Öykü

Bu Turizm İçin Çok Kötü Oldu

“Biraz daha canını sıkmam gerekecek Yönetici Gerno.”

“Önemli değil. Önemli değil. Şu iş bitsin de canımı ne kadar sıkmanız gerekiyorsa sıkın.”

“Şimdi bunları aldığımız raporları teyit etmek için soruyorum. Durumdan ne zaman haberiniz oldu?”

“Bir ay önce. Hasat Vergisi’ni toplamak için giden memurlarımızdan.”

“Şimdiye kadar nasıl önlemler aldınız?”

“Köye bağlı tarlalardan itibaren geniş bir hat çizerek geçici duvar kurduk, tahtadan. Duvarları gözleyen nöbetçiler de var tabii. Yedi yirmi dört.”

“Belli bir davranış biçimleri var mı ya da duvarlara saldırmayı denediler mi?”

“Yok, daha şimdiye kadar saldırgan olmadılar ama… ama bazen tarlalarda geziniyorlar. Duvarlara bakıp köyün iç kısımlarına geri dönüyorlar. Gece her zaman köyün iç kısımlarında bulunuyorlar.”

“Uysal zombiler diyorsunuz. Bi’ uysal zombilerimiz kalmıştı. Başka yerleşim yerlerinde de bu tarz bir durumla karşılaştınız mı, Yönetici?”

“Hayır. Bir tek bu köy. Aslında tam bir köy de değil. Daha doğrusu bir köy olmak için çok büyük ama bir kasaba olmak için küçük bir yer. Yine de gayet güzel yerdir… yerdi. Son gelişmelerden sonra turistik açıdan sıralamadaki yerinin değişeceğinden eminim.”

“Turistik sıralama şeysiyle sen ilgilenirsin artık. Son olarak bu köyün yakınlarında bir araştırma tesisi ya da bir büyücü ailesi var mı?”

“Araştırma tesislerimiz gezegenin terk edilmiş kısmında bulunuyor, riskleri olabildiğince azaltmaya çalıştık. Büyücü ailesine gelirsek, böyle bir aile yok ama son dört buçuk yıldır köyün az ötesine ünlü bir büyücü yerleşti. Ronar Kıratar. Şu Tepeucu Savaşı’nın kahramanı. Son günlerde ondan da haber alamadık aslında.”

“Kurduğunuz geçici duvar onun evini kapsamıyor mu?”

“Yoo, kapsıyor.”

“O zaman… Neyse boş ver. Zaten içeri girmemiz gerekiyor ona da bir bakıveririz. Ama unutma eğer bizi aşan bir durumla karşılaşırsak Ölümler’den birini çağırmak zorunda kalacağız.”

“Çok teşekkü–”

“Biz gitsek daha iyi olur. Zamanını ayırdığın için teşekkürler. İyi günler.”

Avcılar, liderlerinin peşinden Retor Portal Kulesindeki acil toplantı odasından ayrıldılar. Portal kulesinde onlara ayrılmış odadan eşyalarını alıp Retor Portal Şehri’ni terk ettiler.

Yönetici Gerno, onlara bir rehber vermeyi teklif etmişti ama avcılar haritaya ve kendilerine güvenmeyi yeğlemişlerdi. Herhangi bir taşıtla da değil yayan gitmeyi tercih ediyorlardı. Bunu, daha çok gitmeleri gereken köyün aslında Retor Portal Şehri’ne çok yakın olmasından dolayı istemişlerdi.

“Şurada olmalıydı,” dedi Miron.

Kenp haritayı Miron’un elinden aldı. “Belki yanlış tarafa gitmişizdir. Şimdi portal şehri şu tarafta desek…”

“Bizi yanlış yere getirmedim!” diye çıkıştı Miron. “Ben hiçbir haritayı yanlış okumam. Bu haritayı niye yanlış okuyayım.”

Haritaya doğru Kenp’in omuzunun üstünden eğilerek bakan Astarn otoriter sesiyle, “Buralarda bir yerde ünlü büyücüleri yaşıyormuş. Yönetici Gerno öyle söylemişti.”

“Neyden ünlenmiş?” diye sordu Vara. Her zamanki gibi etrafı inceliyordu.

“Tepeucu Savaşı kahramanıymış. Kim bilir neyin nesi? Portal şehirlerinin yöneticilerinin bu kadar küçük şeylere takılması mantıklı gelmiyor bana. Ama… belki de yanılıyorumdur,” diye karşılık verdi Astarn. “Hâlâ köyün etrafına çektiklerini söyledikleri geçici duvara benzer bir şey göremedin mi? Yanlışlıkla duvarı aşmış olamayız di mi?”

“Hayır Astarn. Görünürde hiçbir şey yok. En azından çıplak gözle görünürde.”

“Büyü izleri mi var?” Herkesin dikkati Astarn’ın dediklerine yöneldi.

“Kesinlikle. Bu uzaklıktan ben de fazla bir şey alamıyorum ama kasklar işe yarayabilir.”

Kendi başına sessizce duran İlrat kaskları hazırlıyordu. Kaskları bütün kafalarını kaplıyordu. Yüzlerini ise güçlü bir cam koruyordu. Hepsi kasklarını taktıktan sonra küçük hava pompalarına bağladılar ve temiz hava içeriye dolmaya başladı. Vizörlerini büyü gücünü algılamaya ayarladılar ve haritaya göre geçici duvarların, tarlaların ve köyün olması gereken yöne döndüler.

Orada bir şey vardı. Bir bulanıklık. Güçlü bir büyü enerjisi büyük bir alan etrafında kendini belli etmeden duruyordu.

“O kadar da başarılı bir büyü değil. İstersen kolaylıkla yok edebilirim Astarn, ne dersin?”

“Olmaz Vara. Bunu yapan büyücüyü geldiğimize dair uyarmış oluruz. Sanırım büyü sadece gezegen dışından gelmiş olanları etkiliyor. Bizim girmemizi engelleyecek bir büyü de var mıdır acaba aralarında. İlrat her olasılığa karşın büyü engelleyiciyi hazırda bulundur.”

“Olur Astarn ama kurulu bir tanesini tek başıma taşıyamam.”

“Kenp, İlrat’a sen yardım et. Miron, haritanı al da köye nereden girebileceğimize bir bakalım.”

Avcılar köyün olması gereken yeri gözetledikleri tepeden indiler. Büyü enerjisine doğru ilerlediler. Beklediklerinden biraz daha yoğun bir büyü enerjisiydi. İlrat’ın ve Kenp’in taşıdığı büyü engelleyiciyi yerleştirdiler. Engelleyici büyü enerjisinin küçük bir kısmını dağıttı.

Açılan küçük kısımdan baktıklarında geçici duvarları rahatça seçebiliyorlardı. Bir grup mızraklının nöbet tuttuklarını fark ettiler. Kendi aralarında rahatça konuşuyorlardı. Burunlarına hafif bir çürüme kokusu gelmeye başladı. Avcılar hava pompalarının filtrelerini ayarladı. Önce, grup lideri olarak Astarn girdi küçük açıklıktan. Doğruca nöbetçilerin bulundukları yere doğru gittiler.

“Hoop! Burası kısa süre için turizme kapatılmıştır, lütfen geri gidiniz! Eğer köydeki akrabalarınızı ziyarete geldiyseniz de durum aynı! Lütfen geri gidiniz!” Mızraklılardan biri avcıların geldiğini görünce, ona verilen talimatlar doğrultusunda uyarısını bağırmıştı. “Ayrıca ticaret ya da farklı bir iş için geldiyseniz de durum aynı!” diye uyarısında unuttuğu kısmı ayrıca bağırdı.

“Biz turist, iş adamı ya da birinin akrabası değiliz! Ölüm’ün Çocukları’nın avcı birliklerindeniz!” diye geri bağırdı Astarn. Birbirlerini normal ses tonuyla duyabilecekleri noktadaysa, “Yönetici Gerno size geleceğimizi iletmedi mi?” diye konuşmasını bitirdi.

“Avcılar mı? Özür dilerim efendim, uzaktan fark edemedim. Ben Onbaşı Tekar. Nöbeti üç saat önce devraldık. Şimdilik bir gelişme yok. Size nasıl yardımcı olabiliriz?” Ölüm’ün Çocukları ismini duyduklarında nöbetçilerde bir değişim görülmüştü. Birkaç dakika önce sarsak sarsak nöbet tutan askerlere sonradan disiplin monte edilmiş gibi duruyorlardı.

Kenp, nöbet tutan askerleri tiye alarak, “Buralar hep böyle sakin midir?” diye sordu. Astarn el kol işaretleriyle konuşmayı bırakması için kendini yırtıyordu.

Onbaşı mahcup bir şekilde, “Evet efendim. Duvarlara kadar hiç gelmiyorlar,” dedi.

Miron, Kenp’in ensesine bir şaplak atıp, “Sen asıl kendine bak,” dedi.

Vara, Astarn’ın kolundan çekiştiriyordu. “Bak! Bak! Bir gözetleme kulesi, oraya çıkalım. Oradan istediğimiz bilgiyi alabiliriz.”

“Size oraya kadar eşlik etmemizi ister misiniz, efendim?”

Astarn, Onbaşı’nın bu fazla itaatkar huyundan biraz sıkılmıştı. “Gerek yok. Siz… nöbetinize ara vermeyin.”

İlrat sırtındaki donanımı o kuleye nasıl çıkaracağını kara kara düşünmekle yetindi.

Gözetleme kulesinin konumu çok iyi ayarlanmıştı. Köyün tamamını açık seçik gösteriyordu, büyücü Ronar’ın evi de dahil. Köy nüfusunun çoğunluğu köy meydanı sayılacak bir yerde seçiliyordu. Tenleri çürümenin verdiği o rahatsız edici yeşilimsi renge dönmüştü çoktan.

Kenp biraz endişeyle, “Sizce bu büyücü bir Dirilten olabilir mi?” dedi.

“Sanmam,” diye karşılık verdi Astarn. “Evrenin bu kısmında bir Dirilten’e daha rastlanmadı. Ayrıca ölülerin ruhlarını etkileyecek türde bir büyü yapılsaydı, bu durumu bir portal şehri yöneticisinden değil üstlerimizden ya da Ölümler’den birinden duyardık. Sen ne yapıyorsun Miron? Köyü mü haritalıyorsun?”

“Evet, Astarn. Anı olarak…” Bir an Miron açıklamasının ne kadar kötü duyulduğunu fark etti ve kendini, “Tabii asıl oraya girdiğimiz zaman işimizi kolaylaştırmak için,” diye düzeltti.

Miron’un cevabını pek üstelemeyen Astarn, Vara’ya döndü. “Sen kaç kişi sayabildin Vara?”

“Bin altı yüz küsur kadar. Hepsi zombi.”

“Peki hiç ölü kalan var mı? Belki bir kısmı diğerleri tarafından yenmiş.”

“Hayır, Astarn. O dediklerine uyan hiç yok.”

“Anladım. Eğer bir şey olursa bin altı yüz ölüyle uğraşmak zorunda kalacağız. Aman ne güzel.”

İlrat konuşulanların üzerine sırtındaki çantadan silahları çıkarıp bakımlarını yapmaya koyuldu.

“Şu ev,” dedi Vara. “Şu eve rahatlıkla gece girebiliriz.”

“En sağdaki, hafif siyahımsı çatılı ev mi?”

“Evet, Astarn. Hem duvara çok yakın hem de duvara bakan camlarından biri kırık. Rahatlıkla içeri girebiliriz.”

“O zaman hepinizin işi bittiyse aşağı inip geceyi bekleyebiliriz.”

İlrat sessizce silahları sırtındaki çantaya geri koydu ve çantayı dikkatlice sırtına aldı. Miron haritasına son bir iki çizik daha attıktan sonra parıldayan gözlerle eserini detaylıca inceledi ve güzelce katlayıp kaldırdı. Kenp ve Vara da aralarında hafifçe Diriltenler hakkında geveliyorlardı.

Aşağı indiklerinde Onbaşı Tekar onları karşıladı. “Her yeri rahatça görebildiniz mi efendim?”

“Evet, güzel bir yere dikilmiş bir kule Onbaşı.” Astarn, Onbaşı’dan biraz rahatsız olmaya başlamıştı. “Sanırım artık burada nöbet tutmanıza gerek kalmayacak. Benim için gidip Yönetici Gerno’ya gece yarısı köye gireceğimizi söyler misin?” Onbaşı’yı başından savmak için iyi bir neden bulduğuna sevinmişti.

“Elbette efendim. Bunu yapabilirim. Asker hazır ol!” Bir anda Onbaşı’nın o itaatkar halinden eser kalmamıştı. “Geriye dön! İleri Marş!” Ama yine de bunu pek fazla yapmadığı da belli oluyordu.

Astarn en sonunda kurtulduk dedi içinden.

Zifiri karanlıkta duvarı, kasklarının gece görüşü sayesinde net görebiliyorlardı. İlrat merdiveni dayadı ve Astarn önde olmak üzere duvarı aştılar. İlrat merdiveni geri aldı ve gerekirse hızlı kaçabilmeleri için duvara destekledi.

Köylülerin bu durumlarında uyuyup uyumadıklarını merak ettiler. Kasklarına göre yatıyorlardı ama bu uyudukları anlamına gelmiyordu. Duvara en yakın olan, çatısı hafif siyahımsı eve yaklaştılar. Kırık pencere hepsi için yeterince genişti ama İlrat sırtındaki çantayla biraz zorlanacak gibi gözüküyordu. İlrat herkese silahlarını dağıtınca durumları biraz eşitlemeyi başarmıştı.

Kırık pencere bir koridora açılıyordu. Uzun zamandır temizlenmediği belliydi, hatta bazı noktalarda kan lekeleri bile vardı. Hava pompalarındaki filtreleme ayarları artık yetmiyordu, daha yüksek seviyelere ayarlamak zorunda kaldılar.

Koridorun bir ucunda salona benzer bir oda vardı. Diğer ucunda ise kapalı bir kapı. Kenp kapıya kulak uzattı ama hiçbir ses yoktu. Koridorda iki kapı daha vardı. Salon olduğunu düşündüklerine daha yakın olan odanın kapısı hafif aralıktı. Aralıktan bir göz attıklarında ise odanın tuvalet olduğu seçilebiliyordu.

Bir oda kalmıştı koridorda geriye. Astarn kulağını kapıya dayadı, içeriden zorlanarak nefes alma sesleri geliyordu. Odada en azından iki kişi vardı.

Astarn ve İlrat kapıyı hızlıca ve sessizce sökmeyi başardılar. Vara okunu büyüyle doldurdu ve yayını kapıya doğrulttu. Kenp ve Miron ise klasik tabancalarını çekmiş gelebilecek tehlikelere karşı İlrat ve Astarn’ı koruyorlardı.

Odada sadece bir yatak vardı. Üstünde iki kişi, aralarına bir kişi daha rahatça sığacak şekilde bir boşlukla uyuyordu. İkisinin de gözleri kapalıydı. Yatağın ayak ucu kapıya bakıyordu. Kapının sağında kalan duvarda dolaplar, solundakinde ise bir ayna vardı.

Astarn aynaya yakın olanı seçti. Vara da ok ve yayını kaldırıp kılıcını çekip Astarn’ın arkasından gitti. Kılıcındaki bazı yazılar hafif hafif büyüyle parlıyordu.

Kenp önce dolapları yavaşça kontrol etti. İçlerinde başka birinin daha olmadığına emin olunca dolaplara yakın olana yöneldi. Artık elinde bir tüfek tutuyordu. Miron Kenp’in yanında klasik tabancasını yataktakine doğrulttu.

İlrat kapıyı sessizce yerine taktı ve çantasından sağlam bir destek çıkartıp kapıya yasladı.

Astarn ayna yakınındakinin üstüne atlayıp yataktan çekti, ağzına hemen bir susturucu taktı. Aniden köylünün arkasına taktığı bir aletle onu duvara yapıştırdı. Vara elinde kılıcı köylüye karşı hazırda bekliyordu hâlâ.

Kenp ise tüfeği ateşledi. Fazla ses çıkarmadı. Tüfekten çıkan bir ip yatakta kalan köylüyü büyük bir güçle yatağa sabitledi. Aynı anda Miron da köylünün ağzına bir susturucu taktı.

İki köylü de oldukları yerde hiçbir şey anlayamadan çırpınıyordu. Bağırmak istiyorlardı ama ağızlarındaki susturucu çenelerini kımıldatmıyordu.

Kenp telaşla, “Bunda virütik bir hastalık ya da herhangi bir büyü yok,” dedi.

“Bunda da yok,” diye onayladı Astarn. “Benimkinin ağzını açacağız. İlrat ses önleyici alan koyman gerekiyor.”

İlrat hemen çantasını karıştırdı ufak bir alet çıkarıp onu yere oturttu ve çalıştırdı.

Köylüler hâlâ can havliyle çırpınıyordu.

Astarn duvardakinin ağzından susturucuyu çıkardı.

“Yardım edin! Adam öldürüyorlar! İmdaaaat!” diye kendi kendine yaygara kopardı. Astarn susturucuyu büyük bir şaşkınlıkla geri taktı hemen.

“Bu da neydi?” Konuşan ilk İlrat olmuştu.

“Bunlar zombi olmamış mıydı, Astarn?”

“Ne biliyim Kenp. Gerno öyle dedi.”

“Yok bunlar kesin zombi. Baksanıza, renkleri çürük et gibi, kokuları da öyle. Derilerinin çoğu kurumuş ve bir kısmı dökülmüş. Konuşabiliyor olmaları ve uysal olmaları dışında bildiğimiz zombi işte.” Vara mükemmel gözlem yeteneğiyle aslında kendine açıklama yapıyordu.

Duvara yapıştırılmış köylü somurtarak onlara bakıyordu.

“Bak açıyorum bağırırsan geri takarım,” diye uyardı Astarn. “Sen zombi misin, değil misin?”

“Sanırım,” dedi köylü. “En azından öyle olması gerekiyor.”

“Peki diğerleri de senin gibi mi?”

“Bence onun-”

“Sus Kenp.”

“Evet benim gibiler. Yani biraz daha iyi durumda olanlar da var. Ben ve karım iki gündür nem banyomuzu aksatıyoruz. Biraz öksürük yapıyor da.” Köylü duvara yapıştırılmış olduğunu unutmuş gibiydi.

“Peki sizi bir Dirilten mi zombi yaptı? Yoksa kendi isteğinizle mi oldunuz?” Avcılar dönüp liderlerine bakakaldılar. Bu soruyu onlar da beklemiyordu.

“Hangi manyak kendi isteğiyle zom-”

“Kapa çeneni Miron.”

“Dirilten mi?” diye sordu köylü şaşkın şaşkın. “Diriltenler şu Yasaklar’dan değil mi? Hani önce öldürüp sonra diriltip kendi hakimiyetine alanlardan. Yok biz sudan zehirlendik. Sonra büyücü bir şey yaptı da bedenlerimize geri kavuşabildik. Tabii ufak tefek sorunlar hariç.”

“Sudan mı zehirlendiniz? İlrat bir kan testi yapsana şunlara.”

İlrat çantasından bir şırınga ve bir okuyucu çıkardı. Köylüden kan aldıktan sonra, şırıngadaki kanı okuyucuya boşalttı. Okuyucu herhangi bir zehir bulamadı. “Temiz.”

“Belki büyü zehirlenmesidir,” dedi Vara. “Büyücü yanlış bir şeyler yaptıysa suda aşırı büyü yüklenmesinden olabilir.”

İlrat biraz daha kan aldı ve bu sefer Vara’ya verdi. Vara uzun uzun kana baktı, kısa kısa kokusunu içine çekti ve damla damla tadına baktı. “Kesinlikle büyü zehirlenmesi,” diye sonuca vardı.

“Büyücümüz bize bilerek bir şey yapmış olamaz.” Köylü garip bir savunmaya geçmişti. Duvara yapıştırıldığında bile bu kadar kararlı bir savunma ortaya koymamıştı. “Sonuçta turizm açısından çok iyi sonuçlar elde etmemizi sağladı.” Nedeni de böylelikle belli olmuştu.

Avcılar şaşırmamıştı. Şaşırmaları da gerekmiyordu. Evrende türlü türlü delilikler vardı. Bu gezegenin takıntısı neden turistler olmasındı?

Köylü sonunda ne durumda olduğunu hatırladı. “Beni buradan indirmeniz mümkün mü acaba? Ayrıca eşimin de ağzındakini çıkarıp yataktan çözseniz hiç fena olmaz.”

Karısı sürekli somurtuyordu. “Sonunda beni hatırladığın iyi oldu… Siz kocamın kusuruna bakmayın… Seninki düştüğünden beri bi haller oldu sana. Ne var yani düştüyse? Büyücü hepimizi eski halimize sokmanın yolunu aradığını söylemedi mi? Biraz iyimser olmaya çalış. Olanlar için sizden yeniden özür dilerim.”

“Acaba,” diye söze başladı Kenp, “Düş-” Miron bir dirsekle birinin sözünün nasıl kesileceğini Kenp’e yeniden hatırlatmak zorunda kalana kadar.

Koca utangaç bir şekilde, “Şey sizi köyün Muhtarı’na götürelim. Gece geç oldu ama o daha uyumamıştır. Geceleri turistleri nasıl yolacağına dair planlar yaptığı söylenir.”

“Aaa eveet,” diye katıldı karısı. “Son gelen turist kafilesinden ‘köyden çıkış parası’ bile almıştı. Arkalarından da ‘Yeniden gelmeyi ihmal etmeyin’ demişti di mi?”

“Evet evet. Güzel günlerdi.” Karı koca eski günleri yad ederken avcılar silahlarını İlrat’a geri veriyordu. Köyün şu anki tek derdi turistler gibiydi.

Muhtar sevecen birine benziyordu. Tek gözü hafifçe göz çukurundan çıkmaya başlamıştı ama biraz yapıştırıcıyla giderilmeyecek gibi değildi. Cildi köylü karı kocadan daha iyi durumda gözüküyordu. Anlaşılan o nem banyosunu aksatmıyordu. Yine de cildindeki yeşilimsi çürüme renginin önüne geçebileceğini kimse beklemiyordu, daha şimdiye kadar geçebilen olmamıştı.

“Turist değilsiniz sanırım.”

“Hayır Avcılarız muhtar. Ben de bu grubun lideriyim.”

“Bu turist olmamanız için bir sebep değil ama.”

“Normalde olmazdı ama durumlar pek normal değil. Buraya zombileşme sorununuzu çözmeye geldik.”

“Bu nasıl olacak peki?”

“Normalde köy sakinlerini yok etmemiz gerekir ama artık bunu yapamayız. Şu büyücünüzle konuşmak isteriz.”

“Neyse ki ilk seçeneğe gerek kalmadı. Bu turizm için çok kötü olurdu.”

“Evet olurdu sanırım. Peki büyücü meselesi ne olacak?”

“Sabaha kadar beklemeniz gerekecek. Akşama kadar büyü enerjisinin neredeyse tamamını harcıyormuş.”

“O zaman bize kalacak bir yer verebilir misiniz, Muhtar?”

Köylüler her ne kadar normal zombiler gibi olmasa da bu avcıların gece için birkaç önlem almalarını engellemedi. Vara ve Miron nöbet tuttu ama onlar da fazla geçmeden uyumanın daha iyi olacağını çünkü zaten aldıkları güvenlik önlemlerinin bazı krallar ve başkanlar tarafından bile alınmadığını biliyorlardı. Ayrıca sabah yapılacak ücretsiz köy turuyla köyün bu kadar turistik ne yanının olduğunu daha iyi kavrayabilmek için uykuya ihtiyaçları vardı.

“Burası köy meydanı.” Muhtarın ücretsiz köy turu köy meydanında başlayıp hemen orada son bulmuştu.

Kenp, acaba Muhtar tur ücretsiz olduğu için mi bu kadar kıtıpiyos bir tur yaptığını merak etti ama Miron’un dirseklerinden korktuğu için ağzını açamadı. Vara da bayağı hoşnutsuz gözüküyordu. Yeni şeyler görmekteki isteğini karşılayamamıştı bu tur. Miron ise neler olacağının her zaman farkındaymış gibiydi. Buranın haritasını çıkarırken zaten neyle karşılaşacağını öğrenmişti. İlrat ise meydanın bir fotoğrafını çekip makineyi çantasına geri koydu. Bu fotoğrafı bir anı olsun diye mi yoksa raporlarda belgelemek için mi çektiğini kimse anlayamamıştı.

“Bu köye genelde turistler nerelerden geliyor?” Astarn merakına yenik düşmüştü. Yönetici Gerno bile buranın turistik bir köy olduğunu söylemişti ama bu köy turistleri çekmek istiyorsa bundan daha iyisini yapmalıydı.

“Genelde gezegen içinden,” diye itiraf etti Muhtar. “Gezegen dışı turistleri çekmek için çalışmalarımız var. Bu küçük ne demiştiniz durumumuza… Zobilleşme…”

“Zombileşme…”

“Evet evet ondan. Bu şey küçük bir engel yaratmıyor değil, ama şimdiden bu durumu lehimize çevirmenin planlarını yapıyoruz. Geçen hafta bir zombi parkı yapma önerisi geldi. Kulağa hoş geliyor ama turistler buraya gelince nasıl olur bilemem.”

“Neyse biz bu turistik şeyler konusunda pek bilgili değiliz, onu eminim siz şey edersiniz… halledersiniz artık. Büyücüyü şimdi görebilir miyiz?” Astarn durumun anormalliği karşısında pek bir şey söyleyemiyordu.

“Tabii, elbette. Şuradaki kısa kulede oturuyor. Onunla konuştuk, büyücüsün sen uzun bir kulede otur ihtişamın yürüsün dedik ama evrende uzun kulede oturan büyücülerin ya astronomiyle uğraştığını ya da salak olduğunu söylüyor. Biz de ona salak rolünün o kadar zor olmadığını anlatmaya çalışıyoruz ama pek ilgisini çekmiyormuş.”

Kule gerçekten de kısaydı. Kule olduğunu tek belli eden şey ise Muhtarın ona kule diye hitap etmesiydi. Köyün diğer evlerinden bir farkı da yoktu. Biri yanlışlıkla bu kapıyı çalabilir ve karşısına normal biri çıkabilirdi. Ne de olsa bu köye gelen birinin normal birini arıyor olması muhtemel olamazdı.

Büyücü de pek etkileyici bir tip değildi. Kulesi gibi Yönetici Gerno onun için savaş kahramanı demese savaş kahramanı olduğu pek anlaşılmayacaktı. Kapıya pek yaratıcı olmayan zombi savmak için bir büyü konulmuştu. Muhtar, avcılarla birlikte eve girememişti. Evin içi bir yemek deposu gibi her yere yemek istiflenmişti. Büyücü Ronar ise üst katlardaki penceresiz bir odada, kapının açıldığını duyunca köşeye kadar sinmiş elinde boy asasıyla titreyerek bekliyordu.

“Sen büyücü Ronar Kıratar mısın?”

“Ha-hay-hayır. O gi-gig-gi-gitti.” Büyücü’nün sesi duyulmayacak kadar küçük, anlaşılmayacak kadar titrek çıkıyordu. Orada yokmuş gibi davranırsa avcıların gideceğini düşündü başta ama işe yaramıyordu. Kendini hafiften toplar gibi oldu, “Gidin yoksa sizi yok ederim,” dedi ama sesi yine sonlara doğru soldu.

“İstediğin kadar deneyebilirsin… Biz işimizi bitirelim de sonra istediğini dene.”

Bu Ronar için bir davetiye olmuştu. Tüm gücünü ve kırıntı halinde kalmış olan cesaretini toplayıp önce boy asasına büyü aktarıp sonra onlara saldırmayı planladı ve planının ilk aşamasını tamamladı. İkinci aşama da bir nevi tamamlanmıştı. Bir saldırı gerçekleşmişti ama bu saldırı Vara’dan gelmişti. Küçük bir büyü Ronar’ı bayıltmaya yetmişti.

“…Hadi uyan artık. Uyan ulan!” Ronarı uyandırma görevi, bundan çok zevk alan Kenp’e verilmişti.

“O kadar sert vurmana gerek yok.” Aşırı ileri gitmesin diye de başına Miron’u dikmişlerdi.

Bu sırada geri kalanlar da kapıda Muhtar’a içeride olanları anlatıyordu.

“Sonunda uyanabildin.” Konuşmacı olarak Vara seçilmişti. Bir büyücüyü en iyi başka bir büyücü anlardı. Gerçi Astarn da büyü yapardı ama onun alanı biraz daha geniş olup, teknolojiyi de kapsıyordu. “Anlat bakalım bu köylülerin zombileşmesinde senin bir parmağın var mı?” Vara sorusunu sorup dikkatle Büyücü Ronar’ı gözlemeye başladı. Onu yanıltmak için büyü yapıp yapmayacağından emin olamıyordu.

“Hiçbir şekilde bu konuyla ilgili bir ilgim yok.”

“Yalan söylüyorsun!” Vara hafiften kızıyormuş gibi görünmeye çalıştı. Karşısındakini korkutmayı umuyordu.

Ve çok çabuk da korkmuştu. “Direkt olarak yok diyelim o zaman. Bundan birkaç ay önce her zamanki gibi hafta sonu yürüyüşümü yapıyordum. Her zamanki gibi köyün az ilerisinden geçen köyün su kaynağının büyük kısmını oluşturan Zek Nehri boyunca yürüdüm. Beş yüz metre ya gittim ya gitmedim bir de ne göreyim? Bir sürü kuş bir leşin üstüne üşüşmüşler etrafı kirletiyorlar, suya et parçaları ve kan karışıyor. Ben de et ve kan bozulup nehri zehirlemesin dedim. Gidip kuşları kovdum sonra etrafı ve nehri temizleyecek birkaç büyü yaptım ve eve döndüm. Birkaç gün sonra herkes öldü.”

Ronar’ın öyküsü iyiydi hoştu ama eksikti. “Peki köylüyü nasıl zombileştirdin?”

“Bu konuyla ilgili hiçbir ilgim yok, cidden.” Ronar, Vara’dan bir tepki bekledi ama aradığını bulamadı. “Yalan filan da söylemiyorum.”

“Biliyorum, biliyorum sen devam et sadece.”

“Ha! Peki o zaman… Nedenini tam olarak ben de bilmiyorum ama bir fikrim var. Kendi ruhumun kaçırılma olasılığına karşın bütün köyün etrafına büyü yaptım. Ruhum bu alanda kalacaktı ve bedenime geri gelecekti. Sanırım onların ruhuna da etki etti.”

“Peki bizim köyü görmemize engel olan büyü neyin nesiydi?”

“O mu? O pek önemli bir şey değil. Gezegen dışından gelecek olanları köylülerin yeni hali etkilemesin diye yaptım. Bilirsiniz turizm için falan.”

Sorunun kaynağına ulaşmışlardı ama umduklarını bulamamışlardı. Büyücü şans eseri bu köye gelmişti. O leşi ve kuşları şans eseri bulmuştu. Nehre fazla büyüyü şans eseri aktarmıştı. Ruhların Kapı’ya gitmesini şans eseri önlemişti.

Sonuç olarak avcıların yapacak herhangi bir şeyi yoktu. Evet köy sakinleri zombi olmuştu ve zombiler Yasaklar’dandı. Ama aynı zamanda bu istenerek yapılmış bir şey değildi ve köylüler bir nevi yaşıyorlardı. Normal prosedürler burada işlemiyordu. Demek ki yapabilecekleri tek şey Ölümler’e olup biteni anlatıp bir çıkış yolu bulmaya çalışacaklardı.

Köyü apar topar terk ettiler. Muhtar avcılardan da çıkış parası almayı denedi ama bir tek İlrat para vermeye ikna olmuştu.

İlrat, Retor Portal Şehrine dönerlerken, “Bence mükemmel bir tatil yeri. Köy meydanı da çok hoş. Turistik bir gezi daha yapmayı isterdim aslında,” dedi.

Ölümler, avcıların raporlarını dikkatle inceledi. Bu konuyla ilgili kendileri bir karar veremezlerdi. Bunun için kendi tanrılarına danışmaları gerekiyordu. Ölümler’in tanrısı ise konuyu Kadim Olan’a götürmüştü. Ruhların Kapı’ya gitmemeleri büyük bir sorundu.

Kadim Olan bir karara kısa sürede ulaşmıştı. Her şey şans eseri olmuştu. Bu kolayca affedilebilir bir sorundu.

Köy eski haline döndü ve zombi temalı parkı yine de yaptılar. Birinci elden zombi olma hissini yaşadıkları için bunu tekrarlamaları da zor olmadı. Bununla birlikte köyün turistik açıdan sıralaması iyice arttı.

Büyücü Ronar, Yönetici Gerno tarafından ruhların kurtarıcısı ilan edildi ama köylüler ne haltlar yediğini öğrenince taşınmak zorunda kaldı.

Astarn, Vara, Kenp, Miron ve İlrat da yeni bir Yasak’ı avlamak için görevlendirilmişti.

Oruç Can Hasmaden

Finlandiya’da gıda mühendisliği okuyorum. Fantastik ve bilim kurgu edebiyatı, filmleri ve oyunları tüketmeye bayılırım.

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Avatar for verdem verdem says:

    Hikayeyi okuduğumda bana hikaye değil daha çok bir distopik-roman içerisinden bir bölüm okumuşum gibi geldi. Karakterler, kurgu ve dünya uzun süre önce oluşturulmuş gibi duruyor. Dil açısından da sağlam olmuş. Olumsuz anlamda aldığım izlenimse duygu açısından yeterince güçlü bir etki bırakamaması.

  2. Yorumunuz için çok teşekkürler. Açıkçası öykükyü bitirdiğim zaman içime pek sinmemişti, biraz aceleye geldi diyebiliriz sanırım. Zombi temasını hiç beklemiyordum, bu öyküyü kafamda birkaç aydır döndürüp dursam da (bir taslak olarak diyelim). Bu öykü içinde geçen bazı terimler ve “olaylar”, yine burada yayınlanmış olan eski öykülerimden birkaçının içinde azda olsa açıklanıyor. “Kapı’ya Gelenler” adlı öykümde Kapı’dan ve Yasaklar’dan, “Ağaçlaşma Günü” adlı öykümde Ölümler’den ve “Bir Gezegenin Kapanışı” adlı öykümde portal kuleleri ve şehirlerinden daha çok bahsediyorum. Olumsuz bulduğunuz konu noktasında da haklısınız, daha önce söylediğim gibi bir şey öyküyle ilgili beni rahatsız ediyordu belki budur. Ne yazık ki aceleye getirmek zorunda kaldım. Tabii bunun bir bahane olmaması gerekiyor. Umarım bir sonraki ayın öyküsünü de (eğer yetiştirebilirsem) beğenirsiniz.

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

Yorum Yapanlar