Öykü

Zugzwang

Günün en verimli, en keyifli zamanı hiç şüphesiz dedesiyle satranç oynadığı bölümüydü ve işte o an gelmişti. Dedesinin gelmesini beklemeden satranç tahtasının başında yerini aldı ve bir gün önce dedesinin, çözmesi için ona verdiği problemi hazırladı. Daha önce hep çözmeyi başarmıştı ve gelenek bozulmadığı için heyecanlı bir bekleyiş içindeydi. Pozisyonu incelediğinde fark ettiği bir şey vardı, kaybeden tarafın yapabileceği hiçbir güzel hamlesi yoktu ve ne yaparsa yapsın sadece çekeceği işkencenin şeklini değiştiriyordu. Kitaplarda daha önce okuduğu bir kelime aklına geldi. Almanca bir ifadeydi. Bunu muhakkak dedesiyle konuşmalıydı. Bekleyiş sona erdi ve büyükbabası da odaya girdi. Hızlı ve heyecanlı bir şekilde çözümü ona gösterdikten sonra yine ilk olarak strateji üretmek üzerine konuştular, stratejiye hizmet eden taktik soruları çözdüler. Bütün bunlar olurken zaman da hızla akıyor ve geçen saatler onlara an gibi geliyordu. Bu esnada kendini o kadar kaybetmişti ki pozisyonu tarif eden o özel ifadeyi tartışmak aklına bile gelmedi. Sonunda dersler bitmişti ama bir parti oynamadan elbette kalkmayacaklardı. En son oyunlarında siyahlarla oynayan çocuk şimdi beyazlarla oynayacak ve saldıran taraf olacaktı. Dedesi çok güçlü bir oyuncu olduğu için ona karşı siyahlarla oynayıp da kazanabildiği hiçbir oyun olmamıştı. Sadece birkaç beraberlik almayı başarmıştı. Şimdi saldırı zamanıydı.

Hızlı bir şekilde açılış hamlelerini yaptılar ve siyahlarla oynamasına rağmen oldukça saldırgan oynayan dedesi, bu davranışıyla eski tip bir oyuncu olduğunu gösteriyordu. Eski oyuncular cesur ve saldırganca oynar, materyal üstünlüğüyle ilgilenmeyip pozisyon üstünlüğünü ele geçirmeye çalışırlardı. Modern satranç ise daha temkinli olmayı gerektiriyordu. Bu yüzden sadece renklerin ya da jenerasyonların savaşı değil aynı zamanda stillerin savaşı da hakimdi oyuna. Çocuk, piyonlarla merkezi kapattı ve saldırıları artık kanatlardan yapmak zorundaydı iki taraf da. Birkaç hamle sonra vezir kanadını da kilitleyen çocuk, oyunu şah kanadında oynanmaya zorladı. Bu sürede birçok taşını da şah kanadına taşıdığı için fazlasıyla mutluydu. Her şey planladığı gibi gidiyordu. Dedesi de manevralarla taşlarını şah kanadına taşımak zorundaydı ki bu da tempo kaybetmesi demekti ya da taş fedasıyla merkezi ya da vezir kanadını açması gerekiyordu. İki durumun da kendisine yaradığını bilen çocuk, kazanma şansını yakalamışken bırakmaya hiç niyetli değildi ve çok dikkatli oynuyordu. Her hamlesinde taşlarının birbirleriyle olan güçlü koordinasyonları sayesinde ihtiyarı daha da sıkıştırıyordu. Oyun öyle bir noktaya geldi ki yaşlı adam için birçok hamle, yapılabilecek tek hamle oldu. Torunu alternatifleri ondan almayı başarmıştı. Şimdi celladın merhametsiz ellerinden kurtulmak için mücadele etme zamanıydı. Bu esnada kendi kendisine sesi titreyerek “Bir kez daha.” dedi. Artık kazanması imkânsızdı ama bir şekilde beraberliği yakalama ümidiyle oyuna devam ediyordu. Birkaç hamle sonra dudaklarından, yine tam konsantre olmuş torununun duymayacağı şekilde bir kelime çıktı “Zugzwang”. Gözleri nemlendi, eli titremeye başladı. Dakikalar dakikaları kovalarken yaşlı adam da önündeki kötü hamleler içinden en iyisini seçmek için hesaplar yapıyor, bir türlü odaklanamıyor, çocukluğunda yaşadıkları aklına geliyordu. Yapacağı hamle ya onun sonu olacak ya da kaçınılmaz sonu biraz erteleyip aldığı her nefesi ona zehir edecekti. Elini bir taşa uzattı ve dokunmadan geri çekti. Karar vermekte zorlanıyordu. Zamanı çok az kalmıştı fakat yine de hamle yapmamakta ısrar ediyordu. Ayağa kalktı birkaç adım attı ve sonra geri dönüp oturmadan pozisyonu incelemek için tahtaya baktı. Fakat tahta üzerinde taşları değil onlarca senedir unutamadığı, hâlâ taze olan acılarının yaşandığı günleri görüyordu. Siyah taşlarla oynuyordu. Hayatı boyunca hep siyah taşlarla oynamıştı aslında. Bir akşamüstüydü haber geldiğinde. Gitmeleri gerektiği söylenmişti kendilerine. Savaş zamanında soydaşlarının isyanı ve düşmanla işbirliği yapmasından ötürü sahip oldukları her şeyi bırakıp gitmeleri istenmişti onlardan. Topraklarından ayrılmaya zorlandıkları kara günler, babasının onlarca mermiyle katlediği an, öldüğü esnada annesinin elini tutarken akıttığı yaşlar, bahar olmasına rağmen karlı, soğuk, insanın içini titreten ve içinde büyük bir boşlukla akrabalarıyla birlikte yürümek zorunda olduğu engebeli yollar, dağlar, tepeler onu böyle hissetmeye itiyordu. O günden sonra yaşadığı günlerden hep nefret etti. Anne ve babasını terk etmemeliydi. O an bir kez daha gözünün önüne geldi. Hiç gitmiyordu ki. Yolda perişan bir vaziyette giderlerken karşılarına silahlı bir grup çıkmış, yanlarına aldıkları yollukları bile onlardan çalmak istemişti. Babası buna direndiği için vücuduna isabet eden onlarca mermiyle oracıkta can vermişti. Çok geçmeden annesi de aynı kaderi paylaşmıştı. O anları unutması için bir ömür yetmemişti ve bir satranç oyunu bile o gün yaptığı tercihi hemen anımsatmaya yetiyordu. (Kalıp onlara katılmalı mıydı yoksa yola devam mı etmeliydi?) Hamle yapmak için bir daha uzandı ama elini tekrar geri çekti. Nemli gözlerinde biriken yaşlar sonunda bir damla olmayı başarmıştı ve tahtaya aktı. Bacakları artık onu taşıyamıyordu ve tekrar koltuğuna oturdu. Torunu bir terslik olduğunun farkındaydı ama soru sormakta acele etmiyordu. Nasıl olsa oyundan sonra analizi yaparken konuşacaklardı. Kötü hamlelerin arasındaki en iyi hamleyi seçmektense seneler önce yapması gerekeni yaptı ve elini tahtanın yanında bulunan saatin üzerine koyup zamanı durdurdu.

Ozan Demir

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Merhaba,
    Seçkiye hoş geldiniz.
    Öykünüzü beğendim, hatta sayenizde hiç duymadığım yeni bir terim öğrendim: Zugzwang! Teşekkürler. :slight_smile: Fakat dedesinin anılarını hatırladığı bölüm çok kısa tutulmuş. Hakkında daha fazla detay öğrenmek isterken o kısım biraz hızlı geçti bana göre.
    Kaleminize sağlık, sevgiler…

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

1 cevap daha var.

Yorum Yapanlar