Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Yol

Kuşanmış keyifle,
Yiğit bir şövalye,
Gün ışığında ve gölgede,
Bir şarkı söyleyerek,
Yol almıştı epeyce,
Arayarak Eldorado’yu.

Edgar Allan POE

Güneş tepeye doğru yükselirken, mevsimin bahar olması nedeniyle olsa gerek, geneli çiçekler ve kuşlar olmakla birlikte, doğa bir çizgifilmin içinde görebileceğimiz gibi söylediği şarkıyla birlikte uyum içinde dans ediyor. Bu güzel dansın ortasında çalıların arasında yürüdüğünü gördüğümüz insan biçimi ve duyuduğumuz ayak sesleri bir balıkçıya ait. Balıkçı hemen ikiyüz metre kadar arkasında kalan gölden patikaya doğru yürürken oldukça bitkin bir görünüme sahip. Bitkin çünkü kendisi aslında bir balıkçı değil ve balık tutmak yerine sadece gölün kıyısında içmiş bir aylak, kış mevsimi dışında hemen her gün olduğu gibi güneşe biraz fazla maruz kalmış ve midesi yanıyor. Elinde boş bir kova ve omzuna dayadığı sopa, misina ve kancadan ibaret olan oltasıyla patikaya vardığında yola ayak basmadan önce önündeki uzun otlardan birini yolup ağzına koyuyor. Üzerinde çeşidini sayamayacağımız kadar leke bulunan bir gömlek, altında hemen aynı özeliklere sahip askılı bir pantolon, başında kevgire dönmüş bir hasır şapka ve son olarak ağzına eklediği ot çöpü ile oluşturduğu yeni görüntüsü sayesinde kendisine tam anlamıyla bir balıkçı diyebiliriz, fakat yine de gerçek bir balıkçı değil. Vücudunun diriliği yüzündeki kırışıklıklara ters düşen birisi, kırışıklıkları normal kırışıklıklar değil, hani şu insanın yüzüne konduğu zaman o kişinin yaşlı birisi mi yoksa hala genç birisi mi olup olmadığını alayamadığımız kırışıklar vardır, işte balıkçımız o kırışıklıklara sahip. Ama gerçek bir balıkçı değil, bu yüzden kendisine artık aylak diyeceğiz.

Aylak adam bir ıslık tutturarak patikayı izliyor, amacı köyüne gidip birazda orada sızmak. Yürürken arada bir elindeki neredeyse boş kovaya bakarak pöflüyor. Tam bir haftadır kovanın içinde hiçbirşey yoktu, bir hafta önce de ikitane küçük altın balığı vardı, fakat altın balıkları çok büyük olmaz üstelik çok kılçıklıdır, pek yenen bir balık olduğunu söyleyemeyiz, gerçi karnını doyurmak istediğinden değil zaten, en azından balıkla doymak istediğinden değil çünkü balık yemeyi sevmez, köye vardığında kendisiyle iki kat alay edileceği için canı biraz sıkılıyor. Ama o alayları pek umursayan birisi değil, canının sıkılması hızla geçiyor, pöflemelerin asıl nedeni boş mideye içtiği şarabın şu an ona ufak bir sancı veriyor olması, ama bu da büyük bir sorun değil, nasılsa geçer, üstelik geçtiği gibi ertesi güne şarap bulabilirse sancı tekrar varolabilir, Aylak için her şey yerli yerinde. Yürümeye devam ederken arkadan gelen bir nal sesi işitiyor, istemsiz bir merakla aralıkları bir saniye bile sürmeyen toynak vuruş sesinin geldiği yöne dönüp bakıyor. Gözleri alan bir parlaklık, güneş ışığının metale taması ile gerçekleşen yansıması, ve ışığın yanıltıcı kaynağının altında zorlukla ilerleyen bir at.. Atın üzerinde sadece oturduğu yerden sekerek onunla birlikte ilerleyen, üzerine demir giysiler giymiş birisi geliyor, biraz daha görünür olduğunda üzerindeki demir giysinin eskisi kadar parlak olmadığı belli, hatta paslanma belirtileri gösteriyor. Elinde kenarları yırtılmış ve üzerinde birkaç tane delik bulunduran yumru benzeri bir motifin olduğu mor flama olan bu demir giysili adam zırh giymiş bir şövalye. Miğferinden dolayı yüzü görünmüyor, atının bacaklarıysa çok sağlam değil, yaşlı bir at diyebiliriz, üstelik yorgun. Şövalye, şaşkın şaşkın kendisine bakan aylağa yaklaştıkça atının hızını düşürüyor, adamın dibine geldiğinde dizgini göğsüne doğru hafifçe çekerek atı duruduruyor, fakat bu durma eylemi aylağın elindeki kovayı düşürüp içindeki iki balığıda rezil etmesini engelleyemiyor. Şövalye elindeki flamayı atın eyerinde uygun bir yere yerleştirdikten sonra miğferini kaldırıp gülümseyen yüzünü gösteriyor. Gülümsemesine biraz gurur serpiştirilmiş gibi, ayrıca yaşlı bir yüzü var, bu ihtiyar bir şövalye olmalı fakat aylağın her gün köyde gördüğü ihtiyar yüzlere sahip değil, daha çok traş olan bir ihtiyar yüz. Aylak, adamın yüzüne ağzı açık bir şekilde bakarken, şövalye gülümsemesini bozmadan sağ elini kaldırıp bağırarak aylağı selamlıyor:

-Selam olsun sana soylu balıkçı!

Aylak bu cümleyle biraz olsun kendine geliyor, ürkek bir sesle:

-Sel… Selam olsun beyim, siz.. Size de.

-Söyle bakalım balıkçı bu yol nereye gider?

-Köye beyim.

-Demek köye gider, hangi köydür bu bakalım?

-Be… Benim köyümdür beyim.

-Senin köyün ha, peki balıkçı efendi bir adı yok mudur bu köyün ha?

-Vardır elbet beyim.

Şövalye cümlenin devamını beklercesine adamın yüzüne bakmaya devam ediyor, altında at olan her adam gibi hayvandan ötürü duruşu sabit değil, sağa sola hafifçe savrulmak zorunda. Yüz ifadesi gülümsemeden ciddiliğe doğru geçiş yapıyor, gurur hala sabit.

-E bir adı varsa neden söylemiyorsun be adam!

Aylak içinde bulunduğu durumu hala algılayamamış bir halde önünde duran atlıyı korkuyla izliyor, at patikanın kenarını süsleyen otlara doğru şövalyenin tüm engelleme çabalarına rağmen ilerliyor ve karnını doyurmaya başlıyor. Şövalye şimdi aylak ile konuşurken belinden yukarısını adama çevirmek zorunda. Sesini biraz yükseltiyor.

-Dilini mi yuttun balıkçı efendi, köyün adını söylesene.

-Bi… Bilmiyorum beyim.

-Ne demek bilmiyorum be avanak, insan yaşadığı yerin adını bilmez mi?

Yaptığı hareket, ve üzerindeki rahatsız edici zırh nedeniyle sırt ağrısı çekiyor.

-Eeeh canı çıkası hayvan sen de! Gerçi hayvan da haklı ne vakittir yoldayız hem yoruldu hem açtır.

Atın üzerinden yavaşça inip aylağın önünde dikiliyor.

-Cevap versene balıkçı efendi nasıl bilmezsin?

-Vallahi bilmiyorum beyim hiç merak etmedim.

-Merak etmedin demek, insan bir şeyi merak etmiyorsa yaşamasın daha iyi. Ama sen nereden bileceksin, köylü bozuntusu işte ne olacak.

Aylak bu söz üzerine başka şey söylemiyor, bi süre köyün adını düşünüyor ama hiç duymadığı için düşünme işini çok uzatmıyor. Gözleri bir an yere düşürdüğü kovaya kayıyor, içinden düşen balıklar toza bulanmış, ziyan olmuşlar, zaten yenecek balıklar değiller ama yine de eğilip onları toplamak istiyor, korkusu bu isteğini gerçekleştirmesini engelliyor. Aylağın kovaya baktığını farkeden şövalye de bakışlarını kovaya çeviriyor, kzıgın bir şekilde söylenmeye devam ediyor:

-Sen balıkçı da değilsin heralde, baksana doğru düzgün bi balık dahi tutamamışsın.Öff ağzın leş gibi şarap kokuyormuş zaten, ayyaş herif seni.

Aylak kendini biraz geri çekiyor.

-Kusura bakmayın beyim, biraz içtim de.

-Biraz içmeyle böyle kokar mı insan be adam!

Aylağın yüzü kızarıyor, ne diyeceğini bilemiyor. Şövalye öfkesini biraz olsun yatıştırmaya çalıışıyor, aylağın omzundan tutup arkasına bakmasını sağlıyor, diğer eliyle uzaklarda bir dağı gösteriyor.

-Neyse gel bakalım, şurayı görüyor musun?

-Evet beyim.

-Ne görüyorsun orada?

-Dağ görüyorum beyim.

-Tamam dağ var, peki başka birşey görmüyor musus?

-Yok beyim.

-Delirtme insanı be adam, dağın tepesinde ışık yok mu?

-Varmış.

-E madem görüyorsunda ne diye söylemiyorsun be adam.

-Görmemişim beyim.

-Ha birde körsün yani. Neyse şimdi bırak onu bunu sen oraya nereden gidilir biliyor musun? Sizin köyün yolundan oraya çıkılıyor mu?

-Vallahi bilmiyorum beyim, dağı şimdi gördüm.

-Ne? Sen daha önce orayı görmedin mi? Benim yıllardır yol üzerinde gördüğüm dağı sen daha önce nasıl görmezsin be adam, bu kadar kayıtsız, bu kadar ilgisiz olunur mu hiç? Sana hakkatten sağlam bir sopa çekmek lazım ki aklın başına gelsin, ama dua et ben bir şövalyeyim, yoksa seni şimdi bir güzel döverdim, fakat şövalyeler senin gibi aciz yaratıklara dokunmazlar.

-Sağolasın beyim.

Şövalye adamın yüzüne baktıkça sinirleniyor, yanından bir an önce ayrılmaya kararlı gibi, fakat adama bişeyler daha söylemeden gidemiyor.

-Yahu oranın neresi olduğunu sormayacak mısın?

-Neresidir beyim?

-Orası kutsal ışıkla korunan bir dağdır kardeşim. Kutsal ışıkla korunur çünkü orada kutsal ışık şehri vardır, orası kutsal bir şehirdir. Kutsallığını nereden bildiğimi soracak olursan ışıklara bak derim, rengi yeşil olan zaman zaman mora ve maviye çalan bir ışık kutsaldır çünkü, anladın mı şimdi?

Aylak hiçbir şey anlamasa da başını anlamış gibi sallıyor, yine de kafasını kurcalayan soruyu sormadan edemiyor.

-Orada şehir mi var beyim?

-Var tabi görmüyor musun?

-Yok beyim göremedim.

-Ahmak! Uzaktan görülmüyorda ondan görmüyorsun, yoksa var tabi, ben biliyorum.

-Anladım beyim.

Aylak sorduğu sorudan pişman oluyor. Şövalye hızlı bir adımla atına yöneliyor, hayvanın üstüne binip eyerin yanındaki flamayı eline alıyor, ilerleme komututunu topuklarıyla verdiğinde aklı hala otlarda kalan hayvan isteksizce aylağın yanından geçmeye başlıyor.

-Senin gibi bi işe yaramazla çene çaldığım yetti, şu senin köyde bilgi alabileceğim daha akıllı birileri var mı diye bakacağım sen de burada çakılmaya devam et.

Şövalye bunları diyerek atın üzerinde yavaş yavaş köye doğru ilerliyor, onun arkasından bakakalan aylak şövalyenin sözünü dinleyerek bir on dakika kadar olduğu verde çakılı kalmaya devam ediyor.

Köyün girişinde küçük bir kulübe, on metre kadar arkasında ise bir değirmen var. İkisinin de sahibi olan ihtiyar bir adam yolun hemen kenarında bulunan klübesinin girişinde her gün olduğu gibi tahta bir iskemle üzerine oturmuş, arada bir çitlerle çevrili küçük bahçesine hücum eden köyün çocuklarına oturduğu yerden sadece tehditler savurarak her gün yoldan geçen sarhoş aylağa günlük fırçasını atmak için yolu izliyor. Nal sesleri farklılığın habercisi; onlarca yıldır bu yol üzerinde nal sesi duyulmuyor. İhtiyar uzun süren ömründe pek yaşamadığı heyecan duygusunu hissediyor, sesin gelidiği yöne baktığında üstü demirle kaplı bir adam, yaşlı ve güçsüz bir atın üzerinde ona doğru yaklaşıyor, adamın elindeki ne olduğu anlaşılamayan yumru benzeri bir motife sahip flama ihtiyarın dikkatini çekiyor. Şövalye ihtiyara yaklaşıp elindeki flamayı atın eyerinde uygun bir yere yerleştirdikten sonra miğferini bir gülümseme eşlinde açıp sağ elini yukarı kaldırarak selam veriyor.

-Selam olsun sana ihtiyar!

İhtiyar adam şövalyenin kendisine bu sıfatla seslenmesinden hoşlanmamış olsa gerek memnuniyetsiz bir ifade takınıyor. Şövalye daha sert bir tavırla tekrar selam veriyor.

-Sana selam olsun dedik!

-Eee, sanada selam olsun.

-Sizin bu köyün insanları böyle yordamsız mıdır hep ihtiyar de bakalım.

İhtiyar adam cevap vermiyor. O daha çok kendi sorularıyla ilgili birisi.

-Senin bu üstündekiler nedir hele bi onu de bakalım, oyuncu musun sen?

-Sözlerine dikkat et bre hadsiz. Oyunculuğu nerden çıkardın, ben soylu bir şövalyeyim.

-Meczup falan mısın?

Şövalye atından inip yaşlı adamın karşısında dikiliyor, at açlıktan yolun kenarındaki otlara yöneliyor. Şövalye elini kılıcına götürerek konuşuyor.

-İhtiyar canına susadın galiba, ben bir şövalyeyim anlamıyor musun, şimdi bu kılıçla senin başını uçururdum ama dua et ben bir şövaleyim o yüzden kendimi tutuyorum, yoksa bu kılıç nice iblisi cehenneme geri göderip nice canavarın derisini delmiştir.

Yaşlı adam ifadesiz bir şekilde şövalyenin yüzüne bakıyor, tepkisine bakılırsa canını fazla önemsemiyor. Şövalye adamın kayıtsızlığına şaşırıyor, gururlu bir gülümsemeyle bu cesareti takdir ediyor.

-Cesur adamsın ihtiyar, söyle bakalım nedir bu köyün adı?

– Bilmem bizim köydür işte.

-Ne demek bilmem, insan yaşadığı yerin adını bilmez mi?

-Ne bileyim be adam, adını ben koymadım ya , biz buraya köy deriz, adını muhtar bilir heralde ne bileyim ben.

-Anlaşıldı bu köyde akıllı birisi yaşamıyor. Söyle bakalım şu ilerideki dağa nasıl giderim?

-Hangi dağa?

-Şu ileridekine işte, Kuzey tarafında olan. Nasıl giderim oraya?

-Oraya gidip ne yapacaksın ki sen?

-Çok soru soruyorsun ihtiyar!

-Sen de çok soru soruyorsun, ben sana bağırıyor muyum?

Şövalye bu soru karşısında afallıyor. İki adam konuşurken bahçede oynayan çocuklardan ikisi ata yaklaşıyor, gözlerinin içinde büyük bir heyecan parıltısı görülüyor. Bir şövalyeye, bir ata bakıp duruyorlar, içlerinden iki parmak daha kısa olanı ata yaklaşıp el hareketleriyle kendine çekmeye çalışıyor.

-Gel! Gel oğlum, hadi muç muç muç.

-Aptal! Öyle köpekler çağrılır, at o zaman gelmez ki.

-Atlar nasıl çağrılır ki?

-Bilmem.

-Ben böyle çağırırım. Gel, hadi oğlum gel.

Atın kayıtsızlığı çocuğun vazgeçmesini sağlıyor, çocuk arkadaşına dönerek “olmadı” diyor ve sessizce izlemeye devam ediyorlar. Şövalye ihtiyara kuzeydeki ışıklı dağı hararetli bir şekilde anlatmaya devam ediyor.

-Bir şehir var orada ihtiyar, kutsal bir yer. Bak etrafında kutsal ışıklar var, görmüyor musun?

-O ışıklar geceleri daha kutsal olur da, şehri bilmem, görmedim, duymadım.

-Uzakta olduğu için göremiyorsun be adam.

-E sen naslı gördün o zaman?

-Ben biliyorum, var.

-Nereden biliyorsun?

-Ben şövalyeyim be adam görmüyor musun, tabiki bilirim.

-Neden gidiyorsun sen oraya, n’apacaksın orada sen?

-Hayda! Sen beni dinlemiyor musun be adam? Şövalyeyim ben o yüzden gidiyorum. Maceraya atılmak bir şövalyenin işidir, sen burada çürüyen bir ihtiyarsın, nereden bileceksin.

-Peh! Bana ihtiyar diyene bak.

-Ne diyorsun ihtiyar, ben daha gencim.

-Aynaya baktın mı birader sen hiç?

Şövalye uzun zamandır yolda ayna görmediğinden soruya cevap veremediği gibi ne vakittir yolda olduğunu düşünüyor. İhtiyar adam sorularına devam ederken kulübenin kapısının yanında asılı bir ayna gözüne ilişiyor, aynaya yaklaşıp yüzüne bakıyor.

-Şu senin bayraktaki resim ne öyle?

Şövalye yaşlı yüzünü şaşkınlıkla incelerken cevap vermeye çalışıyor.

-Patates

-Patates mi, patates niye be adam?

-Her şövalyenin kendi sembolü olur, benimkide patates işte. Ben, patates şövalyesiyim

Sesi artık eskisi kadar gururlu değil. Atına bakıyor hayvanın da yaşlanmış olduğunu görebiliyor. Kendi kendine söyleniyor:

-Ne vakittir yoldayım bilmiyorum, ne kadar gidersem gideyim ışıklar hep aynı uzaklıkta.

İç geçirerek atına yöneliyor, eyeri iki eliyle kavrayıp hızlı bir hareketle atına biniyor.

-Bu köyün sonundaki yol dağa gider mi ihtiyar?

-Sen en iyisi köye girme, az gerideki ayrımdan devam ederek köyün yanından geç. Oradan ulaşabilirsin belki.

Şövalye söz söylemeden çocukların bakışları arasında yola koyuluyor. Uzaklaşmaya başladığı sırada köyün aylağı ihtiyarın kulübesine varıyor ve her gün işittiği lafı tekrar işitiyor.

-Yine içtin dimi ayyaş herif, seni adam akıllı sopalamak lazım, ah ben genç olacaktım ki sana gününü gösterirdim.

Aylak ihtiyara cevap vermeden az önce karşılaştığı şövalyenin arkasından bakakalıyor. Sessizce ilerleyen şövalyenin hızı artıyor, uzaklığından dolayı sözlerini anlamadığımız ama neşeli olduğu belli olan bir türkü tutarak ağaçların arkasına dönüp kayboluyor.

Yol” için 8 Yorum Var

  1. köydeki insanların gariplikleri beni oldukça şaşırttı. güzel ve okuması oldukça keyifli bir öyküydü. elinize sağlık (:

  2. Güzel ve akıcı bir öykü olmuş. Uzun zamandır yolda olan ve belli ki daha da uzun zamanlar boyunca yolda olacak bir şövalyenin macerasından bir kesit. Şövalyenin aynaya baktığı bölüm hüzünlendirdi ve Yol’a devam etmekten vazgeçmemesi ayrı bir düşündürdü. Edgar Allan Poe’dan yaptığınız alıntı da hoş bir lezzet katmış öykünüze. Ellerinize sağlık. ^^

  3. Güzel ve akıcı bir öyküydü tebrik ederim. Sabırsız bir şövalyenin hiçbir zaman umudunu azaltmayarak yola devam etmesini sevdim. Yol sabır gösterebildiği tek şeydi. Güzeldi.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *