Öykü

Kör Esra ve Kırmızı Düdük

Yedi küçük kız… Yedisi de Aytepesinin altında kalan Aysahile asla inmedi, hatta orası neresi bilmiyorlar dahi. Eğer sorsanız her bir minik parmak başka bir yönü gösterirdi. Asla renkli bir seremoninin ardından kayalardan denize atlama müsabakası düzenlemediler. Ve en son olarak, ve de en önemli, kırmızı düdük hakkında hiçbir şey bilmiyorlardı. Tüm bu yalanları daha o sahile adım atmadan önce kurmuşlardı, bu konuda hemfikirlerdi. Fakat o yaz günü, tüm yalanları sonsuza dek unutup Aysahile veda etmek zorunda kaldılar. Geçmişi silmek adına, bir süredir sakladıkları bu gizi, dipsiz bir kuyuya attılar, hem de tek bir kez dahi düşünmeden.

Aslında her şey Serap’ın-Sakar Serap’ın- ortaya çıkmasıyla başladı denilebilir. Kör Esra’nın gözünde Sakar Serap kendi gruplarına ait değildi, hiç olmamıştı.  Bu uyuşuk kız her taşa takılıyor, tırmanışta geride kalıyor, yavru kediden dahi korkuyordu. Hele böğürtlene elini sürmek mi, iki adım geri kaçıyordu. Gel gör ki konu yumurtaya gelince işler değişiyordu. Arada elini çantasına atıyor, içinden bir tane çıkarıyor, kabuğunu kırıp afiyetle yiyordu. Kör Esra’ya göre Sakar Serap, kırmızı pullarla süslenmiş omuz çantasında yirmi, otuz, hatta yetmiş tane yumurta taşıyordu.

O sabah erkenden adanın öteki tarafında kalan, gün batımının rahatlıkla seyredildiği, gündüz saatlerinde genç aşıkların sığınağı, akşam vakti nevalelerin dizildiği sarp kayalıklarla çevrili adanın batı yakasına, fenerin altındaki Aysahile yüzmeye gittiler. Kör Esra, Sakar Serap ve diğer altı kızla birlikte toplam sekiz gözüpek çılgın yola çıktı.

Aytepesinin ihtiyarseçen eğimini arkalarında bırakınca, en tepede, tuz kokusunun en taze çizgileri karşıladı kendilerini. Bu serin esinti, kızların alınlarında beliren ter damlacıklarına üflüyor, ince boyunları yalıyor, elbiselerinin dantellerini bir o yana bir bu yana savuruyordu. Kör Esra, Sakar Serap’ın hemen ardındaydı, kızın eteğinin havalanmasını, o elbisenin altında ne türden bacaklar taşıdığını görmek istiyordu. Dileği gerçekleşmedi yine. Rüzgar, o dalları esneten, kuru çalıları yuvarlayan rüzgar, Sakar Serap’ın fırfırlı paçasına yetmedi.

Aytepesine varıp oradan ince patikayı izleyerek kayaların altına gizlenmiş, sanki mağaranın hemen önüne kustuğu sahile indiler. Sular çekilmiş, geride bir sürü ganimet bırakmıştı: ölü yosunlar, renkli dubalar, plastik şişeler, fırtınada köküyle sökülmüş bir gajimaru ağacı ve sahil boyunca uzanan bir köpük izi…

Çantalarını omuzlarından fırlattılar, iskarpinlerini ve soketlerini bir sıraya dizdiler. Kıyı boyunca koştular, geçen haftadan beri sahile vurmuş hazineleri kapmak için birbiriyle yarıştılar. Gerçi buldukları arasında en değerli sayılacak parça bir cep konyağı şişesiydi. Kör Esra geçen yazı hatırladı; Demet, otuz sekiz numara, kırmızı bir ayakkabı bulmuştu. Tüm kızlar diğer teki Demet’e hediye etmek üzere aramıştı. Aradan geçen aylar boyunca umutlar tükenmese de herkesin aklından yavaşça siliniyordu. Gerçi Demet, bu kırmızı ayakkabıyı hatırlatmaktan hiç de çekinmiyordu.

Tekrar kamp yerinde toplanıp buldukları parçaları birbirleriyle karşılaştırdılar. Kör Esra tam iki tane şişe mantarı bulmuştu, hiç de fena iş çıkarmış sayılmazdı aslında. Fakat Demet bulduğu yeşil konyak şişesini ortaya çıkarınca küçük kızın suratı asıldı. Bakışını Sakar Serap’a çevirdi, Serap üç tane miniminnacık deniz kabuğu tutuyordu avcunda.

“Bunlar hazine değil, baksana sahile.” dedi Demet. Kızın küçümsemesini yanıtladı Sakar Serap: “Fakat bu üçü çok uzaklardan sürüklenmiş buraya, biri kaplumbağanın sırtından, bu da balığın midesinden…” Sesi, soğuk bir akşamda tükenen mumun ışığı gibi söndü, gerçi kimse fark etmemişti bunu, herkes Demet’in şişesine ilgi gösteriyordu. Demet zaferini kutsarcasına gülümsedi, kalabalığı yarıp: “Neyseki kırmızı düdüğün var.” dedi. Tüm kızlar alay edercesine, biraz da abartarak – zira Demet’in gözüne girmeyi istiyorlardı- kahkahalara kapıldı.

Kısa bir molanın ardından günün en önemli olayı için hazırlanmaya başladılar. Tek sıra halinde, Demet’in önderliğinden sahilde bir tur atıp çantalarının yakınında bir çember kurdular, güneşin altında kavrulmuş altın sarısı kumları birbirlerine püskürtüp kendilerini kutsadılar. Hemen ardından haftanın ebesini seçmek üzere kayalara tırmandılar, adım adım daha yükseğe tırmanıp birbirlerine meydan okudular. Aslında ebe belliydi, Sakar Serap suya atlamayı denemeyecek kadar korkaktı; doğal olarak her zaman ebe seçilir, patika yoluna çıkıp birisi, özellikle de bir erkek geliyor mu diye nöbet tutardı.

Kör Esra yine en alçakta kalmıştı, uzansa suya dokunacaktı, ama ona göre arada uçurumlar seriliydi, sanki bulunduğu çıkıntıdan atlasa can vereceği bir zemine çarpacak veya daha beteri sonsuz bir boşlukta akacak, kaybolup gidecekti. Neyse ki sırada Serap vardı, henüz kayalığa adım atmaya daha cesaret edememişti. Kör Esra, bu gibi durumlarda nasıl oluyor da acımasız olduğunu düşünüyor, yüreğine dolan soğukluğa şaşıyordu. Fakat hemen ardından düdüğü taşımak zorunda kalmayacağı aklına geliyor, o vahşi kedi gülümsemesine geri dönüyordu.

Gerçi Kör Esra kötü bir kız sayılmazdı. Bu kuralın, yani düdük ebesi seçiminin biraz esnetilmesinden yanaydı; ebe en azıdan her hafta değişmeliydi. Fakat altı sağır kıza karşı fikrini bir türlü kabul ettiremiyor, bu nedenle kendini sorumlu hissediyordu. Nice sonra aklı başına gelmişti de Kör Esra’nın ardından nöbet tutacak kişinin kendisi olacağını farketmiş, bu parlak fikrini da bir daha ortaya dökmemişti.

Kalbinin sesinden kurtulmak için bir keresinde Serap ile birlikte nöbet tutmaya bile gitmişti, yalan değildi bu. Ara sıra Sakar Serap’ın halinden memnun olduğunu düşünmeye bile başlamıştı, kızı yüzerken hiç görmemişti, elbisesini üzerinden çıkardığını da hiç görmedi. Komşusu, Filiz Halayı düşündü, kızcağızın kütük gibi bacakları vardı, hamama hiç gitmemişti. Kör Esra kısa bir duraksamanın ardından Serap’ı da hamamda görmediği anımsadı. Artık Serap’ın bacakları iyiden iyiye aklından çıkmıyor, kızın eteğini havalandırmamak için artık eli elini tutuyordu.

Bir daha Sakar Serap ile nöbet tutmadı Kör Esra; diğer kızların alayları karşısında bir daha buna cesarete edemedi. Fakat o nöbet gününü hiç unutmuyordu; ilk defa kızlardan uzakta, onları seyrededurmuştu, açık deniz ve Aytepesinin manzarası altında. Ah bir kere daha görmek için nelerini vermezdi, belki de cesaret edip tekrar Serap ile nöbete gitmeliydi.

Sakar Serap bu dileği duymuşçasına öne çıktı, tek adımda kayalığa zıpladı, Kör Esra’nın yanından geçip bir karınca gibi tırmandı, kızlar tek tek geçip şimdiye kadar cesaret edilmiş en yüksek noktada durdu, Kör Esra’ya doğru baktı, geri dönüp tırmanışa devam etti. Tüm herkes kumsala indi, zira kayalığın bombesi yüzünden Serap artık gözükmüyordu artık. Kör Esra, don lastiğini çekiştirdi, daha ilk anda içine dolan endişe bir dehşete dönüyordu. Diğer kızlar ise çoktan gözlerini çoktan kapamış, hatta avuçlarıyla yüzlerini örtüp başlarını geriye çevirmişti.  Bir tek Kör Esra, Serap’a bakıyordu, zira donakalmıştı.

Serap kısa bir süre kaybolduktan sonra Ay tepesinin bir çıkıntısında belirdi. Kör Esra’ya doğru gülümseyip kendisini denizin soğuk sularına bıraktı.Suya çarpma sesiyle tüm kızlar çığlık atmaya başladı, herkes çantasını toparlayamadan düşeradımlarla uzaklaşırken, elbisesini üzerine geçirirken yaşadığı dehşetten bir an önce uzaklaşmaya çalışıyordu. Biraz önce çocuk kahkahalarının yankılandığı bu plaj şimdi ıssızdı, birkaç renkli güneş gözlüğü, bir çift sarı sandal, yeşil bir konyak şişesi…

Kör Esra ertesi hafta tekrar kumsala indi, tek başınaydı. Geçen haftadan ardında bıraktığı su şişesini ve bebeğini topladı. Sahile vurmuş kırmızı düdüğe gözü çarptı, uzanıp bir süre baktı. O düdüğü altmış iki sene boyunca yanından ayırmadı. Ve her görüşünde aklına o yaz günleri geliyordu, ah keşke Serap’ın bacaklarını da görmüş olabilseydi, tek bir kez dahi olsa da…

Deniz Eksilen

Öykü, roman, novella, deneme ve şiir yazıyorum. Psikolojik hikayeleri seviyorum. Arada gerçekçi kurgular kullansam da, bilimkurgu ve fantastik favorim. Yorgos Lantimos izliyor, Marcel Proust okuyor, Heraklitos'u düşünüyor, Carl Sagan'ı anıyor, Progressive House dinliyor, scooter kullanırken elimi uzatıp otlarla tokalaşıyorum. Rüzgarı, dalgayı, ve abartmadığı sürece yağmuru seviyorum. Anime ga daisuki desu.

Kör Esra ve Kırmızı Düdük” için 6 Yorum Var

  1. Rüzgar, o dalları esneten, kuru çalıları yuvarlayan rüzgar, Sakar Serap’ın fırfırlı paçasına yetmedi. :))
    Merhabalar diyorum. Ve aynı yorumu tekrar yazıyormuşum gibi hissederek öykünüze bayıldım, kızlarla beraber kayalıklarda olmak istedim, denizi duymak, o havayı içime çekmek istedim. En çok da kızlar uçurumdan salınırken o düdük sesini işitmek istedim. Bu ayki seçkide okuduklarım arasında en iyisiydi fikrimce. İlginç bir hayal gücünüz var; kıskanılası ve de çok canlı. Kutluyorum ve tektar tekrar görüşebilmeyi umuyorum.

      1. Merhabalar,
        Sondan üçüncü paragraf gerçekten de hata doluymuş. Teslim süresi yaklaştıkça heyecanımı artırıyor, gözlerimi perdeliyor, en basit hataları görmemi engelliyor. Biraz utandığımı söylemem gerek. Aşağıdaki gibi düzelttim, eğer hala göremedim ayrıntılar varsa lütfen bildirin.

        “Sakar Serap bu dileği duymuşçasına öne çıktı, tek adımda kayalığa zıpladı, Kör Esra’nın yanından geçip bir karınca gibi tırmandı, kızlar(ı) tek tek geçip şimdiye kadar cesaret edilmiş en yüksek noktada durdu, Kör Esra’ya doğru baktı(eğildi), geri dönüp tırmanışa devam etti. Tüm herkes (geri) kumsala indi, zira kayalığın bombesi yüzünden Serap (-artık) gözükmüyordu artık. Kör Esra, don lastiğini çekiştirdi(çekiştiriyor), daha ilk anda içine dolan endişe bir dehşete dönüyordu. Diğer kızlar ise çoktan gözlerini çoktan kapamış, hatta avuçlarıyla yüzlerini örtüp başlarını geriye çevirmişti. Bir tek Kör Esra, Serap’a bakıyordu, zira donakalmıştı.”

        Okuyup yorumladığınız ve özellikle de eleştirdiğiniz için teşekkürler.

        Not: Gözlerim sizin öykünüzü aradı, özellikle üslubumuzun birbirine yakın olduğunu düşünüyorum fakat bir türlü bulamadım sizi.

  2. Merhaba 🙂
    Öykünde güzel bulduğum şeyleri sıralamayacağım, zira bütün bir hikayeye yayılmış durumdalar 🙂 sadece, denk geldiğim minik sorunlara değineceğim.
    *”Kör Esra, bu gibi durumlarda nasıl oluyor da acımasız olduğunu düşünüyor, yüreğine dolan soğukluğa şaşıyordu.” Bu cümlede bir tür anlatım bozukluğu olduğunu seziyorum. Fakat, sözlerimin doğruluğundan emin değilim. “Nasıl oluyor da” kalıbı “x oluyor” şeklinde bitirilir genelde. Ama burada biraz daha farklı. “acımasız olduğunu” kısmı, x’i tam karşılamıyor gibi… Hatta, karakterin burada şaşırdığı şey “acımasız olduğu üzerine düşünmesi” gibi… Acımasız olması değil gibi…
    Üzerine bir süredir düşünüyorum fakat aklıma sana sunabileceğim herhangi bir örnek gelmiyor. Üzgünüm.
    *”Gerçi Kör Esra kötü bir kız sayılmazdı.” ile başlayan paragraf…
    Açıkçası, bu paragrafı anlayamadım. Bir öncekinde Kör Esra’nın düşüncelerini dinliyorduk. Buradakiler de onun düşünceleri gibi başladı. “gerçi” ile başlayan ilk cümle de hikaye anlatıcısının yargısı gibi… Ama sonradan sanki sürekli nöbet tutan kişi Kör Esraymış da bir başkası düdük kuralını değiştirmek istiyormuş, Esra’nın ertesine kendisinin geleceğini bildiği için de fazla diretmekten vazgeçmiş gibi…
    İkinci “Kör Esra” yerine “Sakar Serap” olmalı sanırım?

    Öyküde minik minik birkaç yazım hatası vardı ama sorunlu şeyler değiller. kısa bir yeniden okuma ile giderebilirsin.
    Özellikle yaşattığı o gerçekçi atmosfer düşünülünce, çok harikaydı her şeyi.
    Öykünün anlattığı olayın ne olduğu bir anlamda okuyucuya bırakılmış gibi fakat bu bırakılış “devamını siz düşünün artık!”tan çok farklı. “Siz o kızların yerinde olsanız, kayalıklarda gerçekleşen düşüşü seyrettiğinizde ne yaparsanız onlar da onu yaptılar işte!” tarzındaydı. Hoş.
    Yine de, karakterin neden öyle bir şey yaptığını/yapabildiğini görmek isteyenlerimiz olacaktır 🙂
    Bir de, bacak konusunun önemi, sanırım, karakterin çekinikliğini açıklamak içindi? Bahsinin bir kere daha geçmesini isterdim sanırım. Neden bilmiyorum.
    Düdüğün öyküdeki işleviyse çok hoş. Evet, kendisini hiç görmüyoruz ve bir iki kere dışında bahsini hiç duymuyoruz ama bütün bu olanları sebebi oymuş gibi görünüyor.
    Bunca güzellik için, teşekkürler dilerim 🙂

  3. Merhaba, bu ay da birbirinden güzel öykülerle karşılaştım ve sizin öykünüzde hoşuma gitti ve özellikle “ihtiyarseçen” , “Aysahile” kelimelerini beğendim. Arkadaşların yorumlarına katılmakla birlikte, gece gece okuduğum için mi, yoksa ben bir yerde öyküyü mü kaçırdım? çözemedim; Kör Esra gerçekten görme engelli mi? Eğer öyleyse sahildeki kırmızı düdüğü nasıl görebiliyor? Anladığım kadarıyla Esra’nın arkadaşları sağır. Gözlerini kapatan kızların Serap’ın suya düşme sesini nasıl duyup çığlık attılar? 🙂 Sanrım ben bir yeri kaçırdım :/ Bunlar haricinde öykünüz, akıcı ve okuru içine alıp sürükleyen bir yapısı var. Ellerinize sağlık ve kaleminize kuvvet. Gelecek seçkilerde görüşebilmek dileğiyle… 🙂

  4. Merhabalar, öykünüzü okumuştum ama bir türlü yorum yapacak vakit bulamamıştım. Sonunda buradayım.
    Her zamanki gibi harika bir öykü yazmışsınız. Tebrikler. Oluşturduğunuz kelimeler harikaydı. Hatta bir süre önce okuduğum öykülerinizden birinde-hangisinde olduğunu hatırlamamakla birlikte- ‘ihtiyaryoran yokuşlar’ şeklinde bir kullanımınız vardı, burada ‘ihtiyarseçen eğimini’ görünce aklıma hemen o geldi. Ancak bu kötü bir şey değil, anlatmak istediğinizi hem yeni bir kelime oluşturarak yapıyorsunuz hem de bunun farklı versiyonlarını hazırlıyorsunuz. Takdir edilesi!
    Ellerinize sağlık, kaleminize kuvvet. 🙂

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *