ve şaşkınlık içinde yapılan canavarlığı izliyordum. Parçası olduğuna inanmak dahi istemediğim bir pisliğin içine bulaşmıştım resmen. Etrafıma, ırkdaşlarıma tiksinerek baktım. Yaşanan bunca felakete, dünya üzerindeki egemenliğimizi kaybetmemize ve yeraltına hapsolmuş olmamıza rağmen hâlâ hayvanlar gibi yaşıyorduk. Mağara adamlarından ne farkımız vardı ki? Sadece artık mızrak yerine ateşli silahlar kullanıyorduk o kadar. Ve tüm bunlar ne içindi? Bir avuç kredi… Belki de robotların bizi yeraltına sürmesi bu dünyanın başına gelen en güzel şeydi. Biz bir çeşit virüstük belki, onlarsa virüs programı…

Ben bu düşüncelerle boğuşurken – yeteri kadar – eğlendiklerine karar veren adamlar nihayet durdu.

Ve Spike kadını vurdu.

Öylece, birdenbire, aniden… Tam alnının ortasından…

“Gidelim.” dedi, duygusuzca. Ardından elmasla birlikte evi terk ettik.

 

***

Ertesi sabah oldukça geç uyandım. Bütün gece peşimi bırakmayan kâbuslar yüzünden pek uyuyamamıştım. Zorla yataktan kalktım ve ortak salona yollandım. Ekibin çoğu oradaydı. Rose, kahvaltı etmekte olan Spike’ın kucağına oturmuş, adamın saçlarını karıştırmakla meşguldü. Erkeğinin dün geceki eğlencesinden haberi var mıydı acaba? Midem bulanıyordu. Ne yapıp edip yakamı bu çete işinden kurtarmam gerekiyordu. Ama nasıl?

Cevabın hiç beklemediğim bir yerden geleceğini nereden bilebilirdim ki?

Ertesi gün Sniffer’ın hararetle bağırıp çağırdığını duyduğumda her zamanki gibi bilgisayarımın başındaydım. Diğer elemanlar gibi ben de korkunç derecede meraklanmıştım. Koşar adım ortak salona doluştuk. Spike bizi gördüğüne hiç memnun olmadı.

“Ne var? Neye bakıyorsunuz? Herkes yerine!” diye bağırdı öfkeyle.

“Bir terslik mi var patron?” dedi, Alay’dan biri.

“Her şey yolunda, haydi işinize!”

“Yolunda mı? Yolunda mı?” diye bağırdı Sniffer, saçını başını yolarak odanın içinde bir ileri bir geri volta atıyordu. “Ben sana peşimize Jackal’ı takmışlar diyorum, sense her şey yolunda diyorsun ha?”

“Sana çeneni kapa dedim Snif!” diye tısladı Spike, sıkılı dişlerinin ardından.

“Anlamıyor musun Spike? İhtiyar Tony Davenport ne yaptığımızı öğrenmiş diyorum sana. Herif, gelininin ve torununun intikamını almaya ant içmiş. Hepsinden kötüsü de bu işi yapması için Jackal’ı kiralamış!”

“Son kez söylüyorum Sniffer, çeneni kapa! Adamların önünde olmaz!” dedi Spike. “Defolun buradan!” diye bağırdı ardından. Havaya sıktığı tek mermi, tartışmaya koyulan son nokta gibiydi. Hepimiz hızla görev yerlerimize dağıldık. Ama duymam gereken kadarını duymuştum.

Bilgisayarın başına geri döndüğümde ilk yaptığım şey Jackal adını aratmak oldu. Fakat yaklaşık iki bin – iki bin beş yüz yıl kadar önce yaşamış vahşi bir hayvana ait ansiklopedik bilgi dışında başka şeye ulaşamadım. Merak, içimi bir kemirgen gibi yiyip bitiriyordu. Neler olduğunu mutlaka öğrenmeliydim. Daha fazla dayanamayıp yerimden kalktım ve Sniffer’ı aramaya koyuldum. Ama Spike zeki bir liderdi, ortalığı karıştırmasını engellemek için sağ kolunu çabucak dışarı göndermişti. Ben de soluğu Carlo’nun yanında almaya karar verdim. O tek gözlü öküzü konuşmaya ikna edebilirsem tabi…

“Hey, Carlo!”

“Hmm?”

“Jackal diye birinden bahsedildiğini duydun mu hiç?”

“Hayır.”

“Sniffer diyor ki…”

“Snif’in ne dediği umurumda değil.”

“Ama…”

“Spike, Jackal diye birinin olmadığını söylüyor ve bu benim için yeterli. Senin için de öyle olmalı. Şimdi bas git çaylak!”

Ne kadar uğraşsam da o gün başka bir şey öğrenemedim. Ta ki o geceye kadar… Ne mi oldu? Bardağımı tekrar doldurursan anlatırım.

 

***

 
Her şey bir silah sesiyle başladı. Bu yabancı olduğumuz bir şey değildi. Alışılmadık olan, sesin içeriden gelmesiydi. Hızlı bir şekilde pantolonumu giyip koridora fırladım. Diğer odaların kapılarının açıldığını ve herkesin havada asılı kalan cevapsız sorular sorduğunu hayal meyal hatırlıyorum. En sonunda Spike’ın bağırışı koridorda yankılandı ve tüm konuşmalar anında kesildi; “Neler oluyor burada? O lanet olası gürültü de neyin nesiydi?” Odasının kapısında üstü çıplak bir vaziyette duruyordu. Üzerine bir çarşaf sarmış olan Rose ise onun hemen ardında, endişeyle adama sarılmış bir vaziyette duruyordu.

“Silah sesiydi patron, içeriden geldi.” dedi çete üyelerinden biri.

Spike’ın yüzü asıldı. Bir müddet orada dikildikten sonra odasına döndü ve elinde bir pompalı tüfekle geri geldi. “Gidip şuna bir bakalım öyleyse. Benimle gelin!”

Kısa bir süre sonra küçük gruplar halinde, elimizde silahlarla üssün içini dolaşmaya başladık. Sniffer da yanımızdaydı ama Spike’a fark ettirmeden onu soru yağmuruna tutmam imkânsızdı.

“Burada biri var!” diye geldi az ötemizden, Carlo’nun gür sesi. Hep birlikte o tarafa doğru ilerledik ve çete üyelerinden birinin cansız bedeniyle karşılaştık. Üzerine bir kartvizit bırakılmıştı. Beyaz zemin üzerine işlenmiş siyah bir çakal başı…

Spike eğilip kartviziti eline aldı. Arkasına bir not yazılmıştı:

 

Senin için geliyorum Spike.

– Jackal

 
Sniffer başını Spike’ın omzunun üzerinden ileri uzattı ve anında bunu yaptığına pişman oldu. Kartviziti görür görmez çaresizlik içinde inlemeye başladı. “Lanet olsun! Lanet olsun! Lanet olsun!”

“Kapa çeneni!” dedi hâlâ elindeki karta bakmakta olan Spike.

“Bu Jackal’ın işareti. Boku yedik oğlum! Hepimiz öleceğiz, hepimiz!”

Spike hışımla geriye döndü ve Sniffer’a okkalı bir yumruk attı. “Sana çeneni kapa dedim geri zekâlı! Eğer boku yiyecek biri varsa bu da o kiralık katil olacak, anladın mı? Çünkü biz Yıkım Alayı’yız! Güçlüyüz, birlikteyiz ve hazırız. O ise sadece tek bir kişi!”

Kiralık katil… Demek Jackal dedikleri kişi peşimize düşmüş bir ödül avcısıydı. İşte bu harikaydı. Bu hayvanların işlediği günahlar yüzünden benim kellem de gidecekti. Üstelik çeteye katılalı daha bir hafta bile geçmemişti.

“İyi de içeri nasıl girmiş?” diye sordum, daha çok kendi kendime konuşarak.

Spike, çakmak çakmak gözlerle bana doğru döndü. “İyi soru çaylak, haydi gidip öğrenelim.” dedi sonra da.

Soluğu giriş kapısında aldık. İki nöbetçi de ölmüştü. Spike çılgına döndü. Öfkeyle bağırıp çağırmaya ve küfürler yağdırmaya başladı. Sonra bizi beşerli gruplara ayırdı. İster şans ister şanssızlık de, benim grubumun başında o vardı.

“Biriniz Rose’un odasını korusun. Dinleyin! Adamımız içeride ve tek başına. Onu öldürene 500 Kredi ödül vereceğim. Dağılın ve Jackal denen o puştu bulun!”

Böylece aramaya başladık. Çok geçmemişti ki üssün diğer ucundan ardı ardına ateşlenen bir silah sesi duyuldu. Spike’ın önderliğinde o yöne koştuğumuzda arama gruplarından birini ölü olarak bulduk. Beş kişiden biri bile silahını ateşlemeye dahi fırsat bulamadan yere serilmişti. Derken bir başka köşeden beş el silah sesi daha yükseldi. Neyle karşılaşacağımızı bile bile bu kez de o yöne koştuk. Beş ceset daha bizi karşıladı. Korkudan adeta buz kesmiştim. Nasıl bir insan sadece birkaç dakika içinde on silahlı adamı temizleyebilirdi ki? Hem de hiç birimize görülmeden… Spike’ın da aynı soruyu kendi kendine sorduğunu görebiliyordum.

Sonra beş el silah sesi daha duyuldu. Sonra birkaç el daha… Bu kez seslerin geldiği yöne gitme gereği duymadık, ne bulacağımız belliydi.

“Ortak salona!” diye bağırdı Spike.

“Anlaşıldı!” diye geldi Sniffer’ın yanıtı. Temkinli bir şekilde geri çekilmeye başladık. Silah yine patladı. Bu kez çok yakından… Birdenbire yanımdaki adam cansız bir şekilde yere yıkıldı. Sonra diğer yanımdaki… Spike’ın kendini yere attığını gördüğümde bilinçsiz bir şekilde onu taklit ettim ve başımın üzerinden vızıldayarak geçen mermilere hedef olmaktan son anda kurtuldum. Sniffer ve adamlarının sesin geldiği yöne doğru ateş ettiğini fark ettim hayal meyal.

“Koş!” diye bağırdı Spike. Bu sözünü ikiletmedim ve ortak salona kadar olan yolu soluksuz bir şekilde geçtim. Sadece dört kişi kalmıştık. Sniffer, Carlo, Spike ve ben. Otuz kişiden yalnızca dört! Ah, evet… Bir de yatak odasındaki Rose ve onu korumak için geriye gönderdiğimiz herif vardı. Tabi hâlâ yaşıyorlarsa…

Hızlı bir şekilde masaları ve koltukları devirip salonun girişine derme çatma bir barikat kurduk. Hepimiz önden gelecek bir saldırıya karşı tetikteydik. Ama o anda hiç beklemediğimiz bir şey oldu ve plazma televizyon kendi kendine açıldı. Şaşkın bir vaziyette o yöne döndüğümde ağzım bir karış açık kaldı. Çünkü çok yakından tanıdığımız iki kişi ekranda ateşli bir şekilde sevişiyordu: Rose ve Sniffer… Birlikte kokain çekiyor, sevişiyor, sonra tekrar kokain çekiyorlardı. ‘Demek ki gerçekten de gülü seven dikenine katlanıyormuş.’ diye geçirdim içimden. Ne yazdık ki Spike olaylara benim açımdan bakamıyordu.

Öfke dolu bir çığlık attı ve Sniffer silahını doğrultma fırsatı dahi bulamadan tüm şarjörünü sağ kolum dediği adamın üzerine boşaltıverdi. Biz daha ne olduğunu anlayamadan silahını bir kez daha doldurdu ve bu kez plazma televizyona ateş etti. Fakat öfkesi dinecek gibi görünmüyordu. Adımlarını yatak odalarının olduğu yöne çevirdi. Carlo ve ben de ne yapacağımızı bilemez bir şekilde peşinden gittik. Kendisini sakinleştirmek isteyen nöbetçiyi acımadan vurdu ve yoluna devam etti. Odasına girdiğini ve şarjörünü bir kez daha boşalttığını duyduk. Rose artık yoktu.

Spike odadan çıktığında, birkaç gün önce evime gelen o havalı, alaycı ve kendinden emin adamın yerinde yeller esiyordu. Çetesi dağılmış, sağ kolu adi bir pislik çıkmış ve sevgilisini kendi elleriyle öldürmüştü. Her şeyini kaybetmişti. Gözleri kan çanağı gibiydi.

“Jackal!” diye haykırdı öfkeyle. “Neredesin orospu çocuğu? Çık ve erkek gibi dövüş benimle! Haydi gel! Gel ve…”

Bang!

Silah sesi bu kez kulağımın dibinde patlamıştı. Daha neler olduğunu bile anlamadan Spike’ın sağ elini kavrayarak acıyla iki büklüm olduğunu gördüm. Elinden vurulmuştu. Başımı hızla yana doğru çevirdim ve silahını bana doğrultan Carlo ile göz göze geldim.

“Sakın aptalca bir şey yapmaya kalkma.” dedi gayet sakin, buz gibi bir sesle.

Silahımı hemen yere attım. Başıyla Spike’ın yanına geçmemi işaret etti. Bu lafını da ikiletmedim.

“Sen…” dedi Spike, şaşkınlık ve nefret dolu bir sesle.

“Evet, ben.” dedi Carlo. Yoksa konuşan başka biri miydi? Sesi çok farklı çıkmıştı. Koca adam halimize sırıttı ve önce takma bıyığını çekip çıkarttı, sonra da göz bandını bir kenara fırlattı. Gözü sağlamdı.

“Sen… Sen Jackal’sın.” dedi soluğu kesilen Spike. “Bunca zamandır… Bunca zamandır bizimle miydin yani? İyi ama neden?”

Jackal cevap vermek yerine sadece sırıttı.

 

***

Galleos, 31 Aralık 4073

11. Bölge, 21:09, Silverlight Kulübü

 
Tony Davenport isimli yaşlı ve saygın iş adamı ikinci kattaki lobilerden birinde, kurşun ve ses geçirmeyen camların ardında sinirli bir şekilde oturuyor ve sürekli B.A.N.K.A.’sının saatini kontrol ediyordu.

“Geciktin lanet olasıca…” diye homurdandı kendi kendine.

Derken gümüş renkli kapı tıslayarak yana doğru açıldı ve içeri uzun boylu, siyah pardösülü ve oldukça iri yapılı bir adam girdi.

“Selam Tony…” dedi adam sakince.

“Geç kaldın Jackal. Bekletilmeyi sevmediğimi biliyorsun! Ayrıca sana kaç kere bana Bay Davenport diye hitap etmeni söylemem gerekiyor?”

Jackal istifini hiç bozmadan adamın karşısındaki koltuğa rahatça kuruldu. “Bilemiyorum. Belki de sadece söylemek yerine birkaç yüz krediyle de bu sorunu halledebiliriz Tony.” dedi ardından. Yaşlı adam öfkeyle homurdandı.

“Buraya yalnızca beni azarlamak için mi çağırdın yoksa iş konuşacak mıyız?” diye devam etti kiralık katil.

Davenport sakinleşmek için kendine kısa bir süre verdi, derin bir nefes aldı ve konuşmaya başladı.

“Gelinimi tanıyor musun?”

“Samantha mı? Eski metresin?”

“Ta kendisi. Ne mafya ne de diğer rakiplerim… Bugüne kadar başıma aldığım en büyük bela kesinlikle Samantha. Onu başımdan atmayı bir türlü başaramadım. Önce param için benimle yattı, sonra onu kapının önüne koyduğumda mirasımdan pay kapabilmek için oğlumla evlendi.”

“Doğrusunu istersen aile meselelerin pek de ilgimi çekmiyor Tony. O yüzden sadede gelsen diyorum.”

“Sadede mi gelmemi istiyorsun? Pekâlâ, al sana sadet! O kaltak oğlumu öldürdü Jack. Oğlumu! Kocasını! Böylece tek mirasçı o kalmış oluyor. Nasıl? Beğendin mi?”

“Ben… Üzgünüm Tony, bilmiyordum.”

“Seni buraya taziyelerini sunman için çağırmadım Jack.”

“Dur tahmin edeyim, onu ortadan kaldırmamı istiyorsun.”

“Kesinlikle! Ama bunu çok dikkatli bir şekilde yapman gerekiyor. Seni daha önce de kiraladığım bazı – saygın – çevrelerce çok iyi biliniyor. O yüzden Samantha’nın ölümüyle senin aranda hiçbir bağlantı bulamamalılar.”

“Peki, ne yapmamı öneriyorsun? Bir katil de ben mi kiralayayım?”

“Zevzekliği bırak! Senden daha yeteneklisini bulamayacağımızı biliyorsun.”

“Beni şımartıyorsun ihtiyar.”

“Planım şu: Bu hafta sonu çenesini kapaması için Samantha’ya aile mücevherlerimizden birini yollayacağım. Bu bir süre için sesini kesmesini sağlayacaktır. Aynı zamanda da planımızı uygulamak için gerekli zemini de hazırlayacak.”

“Yani?”

“Bir çete bul Jack, güçlü ve yeterince çılgın bir çete. İçlerine sız ve onlardan biri gibi davran. Sonra da mücevherden haberdar olmalarını sağla.”

“Sonra da onlarla birlikte eve sız ve kadını öldürmelerini sağla.”

“Kesinlikle!”

“İhtiyar… Bazen beni korkutuyorsun.”

“Yapabilir misin?”

“Elbette… Ama bu sana pahalıya patlar.”

“2000 Kredi.”

“2500.”

“Anlaştık. Ve Jack…”

“Evet?”

“Torunumu bana sağ salim getireceğine dair söz ver.”

 

***

“Sen… Sen Jackal’sın.” dedi soluğu kesilen Spike. “Bunca zamandır… Bunca zamandır bizimle miydin yani? İyi ama neden?”

Jackal cevap vermek yerine sadece sırıttı.

“SANA NEDEN DEDİM!” diye bağırdı Spike.

“Neden mi? Cevabı çok basit Spike. Bir numaralı neden; kredi her şeydir. İki numaralı neden; kredi kazanmak için her yol mubahtır.”

“Seni gidi lanet olası onun bunun çocuğu…”

“Ne o Spike? Sözler hoşuna gitmedi galiba. Oysa geçen gece aynı cümleleri göğsünü gere gere söylüyordun.” Cebinden ufak bir uzaktan kumanda çıkarıp önümüze attı.

“Sen… Rose ile Sniffer’ın videosunu oynatan sendin.”

“Evet. Kızıl saçlı sürtükle sağ kolun olacak o kansızın arasında bir ilişki olduğunu biliyordum. Ona şantaj yapmaya başladım. Böylece beni çeteye dâhil etmen için seni ikna etmesini sağladım. Ayrıca Samantha Davenport’un evindeki elmastan haberi olmasını sağlayan da bendim. Tabi aslında o da gerçekte kim olduğumu bilmiyordu.”

“Çocuk… Kevin’ı öldürmedin, değil mi?”

“Hayır.” dedi hâlâ sırıtmakta olan Jackal. “Tek yaptığım şey onu sizden uzak bir odaya götürmek ve havaya bir-iki el ateş etmekti. Sessiz kalması için onu biraz ikna etmem gerekti ama amacıma ulaştım.”

“Bunların hepsi bir planın parçası mıydı yani? İyi ama neden ben? Benden ne istedin lanet olasıca?”

“Kişisel değil ahbap, sadece iş icabı…”

Ardından tetiğe bastı ve Spike’ı alnının ortasından vurdu. Şimdi sadece ben ve o kalmıştık. Korkudan tir tir titriyordum. Yapabileceğim hiçbir şey yoktu. Silahını bana çevirdi. Diz çöküp gözlerimi yumdum. Sonra bir el silah sesi duydum. Göğsümde, tam kalbimin üstünde korkun bir acı hissettim ve sonra her yer karardı.

 

***

“Dur bir dakika, dur dur dur.” dedi sakallı. “Yani şimdi sen Jackal denen herifin seni kalbinden vurduğunu mu söylüyorsun?”

“Evet.”

“Ve şu anda karşımda oturuyorsun?”

“Aynen öyle.”

“Saçmalık! Ben de burada oturmuş anlattıklarını ciddi ciddi dinliyorum! Ben…”

Crasher adlı genç sırıttı ve göğüs cebindeki gümüş sigara tablasını bir kez daha çıkarttı. Bu kez tablanın diğer yüzünü yukarı gelecek şekilde tutuyordu. Tablanın tam ortasında mermi izi olduğuna şüphe bırakmayacak şekilde bir oyuk vardı.

“Siktir…” dedi sakallı, gözleri ardına kadar açılmış bir şekilde.

“Mermi tablaya isabet etmiş. Eğer bu minik şey cebimde olmasaydı ben de bugün burada oturuyor olmayacaktım. Bir de sigara sağlığa zararlı derler!” dedi gülerek. “Artık bana inanıyor musun?”

“Emin olabilirsin.” dedi sakallı, afallamış bir vaziyette.

İkili bir müddet sessizce oturdu ve bardaklarında kalan son yudumları da yavaşça midelerine indirdi.

“Bu hikaye bir içkiyi daha hakkediyor bence!” dedi sonunda sakallı, dostane bir tavırla. “Bardağını senin için doldurmama izin ver evlat.”

Crasher, bardağı elinden alınırken nezaketen itiraz edecek gibi oldu ama o kadar çok içmişti ki olduğu yerde sallanmaktan fazlasını beceremedi.

“İşte!” dedi doldurduğu bardağı tekrar genç adamın önüne sürerken sakallı. “Şerefine!”

“Şerefeee!” dedi Crasher ve içkiyi bir dikişte midesine indirdi. Sonunda sakallı adam oturduğu yerden kalktı, hesabı ödedi ve Crasher’la samimi bir şekilde el sıkışıp Quantum Bar’ı terk etti.

Dışarı çıkar çıkmaz adımlarını hızlandırdı ve bir ara sokağa girip işverenine telefon açtı.

“Bay Davenport?”

“Evet?”

“Şüpheli temiz efendim.”

“Emin misin?”

“Pozitif. Adam torununuzun aslında gayri meşru oğlunuz olduğu hakkında kesinlikle bir şey bilmiyor.”

“Güzel. Peki, başarabildin mi?”

“Emrettiğiniz gibi zehri içkisine karıştırdım efendim. İçtiği son bardakta bir atı bile öldürecek dozda ilaç bulunuyordu.”

“Aferin evlat! Beni hayal kırıklığına uğratmayacağını biliyordum.” dedi Davenport, coşkulu bir sesle. “Şimdi daha önce anlaştığımız gibi ödemeni almak için buluşma noktasına git. Unutma; Yirmi Üçüncü Bölge, klonlama fabrikalarının arkası…”

“Sağ olun efendim, yarım saat içinde orada olacağım. Teşekkürler Bay Davenport.”

***

Aramayı sonlandıran Tony Davenport kendinden gayet memnun bir şekilde gülümsedi. İşler tam da istediği gibi gidiyordu. Geriye sadece ufak bir pürüz kalmıştı. B.A.N.K.A.’sının mesaj kısmına girdi ve yüzünde kötücül bir gülümsemeyle yazmaya başladı:

“Jackal… Senin için yeni bir iş var. Yarım saat içinde Yirmi Üçüncü Bölge’de, klonlama fabrikalarının arkasında ol. Orada benimle buluşmayı bekleyen sakallı bir adam göreceksin. Öldür onu…”

– SON –

Yıkım Alayı” için 10 Yorum Var

  1. İyi yıllar!
    Yılın ilk seçkisine destansı bir öyküyle başlamışsınız yine, uzunluğuyla yine seçkinin göz kamaştıran öykülerinden biri.. 😀
    Başının en harika kısmı olduğunu söylemeliyim, çok güzel olmuş 🙂
    Şimdilik bu kadar, yılın ilk seçkisinden selamlarla…

    1. İyi yıllar sevgili Defne. Madem seçki ayın on altısında yayınlanıyor, ben de on altı sayfalık bir öyküyle katılayım dedim. (Külliyen yalan! Öykü kontrolümden çıktı, önünü alamadım.) Okuduğun ve eksik etmediğin yorumun için teşekkürler.

  2. Yıkım Alayı’nı okurken kahvemin ne zaman, hangi arada tükendiğinin farkında olmadığımı belirtmeliyim, o kadar merak ve heyecan uyandırıcıydı ki.
    Ayrıca öykü içinde birden fazla öyküyü, bir çok hikayenizde de olduğu gibi burada da çok başarılı bir şekilde yerleştirmişsiniz. Sanki bu öykü ile kaleminiz daha da büyümüş, elinize sağlık 🙂

    1. Çok teşekkür ederim, sağ olun. Doğrusunu söylemek gerekirse ayakları yere sağlam basan bir senaryo üretebilmek için bayağı bir kafa patlattım bu hikaye üzerinde. O yüzden beğenmeniz beni gerçekten mutlu etti, yorumunuzla moral verdiniz. Tekrar teşekkürler.

  3. Selamlar!

    Yine sürükleyici ve macerası bol bir öyküyle gelmişsin karşımıza. Aslında bir kıyamet senaryosunun içinden küçük bir kuple sunmuşsun adeta! Sadece robotların ele geçirdiği dünyanın altında yaşanan, insanların her zaman ve her türlü şartlar altında yine o bencil davranışlarını sergilediği bir senaryoyla gelmişsin okurların karşısına. Oysa şimdi düşündüm de daha neler neler çıkar buradan!

    Anlatımı her zamanki gibi akıcı ve okuyucuyu zorlamadan bir anda okunmasını sağlayacak yalın dili ile gönüllerimizi bir kez daha fethettin, ellerine, kalemine sağlık :)))

    1. Selamlar Hakan;

      Demir Yumruk oyununun konsepti o kadar zengin ki gerçekten daha nice hikayeler, oyunlar ve maceralar çıkar içinden. Benim tek yaptığım şey zaten çok başarılı olan temayı arka plana oturtup, insanların davranışlarına da hafiften dokunduran bir macera yazmak oldu. Beğendiysen ne mutlu…

      Eksik etmediğin değerli yorumun için çok teşekkürler…

  4. İhsan tebrik ederim. Harika bir hikaye kurgulamış ve çok güzel bir anlatım dili kullanmışsın. Bir solukta okudum bunca işin arasında. Ayrıca sanırım seçkide şu ana kadar okuduğum en iyi hikayeydi.

    1. Okuduğun için çok teşekkür ederim sevgili Mert, beğenmene çok sevindim. Yorumun için de ayrıca teşekkürler. Seçkiyi biraz daha eşelersen daha iyilerini de bulacağına eminim 🙂 Çok çok teşekkürler…

  5. İhsan Bey, ellerinize sağlık.
    O kadar hareketli, o kadar canlı bir anlatımı var ki hikayenin, okurken ciddi ciddi film izler gibi hissettim kendimi. Şahane bir öykü olmuş. Rose-Spike/gül-diken detayı çok hoşuma gitti, Crasher’ın annesinin cazgırlığı ile ilgili yoruma epeyce güldüm. 🙂

    Yalnız gözüme takılan küçücük, minicik, tek bir şeyi söylemeden edemeyeceğim, umarım münasebetsizlik olarak görmezsiniz.
    “ Peki, yeteri kadar cesur musun da?” O en sondaki ‘da’ ya takıldım. ‘da’ sanki ‘yeteri kadar da cesur musun?’ gibi kullanılsa daha mı iyi olurdu diye düşündüm.

    Onun dışında çok keyifli bir okuma oldu. Yeniden ellerinize sağlık.

    1. Teşekkürler sevgili okurgezer;

      Bayağı uzun bir hikaye olduğu için çok fazla kişinin okuyacağını düşünmemiştim açıkçası. Yorumunuzu görmek beni sevindirdi, beğendiğinizi duymak ise çok mutlu etti.

      Evet, o cümle dediğiniz gibi de yazılabilirmiş; doğru söylüyorsunuz. O anda dikkatimi çekmemişti, şimdi siz söyleyince benim de gözüme garip geldi. Gerçi günlük konuşma içinde kullanılan bir cümle şekli. Diyalog esnasında geçtiği için böyle de kullanılabilir.

      Tekrar tekrar teşekkürler.

Defne Tunçer için Yorum Yap Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *