Öykü

447. Gün

412. Gün

“Bitti, bitmiş! Uyanın çabuk, çabuk!”

Yattığı yerden kalkan Thomas gözleri yarı açık bir şekilde meydanda bağıran çocuğu izliyordu. Yemek yemediği için kemikleri sayılıyor, kamburu çok belirgin bir şekilde Quasimodo’yu andırıyordu. Susuzluktan kuruyup çatlamış dudaklarını yalayarak kuruluğunu bir nebze geçirmeye çalışıyordu. Bu çocuk salgının ilk başından beri felaket tellallığını bir görev olarak üstlenmiş ve bunu layıkıyla yerine getirmekten asla geri çekinmiyordu.

“Uyansanıza kalkın! Kalkın!” Thomas hemen ayağa kalkıp çocuğun yanına yürüdü. “Sakin, sakin ol. Ne olduğunu söyle?”

Çocuk derin derin nefesler alıyordu. Sanki boğuluyor gibiydi. “Suyumuz bitti, göl kurumuş.”

Thomas duyduğu haberle biraz olsa rahatladı. Bu durumla bir kez daha karşılaşmışlardı ve hazırlıklıydılar. “Sorun yok depolamıştık suları bugünler için.”

“Onlar da bitmiş. Sular yerinde yok.”

Thomas korkuyla yerinde kıpırdandı. “Nasıl yerinde yok?” Arkasından iki tane genç koşarak yanına geldi.

Tara 4
Çizim: Burcu Selin Yazıcı

“Sular nasıl yerinde yok hemen açıklayın.” Dedi otoriter bir sesle. Gençler nefeslerini düzene sokmaya çalışırken içlerinden biri hızlı davranıp konuşmaya başladı. “Geçen gün dediğin gibi suları alıp mağaranın içine depoladık. Dönüşümlü olarak nöbet tutuyorduk. Nöbet değişiminde…” Çocuk konuşmasını yarıda kesip kafasını yere eğdi. Thomas “Nöbet değişiminde ne oldu?”

Çocuk bir anda ağlamaya başladı. “Çok özür dilerim gerçekten. Dün geceden çokuykusuzdum.Böyle olsun istemezdim.” Thomas duyduğu şeyle gözlerini kapattı. Başını ellerinin arasına aldı ve sakin kalmaya çalıştı. “Çok özür dilerim. Ne olur bana kızma.”

Thomas karşısında ağlayan çocuğa konuşmadan uzun uzun baktı. Çocuk o konuşmadıkça daha çok telaşlanıyor ve daha çok ağlıyordu. “Ne olur bir şey söyle. Yalvarırım sana.” Derin bir nefes aldı ve elini çocuğun sırtına koydu. “Bizi ne kadar zor bir duruma soktuğunun farkındasın değil mi?”

“Evet çok pişmanım. Keşke ölseydim de yine de orada uyuyakalmasaydım.”

Thomas etrafta toplanan kalabalığa bir açıklama yapması gerekiyordu. Herkes delirecekti ve daha her şey yeni yeni toparlanırken suların ortadan kaybolması büyük bir felaketi beraberinde getirebilirdi.

Kalabalığın arasından bir erkek çıktı ve Thomas’a seslendi. “Neler oluyor? Bu çocuk neden ağlıyor?”

Arkasını döndü onu izleyen kalabalığa baktı. Lafı evirip çevirmek istemiyordu. O yüzden doğrudan konuya girdi. “Geçen gün depoladığımız sular şu an yerinde yok. O yüzden bu hafta olacak olan banyo günü ve su dağıtımı iptal.” Herkes bağırıp isyan etmeye başlamıştı.

“Ne demek sular yerinde yok?”

“Banyo yapmak için 2 haftadır bugünü bekliyoruz ve sen bize suyun olmadığını mı söylüyorsun?”

“Evlerimizdeki sular daha dün bitti. Lanet olsun bittik biz.” Thomas herkesi teskin etmeye çalışıyordu. “Herkes sakin olsun. Bunun da üstesinden geleceğiz.” O sırada kalabalığın arasından herkesi ittirerek bir kadın sinirle Thomas’ın önüne geldi. “Ne bok yiyeceğiz şimdi? Yemeğimiz az kaldı, suyumuz yok. Bunlardan ölmesek hastalıktan öleceğiz.”

“Penny seni anlıyorum ama elimden ne gelir ki şu an?”

“Elinden ne mi gelir? …” Thomas’ın yüzüne biraz daha yaklaşıp “…biz seni neden seçtik biliyor musun? Bu salgın ilk başladığında her şeyi öyle güzel ele alıp halletmiştin ki bu kadar olaya rağmen hayatta kalma ihtimalimiz olması bize umut vermişti. Ama görüyorum ki çok yanlış düşünmüşüz.” Dedi ve çadırına doğru büyük adımlarla geri gitti. Thomas duydukları karşısında derin bir üzüntü ve bir o kadar da kızgınlık hissetmişti. Onun yaptığı bir şey değildi ki bundan neden sorumlu tutuluyordu? Aklındaki soruların yanıtlarını o da biliyordu ama herkesin kendisini bu kadar kolayca suçlaması onu sinirlendiriyordu. Bunları düşünmeyi bırakıp ne yapacağını düşünmeye başladı. Arkasında duran kalabalık verdiği cevaptan hoşlanmamıştı. Uzun zamandır aklında dönen ama gerçekleştirmeyi asla istemediği şeyi düşündü. Artık vakti gelmişti. Bu insanlara onları kurtaracağına dair sözler vermişti. Bu zamana kadar çok kötü şeyler yaşamışlardı. Ama bir şekilde onların üstesinden gelmişlerdi. Ve hâlâ hayattaydılar.

O sırada uzakta oyun oynayan çocukları fark etti. Kemiklerinin ne kadar çıkık olduğunu gördü. Aralarında en küçükleri olan Joe’nun, babasının daha geçen aylarda girdikleri bir savaşta onun için kendini nasıl feda ettiğini hatırladı. Gözlerinin önünde ölen adamın kanlı sureti aklına düştü ve o an kalbine bıçak saplanıyormuş gibi hissetti. O öyle bir acıydı ki dağ gibi adamı, bir çocuk misali yere çöktürüp ağlatacak kadar etkiliydi. O sırada Joe kendisine bakan Thomas’ı fark etti ve ona dönüp el salladı. Gözleri dolu dolu çocuğa bakıp o da ona el salladı. Cılız çocuk tekrardan arkadaşlarıyla oyununa devam etti. Thomas da arkasını dönüp gözlerindeki yaşları sildi. Kafasını havaya kaldırıp gözlerini kapattı ve derin derin nefesler aldı. Bu insanlara çok şey borçluydu, bunu daha yeni fark ediyordu. Ve bu kadar geç fark etmesi kendisinden utanmasına sebep olmuştu. Aklında yüzlerce soru dönüyordu. Hepsinin cevabını biliyordu ama yüzleşmeye korkuyordu.

Arkasını döndü. Kendisine bakan sinirli gözlerin hepsine teker teker dikkatlice baktı ve konuştu: “Halledeceğim. Eğer sonunda canım alınsa bile bir şekilde halledeceğim.”

* * *

424. Gün

“Bırakın beni adi herifler. Bırakın!” diye bağırdı Doktor Star. Muhafızlar mağaranın derinliklerine doğru doktoru sürüklediler. “Ne istiyorsunuz benden? Bıraksanıza!”

“Doktor Hanım lütfen sakin olun.”

“Tehdit edilerek çalıştığım yerden alıkonulup gözlerim bağlı bir şekilde sürükleniyorum. Nasıl sakin olabilirim?” diye bağırdı. Kendini muhafızların elinden kurtarmaya çalışırken karanlıkların içinden bir ses duyuldu. “Tekrar görüştüğümüze sevindim Doktor Hanım.”

Doktor duyduğu tanıdık sesle irkildi ve sanki görebilecekmiş gibi kafasını iki tarafa çevirdi. “Sen kimsin?”

“Beni nasıl tanımazsınız? Kalbim kırıldı gerçekten.” Kafasıyla işaret ederek gözlerindeki kumaşı kaldırmalarını emretti. Doktor Star bir anda gözüne gelen ışığa alışmaya çalışıyordu. Karşısında ona bakan uzun boylu adamı biraz zaman geçtikten sonra fark etti ve tanıdığı anda şaşkınlığını gizleyemedi.

“Çok uzun zaman oldu Doktor Star.”

“Ama… Sen… Nasıl?”

“Bu sorularla birbirimizi hiç yormayalım. Ben size direk buraya geliş amacınızdan bahsedeyim. Biliyorsunuz ki…” Konuşması bir anda doktorun bağırışıyla yarıda bölündü. “Katil! Sen katilisin! Arkadaşlarımı sen öldürdün. Orospu çocuğu!” Muhafızlar doktoru zar zor ellerinde tutarlarken muhafızlardan birinin yaptığı iğne sayesinde o hırçın halinden geriye yarı felçli bir insan kalmıştı.

“Siz yeteri kadar konuştunuz sıra bende.” Doktor yere uzanmış bir şekilde hareket etmeden yatıyordu. Bilinci açıktı ama ne tepki veriyor ne de konuşabiliyordu.

“Bir sene önce hayatımız siz doktorlar yüzünden yoldaki çöp kadar değersizleşti. Bu virüs yüzünden bize yapmadığınızı bırakmadınız. Virüsü kapan insanları öldürdünüz, kendi kendinize teoriler uydurup canlı canlı üzerlerinde deney yaptınız. Ama bilmediğiniz ya da hiç bilmek istemediğiniz bir şey vardı. O insanlar vücutlarından ölüm saçmıyorlardı. Aksine dünyayı kökünden değiştirmeyi talep ediyorlardı. Ama siz bunu görmeyecek kadar sığ insanlardınız. Bizden korktunuz, bizi istemediniz. Dışladınız, ittiniz, öldürdünüz!” Sonlara doğru sesi bütün mağarayı inletecek kadar yüksek çıkmıştı. Doktor şu an bunların gerçek olmadığını söylemeye çalışsa da hiçbir şey yapamıyordu. Adam bir ileri bir geri yürüyordu. Üstündeki uzun paltoda her iki yana da savrulurken bir anda durdu ve doktorun yüzüne baktı. “Size bilmediğiniz bir şey anlatmıyorum Doktor Star. Ama bunu telafi etmeniz için bir teklif sunacağım.” Adam muhafızlara işaret yapınca doktoru yattığı yerden kaldırıp oturur pozisyona getirdiler. Adamda yere doğru çöktü. “Biz bu kıymetli virüsün vücudumuzdan ayrılmasını istemiyoruz. Aksine sonsuza kadar biz ve bizim çocuklarımızda kalsın istiyoruz. Tanrı bu virüsü biz insanlara bir hediye olarak gönderdi ve sadece seçilmiş insanların vücutlarında var. Ama bazen kontrolsüzce yayılıyor. Ve biz bunun önüne geçmek istiyoruz.” Dedi ve ayağa kalkıp ellerini cebine soktu. “Senden isteğimiz bu virüsü bizim vücudumuzdan dışarı çıkmamasını sağlamak. Eğer bunu başarabilirsen kendi yarattığımız hastanemizde baş hekim olarak çalışmaya başlarsın ama eğer başaramazsan ya da kendi küçük beynini bizimkinden üstün görüp saçma bir şey yapmaya kalkarsan. Buraya kaçırılan arkadaşlarına yaptığımız şeylerin aynısını hatta daha kötüsünü sana da yaparız.” Dedi ve mağaranın çıkışına doğru yürüdü.

* * *

435. Gün

“Bunlar hakkında tam olarak ne biliyoruz?” dedi Thomas hızlı hızlı yürürken iki tane çocukta ona yetişmeye çalışıyordu.

“Virüsün çıktığı ilk zamanlarda doktorlar yukarıdan aldıkları emirden dolayı virüsü kapan insanları gizli odalarda öldürüyorlardı.”

“Tamam bunu biliyoruz.”

“İşte vücuda girdikten tam 1 dakika sonra bütün organlara yayılıp kontrolü ele geçiriyorlar. Bu yüzden sen onu öldürsen de kolunu bacağını da kessen tekrardan kendini yenileyebiliyor. Bir nevi ölümsüz gibiler.”

“Peki bunları öldürecek herhangi bir şey yok mu?”

“Varsa bile biz bilmiyoruz. Üzerinden çok zaman geçti onlar bunu fark edip önlemlerini almışlardır bile.” Dedi çocuk ve Thomas’ı kolundan tutup durdurdu. “Bunu yapmak istediğine emin misin? Başka şeyler buluruz. Başka bir yere göç ederiz ama onların içine girmek. Çok tehlikeli.”

“Göç edemeyeceğimizi sende biliyorsun. Burayı bulana kadar kaç kabile ile savaştığımızı ve babanı…” Thomas sustu. Çocuk cümlenin devamını çok net bir şekilde bildiğinden kafasını öne eğip ağlamamak için kendini sıktı. Bunu fark eden Thomas çocuğa sarıldı. “Başka yolu yok Andre. Oraya gitmem gerekiyor. Bunu sana, babana, herkese borçluyum.” Cümlenin sonundan sonra Andre sıkı sıkı Thomas’a sarıldı. Bir süre öyle durdular. Sonra yanlarında bekleyen diğer çocuk konuştu. “Senin hazırlamamız gerekiyor gitmemiz lazım.” Thomas, Andre’den ayrılıp diğer çocuğa döndü. “Başka bir şey bilmem gerekiyor mu?”

“Virüsün etkileri filmlerde dizilerde gördüğümüz gibi değil. Kişiyi normal bir insandan daha güçlü, daha zeki yapıyor. Bununda farkındalar.”

“Zaten bu yüzden kendi ülkelerini kurdular.”

“Aynen öyle. Ülkenin sınırları taş surlarla belirlenmiş. Surların 65-70 metre civarında bir yüksekliği var. Bu da çoğu şeyi yapmamızı engelliyor. Ülkeye girebilmek için dört büyük giriş var.Bunlardan girmen lazım ama iki tanesi çok uzakta olduğundan oraya gitmemiz şu an için imkânsız. Geriye iki tane kalıyor.” dedi çocuk ve eliyle yürümelerini işaret etti. Biraz yürüdükten sonra küçük bir tepenin önünde durdular. “Buradan her şeyi rahatça görebiliriz. Tırmanalım.” Hepsi yavaş yavaş tepeyi tırmanıyordu. İlk çıkan Andre oldu.

“Siktir!”

“Ne oldu?”

“Burayı onlar mı yapmış?” dedi Andre büyük bir şaşkınlıkla. Thomas da tepeye tırmanınca karşılaştığı manzaradan dolayı şaşkınlığını gizleyemedi. Koskocaman düz bir arazi üzerinde uzun uzun surlarla çeviri yeni bir dünya kurmuşlardı. “Bu kadar şeyi ne ara yapmışlar?”

“Dediğim gibi normal bir insandan daha güçlü ve daha zekiler.” Dedi çocuk ve anlatmaya devam etti. “İki tane giriş var ve senin içeri girebileceğin tek kapı burası.” Diyerek karşı da duran büyük kapıyı işaret etti.

“Neden?”

“Çünkü bizim burada yaşadığımızı bilmiyorlar. Her kapıda en az beş muhafız varsa burada bir ya da iki kişi oluyor. Korunmaları gerektiğini düşünmüyorlar.” Thomas çocuğa dönüp “Sen ne zamandır bizimle berabersin?”

“Siz buraya geldiğinizden beri yaklaşık iki aydır.”

“Bu kadar şeyi ne ara öğrendin?”

“Oraya girmeyi düşündüğüm günden beri araştırıyorum.” Thomas şaşkınlıkla çocuğa baktı. “Tek sen bunu düşündün sanıyorsun demek. Dünyadaki tek deli sen değilmişsin.” Dedi ve güldü. Thomas’ta güldü. “Ben Thomas.” Elini uzattı. “Bende Uğur… Uğur Şahin.” Dedi ve elini sıktı.

“Evet Uğur söyle bakalım planımız ne?”

“Oraya bende zombiyim diyerek gidersen ilk seni vururlar eğer yaşarsan seni içeri alırlar. Kapıdan cesedini toplamak istemediğimiz için bu fikri eliyoruz.” Uzun zamandır konuşmayan Andre sonunda sessizliğini bozdu “Peki ya en başından beri zombiyse?”

“Nasıl yani?”

“Bir planım var ama tek bir şansımız var gerçekleştirmek için.” Dedi ve tepeden inmeye başladı.

* * *

437. Gün

Thomas topraklı yolda hızlı hızlı yürüyordu. Kalbi yerinden çıkacak gibiydi. Kafasında güzel şeyler düşünerek kendini sakinleştirmeye çalışıyordu. Kapıya yaklaştıkça gerilim daha çok artıyor ve geri kaçmamak için kendini teskin etmeye çalışıyordu. Kapının önünde göbeğini kaşıyan muhafızın yüzünü biraz daha net bir şekilde görünce buradan geri dönemeyeceğini kendine defalarca tekrarladı. Muhafız onu görünce aniden ayağa kalktı. “Hey nereye gittiğini sanıyorsun?”

“İçeri.”

“Hayır giremezsin.” Diye bağırdı muhafız. Thomas hiç bozmadan oyununa devam etti. “Ne demek giremem? Beni hatırlamadın mı?”

Muhafız göz ucuyla Thomas’a bakarken sordu “Hayır?”

“Yan tarafa köy kurmuşlar orayı yağmalamak için gönderdiler beni. Sana dedim hatta dönüşte buranın nöbetini ben alacağım hazırlan diye.”

“Hayır öyle bir şey olmadı!”

“Evet oldu. Hatta şurada yere çökmüş uykuya dalacak gibiydin. Sana uyuma görürlerse seni öldürürler dedim. Sende bana bir şey olmaz git sen diyerek gönderdin.” Muhafız, Thomas’ın sözlerinden dolayı rahatsız olmuştu. Olduğu yerde kıpırdanırken en sonunda pes edip “Tamam. Eşyalarını getiririm birazdan.”

Thomas panikle “Gerek yok!” diye bağırdı. Ses tonunu ayarlayamadığı için muhafız durumdan işkillenir gibi oldu. “Getiririm işte ne olacak. Dolap numaranı söyle.”

“Gerçekten gerek yok. Ben eşyalarımı sonra alırım sen git.” Söyleyecek yalan bulamayınca iyice batırmaya başlamıştı. Muhafız yorgunluktan ayakta duracak hali yoktu sorgulamayı bırakıp omuz silkip içeri girdi. Thomas sonunda tek kalınca kendini sandalyenin üstüne bıraktı ve biraz rahatlamaya çalıştı. Kendine zaman tanıdı. Sonra ayağa kalkıp cebinden sapanı çıkardı ve etrafta kaç tane kamera olduğunu tespit etti ilk önce kendi tarafına bakan kamerayı ondan sonra kapıya bakan kamerayı sapanla etkisiz hale getirdikten sonra kapıya doğru ilerledi. Yavaşça kilitli olmayan kapıyı açtı ve içeriyi inceledi. Koskocaman her türden ağacın olduğu yolun sonunda yavaş yavaş akan bir dere gördü. Çok uzun zamandır böylesine güzel bir görüntü görmemişti. Kendini cennette gibi hissediyordu. Biraz daha içeriye göz gezdirdikten sonra ileride gizlice kendisini izleyen Uğur ve Andre’yi yanına çağırdı. “İçeriye kısaca göz gezdirin.”

“Aman Tanrım!”

“Vay anasını”

“Hadi çabuk bakın.” Dedi etrafı kolaçan ederken. “Şimdi buraya bugünlük en fazla bir aile sokabiliriz. Ormanın en köşe kısmına doğru ilerlerler. Gün geçtikçe artırırız tahmini olarak 10 gün içinde herkes buraya girmiş olur. Siz ailelerinin ayarlamasını yaparsınız. Bu saatlerde kapının yanında durur size kapıyı açarım. Diğerlerinin o zamana kadar hayatta kalabilmesi içinde buradan dışarı su taşırız. Tamam mı?”

İkisi de kafasını sallayınca “Hadi diğerlerinin yanına dönün. Yarım saate burada olun sizi hemen içeri alayım.” Dedi ve çocukların ikisi de köye doğru koşarak uzaklaştılar.

* * *

440. Gün

“Doktor Star umarım size sağladığımız imkanlardan memnunsunuzdur.”

“Rahat bırak beni Benjamin.” Dedi doktor ve önünde ki deney tüplerinin ayarlamasını yaptı.

“Bir ülke başkanına böyle saygısızca yaklaşmak… Size yakıştıramadım doğrusu.” Doktor Star elindeki kağıtları sertçe masanın üzerine koyup adama doğru döndü. “Sana bir kez daha söyleyeceğim. Siktir git başımdan.” Dedi ve arkasını döndü. Bu duruma çok sinirlenen Benjamin doktoru kolundan tutup duvara yapıştırdı. “Bir daha benimle böyle konuşursan o kolunu kopartırım.” Dedi sanki normal bir şey söylüyormuş gibi. Doktor hiç istifini bozmadı. “Eğer bir kere daha bana böyle bir harekette bulunursan sana öyle şeyler yaparım ki beni öldür diye yalvarmak zorunda kalırsın.” Benjamin böyle bir çıkış beklemiyordu. “Hayatın şu deney tüplerinin içinde bunun farkındasın. Şimdi beni bırak ve siktir git bu laboratuvardan.” Doktor Star akıllı bir kadındı şu an korksa bile ona bu kozu veremezdi. Elindeki ilacı bitirebilmesi için biraz daha zamana ihtiyacı vardı. Bir planı vardı. Bir kurtuluş planı eğer gerçekleştirirse bütün dünyayı kurtarabilirdi. Benjamin’in doktorun kolunu bırakıp sinirle laboratuvarı terk etti. Doktor acıyan kolunu ovalayıp sakinleşmek için yere çöktü.

Buraya geleli bir ay kadar olmuştu ve ilk geldiği günden beri bu aşıya çalışıyordu. Aslında iki aşıya…Bir tanesi Benjamin’in istediği diğeri ise dünyanın kurtuluş anahtarı olan aşıydı. Benjamin ona istediği bütün imkanları sağlıyordu. Bu yüzden gidişat en başından beri düzgündü. Üzerinde çalıştığı virüs çok güçlüydü. Onu yok edebilecek başka bir virüse ihtiyaç vardı ve bu da imkânsız gibi bir şeydi. O da bunun yerine virüslerin kendi kendilerini öldüreceği bir sistem üzerinde çalışıyordu.

Yorulmuştu. Bir yıldan uzun süredir laboratuvarlarda bu zombi virüsü üzerine çalışıyordu. Her gün bir meslektaşının öldüğünü ya da kaçırıldığını görmek psikolojik olarak onu mahvetmişti. O dönemlerde kocasıyla farklı iki ülkede oldukları için onun başına da neler geldiğini bilmiyordu ve bu da onu kahrediyordu. Hayatta mı, öldü mü onu bile bilmiyordu.

Benjamin kendi gibi insanları toplayıp onlara neler yapıldığını anlatıp insanlara karşı kışkırttığından beri dünya üzerindeki iletişim araçları, temel ihtiyaçlar, insan hayatında olması gereken bütün her şeyi kendi kontrolleri almışlardı. Bu yüzden virüsü kapmamış insanlar dışarıda kurak çöllerde, bir canlının bile olmadığı yerlerde hayatta kalma mücadelesi veriyorlardı. Dünya üzerinde üç tane üç farklı yerde zombi krallığı vardı. Hepsinin mottosu aynıydı. Fazla insan istemiyorlardı. Kendi belirledikleri sayıya ulaştıklarında yayılma politikasını durdurmaya karar vermişlerdi. Doktor Star bu kadar bilgiyi kendi başında sabahtan akşama kadar duran iki tane muhafızı gizli gizli dinleyerek öğrenmişti. Her geçen gün daha çok şey öğreniyor, daha fazla deney yapıyor ama daha az vakti kalıyordu. Bu yüzden bir an önce her şeyi halledip planını başlatması gerekiyordu. Her şey için çok geç olmadan…

* * *

447. Gün

Gizli muhafızlık yapmasının üzerinden 9 gün geçmişti. İçeriye 8 aile sokmuştu ve bugün iki tane daha sokmayı planlıyordu. Akşamüzeri nöbeti devralmıştı ve bir kişiyi daha içeri sokmuştu. Arada kontrol amaçlı içeri girdiğinde hepsinin güvenli yerlerde yaşadığını gördü. Bu durum onu rahatlatıyordu. Uzun zaman sonra insanların bitecek mi korkusuyla duş almadıklarını görmek yaptığı şeyin doğru olduğunu hissettiriyordu. Penny bile gelip söylediği sözlerden dolayı ondan özür dilemişti.

Nöbet saatinin bitişine doğru diğer muhafızın gelmesini bekliyordu. Çok uykusu vardı ve dün gece feci yağmur yağmıştı. Bu yüzden kendini halsiz hissediyordu. Aklı hem içerideki hem hâlâ köyde duran ailelerdeydi. Endişeli bir şekilde bacağını sallarken bir anda kapı açıldı ve hemen ayağa kalktı. “Oh be sonunda geldin! Çok uykum gel…” Her zaman gelen muhafız yerine farklı bir kişinin geldiğini görünce sözü yarıda kesildi. “Hadi gidiyoruz.”

“Nereye?”

“Soru sorma gidiyoruz işte.”

“Ama nöbet…”

“Hadi kalk.” Muhafız Thomas’ın kolundan tutup onu içeriye doğru sürüklemeye başladı. “Kendini çok zeki zannediyorsun değil mi?” Thomas korkuyla muhafızın yüzüne baktı. Bir ipucu almaya çalışıyordu ama yüz ifadesi çok donuktu ve söylediği cümle iyice korkmasına sebep olmuştu. Önüne döndü ve bir şeylerin boka sarmaması için umut etti.

5 dakika daha yürüdükten sonra şehir merkezi gibi yere gelmişlerdi. Thomas etrafında olan şeyleri görünce şaşkınlıktan küçük dilini yutacaktı. Burası resmen yeni bir dünyaydı. Sinemalar, tiyatrolar, restoranlar, spor salonları… Yeniden bir gerçeklik yaratmışlardı. İçinde uzun zamandır var olan öfke bunları görünce daha çok artmıştı. Dünyanın geri kalanı bu kadar sefil ve kötü bir halde yaşarken bunların burada keyif çatarak yaşamaları çok adaletsizdi. Neden bu kadar katıydılar? Neden kimseyi içlerine almıyorlardı.

Muhafız bir anda durup şehrin ortasında bulunan tahtalardan oluşturulmuş levhanın önüne Thomas’ı fırlattı. Etraftaki insanlar direkt yerdeki adamın onlardan olmadığını fark etti ve uzaklaştı. Thomas dizlerinin üzerine düşmüştü. Zaten kullanılmaktan incecik hale gelmiş yamalı pantolonu düşüşün etkisiyle yırtılmıştı. Havaya kalkan toz öksürük krizine neden olmuştu ve dengesini sağlayıp ayağa kalkmaya çalışıyordu. Muhafız iki kolundan tutup ayağa kaldırdı ve hareket kabiliyetini kısıtladı. Bu sırada bir kadın çığlığı duyuldu. “Bırakın beni! Lanet olsun. Size yardım etmeye çalışıyorum ve karşılığı bu mu? Sizi bencil yaratıklar.”

Doktor Star iki muhafız tarafından meydana doğru sürükleniyordu. Ellerinden kurtulmaya çalışsa da başarılı olamıyordu. “Bırakın beni!”

Benjamin merkezin girişinde olanları izlerken kendisine tekrardan ihanet eden insan ırkının çirkin yüzüne uzun uzun baktı. Onlara güvenmemesi gerektiğini bir kere daha çok net bir şekilde anlamıştı. Gür sesiyle “Gösterimize hoş geldiniz!” diye bağırdı. Thomas ve doktor sesin geldiği yöne döndüler. “Hayat ne kadar garip değil mi? Kendi sonunuzu bu kadar planlı ve istikrarlı bir şekilde hazırlamak.” Benjamin ikisine doğru yürümeye başladı. “Doktor Star şunu küçük beyninize sokamadınız değil mi? Siz ne kadar plan kurarsanız kurun biz sizden her zaman birkaç adım ileri de olacağız…” Dedi ve ikisinin önüne geçti. “…Peki ya sen çocuk? Sapanla iki kamera kırıp küçük dünyanda kahraman olabileceğini sanman beni gerçekten güldürdü. Sana bir sorum olacak. Gerçekten muhafızları bu kadar kolay kandırabileceğine inandın mı?” dedi ve kafasını Doktor Star’a çevirdi. “Peki ya siz Doktor Hanım? Sizi denetlemeyeceğimize yaptıklarınızı incelemeyeceğimize bu kadar inandınız mı? Sizden daha zeki olmamıza rağmen sizden yardım istememiz sizi hiç işkillendirmedi mi? Aptallığınız sayesinde benim virüsüme sahip her insanımın intikamını bir kez daha aldım.”

Thomas ve doktor korkuyla Benjamin’in hareketlerini izliyordu. “Kendinizi çok zeki sanıyorsunuz. Çok yazık!” Kafasıyla işaret edince muhafızlar ikisini arkada bulunan tahta levhaya bağlamak üzere harekete geçtiler. Thomas ne kadar muhafıza saldırmaya çalışsa da başarılı olamadı. Doktor da kaçmaya çalıştıkça muhafızlar tarafından kolayca durduruldu. İlk önce uzun ve kalın iplerle kollarından ve bacaklarından bağlanmaya başladılar. Daha sonra kafaları hareket etmemesi için sabitlendi. Kolları iki yana açık, bacakları bir yerde bağlanmış adeta bir korkuluğu andıran görüntü ortaya çıkmıştı. “Dünya’yı her zaman adaletsiz bir yer olarak görürdüm. Kötüler hep kazanır, iyiler acı çeker. Ama görüyorum ki öyle değilmiş.”

Thomas sinirle bağırdı. “Sen kendini iyi biri mi zannediyorsun?” Etraftaki kalabalık kendi arasında fısıldaşmaya başladı.

“Efendim?”

“Sen sadece kendini iyi zanneden bir insan müsveddesisin. Hatta insan bile değilsin. Eline biraz güç geçince ne yapacağını bilemeyen bir korkaksın.”

“Biraz güç geçince mi? Bu dünyayı ben yarattım. Bu insanları ben bir araya getirdim.”

“Bu virüs olmasa bir hiçsin.” Dedi ve Benjamin’in ayağına doğru tükürdü. Benjamin sinirle bağırdı. “Yeter senin gibi biri için çok bile konuştun. Bu hallere düşmenizin nedeni kendinizsiniz. Siz bizi zorladınız bunu yapmaya.” Dedi ve arkasını dönüp sarayına gitmek üzere arabasına doğru ilerledi. Doktor Star “Biz hiçbir şey yapmadık. Bunu seçen sendin. Sende en az bizim kadar kötüsün!” diye bağırdı. Benjamin arabasına binip giderken muhafızlar silahlarıyla ikisinin önüne geçti. Doktor Star gözlerini hiç kapatmadan karşıya bakarken ileri de çok tanıdık bir sima gördü. Uğur ağacın arkasından karısına bakarken göz göze geldiler. Doktor kocasını görünce kafasını iki yana sallamaya çalıştı ama sabitli olduğu için yapması imkansızdı. Bu yüzden dudaklarıyla ‘sakın yapma’ diyerek onu durdurdu. Uğur ağacın arkasından çıkarak tahta levhaların önüne doğru hızlı bir şekilde yürümeye başladı. Doktorun gözlerinden yaşlar hızla düşerken kocasına son kez aşkla baktı ve “Seni seviyorum” dedi.

“Ateş!” sesiyle beraber askerler beş el ateş ettiler. Uğur yarı yolda dizlerinin üstüne düşüp elleriyle ağzını kapattı. Bağırmamak için kendini zor tutuyordu. Andre ağlayarak Uğur’un yanına geldi ve onu kollarından tutup ağacın arkasına doğru sürükledi.

Thomas ve Doktor Star ibret olsun diye meydan da beş el ateş ile hayatlarına son verildi. Ve insanlık bir kez daha bir tahta levhanın üstünde kolları ve ayakları bağlı bir şekilde öldürüldü.

Aysima Nesrin Şahin

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Avatar for verdem verdem says:

    Okuyan biri olarak okuduklarıma yorum yapmak sanırım hem benim hakkım hem de yazanın emeğine bir saygıdır. Bu yüzden burada okuduğum hikayelere yorum yazacağım.
    Türk isimli yazarların yabancı karakterler kullanması-Kulağı Japonca’ya alışan birinin Çin’ceye geçmesi gibi- bana her zaman hep garip gelmiştir. Ama bir süre sonra normal geliyor. Hatta Uğur karakteri bu sefer şaşırtıyor.
    Genel olarak kurguyu beğendim. Çabuk içine çekiyor insanı. Devamını okumaya itiyor. Doktor ile Thomas ölmeden önce doktorun ona iğne yaparak güçlü birine dönüştürmesini bekliyordum. Belki de devamı böyledir.
    Kurgusu kadar sağlam olmayan kısım kelimlerdi sanki. Kullanım hataları, yazım yanlışları ve cümleler arası bağlantı sıkıntısı kendini bazı belli ediyor.
    Toplamda artısı daha fazla ve eksileri giderildiğinde sağlam bir yazınız olacak.
    Öykülere devam.

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

2 cevap daha var.

Yorum Yapanlar